“On altıncı Raunt” filmine dair
Yazmak Sınırları Aşmaktır
Bedriye Korkankorkmaz
“Kendi
hücremde hapiste değildim. Mahkûmlar uyandığında ben uyuyordum/onlar uyuduğunda
ben kalkıyordum. Ne onların hücresinde ne de kendi kalbimde yaşıyordum. Sadece
zihnimde ve ruhumda yaşıyordum.” Ayrıca
elimden alabilecekleri şeyleri istememek ya da dışarıdaki hayata ihtiyaç
duymamakla kendi özgürlük duygum içimde bir devrim yaratmıştı. Eğer onların
cezalandırması beni kilitli bir hücrede tutmaksa, ben de hücremden hiç
çıkmayarak onların bu silahını elinden almış oluyordum. (Filmden)
Bilinçaltımızın
karanlığıyla yüzleşmek cesaret istiyor. Mezara bizimle giren geçmişimizle iyi
geçinmek mutsuz çiftlerin birbirleriyle geçinmesinden daha zordur. İnancın bir
tür zayıflık mı yoksa kolaycılık mı olduğunu bilmiyorum. Bir insanın yazgısıyla
barışması mı yoksa küsmesi mi hayatını kolaylaştırıyor? Doğduğumuzda alnımıza
yazılanı yaşadığımız doğruysa eğer (!) acımasız olan yaşadıklarımız değil;
yazgımızdır. “Tanrı verdi, Tanrı aldı”
anlayışıyla, ölen çocuğunun acısını dindiren acılı annenin elinden bu
iksiri almak kimin aklına gelir. Yazgıyı sorgulamamın nedeni hayatımızı her
koşulda yazgının yönlendirdiğine beni ısrarla inandırmaya çalışan, Robin
Carter’in gerçek hayatının sinemaya uyarlandığı film oldu.
On Altıncı Raunt filmi babamla birlikte izlediğim
son filmdi. Bu filmin ruhsal ve düşünsel dünyamda yarattığı sarsıntıyı sizlerle
paylaşmadan beğendiğim vizyondaki diğer filmler üzerinde yazı yazamayacağım
gerçeğinin farkındayım. ABD yapımı “Biyografi,
Dram ve Spor” kategorisinde değerlendirilen film ülkemizde 2000 yılında
gösterime giriyor. Dan Gordon’la
Armyan Bernstein senaryosunu, yönetmenliğini, yapımcılığını ise Norman
Jewison, Michael Jewison, Suzann Ellis,
John Ketcham, Armyan Bernstein üstleniyor. Filmin oyuncu kadrosu Denzel
Washington, John Hannah, Liev Schreiber, Deborah Kara Unger, Clancy Brown’dan
oluşuyor.
Filmin başrol oyucusu Denzel Washıngton, filmde canlandırdığı rolündeki
oyunculuk başarısından dolayı önce Altın Küre En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü
alıyor sonra da “En İyi Erkek Oyuncu Oscar Aday’lığına layık görülüyor. Eserin
senaryosunu yazarın kendisi filme uyarlasaydı ancak bu kadar başarılı
olabilirdi. İnsanın kendi hayatındaki talihsizlikleri diğer insanların yaşadığı
talihsizlikleri bilmeden gözünde büyütmemesi gerektiğini öğreniyorum. Sağlıklı
bir sistemin taşıyıcı kolonları; adalet, sağlık, eğitim, özgürlük ve barış gibi
kavramlara yüklediğimiz anlamlar dizgesidir. Bu işleyişten biri görevini
kusurlu yapıyorsa o sistem sağlığını yitiriyor. Sistemin beyni adalettir.
Adalet; din dil ırk ayrımı yapan dedektif Della Pesca gibi insanların elindeyse
ortaya Kasırga Robin Carter'ın trajik hayatı çıkıyor. Bu eser sadece Robin’in biyografisi değil, sistemin de biyografisidir. Robin’in
çocukluğunun geçtiği küçük Paterson kasabasında fakirlikle şiddet kol kola
geziyordu. Ayakta kalmanın tek yolunun bilgili ve mücadeleci bir ruha sahip
olmakla mümkün olacağını öğrenen on bir yaşındaki bir çocuğun geleceği on
yaşındaki zenci arkadaşını kurtardığı için kararıyor. Arkadaşını altın saati
ile kandırıp onunla ters ilişki yaşamak isteyen altmışına merdiven dayamış
kentin saygın(!) beyaz adamından kurtarıyor; ama kendi geleceğini beyaz
nefretten kurtaramıyor. Hayatını
kurtarmak için çakısıyla hafif yaraladığı adamın şikâyeti üzerine yakalanıp
ifadesi alınmak üzerine gittiği emniyette dedektif çavuş Della Pesca ile
tanıştığı gün aynı zamanda Tanrı’nın onu cezalandırdığı gündür de.
Della Pesca’ın
adalet anlayışının teni beyazdır. Kendi kültürünü sahiplenen on bir yaşındaki
bir zenci çocuğun arkadaşının namusunu kurtarma cesaretini hazmedemeyen
dedektifin raporu Robin’i yirmi bir yaşına kadar ıslah evine gönderiyor. Islah
evinden sekiz yıl sonra kaçan Robin’in hayatı orduya girince değişiyor. Kasırga
ona sonradan takılan boksör ismi, Carter soyadı da babasından ona geçen kölelik
soyadıdır. Irkı da kendisi gibi köle zihniyetini lanetleyip ruhunu
yaptıklarıyla/ başardıklarıyla özgürleştirmelidir. Bu hırsla kendisini eğiterek
ordunun hafif sıklet boks şampiyonu oluyor. Karısı Meğ’le tanıştıklarının ilk
akşamı Della Pesca’nın onu kalan cezasını çekmesi için yakalayıp yeniden ıslah
evine göndermesiyle son buluyor. Hayatının kontrolünü eline alarak vücudunu
kendisini özgür bırakacak olan bir silaha çeviriyor boksör olarak. Ring alanı
içinde hiç kimseye yenilmeyerek kendisine yaşatılanlardan öcünü alacağını
düşünüyor. Seçici bir okuyucu olan Robin, hapisten çıktığında ringlerde bir
kasırga gibi esiyor. Meğ’le evlenip baba da oluyor. O mutluluğun tadını
çıkarırken yazgısının kara köpeği Della Pesca onun peşini bırakmıyor. Dünya
Boks Şampiyonu olmayı -rakibini ringde yenerek hak ediyor ama beyaz jürilerin
ortak kararına yenildiği için hakkı olan madalyayı kazan(a)mıyor.
Üçüncü kez Pesca’nın hayatına girmesi sadece
onun değil olay gecesi tek günahı onun arabasına binmek olan hayranının da
felaketi oluyor. New Jersey’de gittiği bir bardan kendisi gibi zenci olan bir
hayranıyla birlikte ayrıldıktan sonra gerçekleşen cinayette iki zenci bardaki
üç kişinin hayatına son veriyor. Olayda ağır yaralanan adamın ölmeden önce
Robin’le hayranının onları vurmadığını söylemesi, Pesca’yı yıldırmıyor. Olayın
tanıkları olan beyaz iki hırsız dedektifin suçlarını görmezden gelmesi
karşılığında ifadelerini değiştirip mahkemede de yalancı tanıklık yapıyor. New Jersey Eyaleti’nin adil jürilerinin (!)
ortak kararı ikisini de ömür boyu hapse mahkûm ediyor. Kötülük bir tek
Della’nın sınırlarında kalsaydı insan daha iyimser bakabilirdi geleceğe. İkinci
Della da gittiği hapishanenin müdürüdür. Suçlu üniforması giymeyi red ettiği
için hapishanedeki hücresine üç ay kara delikte yattıktan sonra gidiyor. İyi insanların yaşamadığı bir dünya kötüler için de
yaşanılacak bir yer olmazdı diye düşünüyorum. Vücudunu bir silaha
çevirmekle kendisini koruyamadığını anlayan Robin, kendisini özgürlüğüne
kavuşturacak asıl gücün yazmak olduğunu keşfediyor. On Altıncı Raunt eserini yazarken sınırlarını/sınırları aşıyor.
Hapishanenin duvarlarının dışına çıkıyor ve hapishanenin duvarları üzerinden
bütün New Jersey Eyaleti’ni görüyor. Kendisi gibi kitap yazan Nelson
Mandela’yla, Dostoyevski’yle, Victor Hugo’yla dertleşiyor. Karısının ziyaretine her geldiğinde gördüğü güzel yüzünü ondan
istedikleri her an alabildiklerini bilerek hapiste yatamayacağının farkına
varıyor. Hapiste yatması gereken
yılları yatma gücünü ona vermesi için eşi Meğ’den onu boşanmasını ve ziyaretine
hiçbir koşulda gelmemesini istiyor.
Tutukluluğunun
on altıncı yılında kitabı yedinci yılına girmiştir. Okuma- yazmayı bilmeyen 15 yaşındaki Lesra
Martin’in annesi ile babası alkolik, ağabeyleri ise hapistedir. Lesra,
Kanada’da toplumsal hizmet vermeyi amaç edinen ikisi erkek biri kadın olan üç
aktivistin koruması altındadır. On Altıncı Raunt Lesra’nın satın aldığı ilk
kitaptır ve bu ilk kitabın yüreğinde ve beyninde yaktığı meşale ömrü boyunca
sönmeyecek bir meşaleye dönüşür. Lesra’nın, mektuplaşmalarının akabinde
Kanada’dan gelip Robin’i hapishanede ziyaret etmesi ikisinin de hayatlarının
dönüm noktası olur. Robin, on beş yaşındaki
delikanlının kişiliğini kazanmasına önderlik ediyor Lesra da Robin’i
hapishanede çıkarmayı amaç haline getiriyor. İki kişilik dostluğa
Kanadalılar da katılıyor. Kanadalılar’a ilk başta
güvenmesi Della Pesca’ya güvenmesi, yaşadıklarına ihanet etmesi
demektir. Kanadalı bu üç güzel insan ona
yeniden beyazlara güvenmeyi, yeniden beyazları sevmeyi öğretiyor. Tutkuyla
bağlandığı Kanadalı dostlarından ona yazmamasını istiyor; çünkü dostlarının
özlemi ona yasaklanan hayata olan özlemi içinde çoğaltacağı için hapiste yatma
kararlılığını da sekteye uğratacaktır. Onu ayakta tutan yeteneği hapiste yatma
gücü ile dışarıdaki hayattan hiçbir şey istememesindeki kararlılığındadır.
Üst üste iki kez
temyize giden dava ömür boyu hapisle sonuçlanınca ne geçmişin ne de geleceğin
bir önemi kalıyor onun için. Hapis yatacak gücünü de yitiriyor. Bu ruhsal
tükeniş aynı zamanda onun yeniden doğuşu oluyor. Kanadalı dostları onu kendileriyle
birlikte Kanada’ya götürmek için New Jersey’e yerleşiyorlar. Filmde kötülüğün heybeti insanın içindeki isyan duygularını
şaha kaldırdığı gibi dostluğun olağanüstü güzelliği de insanın içindeki
güzellikleri şaha kaldırıyor. Film kötülük ile iyiliğin toplam gücüyle
izleyiciyi derinden sarsıyor. Beyaz nefretin hücreye hapsettiği Robin’i
sevginin beyaz gücü kurtarıyor. Para
almadan avukatlığını üstlenen iki avukat ile hayatları pahasına ona özgürlüğünü
veren üç Kanadalı güzel insan da beyazdır. Dava dosyasını inceleyen Kanadalılar
Della ile savcının el birliğiyle olayın oluş saatini polis raporuyla birlikte
olay gecesi 911’e gelen telefon kaydı kartında da değiştirdiklerinin kanıtına
ulaşıyorlar. Avukat yeni delillerin olduğu dava
dosyasını direkt Federal Mahkeme’ye sunuyor. Dava dosyasını inceleyen Federal
Mahkeme’nin beyaz tenli yargıcının “Sırf
derisinin rengi yüzünden ön yargılı davranarak bir insanı işlemediği bir suçtan
mahkûm etmek benim nazarımda sanığın yargılandığı ve mahkûm edildiği cinayet
suçundan bile daha ağırdır,” diyerek verdiği beraat kararı on dokuz yıldır
insanlığın alnında taşıdığı kara lekeyi siliyor. Otuz yılını hapiste geçiren elli yaşındaki
Robin, Della Pasca’nın asıl amacının siyahlara duyduğu nefret/kinin aynısının
Robin’in de beyazlara duymasını sağlayarak nefret / kini ölümsüzleştirmek
olduğunu anlıyor. Her şeyi yenecek olan sevginin gücü sayesinde yaşadıklarının
gizine de ulaşıyor. İncil’de Lesra “Ölümden kalkıp gelen kişi olan Lezarus’un
kısaltılmışıdır. Robin ise “Tanrı’nın sabırlı ol oğul dediği oğludur. Çilesini
sabırla çektiği için ölümden kalkıp gelen kişiyi temsil eden Lesra onu
özgürlüğüne kavuşturmuştur. Yalan söylemediği için on dokuz yıl tuvalet
temizleyen Robin’in kahramanı John Artıs da özgürlüğüne kavuşuyor. Özgürlüğün
rengi hiç o günkü kadar beyaz olmamıştı. Kanadalılarla birlikte Kanada’ya dönen
Kasırga Robin Carter, ring dışında hiçbir boksörün ulaşamadığı şerefe 1994
yılında ulaşıyor. Dünya Boks Konseyi tarafından ona “Dünya Orta Sıklet Boks Şampiyonu kemeri
veriliyor.” O ve hayranı hayatlarının geri kalan kısmını kendileri gibi suçsuz
mahkûmları özgürlüğe kavuşturmaya adıyor.
Adaletin
olmadığı bir yerde sözcüklerin adaletine sığınarak sınırları aşan, tükenişinin
heybetini aratmayacak dirilişiyle insanlığın adaletle tanışması için mücadele
veren Robin Carter’in gerçek hayatının sinemaya uyarlandığı On Altıncı Raunt filmini nefeslerinizi
tutarak izlemeniz için şiddetle öneriyorum.
Kıyı dergisinde
yayımlandı.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder