12 Mayıs 2017 Cuma

KURŞUN KALAM DERGİSİ NİSAN-MAYIS HAZIRAN 2017 SAYISINDA YAYIMLANAN YAZIM


Acıların ve Şiirin Tanrısı Baudelaire

 

Bedriye Korkankorkmaz

 
 
 
 
 
 

 “Karşı konmaz güçlerin buyruğu üzere ozan / geldiğinde bu tatsız, can sıkıcı dünyaya / dehşet içinde, kargışlar yağdırıp annesi / şöyle dedi kaldırıp yumruğunu Tanrıya: / Nasıl düştü karnıma bu garip varlık benim / lanet olsun bir anlık arzu gecelerine / nasıl beslenir onu, nasıl emzireceğim / engerek doğuraydım bu gudubet yerine / madem hazin kocamın çöplüğü olmam için / bunca kadın içinde beni seçmişsin, tamam/ ve mademki bu cılız, çelimsiz canavarı/ bir aşk mektubu gibi alevlere atamam / Öyle buracağım ki bu pis sefil ağacı / kokmuş tomurcukları asla açılmayacak / yanına kalmayacak bana verdiğin acı/ lanetli eserinin üstüne fışkıracak (Lanetli Tohum, çeviri: Erdoğan Alkan)

İnsanın, mutluluğa ulaşması ne kadar zorsa hüzünlere ulaşması da o kadar kolaydır. Çiçeklere de elem çiçekleri adını veren birisiyseniz hayatınızı bir o kadar zorlaştırmış olursunuz kendinize. Ölülerin bile acı çektiğini düşünecek bir duyarlılığa sahipseniz hepten hayatınız çekilmez oluyor. Elimde Elem çiçekleri kitabı var Baudelaire’in. Onun duygu dünyası uzun zamandır şiirlerinden öte dikkatimi çekiyordu. O’nu kendi sesinden dinlemek istiyordum.

“Ölüler, zavallı ölüler,  büyük acı çekiyorlar” diyen şairin iç dünyasına bir nefes kadar yakın olmak istiyordum. Kucağımda Baudelaire’in kitapları ve onun hakkında yazılmış kitaplarla hastanenin bekleme salonunda muayene için sıranın bana gelmesini bekliyordum. Kitaplara öylesine kendimi kaptırmıştım ki, yanımda oturduğunun çok sonradan farkına vardım. Sevinçten haykırmamak için kendimi zor tuttum. Onun sakin mizacı benim heyecanlı mizacıma ilaç gibi geldi. Kucağımdaki tüm kitapları oturduğum banka koydu. Gözlerimin içine bakarak bana “Ne soracaksan bana sor o kitaplarda aradıklarını bulmazsın dedi ve konuşmasını sürdürdü:

“Ben hayatım boyunca hiçliğe karşı mücadele etim. Benim tüm yapıtlarım bunalımın dua yapıtı gibidir. Hayatım boyunca bu türden bunalımları yüreğimin derinliğinde hissederek yaşadım. Sen buna yüreklilik de ben şiddetli ve samimice mücadele diyeyim. Ben bütün çağlarda yaşayarak gününüze geldim. Tüm yaşadıklarıma karşı kendimi şanssız göremem; çünkü elindeki Elem Çiçekleri tüm dillerde en çok çevrilen yapıt olmuştur. Bedriye tüm Avrupa’nın okuduğu bir yapıta sahip olmak aynı zaman da ciddi sorumlulukları da beraberinde getiriyor.  Doğan her canlı ölümlüdür. Bu insanlığın değişmez yazgısıdır. Okuyucu benim kardeşimdir, dostumdur en önemlisi de benim yaşama nedenimdir. Paris’e sevdalılığım halen devam ediyor. Paris’e bağlandığım kadar hiçbir kente ve modaya bağlanmadım.  Kim beni dinlese Bedriye, görünmeyen Tanrı’ya doğru bağıran bir insanı yani beni işitiyordur. Sen de Tanrının sesini dinlemek için benim sesimi dinlemek istedin önce. Bu türden ayrıcalıkları algılaman seni benim yakınım, en önemlisi de dostum yapıyor. Sen salt benim şiirlerimle ilgilenirken ben de senin şiirinle ilgilendim. Bak ezberimde şu şiir dizelerin var:   “ekmek gibi / gerçeğimi bana anımsatan / küflü simidi yiyen / bakışı yurdum olan çocuk / denizde değil karada ölen balığım / tanrı’yı görmem için kendimi görüyorum / senin sesinde tanrı’nın sesini dinliyorum / icra memurları gibi tenime yapışıyor terler / yıllar beni kendisine benzetemeyecek çocuk / karşındayım; yılların kalbimde açtığı yaraları gör / yaşadıklarıma kurban olmadan yaşıyorum/ kanatlarına rağmen uçamayan albatros kuşuyum çocuk / ben dünyanın belleğiyim sense yaşanılanların kurtarıcısı.”

Sevgili Bedriye ben oldum olası matemi sevdim. Bilinçaltımdaki tüm duygular şiirlerime yansımıştır. Ben mi yaraları doğurdum yoksa onlar mı beni doğurdu bilmiyorum. Bir çölü düşün Bedriye, bir de benim hayatımı.  Kırk yedi yaşımda öldüm. Zekâmın pırıltılarına en çok şiirlerimde ulaşabilirsin. Kendimi ölümsüz bir sanatçı olarak algılamıyordum. Evimde tek başıma ıstırap çekmek bana daha cazip geliyordu. Bildiğin üzere alkolün, afyonun ve haşhaşın verdiği sarhoşlukla mest oluyordum. Istıraplarım içinde Edgar Allan Poe’yu keşfettim ve onun zaferini haykırdım. Öyle öyle kendi felaketimi hazırladım; ürkmüş olarak da öldüm. Aklım her zaman başımdaydı; bu yüzden kalbimden önce dilim terk etti beni. Senin ilgini her zaman, en bedbaht, en terk edilmiş insan yanlarım şiirlerimden daha çok çekmişti. Ben tek başına kalabalık dünyayı arıyorum. Bak hastane koridoru bile bir anda kalabalıklaştı… Yaşanan her olay bana kadar ulaşır ve benim içime nüfuz eder. Zengin oldum biliyor musun? Bütün servetimi dağıtıp yeniden fakirliğe terfi ettim.  Hayatımda en yeteneksiz olduğum konu paradır. İç acıtıcı durumlara düştüğümde kendimi gülünç buluyordum. Senin gibi sadık ve cömerttim.  Servetim olmadan sadece sükûnetimi sağlayacak küçük bir bolluğun hayali içinde yaşayanların dünyasından ayrıldım.

Duygusal hayatım çok yaralıydı Bedriye. Annemle tartışmalarımız bir yana karımdan çok metresim sayılan melez sevgilimle yaşadığım acıları bir bilsen… Onu hayatım boyunca sırtımda taşıyıp durdum. Güçlü bir vücudu vardı kadının. Akılsız olması bir yana mutsuz, ihmal edilmiş, cimri ve açgözlüydü; içip içip sucuların kollarında sızıyordu. Tek meziyeti olan sessizliğini de içki bozuyordu. Bu kadına tarif edilmez bir bağla bağlıydım. Ona olan yaralı aşkım beni her geçen gün ıstırabın koynuna itiyordu.”

“Sevgili Baudelaire seni anlıyorum. Neden Elem Çiçekleri bir diğer adıyla Kötülük Çiçekleri koydun yapıtının adını? Neyin anlaşılmasını istedin; insanın mı yoksa hayatın mı?”

“Sevgili Bedriye, Elem Çiçekleri bana göre yirminci yüzyılın cehennemidir. Benim umutsuzluğum Dante’nin öfkesine oldukça baskın çıkar. Bütün insanlığa mutluluk vermek istedim; bütün insanlığı şerden korumak istedim. Abartılı bir gurura sahip olmadım. Ne çok iyiliğe güvendim ne de fazla kötülüğe paye verdim. Boş hayallere hiç kapılmadım. Eğer bir düşmanım varsa o mutlaka kalbimdedir. Ben dünyanın düşüşüyle çöküntüsünden haber veririm. Ben salt Tanrı’ya inandım.  Tanrı düşüncedir şeytan ise sadece bir denemedir; ötesi şerdir.”

“Sevgili Baudelaire, Ailen hakkında beni bilgilendirmeni istesem sınırlarımı aşmış mı olurum?”

“Annem oldukça güzel, canlı parlak bir yüzü vardı. Diplomat bir generalle evlendi. Kocasını kayırır, gelirleriyle de abat ederdi. Bedriye, annem hayatı boyunca beni sevmekten hiç yılmadı. Endişeli ve mutsuz oğluna sürekli yardım ediyordu. Benim borçlarımı ödemekten helak oldu.  Üvey babam her şeye rağmen adı kötüye çıkmış, işe yaramaz beni oğlu olarak kabul emişti.

Annemle aramızda kıskançlığa dayalı bir ilişkimiz vardı. Senin iç kurcalama hastalığın bende de vardı Bedriye. Bir arkeolog gibi içimi kazıyıp durdum. İçimin derinliklerine ulaşma hırsımdan olacak tüm benliğim kanıyordu. Kendime karşı acımasız olduğum zamanlarda ruhum huzur buluyordu. Aradığım da ruh huzurundan başka bir şey değildi. Her şeye rağmen içimde tiksinti, hor görme, zevkler, ihtiraslar… En çok savunduğum şeyi seviyor muydum yoksa nefret mi ediyordum inan ki Bedriye ben bile bilmiyordum. Bak beni daha yakından tanıman için söylüyorum bunları: “Benim ikiyüzlü oluşumun bir nedeni vardır. Bir yanda şehvet öte yanda pişmanlıklarım; bir yanda arzu etmediği halde bir şeye sahip olanlar, diğer yandaysa her şeye sahip olmak isteyenler çıkabiliyor;  bir tarafta lanetlenmiş ve yitmiş bir hayat, diğer yanda selam vermeye karşı sınırsız bir arzu ve kurtulmanın anısına duyulan çok az bir umut. İşte ben buyum. Üstüm başımın da özenli olduğunu düşünme. Bedbaht görünüşümden ıstırap akıyordu. Kendi organlarımla bir uyum halinde yaşamadım hiç zaten. Kafamın zonklaması beni hiç rahat bırakmadı. Ben algıdaki seçiciliğim yüzünden herkesin göremediği güzelliklerin ötelerini gördüm. Şefkatim Bedriye şiir yeteneğimden de üstündür. Buna karşı ben herkeste görülmeyen bir büyüklük delisiydim. Ama en yoksul, en yalnız ve değeri en az anlaşılan bir divane olarak öldüm. Ruhumu kaç parçaya ayırdığımı sana nasıl anlatayım… Bir yandan annemi üzüyordum diğer yanda karımı… Metresimse beni üzüyordu. Kıskançlık nedir sen bilir misin Bedriye?  Ya sahip olduğun hiçbir şeyin senin olmadığını bilmenin insana verdiği hiçlik duygusundan… Bir hiç olduğunu düşündün mü hiç? Öyle zamanlarda toplumun seni koyduğu yeri de şiirlerinin başarısını da iplemezsin Bedriye… Ben böyle yaptım çünkü. Kendime saygımı yitirdim afyona alkole kadına sığınınca… Hayatım içimle kavga etmekle ve ruhuma söz geçirememekle geçti. Kim takar benim mısra üstünlüğümü ben yerlerde sürünürken. Benim için sanatı biraz zorlamış diyorlar. Haklılar. Bendeki sanatsal güzellik öyle hemen anlaşılmaz. Benim şiirde yaptığım her değişikliği kolayca fark etmeyebilir ama hisseder okuyucu. Bu metot sayesinde şiirlerin kusursuz üsluba ulaşır.  Bu arada duraksamaları silmem;  bu duraksamalarla sanki nakış gibi örerim. Şiirlerim dökme madenden çıkmış gibi kaliteli olur. Yalnız maden tunç olsa da içi altın doludur. Ben her şiirimde öncelikle mısra arayışı içine girdim. Sen de şiirlerini düzeltirken mutlaka oku. Bunun yararını göreceksin. Mısrada en saf ve en yüce anlamı, en keskin biçimi, en nadide rengi, en heyecanlı ahengi ve en ideal uyumu ararım. Mallarmé’nin yetkin sanatı, her zaman yapmacıkla doludur. Benim araştırıcılığım sadeliğimdeki rahatlık, beni asla yapmacık ve saçmaya götürmez. Şiirdeki müziği yakalayabilmek için mısraı bile kurban edebilirim. Benim şiirlerimin hamuruna hile karışmamıştır. Bu yüzden ne romantik ne de klasik sayılır; en önemlisi de her iki özellik de mevcuttur şiirlerimde. Benim şiirim Fransız müziğiyle bütün toplumun şiiri haline gelmiştir. Büyük bir şiiri yazan şair, lirik şiirle ifade edilen düşüncenin sanatçısıdır. Şu saptama benim şiir anlayışıma denk düşüyor:‘Gerçek şiir dünyanın esrarengizliğini algılanabilir kılan düşüncenin duaya dönüştüğü ilahi bir heyecan, bir metafizik ve duadır. Eski Yunan’da geometri varlık sayılır, şair geometrisi de mantığı soylu aşka ve sarhoşluğa döndürür. Mistik özelliği olmayan bir şair,  boş bir tapınak, Tanrı’sı olmayan bir kilisedir.’ Ürkme öyle. Çiçeklerimin hepsi kötülük açmaz.”

“Bana vicdan azabı veren günahlarım yüzünden faziletlerimin halk tarafından anlaşılmasına ben kendim engel oldum. Bir nevi kendimi cezalandırma metodumdu bu benim. Nefsimi terbiye edememiş olmanın verdiği azabın yanında ölüm hiç kalır. Öyle bir hale gelmiştim ki ıstırap benim için sanki zaruriymiş gibi doğal geliyordu. Tüm bu ruh durumundan çıkmak için de içiyordum. Günaha inanıyorum. Şiir olarak ben Wagner’in kardeşi sayılırım. Katolik olmam bu kardeşliğe gölge düşürmektedir bana göre. Vicdan azabının insanı içte içe nasıl yiyip bitirdiğini bilir misin sen?  Uyuşturucu kullanmam beni uyuşturucunun kölesi yapıyordu. Başta insanın kendi tutkularına köle olmasından tut da tüm köleliğe karşıyım. Sevdiğim şeyin güzelliğini hiçbir şeyin bozmasına dayanamam. “Kırmızılar giyin / kokular sürün / seni çirkin / süssüz / solgun / hasta ve mutsuz görmemeliyim /sus ve güzel kal.” Bu şiirimden de anlaşıldığı üzere güzelliği suskunlukta, suskunluğu güzellikte buluyorum. Ben bir kadın kadar süse ve güzelliğe tutkuluyumdur. Eğer bu bir hastalıksa bu hastalıktan en az benim kadar Verlaine ile Rimdaud da mustariptir. Şiir bir süs sanatı değil de nedir? Ben her kelimeyi yeniden yaratırım. Yaratıcılık sanatımı şiirde göstermeyi düstur edindim kendime. Suni olan hiçbir duygunun insana ilham verdiğine inanmıyorum. Şiir ya dünyayı ya da kendini hayal etmekten başka nedir ki… Ben hayatımın bir bölümünü karımla diğer bölümünü de metresimle geçirdim. Şiirlerim de benimle birlikte onlarla beraber oldu. Şiirlerim hüzünlerimi, sonsuz bir merhameti sahiplenir ve bağışlayıcı olur. Şiirlerimde olduğu gibi suskunluğumu kalbime gömerim. Şiirlerimin her biri yaralarıyla benzersizdir. Onları benzersiz yapan yaralarının yanında süsleri fark edilmez. Ben ne kadar acılar içinde bir hayat sürüyorsam şiirlerim de aynı acıyı benimle birlikte paylaşıyor. Ben şiirlerimi yazarken okuyucuya suni bir tat vermek için bir çaba sarf etmem. Yalnız tarihte gezinmeyi çok severim. Tüm yazdıklarım birbirini arayan, birbirine karışan en önemlisi de birbirine neden olan sesler dizgesidir. Kelimelerin yankısına benim yankılarım karışır. Bir sözcük diğer bir sözcüğün yaşamasına hayat verir. Duygu tüm yazdıklarımın merkezindedir. Ben dalgaların evrensel sistemini, toprağın kokusunu, ses ve renklerin derinliklerini,  yıldızların hareketini,  dalgaların kıyıları okşayışını… Bilirim, hissederim tek tek. Kendi kişiliğimin şiirlerim gibi kolay anlaşılmasını istemedim. Fransız şiirinde kimse benim kadar müziğe âşık olmamıştır. Ben ruhun müziğini armağan ettim okuyuculara. Ben şiirin önünü açtım. Benim şiirlerim hayata açıktır. “İster Leş, ister Ölüm, ister İhtiyar Kaptan isimli şiirlerimde olsun..  Abartılı duygusallığım yoktur. Benim duyarlılığım çok canlıdır ama gelip geçicidir; düşünce ise her zaman kalıcıdır. Düşüncelerim yüzünden eleştirmenlerin işlerini zorlaştırdım. Aldatılmış olanları kimsesiz insanlar olarak algılıyorum.  Bu yüzden ne acımayı ne de dehşetli merhameti meslek edindim. Örneğin, insanların papazlarla olan ilişkileriyle alay ediyordum. Ben şiirime sonuncu mısraı yazarak işe başlarım. Özellikle de sonelerimde bunu görebilirsin. Sondan başa doğru bir yolculuktur benim şiir serüvenim. Şiirde amacım tüm şiirlerimin çıtasını yüksek tutabilmektir. Şiirlerimde hikâyeye rastlayamazsın Bedriye. Benim mazlum dizelerim, orkestraya uyabilecek senfonik şiir analoğudur. Heyecanı en yüksek seviyeye çıkarmak isterim. Bunu başarmak için de imgeden ve düşünceden yararlanırım. Kısa, öz ve çabuk yazılmış imajlarla süslerim şiirlerimi. Her mısra ölümün elinden kurtarılmış, ölümsüzlük mertebesine ulaşmış bir kazanımdır. Ben manzum halindeki uzun şiirleri gereksiz ve sıkıcı buluyorum. Hüzünler şiirlerimde sülfürik kadar tesirlidir. Şiirlerimde en çok kullandığım renk olan siyah her şiirde farklı bir renge bürünmüştür. Dokunaklı bir şiiri okuduğumda dayanamayıp ağlıyorum.”

“Sevgili Baudelaire, görüyorum ki ölerek aradığın sükûnete ulaşmışsın.  Sen öldüğün yaşta kaldın ölerek. Senin ölüm yıldönümlerin şiirlerinin doğum günleri oldu. Ne aziz olmak için yaşadın ne de kahraman olmak için uğraştın. Hayatta bir şiire taptın bir de aşka.  Çöküşten kastım insanın düşüşüdür. Bu çürümüşlüğün bireysel değil toplumsal oluşu karşısında kendini umarsız hissettin. Dünyadan her ne kadar elini de çeksen beynindeki uyanıklıktan mustariptin. Çektiğin tüm acılar senin tercihindi.”

“Sevgili Baudelaire senin gerçek baban 1789 Fransız Devrimi’nde devrimciler yanında yerini alıyor. Senatör yönetimde onurlu bir görev üstlenmiş. Devlet memurluğunu ekmek parası için yapıyor; asıl mesleği ise ressamlık. Baban annenle ikinci evliliğini yapıyor. Aralarında bayağı yaş farkı var. Baban altmış yaşında iken annen yirmi altı yaşında. Sen de 9 Nisan 1821 tarihinde Paris’in Haautefcuille Sokağı’nda dünyaya geliyorsun. Babanın ilk evliliğinden de bir oğlu var. Beş yaşında ellerinden tutarak seni resim sergilerine götürüyor.  Baban ölüyor. Yıllar sonra sende bu kadersizliğe şu dizelerle öfke kusuyorsun: “Öyle buracağım ki bu pis sefil ağacı/kokmuş tomurcukları asla açılmayacak.” Senin şiirlerinin birçoğu da çocukluk döneminde bilinçaltına işlemiş duygulardan oluşuyor. Bu haksızca ölüm seni asi yapıyor. Bu ölümü kendine karşı işlenmiş bir suç olarak algılıyorsun. Kötülüklere isyanın babanın ölümüyle başlıyor. Ve güzellikleri kötülüklerden çıkarmak hayatının yegâne uğraşı oluyor. Annen daha sonra 39 yaşındaki komutan Aupick’le tanışır çok geçmeden de onunla evleniyor. Bu senin hayattan aldığın ikinci yara oluyor. Anneni bir başkasıyla paylaşmak sana çok acı veriyor. Annenin en büyük hatası seni bu evliliğe hazırlamamış olmasıdır. Bu evliliğin önüne geçmek için tüm yollara başvurmana rağmen evlilik gerçekleşiyor. Hayatının ikinci lanetleyişini sen bir ömre indirgiyorsun ve ömrün boyunca lanetli bir insan olduğuna kendini inandırıyorsun.  Lyon Koleji’ne yerleştiriliyorsun. Okulun izbe yapısı senin karamsarlığını daha da artırıyor. Okul hakkındaki görüşlerin “Balkon”  şiirine konu oluyor. O yıllarda Hugo ve Lamartine’i okuyorsun. Gözlerinin biçime ve renklere oldukça duyarlı olduğunun farkına varıyorsun. Kolej değiştiriyorsun. Liseyi bitiriyorsun.

 Din ve felsefe arasında ikilem yaşıyorsun yirmi yaşında. Resme ilgi duyuyorsun.  İstediğin gibi yaşıyorsun. O sıralar Dandi’yi bir yaşam biçimi olarak algılıyorsun. Hukuk fakültesine kaydını anneni ve üvey babanı memnun etmek için yapıyorsun ama senin tek amacın iyi bir şair olmak. Üvey baban senin bir diplomat olmanı istiyor.  Özgür olduğunu ilan etsen de alnındaki çizgilerin bile yer değiştirmesine dayanamıyorsun: “Oynamasını sevmem çizgilerin yüzümde/Bunun için yıllardır ne güler ne ağlarım.”

O sıralar arkadaşın Ernest Prarond’la koşuk bir tiyatro kaleme alıyorsun: İdeolus. Bazı makalelerini ise Tinmarre’a gönderiyorsun. Dergi düşüncelerini beğenmediği için makalelerini yayımlamıyor. Kötülük Çiçekleri’nde yer alan şiirlerinin bir kısmını bitirmişsin o dönemde. Genç Bir Şaire Öğütleri’nde ironiyle karışık bir dille şiirin uğraşılar içinde en iyi uğraşı olduğunu belirtiyorsun. Şiiri meslek edinenlere şu önerilerde bulunuyorsun: “Kendini başarıyla şiire adamışlara gelince, onlara şiiri asla bırakmamalarını salık veririm.  Sen bir sanatçının ekmeğini yaptığı sanattan çıkarmasından yanasın. Annen ise bir devlet dairesinde düzenli bir geliri olan bir görevi yapmandan yana.  Memuriyetin insan dehasını azaltacağını düşünüyorsun. Annen babandan kalan mirasını almana mani oluyor.  Lanetlendiğin için tüm bunların senin başına geldiğini düşünüyorsun.  Babasız büyümen ve annenin seni algılamaktan yoksun oluşundan dolayı çocuk ruhlu kaldın. Sonunda seni lanetli bir tohum olduğun saplantısına düşüren de annenden başkası değildi. Daha sonraları resim ve felsefeyle ilgilendin.

İlk yazdığın yazın da şiir üzerine değil resim üzerine eleştirilerin oldu. İlk şiirin Artiste’de Sömürgeli Bir Kadın yayımlanır. Şiirin ilk dörtlüğü şöyle başlıyor:-------------------------------------------------------------------------------------------------    “Güneşin okşadığı kokulu ülkedeydim / gözlere tembellik yağan kızılağaçların / ve palmiyelerin altında bir kadın gördüm / albenisi gizli kalmış, sömürgeli kadın.”----------------------------------------------------------------------------------------------------Annenin, babanın mirasına koydurduğu kısıtlamaları kaldırmaması ve mektuplarına cevap vermemesi kendini daha çok yalnız hissetmene neden oluyor. Bıçakla damarlarını kesiyorsun. Mirasını da melez sevgilin Jeanne Duval’e bırakıyorsun. Kısa bir süre sonra tiyatro oyuncusu Marie Daubrun hayatına giriyor.  Genç şairlere de iki türden kadın öneriyorsun: Birincisiyle sevişirsin ikincisiyle de çorba içersin. “Yosmalar ya da aptal kadınlar, sevişme ya da çorba.” Yeni sevgilinde iki özelliği birden bulman seni bir süre mutlu ediyor. Hayatındaki üçüncü kadın tipi ise senin doğuştan âşık olduğun, annenin mizacındaki kadınlar. Senin hayatındaki en büyük korkun terk edilmektir. Bu yüzden üçüncü kadın türüne terk edilme korkundan dolayı âşık olmak istemiyorsun. Sen kadınların kollarında hasret kaldığın anne sevgisini bulmaya çalıştın durdun. Bayan Sabatier’e olan platonik aşkın bunun sonucudur; çünkü anneni andıran bir mizaca sahiptir Sabatier.  Onunla bir gece geçirdikten sonra senin gözünde büyüsünü yitiriyor.  Hangi aşkı yaşarsan yaşa senin için acının kaynağı olmaktan öte gitmiyor. “Cinsel arzu kötülükte bulunur” ya da “Aşk fuhuştadır.” Bu konudaki düşüncelerin şöyle:--“Aşkın tek ve yüce cinsel zevki, onun kötülük yapma gerçeğinde yatar. Ve erkek de kadın da, her cinsel arzunun kötülükte bulunduğunu daha doğuştan bilir. Aşk fuhuştadır, tek bir soylu haz yoktur ki fuhuşa vardırılmamış olsun.” Sık sık ev değiştiren biri olarak inançsızlığınla övünürsün. Soyulmuş Yüreğin’de şunları yazıyorsun:  “Çağımın insanlarının anladığı anlamda bir inancım yok, çünkü tutkum yok. Belli bir gevşeklik, ya da daha çok, bütün dürüst insanlarda görülen kayıtsızlık var.” -------------------------------------------------------------
        Demokrasi anlayışını ise şöyle özetliyorsun:  “Siyasa da böyledir, gerçek aziz halkın yararı, halkı kırbaçlayan ve öldürendir.” Ben komünistim demene rağmen bireyci anarşist olarak hayatını idame ettirdin. Revü Comtemporaine’de afyonüzerine bir deneme yazıyorsun. Artiste’de sekiz şiirin yayımlanıyor.  Poe’dan çevirdiğin Acayipliğin Meleği ile Yapay Cennetler yayımlanıyor. 1861’de Kötülük Çiçekleri ikinci baskısını yapıyor. La Presse Düz Yazılmış Küçük Şiirler’in yayımlanıyor. Ölümünden sonra Paris Sıkıntısı’nın ilk baskısının yayın haklarını Hetzel’e satıyorsun. Frengi hastalığıyla da mücadele ediyorsun. Senin iflah olmaz bir mazoşist olduğunu söylüyorlar şu şiir dizesinde olduğu gibi: “O gece bir cesedin yanında yatar gibi / Gudubet bir Yahudi’nin yanına uzandım / Hiçbir haz uyandırmayan hazin güzelliği / Satılık bedenimi seyredip düşünceye daldım.” Bir başka şiirinde kendine şöyle sesleniyorsun: “Yara ben’im, bıçak ben’im / Hem tokat, hem tokat yiyen/ Çarmıh da ben, İsa da ben / Hem cellâdım hem kurbanım.” Senin şiirinin biçim ve tekniğine dair şu saptamayı alıntılamama izin ver: “Sanatta Romantizm, yanı sıra Parnasse Okulu’nun da egemen olduğu bir dönemde Baudelaire, şiirlerinde biçim ve teknik yönünden Parnassecıların soğuk plastik güzelliğine büyük önem verir. Hatta bu konuda aşırıya kaçmakla eleştirilir. Sabatier senin sanatını ve şiirini şöyle değerlendirir: “Maistre’den, onu göksel düzenin buyruğu altına iten, daha da çok, sözcük kuyumculuğunu, sözcükleri işleme tekniğini, hızlı tümceler, çarpıcı imgeler, düş’ün (fikrin)  hizmetine sunulmuş aytaçlık (hitabet)  sanatını öğreten bükülmez bir diyalektik aldı. Poe’dan süslemeyi,  renklendirmeyi, iklimi, yaratıcı zekâ ve istemin üstünlüğünü, önceliğini, şiirin kaynağı olan şiir üstüne sürekli düşünmeyi öğrendi.”---------------------Sevgili dostum senin şiir ve sanat dehanı yazmakla bitirmek mümkün değil; zaten benim amacım da bu değil. Ben sadece senin insan yanınla ilgileniyorum. Senin dışında hangi insan başarılarında suçluluk duygusu arıyor?... Sen düşünceyi formüle etme yetini salt sanatında kullanmadın özel yaşantına da uyguladın. Ömrü vicdan azabı çekerek geçen çok az insan vardır sen bu insanların lideri sayılırsın. Bana kalırsa yazgındaki talihsizliğe sığınarak kendini güvende hissediyordun. Aslında sen söyleşilerinde olduğu gibi birçok konuda bilgeydin; en önemli özelliğin de disiplin sahibi ve düzenli olmandır.  Servetini harcar gibi ömrünü harcadın. Sanatında sembolleri tatlı biçimde kullanırken kendine karşı bu kadar acımasız olmayı kim öğretti sana? Sen kadını sere serpe seversin. Kadın sende şehvetli bir varlıktır ve etli butludur. Hayatındaki tüm yollar annene çıkıyor. Kendi haklı nedenini sana anlatmadığı için annenin özde seni senin onu sevdiğin gibi sevdiğine ikna olmadın. Senle annen birbirinizi çok fazla sevdiğiniz için sevginizden dolayı birbirinizi yaraladınız. Senin şiirde ve sanatta bir dahi olmanla ilgilenmemiş annen. Beklentisi buymuş senden.  Senin berdoş yaşam biçimini kanıksayamamış. Karşılıklı olarak birbirinizin hem cellâdı hem de kurbanı olmuşsunuz. Oysa senin naif, kırılgan ve sevgiye muhtaç yanını görebilseydi sana farklı yönlerden sevgisini anlatmaya çalışsaydı belki senin de gözünde çiçekler kötülükler açmazdı. Kim bilir sen de bunca ölümsüz şiirleri yazamazdın. Annene mektubunda sözünü ettiğin ölümsüz bir isim bırakmazdın arkanda. Beni üzen özünde hayatı, en önemlisi de yaşamayı bu kadar severken acıya bu kadar kolay teslim olman oldu. Seni özlemini duyumsadığın mutlulukla sarıp sarmalıyorum. Sen ki öldükten sonra huzur içinde yaşadın. Bak sonunda huzura erdi ruhun. Yine de bilgin olsun senin çiçeklerin sana ihanet etmiyor, kötülük açmaya devam ediyor. Dünyaya bıraktığın tüm kötülük açan çiçeklerin sevgisiyle seviyorum seni. Daha sık görüşmek umuduyla sevgiyle kal sevgili dostum. Güzelliklerin kucağında rahat uyu. İnan bana sen güzelliklerin, merhametin ve dürüstlüğünle ayrıcalıklı yaşadın, yaşayacaksın.

 

 

 

8 Mayıs 2017 Pazartesi

GÜNEY DERGİSİ 79 SAYI OCAK-ŞUBAT MART


 
 
 
 
 
 
 
Rus Kadınlarını Yücelten Dahi: İvan Sergeyeviç Turgenyev

Bedriye Korkankorkmaz

     Dostluk söz konusu ise benim için ne zamanın ne de paranın önemi vardır. Hayatımda en imrendiğim şey seçkin dostlarımın olması ben de kendimi bu seçkin dostlarımın biyografilerini yazmaya adamam. Dürüst, verdiği söze bağlı kalan insanları tanımakla ve o insanların yanında itibarının olmasıyla övünmek istiyorum. Kendim gibi kişisel çıkarları olmayanların içinde durduk yere kendimi çıkarlarımın karşısında sınamak istiyorum. Doğrusunu isterseniz ben bu sonucun doğal olduğunu düşünüyorum. Çünkü sistemin çarkı böyle dönüyor. Bu çarkın karşısında yer alan insan, öncelikle ekonomik gücünü, sonra da sosyal gücünü korumanın da ötesinde geliştirmeyi başarmak istiyor. Ne yazık ki birçok insan bu kadar şanslı değil. Sosyal gücünü yitiren insan, ilk önce psikolojik bir travmayla karşı karşıya kalıyor. Alıştığı ilgiyi kanıksayan, ilgisizliği yadsıyan bir insan profilini görebiliriz birçok insanda. Kendini değersiz ve yaşam karşısında güçsüz gören insanların bakış açılarını anlamak çok zor değil. İnsanın içsel gücü,  iç otoritesindeki dengeleri oluşturuyor.  İçsel dengelerinin sağlam temeller üzerinde inşa etmek isteyen her insan; öncelikle iç dengelerinin dizlerini eline geçirmelidir. Bu içe yakınlığın bir başka anlamı da,  kişinin kendisini yaşama hazırlamasıdır. Yaşam gerçeğini algılamanın önemi burada da karşımıza çıkıyor. Dengeyi, acılar ile sevinçler kuruluyorsa ve aslolan yaşamsa, söz hakkı yaşanılanın / yaşatılanın olmalıdır. Toplumsal dengeyi güç oluşturuyor. Bu güç, duygusal ve içten dostlukların yakını değil. Dostluk ilişkisi;  her iki insanın birbirlerini tüm çıplaklıklarıyla tanımaları ve tanıdıkları yanlarını yaşadıklarıyla tamamlamasıyla gerçek anlamına ulaşıyor.  Böyle bir ilişki anne ve çocuk arasındaki ilişkiyi anımsatıyor bana. Anneler çocuklarına ne kadar kırgın ve kızgın olursa olsun, çocuğunun dar gününde yanında olur ve onun yaşadığı acıları fazlasıyla içinde hisseder. Gerçek de dostluk da böyle bir ilişkinin en üst basamağıdır. İnsanların dostlarına özveriyle yaklaşan duygusal ve çıkarsal beklentilerin güdümünde olmayan ilişkileri içinde yaşatmamız, yazık ki yaşadığımız yirmi birinci yüzyıl değerleriyle çakışıyor. Bu değerler ne yazık ki, yerini çifte standartlı ikili ilişkilere bırakıyor. Bu hem görünen hem de bilinen toplumsal bir gerçek. Toplumsal yalnızlığa kendini terk edilen insan değersel derinliği olan yalnızlığıyla baş başa kalıyor. Toplumsal yalnızlık; insanların içinde derin boşluklar yaratan ve o boşluk hissiyle yaşayan insanın kendi yaşantısını yok saymasına varacak kadar önemli sonuçları da beraberinde getiren bir gerçek üstelik. Dostluk ve insanlık gibi temel kavramların çöküşü o toplumların ekonomisiyle hal olmuyor.  Umutsuz ve amaçsız bir insan yüzünü neden karanlıklara çeviriyor? Neden yaşamak arzusunu ve insana olan güvenini bu kadar çabuk tüketen gençlerimizin sayıları fazla? Neden ilişkiler uzun süreli değil? Neden bu kadar çok insanımız anti depresan kullanmak zorunda? Montaigne’in dostluk üzerine yazdığı denemeden bir alıntı yapmak istiyorum: “Benim bahsettiğim dostlukla ruhlar birbirine o kadar derin bir ahenkle karışmış ve kaynaşmıştır ki onları birleştiren dikişi silip süpürmüş ve artık bulunmaz olmuşlardır. Onun niçin sevdiğimi bana söyletmek isterlerse bunu ancak şöyle bir cevapla ifade edebileceğimi zannediyorum: Çünkü o, o idi, ben de bendim.” Kaçımızın yaşantısında böylesine derinliği olan bir dostluk ilişkimiz  var? Bizi biz olduğumuz için seven dostlarımız var mı acaba? Doğru ve anlamlı her paylaşım özünde, güzellikleri ve sevgiyi barındırıyor. Yeter ki sevmesini bilelim. Yeter ki,  sevgiyi anlayacak ve yaşadıklarımızla yüceltecek kadar tanıyalım ve tanıtalım kendimizi dostlarımıza.  İnsanın bir başka insana güvenmesi ve yaşadıklarını paylaşması çok önemli. Paylaşmak içimizin birinci kapısıdır. O kapıyı hiç kimsenin kilitlemesine izin vermemeliyiz aslında. Ne yazık ki, çoğunlukla hiç değmeyecek bir insanın davranışı yüzünden, kapımızı kendimize ve insanlığa kapatıyoruz.  İnsanın doğasında vardır kendini kötülüklerden korumak. Peki, bu koruma güdümüzü nasıl kontrol altında tutmalıyız?  Yoksa kendimizi korumak adına yaşamın güzelliklerinin kapısını mı kapatıyoruz kendimize? Ben,  kendimi korumak adına, sanki kendimi hep cezalandırmışım galiba. Dostluğun güzel yüzünü seyretmenin güzelliğini doyasıya yaşamak istiyorum.   Saflığın, inceliğin ve sadeliğin manzarası olan yüzünü. Hangi renk, bu güzelliği bu denli çıplak yansıtabilir? Her yaşanılan kendi içinde gerçeğini buluyor. Ve her gerçek, anlayanın, anlatanın ve de yaşatılanın içinde hayat buluyor. Şu ellerime bak, onlar bile dostluğun o güzel yanaklarını okşamamış olmanın eksikliğini taşıyor. Yaşamak, sevmekle güzel. Dostluk, yüreğimin bir başka kapısı oldu. Ve çok kapılı yüreğimle ben mutluyum aslında. Aslolan yaşadıklarının farkına varmak ve farkında olduklarının kıymetini bilmek. Buradaki yanlış, içimizde taşıdığımız ve bizi insan yapan erdemlerimizi; erdemsizliği, yaşam felsefesi edinmiş insanların elimizden almasına izin vermemiz. O insanların amaçları da bu. İçimizdeki güzelliklere sahip çıkmak direnmeyi gerektiriyor. Tabii ki, bu direnişi sağlıklı bir yaşam birikimi ve yerleşik değerlere olan bağlılığımızla kazanılabiliriz. Farkında olmamız ve altı çizilmesi gereken asıl çelişki,  koruma adına korumamız gereken güzelliklerimizi kaybettiğimizi farkında olmadığımız gerçeğidir. İnsanın doğrularının en ufak bir olumsuzluk karşında yer değiştirmesini anlayamıyorum. Düşüncelerini duygudan yoksun abartılı sözcüklerle ifade edenlerden her zaman korktum. Yüreği ve usu boş olanların bu yüzden süse ve aşırı abartıya ihtiyaçları var. Sicim gibi yağan bir yağmurun sokakları ıslatması için reklâma ihtiyacı var mı? Yağmur, caddeleri, sokakları, ağaçları, çiçekleri yıkadığı gibi, insanların içini yıkayamaz; çünkü insanın içini kendisi yıkayabilir. Bu da, belli bir bedel ödemeyi gerektiriyor. Her şeyden önce, insanın kendisine hangi açıdan bakmayı istemesiyle ilintilidir. Hiç düşündük mü, kocaman pencereleri olan evlerde yaşayan insanların, neden yüreklerinin pencerelerinin olmadığını? Çünkü onlar,  pencerenin sadece evlerde olduğuna inanır ve bu yüzden büyük pencereli, “Bir ev” satın alır, yüreğinin pencereli “bir evi” olmaz. Aynı insanlar, bir kış günü, penceresine konmuş minik bir serçeye ekmek vermeyi düşünmez. O serçeyle konuşmayı, arkadaş olmayı bilmez. Yağan yağmurda ıslanmanın zevkinden de habersizdir. Üzerindeki kalın veya kürklü mantosu, onun dışarıdaki en güvenilir korumasıdır. Aslında, hiç kimsenin göremediği, en acısı, bizim bile farkında olamadığımız binlerce korumayla dolaşıyor olmamız. İnsanın kanayan yarası, kendi gerçeğini görmekte zorlanmasıdır. Benim böylesi bir düşünce sarmalı içinde girmemin nedeni İvan Sergeyeviç Turgenyev oldu. Onun kendi sesinden yapıtlarına yansıyan hayatını dinlemek istedim. Günlerden sonra Kasım güneşinden yararlanmak için bir çay bahçesine uğradım kahve içmek için. Yalnız başıma oturmuş çevreyi seyrediyordum. Birden oldukça kibar bir bey yanınıza oturabilir miyim? diye sordu. Yüzüne bakar bakmaz onu tanıdım. Evet,  yanıma oturmak için izin isteyen kişi İvan Sergeyeviç Turgenyev’den başkası değildi. Şaşkınlığımdan olacak ona oturun demek için bir süre bekledim. Kendime geldikten sonra sevincimden önce ona sarıldım sonra da oturmasını söyledim. Karşımdaki sandalyeye oturdu. Karşılıklı konuşmadan öylece etrafı seyrettik. Sonunda sözün kilidini ben açtım. Sevgili dostum, bana kendi hayatından söz eder misin?”

“Gülümsedi. Ben varlıklı bir toprak ağasının oğlu olarak Rusya’nın merkezindeki Oryol şehrinde doğdum. İlk gençliğimi bir kır malikânesinde geçirdim. Orada serflerin hayatını ve efendi ve serf ilişkilerini en kötü hallerini gözlemleme olanağı buldum. Zor bir kişiliği olan annem hem köylülerin hem de kendi ailesinin sefil bir hayat sürmesine yol açıyordu. Beni çok sevmesine karşı en küçük bir hatamda beni kırbaçla döverek cezalandırıyordu. Ben serfler için aracılık yaptığım için annem benim harçlığımı kesmekle yetinmedi beni konacağım servetten mahrum bırakarak sefalet içinde yaşamamı sağladı. Acı geçen çocukluğumu hiç unutmadım. Annem ölünce köylülerin durumunu düzeltmek için çok çaba harcadım. Hizmetimizdeki tüm hizmetkârları serbest bıraktım. 1861’de köylüler özgürleştiği zaman, hükümetle işbirliği yapmak için elinden geleni ardına koymadı. Ben çocukluğumda yarım yamalak eğitim gördüm.”

“Eğitim durumunuz üzerinde biraz daha yoğunlaşmak istiyorum. Eğitimini nasıl tamamladın?”

“Annem tarafından tutulmuş öğretmenler arasında her türden insan vardı. Moskova Üniversitesi’nde bir, Petersburg Üniversitesi’nde üç yıl geçirdikten sonra 1837’de mezun oldum. Tutarlı ve yeterli bir eğitim almadığım hissine kapıldığım için 1838’le 1841 yılları arasında Berlin’deki üniversiteye devam ederek boşlukları kapattım. Berlin’deyken bir grup genç Rus’la tanıştım. Bu gençler Hegelcilikten oldukça etkilenmiş bir Rus felsefesi hareketinin Alman idealist felsefesinin çekirdeğinin oluşturan gençler oldular aynı zamanda.”

“Yazmaya ilk ne zaman başladın sevgili dostum?”

“Gençliğimde genellikle Mihail Lermontov’a öykünerek şiirler yazdım.1847’de düz yazıya yönelip Bir Avcının Notları  adlı yapıtımın ilk öyküsünü yayımlatınca yazar olamaya karar vermiştim. Bu öyküm inanılmaz bir etki yarattı. Diğer öykülerle birlikte yapıt olarak yayımladığımda da aynı etkiyi yarattı.”

“Kısa bir zaman sürecinde ünlü olmanı neye bağlıyorsun?          

“Benim esnek, müzikal akıcı düz yazım kadar öykülerimin konusu da toplumda bir karşılık gördü. Öykülerimde serflerden söz ediyordum, onların yaşama ve insana bakışlarının psikolojik tahlillerini de yapıyordum. Serflerin insancıl yanlarını kalpsiz efendilerinden üstün kılıyordum.”

“Okuyucunun günümüzde bile ilk yazdıklarınızı beğeniyle okumasını nasıl açıklıyorsun sevgili dostum?”

“Okuyucunun bugün bile hayranlık duyduğu şey ara ara benim nesrime değişik yerlerine giren ve insan yaşamında karşılığı olan öyküler olmasıdır. Benim öykülerimde konu olarak irdelediğim selflerle ilgili dokunaklı ve idealist insani serf portrelerimde serfliğin insanlık dışı olduğunu vurgulamam bazılarının canını sıkıyordu. Gogol’un ölümünün akabinde benim yazdığım kısa makalem Petersburg’da sansüre uğramasına karşı Moskova’da sansüre uğramadan basıldı. Sansürcü emekli oldu ama bende itaatsizlik suçundan bir aylığına hapsedildim malikâneme sürgüne gönderilerek iki yıldan uzun süre orada yaşadım. Döndükten sonra ilk Rudin’i yayımladım. Akabinde Bir Asilzade Yuvası ile Arefe’yi yazdım.”

“İlk romanın Rudin’e ait izlenimlerini benimle paylaşır mısın?”

“1885’te yayımlanan Rudin’de 1840’ların kuşağını Alam üniversitelerinde yaşayan idealist Rus aydınları betimliyordum. Romanda benim en sevdiğim manzaraları betimleyen bölümler çoktur. “ …yaşlı ıhlamur ağaçlarının arasındaki altuni koyuluk güzel kokan bir patika; patikanın ucunda bir parça zümrüt yeşili ışık”.En sevdiğim yöntemi kullanarak bir partinin veya yemeğin bitiminde serinkanlı uysal, zeki kahramanla çabuk sinirlenen kaba gösterişçi budala arasında bir kavga çıkarıyorum. Benim karakterlerimin tipik kaprisli davranış şekillerini görebilirsin. Bizim dönemimizde Rusya koca bir rüyaydı. Kitleler uydudaydı tabiri caizse. Aydın entelektüeller gecelerini uykusuz geçirirlerdi. Gecelerini ülke sorunlarını konuşarak geçiren gençlik yürüyüşe ancak geç saatlerde çıkarlardı. Benim genç kız karakterlerim yataktan hemen kalkıp tel çemberli terliklerini giyer yüzlerini yıkar kokularını sürünür ve öyle bahçeye koşarlar. Bahçede kaçınılmaz buluşmalar gerçekleşir. Rudin Almanya’ya gitmeden evvel Moskova Üniversitesi’nde okur. Bir karakter olarak 1840’ların ilerlemeci idealisti Rudin’i Hamlet’in yanıtını özetliyor: “Sözcükler, sözcükler, sözcükler.” İlerlemeci fikirlere sarılıp sarmalanmışlığına karşın oldukça etkisiz biri. Soğuk kalpli, sıcak bir kafa. İktidarda her şeye karşın kalmayı beceremeyen bir heveskâr, eyleme geçemeyen bir işgüzar. Onu seven ve kendisinin de sevdiği kız, annesinin onunla evlenmesine razı olmadığını söyleyince, kızdan hemen vaz geçer oysaki kız onunla her yere gitmeye razı iken Rudin kızı bırakıp çekip gider ve Rusya’nın dolaşmadık hiçbir yerini bırakmaz ama neye el atsa başarısız olur. Yakasını bırakmayan kötü talihi ve usunun enerjisini birkaç belagatli sözden öte duygularını ifade edememe yetersizliği Rudin’i şekillendirir ve kişiliğini belirginleştirir ve 1848 yılının Paris’inde kurulan barikatlarda lüzumsuz şekilde ama kahramanca ölür.”

“Sevgili Dostum. “Bir Asilzade Yuvası” romanın hakkında ne düşünüyorsun?”

“1858’de eski dönemlerdeki seçkinlerin Ortodoks ideallerinde soylu olan ne varsa, yücelttim. Romanımın kadın kahramanı Liza saf ve gururlu benim kızımın mükemmel cisimleşmiş halidir”.

Arefe romanın hakkında neler söylersin?”

1860 yılında yazdığım Arefe aşığı İnsarov’un ardından gitmek için ailesini ve memleketini terk eden benim bir başka kız öykümdür. İnsarov’un tek amacı Türklerin elindeki ülkesini özgürlüğe kavuşturmak olan bir Bulgar kahramanıdır. Yelena bir savaşçı olan İnsarov’u Rusya’daki gençliğinde benimsediği beceriksiz delikanlıya tercih eder. İnsarov veremden ölür ama Yelena kahramanca yoluna devam eder. Tüm iyi niyetime karşı Arefe sanatsal açıdan benim başarısız bir romanımdır. Ne garip ki, en popüler olan romanım da Arefe’dir. Yelena bir kadın karakter olmasına karşı toplumun istediği kahraman insan tipidir; Aşk ve görev üzerine her şeyinden hiç düşünmeden vaz geçen yazgının yoluna çıkardığı zorlukları cesurca göğüsleyen, özgürlük idealine düşkün, mazlumlarım özgürleşmesine, kadınların hayatlarını gönlünce yaşaması özgürlüğüne kavuşmasına en önemlisi sevme özgürlüğüne yürekten bağlı bir kadın. Bana etkili Rus erkeği yaratmadığım için eleştirilerde bulundular.”

“Senin ölümsüz yapıtın olan “Babalar ve Oğullar” üzerine konuşmak istiyorum. Bu yapıtın hakkında ne düşünüyorsun?”

“1840’ların iyi niyetli, beceriksiz ve zayıf insanlarıyla, devrimci yeni nihilist gençlik arasındaki ahlaki çatışmayı sergiledim. Bu genç neslin temsilcisi olan Bazarov, saldırgan şekilde materyalisttir; onun için ne din ne ahlaki değerler ne de estetik söz konusudur. Kurbağalardan başka hiç bir şeye inanmaz; onların da tek anlamı, kendi pratik bilimsel deneysellerinin sonuçları olmasıdır.  Ne ayıp ne de utanç bilir. Ben Bazarov karakterimi ne kadar övsem de Bazarov aracılığıyla övdüğümü düşündüğüm radikaller öfkelendiler ve Bazarov’u kendi karşıtlarını memnun etmek üzere yaratılmış bir karikatür olarak algıladılar. Çok öfkelendiler bana. Benim bütün yeteneğimi yitirdiğimi düşünüyorlardı. Bir an afalladım. Ne yapacağımı bilemedim. İlerlemeci topluluğun güvenini kazanmışken, iğrenç bir umacıya dönüşmüş olarak buldum kendimi. Ben oldukça kibirli birisiydim. Salt şöhret değil, şöhretin dışsal belirtileri de çok önemliydi benim için. Hem çok gücendim hem de çok hayal kırıklığına uğradım. O sırada yurtdışındaydım hayatımın büyük bir kısmını yurtdışında geçirdim sadece kısa süreliğine döndüm Rusya’ya.”

“Yaşadığınız kırgınlık ve hayal kırıklığından dolayı edebiyatı bırakmayı düşündünüz mü?”

“Evet, düşündüm. “Yeterli” başlıklı metinde edebiyatı bırakma kararımı açıklıyordum. İki roman daha yazdım kararımın akabinde ve hayatım boyunca yazma serüvenini sürdürdüm. Duman’da Rus toplumunun tüm sınıflarına ait yakınmalarımı dile getirdim. Bakir Topraklar’da 1870’te yaşadıkları dönemin toplumsal hareketleriyle yüzleşen iki tip Rus sergilemeye çalıştım. Roman kahramanı Nejdanov’un Hamlet misali tereddütler; kültürlü, rafine gizliden gizliye şiire ilgi duyar. Benim olumlu kahramanlarım gibi mizah duygusundan yoksun biridir Nejdanov. Üstüne üstlük marazi bir aşağılık ve işe yaramazlık duygusunun etkisi altındadır. Marianna saf hakiki amacı uğrunda ölmeye hazır ciddi ve naif bir kız. Solomin ise sessiz ve güçlü adam. Markelov, namuslu ahmak. Sipyagin ve Kalomeytsev’de sahte liberallerle dürüst gericiler vardır. Ben sarih yazdığım için hiçbir şeyi okurun sezgilerine bırakmıyordum bir şeyi aklıma düşürüp sonra da bunun sıkıcı bir şekilde ne olduğunu açıklıyordum. .Romanımın zahmetli önsözleri ve uzun hikâyeleri okuyucuya ıstırap verecek denli yapaydır; ben karakterlerimin yazgısı hakkında okuyucunun merakını iyice tatmin etmek için sanatsal dehamı tehlikeye atacak kadar zor bir şekilde elimden geleni yaptım.”

“Sevgili dostum elimdeki yapıtta senin hoş bir yazar olmakla birlikte büyük bir yazar olmadığın yazıyor. Asla Madam Bovary’yle kıyaslanacak bir şey yazmadığını, seninle Flaubert’in aynı edebiyat ekolüne mensup olduğunu söylemenin yanlış olduğunu, senin gündemdeki toplumsal problemlerle meşgul olma konusundaki hevesin de konuları ele alışındaki banallik de, Flaubert’in haşin sanatıyla benzerlik taşımadığını yazıyor. Bu konudaki fikrini benimle paylaşır mısın?”

“Sevgili Bedriye, her yazar kendi dünya görüşünden yola çıkarak yazar. Ben de hayata bakışımdan yola çıkarak gündemdeki konuları okuyucunun tüm çıplaklığıyla anlaması için elimden geleni yaptım. Kimsenin sanatsal dehasıyla yarışmayı düşünmedim. Kaldı ki ben Gorki ve Çehov gibi Rusya’nın dışında oldukça şöhretliydim. Bu yazarlarla benim aramda doğal bir bağ kurmak yanlış olur. Benim en kötü taraflarımın Gorki’nin eserlerinde yer bulduğu, benim en iyi taraflarımın da Rusya manzarası anlamında Çehov tarafından çok güzel bir şekilde geliştirildiği görebilirsin.”

“Sevgili dostum, Bir Avcının Notları ve romanların dışında çok sayıda hikâye, uzun hikâye ve haber yazdın. Bunlardan erken tarihli olanların pek özgünlüğü veya edebi kıymeti yoktur;  sonradan yazdıkların arasında bazıları oldukça dikkat çekicidir. “Sakin Köşe” ile “İlk Aşkı”ı anımsamak yeterlidir diye düşünüyorum. Ben bunlardan yola çıkarak şunu sormak istiyorum: Mutlu bir hayatın oldu mu? Yaşamın sana iyi davrandığını düşünüyor musun?”

“Sevgili Bedriye, kişisel hayatımda mutlu olmadım. Çileli geçen bir çocukluğum vardı, annemden dolayı.   Hayatımın tek gerçek ve büyük aşkı ünlü şarkıcı Pauline Viardot-Garcia’ydı. Kadının mutlu bir evliliği vardı; ben onların aile dostlarıydım. Ben hiçbir mutluluk beklentisi olmaksızın hayatımı ona adadım. Sevdiğim kadının yakınında yaşamaya özen gösterdim. Sevdiğim kadının kızları evlendiğinde onlara bir drahoma verdim. Rusya’da olduğumdan daha çok mutluydum yurtdışında yaşarken. Yurtdışında radikal eleştirmenler yoktu. Merimée ve Flaubert’le dost olmuştuk. Yapıtlarım Fransızcaya ve Almancaya çevrilmişti. Batı’nın edebiyat çevrelerinde en büyük yazar olmakla beraber tek Rus yazarı olarak algılanmamın huzuru yaşıyordum. Çekiciliğim ve zarif tavırlarla yabancıları etkiliyordum ama Rus yazarları ve eleştirmenleriyle karşılaştığımda hemen kibirleniyor ve sıkılganlaşıyordum. Tolstoy, Dostoyevski ve Nekrasov’la ağız dalaşına girmiştim. Tolstoy’un dehasını takdir ettiğim kadar onu kıskanıyordum da. 1871’de Paris’e yerleştim. Madam Viardot’ya gönülden bağlı olmama karşı kendi ailemi kuramadığım için acı çekiyordum. Dostlarıma yazdığım mektuplarda yalnızlıktan şikâyet ediyordum. Rusya’ya dönmeyi arzu etmeme karşı yerleşik düzenimi değiştirme gücünü kendimde görmüyordum. İrade gücünden yoksunluk benim en zayıf noktamdı. Babalar ve Oğullar yayımladıktan sonra eleştirmenlerin yapıtımı acımasızca eleştirmesini kabullenmekte zorluk çekiyordum tüm bunlara rağmen Babalar ve Oğullar Rusya’da çok okunan yapıtlar arasına girmişti. Yapıtlarım çok seviliyordu; romanlarım her zaman çok okundu dille getirdiğim liberal fikirler halkı özellikle de gençleri bana doğru çekiyordu. 1883’te Paris yakınlarındaki Bougival’de öldüm ama bedenim Petersburg’a  getirildi. Binlerce kişi tabutumun arkasında mezarlığa yürüdü. Cenazem oldukça kalabalıktı; bir sürü dernek temsilcileri katılmıştı. Bir sürü çelenk gönderilmişti tören alayı neredeyse üç kilometre uzunluğundaydı. Rus okurları bana duydukları sevgi ve vefalarını göstermekte cimri davranmamıştı.”

“Sevgili dostum, sen doğayı resmetmekte başarılı olduğun kadar İngiliz taşra kulüplerinde gördüklerine benzer renkli küçük karikatürler boyamakta da ustaydın.”

“Evet, o konuda gerçekten ustaydım. Altmışlı ve yetmişli yılların Rusya’sındaki züppelerin, ünlü kişilerin karikatürlerini yaptım. Benim üslubum tuhaf bir şekilde parça bölüklük etkisi yaratır; çünkü benim çok sevdiğim bazı bölümler diğerlerinden fazla pohpohlanmıştır dolayısıyla sanki benim tercihimle güzel sarih ama çekicilikten uzak nesrin umumi akışı içinde güç ve esneklikle büyüyerek öne çıkar. Ben güzel şeyleri yazmaya koyulduğumda benim zarafetimle yuvarlanmış cümlelere pek yakışıyordu. Öykülerimde kullandığım anlatıcılar yapay, hatta topaldır; karakterini izlerken İki Toprak Sahibi’nin kahramanı gibi topallamaya başlar. Dehamın, edebi hayal gücü bakımından, bir başka anlatımla betimleyici sanatımın özgürlüğüne denk gelen hikâye anlatım biçimlerini doğal şekilde bulmak bakımından yetersiz kaldığını düşünüyorum. Romanlarım ve kısa öykülerim büyüleyici bir biçimde betimlenmiş çeşitli mekânlardaki konuşmalardan oluşur, hoş kısa biyografilerle zarif taşra resimleriyle bölünen güzel uzun konuşmalar vardır bunların arasında. Rusya’nın eski bahçelerinin dışındaki güzellikleri aramak için arayışlara girdiğimde düşkün bir tatlılığa bürünür. Benim yazım deham hakkında yazılan şu saptamayı yerinde buluyorum:” Onun mistisizmi  parfümlerle, sislerle,  her an canlanabilecek eski portrelerle, mermer sütunlarla vs. dolu plastik pitoresk bir mistisizmdir” Benim hayaletlerim insanların tüylerini ürpertmez; daha doğrusu yanlış şekillerde ürpertirler.   Güzelliği betimlerken oldukça cömert davranırım. Altınlar, kristaller, ipekler, elmaslar gibi…”

“Düzyazı şiirler (1883) yapıtın hakkında ne düşünüyorsun?”

“Bu yapıtım diğer yapıtlarımdan eskidir. Bunların melodisi hep yanlıştır; cilaları ucuz durur ve felsefi, inci çıkarmak için suya dalmayı haklı çıkaracak kadar derin değildir. Gene de saf dengeli Rus nesrine öncülük eder. Benim düzyazılarım nasıl tam yağlı sütü akla getirmiyorsa, düzyazı şiirlerimde sütlü tatlı gibidir. Benim en iyi metinlerimden biri de Bir Avcının Notları’dır. Yapıt köylüleri biraz idealize etmesine karşı benim en sade, en sahici karakterlerimdir. Ayrıca mekânlara, insanlara ve tabii ki doğaya ait son derece tatmin edici betimlemeleri içerir. Benim bütün karakterlerimin içinde en mükemmeli “Turgenyev kızı’dır. Maşha (Sakin Bir Köşe), Natalya (Rudin)  ve Lisa (Bir Asilzade Yuvası)  anımsatmakta yarar var diye düşünüyorum. Rus kadınlığını yüksek bir merhum olarak yaratma konusunda üzerime düşen görevi layığıyla yaptığımı düşünüyorum. Benim hayatım ve yapıtlarım konusunda sana söyleyeceklerim bundan ibaret sevgili Bedriye.”

“Şu ana kadar gerek senin yazın dehan gerekse hayatın konusunda elimdeki kitaba gereğinden fazla bağlı kaldım.Yer yer aynı cümleleri yazdığım da oldu.  Şu an elimdeki kitabı bir kenara bırakıyorum. Bana göre sen kibirli değilsin, sadece sevme ve sevilme arzusuyla yanıp tutuşan birisisin. İçindeki aşağılık duygusunu yenmek için şöhrete ve şöhretin sana getirdiği ilgiye bu yüzden çok bağımlısın. İçindeki yalnızlığı tüm çıplaklığıyla dile getirmeyecek denli gururlusun. Aşka ve sevdiğin kadına hiçbir şey beklemeksizin hayatını adaman her türlü övgünün ve sevginin değerini yüceltmenin olmazsa olmazıdır. Mutluluğun ne olduğunu hayatı boyunca bilmeyen birisi olarak yalnızlık ile mutsuzluğunu onuruyla taşıyacak kadar da bilgesin. Çocukluğunda annem tarafından gördüğün işkenceye rağmen romanlarında kadın kahramanları yücelttin. Yapıtlarına eleştirmenler kadar acımasız bakmıyorum. Dilimize çevrilen yapıtların beğeniyle okunuyor hâlâ. Rus yazarlara karşı öfkenin altında yatan asıl nedenin kendini onlarla yarıştırıyor olmandır. Sanat dehanın onların gerisinde kaldığını görmek ruhunu ve gururunu fazlasıyla incitiyordu. Bu yüzden gerçeklerle yüzleşmemek için Rusya’da değil de yurtdışında yaşamak sana kendini daha iyi hissettiriyordu. Yazdıkların, yaşadıklarından beslendiğin kadar toplumsal gerçeklerden de besleniyordu. Çocukluğunun izlerini yapıtlarında özelliklerde serfler hakkında yazdıklarından anlaşılıyor. Erkekleri korkak ve yetersiz bulmanın altında yatan gerçekse senin gerçeklerle yüzleşme cesaretinin olmamasında kaynaklanıyordu. Bir aileye ait olma istediğine rağmen bir aile kurmamanı zaaflarını yenecek gücü ve sevgini bir başka kadına vermeme konusundaki kararsızlığından kaynaklanıyordu. Tüm bunlara karşı yaşadıklarına ve hislerine ölüne değin ihanet etmedin. Çıkarların için kimsenin karşısında boynunu bükmedin. Bildiklerin ile inandıklarını kahramanların aracılığıyla ölümsüzleştirdin. Münzevi bir hayat yaşadığını düşünenlere inat, içinde oldukça sosyal bir hayat yaşadın doğrularına bağlı kalarak. Dostluklara hayatında önemli bir yer verdin ve dostlarına ihanet etmedin. İnsanlığın kütüphanesine kazandırdığın yapıtlarla katkıda bulundun. Hayatta hiç kimse senin kadar sevilmemiş olmanın ağırlığını yüreğinde taşımadı. Bu sevgini evlenerek bir eşe ve baba olarak çocuklara vermeni isterdim. Sevgiye yüklediğin anlamdan yola çıkarak çocukların olsaydı çok iyi bir baba olacağını düşünüyorum. Yalnızlığa kendini mahkûm eden güzelliklerin dervişi olarak algılıyorum seni. Tam anlamıyla ne yazdıkların ne de yaşadıkların doğru algılanmadı. Dünya ve insanlara belki bu yüzden kırgın ayrıldın aramızdan. Hem yaşadıklarınla hem de yazdıklarınla kendini gerçekleştirdiğin için huzurlu olmalısın. Yalnız değilsin. Sevenleri çok olan bir yazarsın. Bana verdiğin bilgilerden ziyade karşılıksız dostluğun için sana minnettarım. Bir sonraki buluşmamızda buluşmak dileğiyle esen ve şen kal.  

Kaynak: Rus Edebiyat Dersleri. Vladimir Nabokov. Türkçesi: Yiğit Yavuz, Fatih Özgüven, Ayşe Nihal Akbulut. İletişim Yayınları. S. 103-149.