23 Nisan 2017 Pazar

Bireylikler Nisan Mayıs 2017 sayısında yayımlanan yazım


Kendisini Yazdıklarıyla Gerçekleştiren Dahi: Samuel Beckett

Bedriye Korkankorkmaz

 

Kendimle bir iç hesaplaşmanın içine girdim bu,  Samuel Beckett okumamdan kaynaklanıyor. Onun ölümsüz ruhuyla da aynı içtenlikle sohbet etmek istiyorum. Aylardır ölümsüz ruhunu çağırıyorum. Haftalardır evden dışarı çıkmıyordum. Bir dostum beni evine yemeğe davet etti. Güzel geçen bir gecenin akabinde ayrılma vakti gelmiş evime gitmek için onlardan ayrılmıştım. Durakta otobüs beklerken bir bayın yanıma yaklaştığını hissettim. Elimde onun hakkında okuduğum kitap vardı. Bu yüzden onu hemen tanıdım. Birbirimize sarıldık. Eve gitmekten vazgeçtim. Koluna girdim, sokaklarda dolaşmaya başladık. Bir çocuk parkına gittik. Tüm banklar boştu. İçlerinden birini seçip oturduk. Ben sevgiyle onun omzuna yasladım başımı. Bu yaşadığım güzel anı ölümün bile elimden alamayacağını bilmenin güzelliğiyle doluydu içim. “Sevgili dostum yazarlığın konusunda bana neler söylemek istersin?” dedim. Gülümsedi. Saçlarımı okşadı. Konuşmaya geceyi ürkütmeyecek bir ses tonuyla başladı.

“Sevgili Bedriye, ben kendime özgü biçemi olan bir yazardım. İrlandalı öncüllerimden büsbütün bağımsız biri olduğumu düşünmeni istemiyorum. Benim yapıtlarım öncellerimin sunduğu dünyaya sadece farklı bir gözle bakıyor. Benim yarattıklarım ilk izlenimlerdeki gibi köksüz değildi. Yapıtlarımda İrlanda kimliğimi, İrlanda yaşamından ayrıntıları sevecen bir yaklaşımla sunuyorum. Yapıtlarımı İngilizceye çevirirken de İrlanda havası kattım. Yirmi iki yaşındayken Dublin’den Paris’e gittim. Kendimi yabancı bir ülkede yeniden yaratmak istiyordum. 1928’de Paris’e geldiğimde  Joyce’la tanıştım. Başka ulusların, başka kültürlerin yoğun yaşandığı bir kentte olduğumu anlamıştım. Öncelikle akademik çalışmalarımı sürdürdüm.  Arkadaşlarım yeteneklerimden dolayı benim bir dahi olduğumu düşünüyorlardı. Tek bilmedikleri şey benim yeteneklerimi hangi yönde geliştireceğim konusuydu. Kısa bir süre sonra Trinity College’daki öğretmenliği bıraktım. Tekrar Avrupa’ya döndüm. Sonu belirsiz, bana hiçbir şey kazandırmayan aşk ilişkileri yaşıyordum o dönemde. Kendi deyişimle “son çukur”dayken yazmaya başladım. Nedenini bilmediğim bir nedenden dolayı yazıyordum. Kendime her adım attığımda yeni bir çözümsüzlüğün içinde buluyordum kendimi. Kendi deneyimlerimi dile tüm çıplaklığıyla yansıtmaya çalıştığım her anda daha da aykırılaşan biçime karşı sabırsızlanıyordum. Arayış, benim için gelenekselleşmiş bir kavram olduğu için herhangi bir şey aradığımı düşünmüyordum. Yazma eylemi benim içim sancılarla dolu bir süreçti. İlk romanım Murphy 1938’de yayımlandı. Ben bilinçli olarak sonlara doğru zor bir metin yaratmış olsam da romanın belli bir kurgusu vardı. Murphy karakterim içsel olarak bana bazı göndermeler yapmaktan vazgeçmez. Murphy’nin ne aradığı belli değildir. Bolluğu mu boşluğu mu aradığı konusunda okuyucu kafa yormak zorundadır. Benim sanatım böylesi paradokslar üzerinde yükselir. Ya dingindir ya da tedirgin.  Eylem kuşku verici bir biçimde eylemsizliği, var olma var olmamayı andırır. Hayatım boyunca kendim de dahil olmak üzere yazarları ilgi çekici bulmadım. Yaşamda en baskın olan olgunun ıstırap olduğunu düşünüyordum. Istırap çekmenin varoluşu gösterdiğini ama kesinlemediğini dile getiriyordum. Bu yüzden Belacqua salt kendisi için değil başkaları için de ıstırap çekiyordu. Hem Murphy, hem de savaş yıllarında İngilizce yazdığım romanım Watt’ta kahramanlarım en sonunda akıl hastanesine düşer tüm insanca davranışları ancak orada bulurlar. Tüm yapıtlarımda karmaşa olarak adlandığım bir yapıyı arıyordum. Avrupa’daki savaştan kısa bir süre sonra tüm karamsarlığa inat aydınlığa kavuşma olarak adlandıracağım bir deneyim yaşadım. 1945 yazıydı, annemi ziyaret etmek üzere İrlanda’ya gitmiştim. Çocukluğumu geçireceğim yerde nasıl yazacağımın gizine erdim. Yaşadıklarımın arasında zaman zaman kendimi cennette, zaman zamansa cehennemde hissediyordum.”

“Sevgili dostum sanatında neyi dile getirmek istiyordun?”

“Sevgili Bedriye, sanatımda dile getirmek istediğim yeni motif yoksulluk ya da yoksullaşmaydı. Karakterlerimi salt maddi zenginlikten değil,  sağlık ya da dayanıklılıktan da yoksun bırakmışlığım boşuna değil. Yaşlı, güçsüz ve sakat kişiler aracılığıyla deneyimin karanlık ve aşağılık görülen/ gösterilen en alttakilerine yaklaşabiliyordum. Bu amacıma ulaşmak için yapıtlarımda geleneksel olarak var olan zarafeti de umursamıyordum. Ben de bir yapıtta ayrıntıların önemini vurgulamak isterim ama ayrıntıları öylesine cimrilikle yapıta yediririm ki, bu ayrıntıları ancak çok dikkatli okuyucu fark edebilir. Buna karşı yataklar, osurmalar, yiyecekler ve buna benzer dağınıklıklar tüm çıplaklığıyla ortadadır. Özellikle de klişeleşmiş ya da kalıplaşmış deyimlere yapıtlarımda yer vermem.  Bir tereddüdü betimlerken bile kahramanıma kafa tutarcasına dimdik ve sağlamdır tümcelerim, dil, canlılığından bir şey kaybetmez. Kişilik olarak oldum olası kahramanlıktan uzak birisiyim. Gösteriş ve iddiacılığa karşıtlığımı kendi sanatımda biçem ve içerikte gösteririm. Yaratıcılar, yönlendiriciler, eylemler ve olaylar değildir anlattıklarım: yalnızca artıklar, birikintiler, döküntüler kıçüstü düşen muzafferlerdir.  Sanatı değerlendirmeye ya da yorumlamaya yeltenmeden, sadece biçimi kavramaktır “epifani”nin özünde yatan.  “Godot’yu Beklerken’de kendi gördüklerimi ve ruh durumumu anlattım. Kişiliğimle ve yazdıklarımla kendime özgü olmayı başardım. “Hiçbir yerden olmadığını savlayan sanatçının hiçbir yakını olmaz” demiştim ressam Jack B. Yeats üzerine yazdığım bir makalede. Çok mutlu bir çocukluğum oldu. Yaşadıklarım ve gördüklerim beni yordu. Hayatımdaki tüm yansımaları, yazdıklarım aracılığıyla okuyucuyla paylaştım.”

“Sen kocaman yüreği olan bir insansın. İnsanlara karşı sevgi dolusun.  Hayatında aile kavramının büyük önemi var. Sana bir şey kazandırmayan aşkların peşinde koşmuyorsun. Savaşa ve savaşın getirdiği vahşete şiddetle karşısın. Kendini, özellikle de niçin yaşadığını sık sık sorgulayan birisin. Nazilerin Yahudilere yaptığı insanlık dışı katliam ruh dünyanda büyük sarsıntılara neden olmuş.  Hoşgörülü ve mütevazı bir insansın. Diğer yazarlar gibi üretkenliğin kibrine kapılmıyorsun. Bu yüzden yazarları ilginç insanlar olarak algılamıyorsun. Sık sık karamsarlığa kapılsan da mutluluğu arayan birisin. Hayatına yaşadıklarınla anlam katmak kişiliğinin en belirgin özelliği. Yazın alanında kendini donattığın gibi yaşadıklarınla da kendi ruhunu doyuruyorsun. Aşkı bütün çirkinlikleri güzelleştiren en ulvi duygu olarak algılıyorsun. Dostluğa çok değer veriyorsun.. Ün ve şöhret için yazmıyorsun. Yazdıklarınla kendini gerçekleştirmek istiyorsun. Hangi ülkede yaşarsan yaşa köklerine ve geleneklerine bağlısın. İnsanı en üstün kılan meziyetlerinin başında başkaları için ıstırap çekmek geliyor. Istırap çekmenin insanı kendine yaklaştırdığını düşünüyorsun. Yaşlı ve güçten düşmüş, bir ayağı çukurda olan insanların dramlarına kendini çok yakın hissettiğin için onların dramlarını yazıyorsun. Çağdaş insanın içine düşmüş olduğu yabancılaşma seni derinden etkiliyor. Kişiliğinin en belirgin özelliklerinden biri de eylemci olmandır. Eylemci kişiliğinle insanlığa daha güzel yarınlar bırakmak için elinden geleni yapıyorsun. Oldukça cesursun. Yazdıklarınla yaşadıkların arasında mesafe yok. Her yönüyle kendini gerçekleştirdiğini düşünüyorum. Yaşarken yazdıklarının okuyucu tarafından benimsendiğini görüyorsun. Bu anlamda bir yazar olarak kendini duygusal anlamda da tatmin ediyorsun. Bana ayırdığın zaman için sana yürekten teşekkür ediyorum.” 

Kaynak: Richard Ellmann. Dört Dublinli. Türkçesi: Zeynep Çiftçi.  S. 99-128 Mitos Yayınları, İstanbul. 

 

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder