24 Eylül 2016 Cumartesi


 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
ÖZÜRLÜ DEĞİL; ÖZGÜN  SEVGİNİN  EVRENSEL GÜCÜ

Bedriye Korkankorkmaz

       İnsan evrenseldir. İnsana dair acılar mutluluklar yalnızlıklar da evrenseldir. Gözyaşı da sevgi de sevgisizlik de  mimikler de  evrenseldir. Hayatımızda davranışlarıyla iz bırakan sadece insanlar değildir. Filmler kitaplar… da bu kategoriye dahildir. Victor Hugo’nun Sefiller’ini çocukluğumda okumuştum. Eserdeki her satır belleğimde canlılığını koruyor hâlâ. İz bırakanlar kategorisinde filmleri göz ardı edemeyiz.  Sahne ve izleyici arasında aracı olmaması tiyatro gibi filmi de etkin kılıyor. Bu etki toplam bir güce dönüştüğünde toplumun bilinç ve düşünce sisteminin değişmesinde önemli rol oynuyor. İnsanlık tarihindeki adaletsizlikleri sorgulayan filmler tarihin Tanrısı gibi adalet dağıtır din, dil, ırk düşünmeden…

     Toplumun içine düştüğü yalnızlığı ve yanlışları irdeleyen filmlerden birisi de 2001 yılında vizyona giren  Jessie Nelson’un yönetmenliğini üstlendiği  Dakota Fanning, Sean Penn, Michelle Pfeiffer, Elle Fanning, Doug Hutchison, Dianne Wiest’in oyunculuklarını üstlendiği dram türünde değerlendirilen   Benim Adım Sam (I Am Sam)’dir. Filmin  müziği  John Lennon, Paul McCartney,The Black Crowes, Ben

Harper,Sheryl Crow, Ben Folds’a  aittir.
  Hayatı anlaşılmaz olduğu kadar da zor kılan genel kabullere olan bağımlılığımızdır. Öyle ki, ergenliğimizde toplumsal tabulara açtığımız savaş yaşımız ilerledikçe toplumsal tabulara olan sarsılmaz bağımlılığa dönüşüyor. Sistemin içeriğini boşalttığı kavramlar dizgesi insanın özünü değiştiriyor. Nasıl bir anne ve baba olacağımızdan tutun da gülme biçimimize dek tüm davranış, hissetme ve ifade etme biçimleri de dâhil olmak üzere biz doğmadan önce belirleniyor.

      Sanatın  ve sanatçının derdi de bu toplumsal genel kabullerle mücadele etmek ve insana kendisini ifade etmesi için daha fazla hareket alanı yaratmasına öncülük etmektir.  İnsan sadece ve sadece kendisini gerçekleştirmek için yaşadığı  sürece ailesi başta olmak üzere yaşadıklarıyla toplumsal  tabuların aşılmasında rol oynayabilir. Filmin başkarakteri Sam Dawson (Sean Penn) da böyle bir karakter.  Sam Dawson, diğer çiftlerden farklı olarak kızı dünyaya geldiğinde hem kızı hem de kendisi terk ediliyor. Kızına hem annelik hem de babalık yapıyor yedi yaşına kadar. Baba yedi yaşındaki bir çocuğun zekâ düzeyine sahip olduğu için babalık yapması kanunlarca yasaklanıyor.  Babanın kızının velayetini alması için verdiği mücadele ve o mücadele sürecinde avukatı Rita ile olan ilişkisinin dostluğa dönüşmesi filmi izlenmeye değer kategorisine taşıyan nedenlerin başını çekiyor. 

Filmdeki duygusallık, ironi ile bütünleştiği için duygu sömürüsü olarak algılamıyor izleyici baba-kız arasındaki duygusal ilişkiyi. Filmi dram olduğu kadar psikoloji kategorisinde de değerlendirmekte yarar var; çünkü ruhsal analizler de yapılıyor filmde.  Abartıdan uzak konulara alabildiğince gerçekçi yaklaşımı senaryo açısından filme değer katıyor ve eleştirel bakış açısından dolayı da film, 2002 senesinde Oscar Ödülü’ne aday gösteriliyor.   Öte yandan baba ve anne olma yeterliliği sadece zekâ ile ilintili bir gerçekle açıklanabilir mi?  Zekâsı yetersiz, sevgisi yeterli bir baba çocuğunu bilinçli bir yetişkin olarak yetiştirebilir mi? Bu türden sorgulamalarla nokta atışı yapan filmin asıl başarısı buna benzer toplumsal tabuları hiçbir iddiası olmadan yerle bir etmesidir.   

   Filme farkındalık katan bir başka konu ise özürlü olma kavramını bir bütün halinde değil de parçalara ayırarak mercek altına almasıdır. Bir insanın özürlü sayılmasının olmazsa olmazı herhangi bir organının yetersizliği midir; yoksa sevmeyi/ sevilmeyi bilmeyişi midir? Sevgi sabır ve şefkatin insan hayatını baştanbaşa kuşattığı gerçeğinden yola çıkarak kız- baba arasındaki duygu derinliğidir izleyiciyi içten içte sarsan filmde. Yedi yaşındaki kız babasının kendisini onun karşısında ezik hissetmemesi için öğrenmeyi red ediyor örneğin.  Örgün eğitime ve müfredata dayalı akılcı dünyanın eğitim sistemi bu tarz duygu ve düşünce derinliğiyle boy ölçüşebilir mi?  Ebeveynlerin çocuklarıyla daha fazla zaman geçirmesinin zekâ yeterliğinden de fazla etki yaratacağına vurgu yapılan filmde, özürlü Sam’ın kızıyla birlikte çocuk parkına gitmesi kızını normal zekâ düzeyine sahip ebeveynlerin çocuklarından daha şanslı yapıyor.

    Gündelik hayattaki sorun/ sorunsalların normal/ özürlü insanların kişiliklerini oluşturduğuna dikkat çekiyor film. Otistik insanlar incinmeyi bildikleri için insanları incitmiyorlar.  Normal insanların ilişkileri birbirlerini incitmek üzerine dayalı olduğu için birbirleriyle gerçek ilişki geliştiremiyorlar bunun sonucu olarak da birbirlerine yabancılaşıyorlar. Normal insanlar diğer insanlara karşı gücünü unvanından, parasından ve şöhretinden alıyor. Özürlüler ise özürlü/ normal insanlara karşı gücünü sevgisinden, sadakatinden, şefkatinden, dürüstlüğünden, inceliğinden, incinirliğinden, dostluğundan ille de duygusallığından alıyor. Duygu yoksunluğu yaşayan her normal insan kendisini tanımak ve tanıdıklarıyla kendisini anlamak gibi bir zahmete girmiyor kişisel hırslarının peşinden koşmaktan. İşte tam da bu nedenlerden dolayı normal insanlar özürlü insanlara göre daha acımasızdır. Normalliğin tanımı burada acımasızlık, duygusuzluk, bencillik, kişisel hırs olarak karşımıza çıkıyor.  

Sean Penn’in oyunculuktaki başarısı izleyiciyi sarsan türden.  İzleyicinin onun normal biri değil de filmdeki gibi doğuştan otistik biri olduğuna kendisini inandırması rastlantı değil.

       Sevginin kanunlarla belirlenemeyeceğinin kanıtı ise aldığı her davayı kanunları çok iyi bildiği için kazanan avukat Rita’dır. Eşi tarafından aldatılan, oğlunun onun gibi bir annesi olduğu için kendisini mutsuz hissettiği, her an yerle bir olan ünü ile başarısını kaybetmemek için kendinden başka bir insan olmasının ruhunda yarattığı fırtınadan habersiz olan avukat Rita…    Rita, Sam’a meslektaşlarına nispet yapmak için hayatında ilk kez ücret almadan avukatlık yapıyor. Hayatı boyunca hiç kaybetmemiş ileri zekâlı Rita ile “gerizekâlı” Sam’ın ilişkisi zamanla dostluğa dönüşüyor.  Rita’nın Sam’a söylediği şu sözleri Sam’dan öğrendiklerinin önemini belirtmesi açısından çarpıcı buluyorum: “Çünkü seninle ilişkimizde ben senden daha çok şey aldım diye endişeleniyorum.” Filmdeki olay örgüsünün başarısı her kavramın kendi değeriyle örtüşen davranış biçimiyle buluşmasından kaynaklanıyor.  Evet, bu türden farkındalıklar üzerinde düşünce üretmek isteyen ikizleyicilerin, iki saatliğine ebeveynliğe sevgiye, dostluğa, arkadaşlığa… dair bakış açılarını içten içe sarsacak  Benim Adım Sam filmini izlemelerinin vakit kaybı olmayacağını düşünüyorum bir izleyici olarak.

 

 

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder