ÖZÜRLÜ DEĞİL;
ÖZGÜN SEVGİNİN EVRENSEL GÜCÜ
Bedriye
Korkankorkmaz
İnsan evrenseldir. İnsana dair acılar mutluluklar yalnızlıklar da evrenseldir.
Gözyaşı da sevgi de sevgisizlik de mimikler de evrenseldir.
Hayatımızda davranışlarıyla iz bırakan sadece insanlar değildir. Filmler
kitaplar… da bu kategoriye dahildir. Victor Hugo’nun Sefiller’ini çocukluğumda okumuştum. Eserdeki her satır belleğimde
canlılığını koruyor hâlâ. İz bırakanlar kategorisinde
filmleri göz ardı edemeyiz. Sahne ve
izleyici arasında aracı olmaması tiyatro gibi filmi de etkin kılıyor. Bu etki
toplam bir güce dönüştüğünde toplumun bilinç ve düşünce sisteminin değişmesinde
önemli rol oynuyor. İnsanlık tarihindeki adaletsizlikleri sorgulayan filmler
tarihin Tanrısı gibi adalet dağıtır din, dil, ırk düşünmeden…
Toplumun içine düştüğü yalnızlığı ve
yanlışları irdeleyen filmlerden birisi de 2001 yılında vizyona giren Jessie
Nelson’un yönetmenliğini üstlendiği Dakota Fanning, Sean Penn, Michelle
Pfeiffer, Elle Fanning, Doug Hutchison, Dianne Wiest’in oyunculuklarını
üstlendiği dram türünde değerlendirilen
Benim Adım Sam (I Am Sam)’dir. Filmin müziği John
Lennon, Paul McCartney,The Black Crowes, Ben
Harper,Sheryl
Crow, Ben Folds’a aittir.
Hayatı anlaşılmaz olduğu kadar da zor kılan genel kabullere
olan bağımlılığımızdır. Öyle ki, ergenliğimizde toplumsal tabulara açtığımız
savaş yaşımız ilerledikçe toplumsal tabulara olan sarsılmaz bağımlılığa
dönüşüyor. Sistemin içeriğini boşalttığı kavramlar dizgesi insanın özünü değiştiriyor.
Nasıl bir anne ve baba olacağımızdan tutun da gülme biçimimize dek tüm davranış,
hissetme ve ifade etme biçimleri de dâhil olmak üzere biz doğmadan önce
belirleniyor.
Sanatın ve
sanatçının derdi de bu toplumsal genel kabullerle mücadele etmek ve insana
kendisini ifade etmesi için daha fazla hareket alanı yaratmasına öncülük
etmektir. İnsan sadece ve sadece kendisini gerçekleştirmek için
yaşadığı sürece ailesi başta olmak üzere yaşadıklarıyla toplumsal
tabuların aşılmasında rol oynayabilir. Filmin başkarakteri Sam Dawson
(Sean Penn) da böyle bir karakter. Sam
Dawson, diğer çiftlerden farklı olarak kızı dünyaya geldiğinde hem kızı hem de
kendisi terk ediliyor. Kızına hem annelik hem de babalık yapıyor yedi yaşına
kadar. Baba yedi yaşındaki bir çocuğun zekâ düzeyine sahip olduğu için babalık
yapması kanunlarca yasaklanıyor. Babanın
kızının velayetini alması için verdiği mücadele ve o mücadele sürecinde avukatı
Rita ile olan ilişkisinin dostluğa dönüşmesi filmi izlenmeye değer kategorisine
taşıyan nedenlerin başını çekiyor.
Filmdeki duygusallık, ironi ile bütünleştiği için duygu
sömürüsü olarak algılamıyor izleyici baba-kız arasındaki duygusal ilişkiyi.
Filmi dram olduğu kadar psikoloji kategorisinde de değerlendirmekte yarar var;
çünkü ruhsal analizler de yapılıyor filmde.
Abartıdan uzak konulara alabildiğince gerçekçi yaklaşımı senaryo
açısından filme değer katıyor ve eleştirel bakış açısından dolayı da film, 2002
senesinde Oscar
Ödülü’ne aday gösteriliyor. Öte yandan baba ve anne olma yeterliliği
sadece zekâ ile ilintili bir gerçekle açıklanabilir mi? Zekâsı yetersiz, sevgisi yeterli bir baba
çocuğunu bilinçli bir yetişkin olarak yetiştirebilir mi? Bu türden
sorgulamalarla nokta atışı yapan filmin asıl başarısı buna benzer toplumsal tabuları
hiçbir iddiası olmadan yerle bir etmesidir.
Filme farkındalık
katan bir başka konu ise özürlü olma kavramını bir bütün halinde değil de
parçalara ayırarak mercek altına almasıdır. Bir insanın özürlü sayılmasının
olmazsa olmazı herhangi bir organının yetersizliği midir; yoksa sevmeyi/ sevilmeyi
bilmeyişi midir? Sevgi sabır ve şefkatin insan hayatını baştanbaşa kuşattığı
gerçeğinden yola çıkarak kız- baba arasındaki duygu derinliğidir izleyiciyi
içten içte sarsan filmde. Yedi yaşındaki kız babasının kendisini onun
karşısında ezik hissetmemesi için öğrenmeyi red ediyor örneğin. Örgün eğitime ve müfredata dayalı akılcı
dünyanın eğitim sistemi bu tarz duygu ve düşünce derinliğiyle boy ölçüşebilir
mi? Ebeveynlerin çocuklarıyla daha fazla
zaman geçirmesinin zekâ yeterliğinden de fazla etki yaratacağına vurgu yapılan
filmde, özürlü Sam’ın kızıyla birlikte çocuk parkına gitmesi kızını normal zekâ
düzeyine sahip ebeveynlerin çocuklarından daha şanslı yapıyor.
Gündelik hayattaki sorun/ sorunsalların normal/
özürlü insanların kişiliklerini oluşturduğuna dikkat çekiyor film. Otistik
insanlar incinmeyi bildikleri için insanları incitmiyorlar. Normal insanların ilişkileri birbirlerini incitmek
üzerine dayalı olduğu için birbirleriyle gerçek ilişki geliştiremiyorlar bunun
sonucu olarak da birbirlerine yabancılaşıyorlar. Normal insanlar diğer
insanlara karşı gücünü unvanından, parasından ve şöhretinden alıyor. Özürlüler
ise özürlü/ normal insanlara karşı gücünü sevgisinden, sadakatinden,
şefkatinden, dürüstlüğünden, inceliğinden, incinirliğinden, dostluğundan ille
de duygusallığından alıyor. Duygu yoksunluğu yaşayan her normal insan kendisini
tanımak ve tanıdıklarıyla kendisini anlamak gibi bir zahmete girmiyor kişisel
hırslarının peşinden koşmaktan. İşte tam da bu nedenlerden dolayı normal
insanlar özürlü insanlara göre daha acımasızdır. Normalliğin tanımı burada
acımasızlık, duygusuzluk, bencillik, kişisel hırs olarak karşımıza
çıkıyor.
Sean Penn’in oyunculuktaki başarısı izleyiciyi sarsan
türden. İzleyicinin onun normal biri
değil de filmdeki gibi doğuştan otistik biri olduğuna kendisini inandırması
rastlantı değil.
Sevginin kanunlarla belirlenemeyeceğinin
kanıtı ise aldığı her davayı kanunları çok iyi bildiği için kazanan avukat
Rita’dır. Eşi tarafından aldatılan, oğlunun onun gibi bir annesi olduğu için
kendisini mutsuz hissettiği, her an yerle bir olan ünü ile başarısını
kaybetmemek için kendinden başka bir insan olmasının ruhunda yarattığı
fırtınadan habersiz olan avukat Rita…
Rita, Sam’a meslektaşlarına nispet yapmak için hayatında ilk kez
ücret almadan avukatlık yapıyor. Hayatı boyunca hiç kaybetmemiş ileri zekâlı
Rita ile “gerizekâlı” Sam’ın ilişkisi zamanla dostluğa dönüşüyor. Rita’nın Sam’a söylediği şu sözleri Sam’dan
öğrendiklerinin önemini belirtmesi açısından çarpıcı buluyorum: “Çünkü seninle
ilişkimizde ben senden daha çok şey aldım diye endişeleniyorum.” Filmdeki olay
örgüsünün başarısı her kavramın kendi değeriyle örtüşen davranış biçimiyle
buluşmasından kaynaklanıyor. Evet, bu
türden farkındalıklar üzerinde düşünce üretmek isteyen ikizleyicilerin, iki
saatliğine ebeveynliğe sevgiye, dostluğa, arkadaşlığa… dair bakış açılarını
içten içe sarsacak Benim Adım Sam filmini
izlemelerinin vakit kaybı olmayacağını düşünüyorum bir izleyici olarak.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder