Kendisini
Yazdıklarıyla Gerçekleştiren Dahi: Samuel Beckett
Bedriye
Korkankorkmaz
Kendimle
bir iç hesaplaşmanın içine girdim bu,
Samuel Beckett okumamdan kaynaklanıyor. Onun ölümsüz ruhuyla da aynı
içtenlikle sohbet etmek istiyorum. Aylardır ölümsüz ruhunu çağırıyorum.
Haftalardır evden dışarı çıkmıyordum. Bir dostum beni evine yemeğe davet etti.
Güzel geçen bir gecenin akabinde ayrılma vakti gelmiş evime gitmek için
onlardan ayrılmıştım. Durakta otobüs beklerken bir bayın yanıma yaklaştığını
hissettim. Elimde onun hakkında okuduğum kitap vardı. Bu yüzden onu hemen
tanıdım. Birbirimize sarıldık. Eve gitmekten vazgeçtim. Koluna girdim,
sokaklarda dolaşmaya başladık. Bir çocuk parkına gittik. Tüm banklar boştu.
İçlerinden birini seçip oturduk. Ben sevgiyle onun omzuna yasladım başımı. Bu
yaşadığım güzel anı ölümün bile elimden alamayacağını bilmenin güzelliğiyle
doluydu içim. “Sevgili dostum yazarlığın konusunda bana neler söylemek
istersin?” dedim. Gülümsedi. Saçlarımı okşadı. Konuşmaya geceyi ürkütmeyecek bir
ses tonuyla başladı.
“Sevgili
Bedriye, ben kendime özgü biçemi olan bir yazardım. İrlandalı öncüllerimden
büsbütün bağımsız biri olduğumu düşünmeni istemiyorum. Benim yapıtlarım
öncellerimin sunduğu dünyaya sadece farklı bir gözle bakıyor. Benim yarattıklarım
ilk izlenimlerdeki gibi köksüz değildi. Yapıtlarımda İrlanda kimliğimi, İrlanda
yaşamından ayrıntıları sevecen bir yaklaşımla sunuyorum. Yapıtlarımı
İngilizceye çevirirken de İrlanda havası kattım. Yirmi iki yaşındayken
Dublin’den Paris’e gittim. Kendimi yabancı bir ülkede yeniden yaratmak
istiyordum. 1928’de Paris’e geldiğimde
Joyce’la tanıştım. Başka ulusların, başka kültürlerin yoğun yaşandığı
bir kentte olduğumu anlamıştım. Öncelikle akademik çalışmalarımı
sürdürdüm. Arkadaşlarım yeteneklerimden
dolayı benim bir dahi olduğumu düşünüyorlardı. Tek bilmedikleri şey benim
yeteneklerimi hangi yönde geliştireceğim konusuydu. Kısa bir süre sonra Trinity
College’daki öğretmenliği bıraktım. Tekrar Avrupa’ya döndüm. Sonu belirsiz,
bana hiçbir şey kazandırmayan aşk ilişkileri yaşıyordum o dönemde. Kendi
deyişimle “son çukur”dayken yazmaya başladım. Nedenini bilmediğim bir nedenden
dolayı yazıyordum. Kendime her adım attığımda yeni bir çözümsüzlüğün içinde
buluyordum kendimi. Kendi deneyimlerimi dile tüm çıplaklığıyla yansıtmaya
çalıştığım her anda daha da aykırılaşan biçime karşı sabırsızlanıyordum.
Arayış, benim için gelenekselleşmiş bir kavram olduğu için herhangi bir şey
aradığımı düşünmüyordum. Yazma eylemi benim içim sancılarla dolu bir süreçti.
İlk romanım Murphy 1938’de
yayımlandı. Ben bilinçli olarak sonlara doğru zor bir metin yaratmış olsam da
romanın belli bir kurgusu vardı. Murphy karakterim içsel olarak bana bazı
göndermeler yapmaktan vazgeçmez. Murphy’nin ne aradığı belli değildir. Bolluğu
mu boşluğu mu aradığı konusunda okuyucu kafa yormak zorundadır. Benim sanatım
böylesi paradokslar üzerinde yükselir. Ya dingindir ya da tedirgin. Eylem kuşku verici bir biçimde eylemsizliği,
var olma var olmamayı andırır. Hayatım boyunca kendim de dahil olmak üzere
yazarları ilgi çekici bulmadım. Yaşamda en baskın olan olgunun ıstırap olduğunu
düşünüyordum. Istırap çekmenin varoluşu gösterdiğini ama kesinlemediğini dile
getiriyordum. Bu yüzden Belacqua salt kendisi için değil başkaları için de
ıstırap çekiyordu. Hem Murphy, hem de
savaş yıllarında İngilizce yazdığım romanım Watt’ta
kahramanlarım en sonunda akıl hastanesine düşer tüm insanca davranışları ancak
orada bulurlar. Tüm yapıtlarımda karmaşa olarak adlandığım bir yapıyı
arıyordum. Avrupa’daki savaştan kısa bir süre sonra tüm karamsarlığa inat
aydınlığa kavuşma olarak adlandıracağım bir deneyim yaşadım. 1945 yazıydı,
annemi ziyaret etmek üzere İrlanda’ya gitmiştim. Çocukluğumu geçireceğim yerde
nasıl yazacağımın gizine erdim. Yaşadıklarımın arasında zaman zaman kendimi
cennette, zaman zamansa cehennemde hissediyordum.”
“Sevgili
dostum sanatında neyi dile getirmek istiyordun?”
“Sevgili
Bedriye, sanatımda dile getirmek istediğim yeni motif yoksulluk ya da
yoksullaşmaydı. Karakterlerimi salt maddi zenginlikten değil, sağlık ya da dayanıklılıktan da yoksun
bırakmışlığım boşuna değil. Yaşlı, güçsüz ve sakat kişiler aracılığıyla
deneyimin karanlık ve aşağılık görülen/ gösterilen en alttakilerine
yaklaşabiliyordum. Bu amacıma ulaşmak için yapıtlarımda geleneksel olarak var
olan zarafeti de umursamıyordum. Ben de bir yapıtta ayrıntıların önemini
vurgulamak isterim ama ayrıntıları öylesine cimrilikle yapıta yediririm ki, bu
ayrıntıları ancak çok dikkatli okuyucu fark edebilir. Buna karşı yataklar,
osurmalar, yiyecekler ve buna benzer dağınıklıklar tüm çıplaklığıyla ortadadır.
Özellikle de klişeleşmiş ya da kalıplaşmış deyimlere yapıtlarımda yer
vermem. Bir tereddüdü betimlerken bile
kahramanıma kafa tutarcasına dimdik ve sağlamdır tümcelerim, dil, canlılığından
bir şey kaybetmez. Kişilik olarak oldum olası kahramanlıktan uzak birisiyim.
Gösteriş ve iddiacılığa karşıtlığımı kendi sanatımda biçem ve içerikte
gösteririm. Yaratıcılar, yönlendiriciler, eylemler ve olaylar değildir
anlattıklarım: yalnızca artıklar, birikintiler, döküntüler kıçüstü düşen
muzafferlerdir. Sanatı değerlendirmeye
ya da yorumlamaya yeltenmeden, sadece biçimi kavramaktır “epifani”nin özünde
yatan. “Godot’yu Beklerken’de kendi
gördüklerimi ve ruh durumumu anlattım. Kişiliğimle ve yazdıklarımla kendime
özgü olmayı başardım. “Hiçbir yerden olmadığını savlayan sanatçının hiçbir
yakını olmaz” demiştim ressam Jack B. Yeats üzerine yazdığım bir makalede. Çok
mutlu bir çocukluğum oldu. Yaşadıklarım ve gördüklerim beni yordu. Hayatımdaki
tüm yansımaları, yazdıklarım aracılığıyla okuyucuyla paylaştım.”
“Sen
kocaman yüreği olan bir insansın. İnsanlara karşı sevgi dolusun. Hayatında aile kavramının büyük önemi var.
Sana bir şey kazandırmayan aşkların peşinde koşmuyorsun. Savaşa ve savaşın
getirdiği vahşete şiddetle karşısın. Kendini, özellikle de niçin yaşadığını sık
sık sorgulayan birisin. Nazilerin Yahudilere yaptığı insanlık dışı katliam ruh
dünyanda büyük sarsıntılara neden olmuş.
Hoşgörülü ve mütevazı bir insansın. Diğer yazarlar gibi üretkenliğin
kibrine kapılmıyorsun. Bu yüzden yazarları ilginç insanlar olarak
algılamıyorsun. Sık sık karamsarlığa kapılsan da mutluluğu arayan birisin.
Hayatına yaşadıklarınla anlam katmak kişiliğinin en belirgin özelliği. Yazın
alanında kendini donattığın gibi yaşadıklarınla da kendi ruhunu doyuruyorsun.
Aşkı bütün çirkinlikleri güzelleştiren en ulvi duygu olarak algılıyorsun.
Dostluğa çok değer veriyorsun.. Ün ve şöhret için yazmıyorsun. Yazdıklarınla
kendini gerçekleştirmek istiyorsun. Hangi ülkede yaşarsan yaşa köklerine ve
geleneklerine bağlısın. İnsanı en üstün kılan meziyetlerinin başında başkaları
için ıstırap çekmek geliyor. Istırap çekmenin insanı kendine yaklaştırdığını
düşünüyorsun. Yaşlı ve güçten düşmüş, bir ayağı çukurda olan insanların
dramlarına kendini çok yakın hissettiğin için onların dramlarını yazıyorsun.
Çağdaş insanın içine düşmüş olduğu yabancılaşma seni derinden etkiliyor.
Kişiliğinin en belirgin özelliklerinden biri de eylemci olmandır. Eylemci
kişiliğinle insanlığa daha güzel yarınlar bırakmak için elinden geleni
yapıyorsun. Oldukça cesursun. Yazdıklarınla yaşadıkların arasında mesafe yok.
Her yönüyle kendini gerçekleştirdiğini düşünüyorum. Yaşarken yazdıklarının
okuyucu tarafından benimsendiğini görüyorsun. Bu anlamda bir yazar olarak
kendini duygusal anlamda da tatmin ediyorsun. Bana ayırdığın zaman için sana
yürekten teşekkür ediyorum.”
Kaynak: Richard Ellmann. Dört Dublinli. Türkçesi: Zeynep
Çiftçi. S. 99-128 Mitos Yayınları,
İstanbul.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder