Kitapların
Hikâyesi
İlk
kitabınızın yazılış öyküsünü bize anlatır mısınız?
İlk kitabım Yaşamak Çocuğum adlı şiir kitabımdı. Şiirde kendimi doğru ifade
etmek, hiçbir yanlış anlaşılmaya meydan
bırakmadan yazmak arzusuyla doluydu usum. Şiir yazmak kendimi iyi hissetmemi
sağlıyordu. Benim kişiliğimi belirleyen
en belirgin özellik insan sevgisi ile savaşçı yanımdır. İyiye, doğruya, güzelliğe
olan sarsılmaz inancımdır. İnsanın çıkarları karşısında da onurlu bir duruş
sergilemesi gerektiğini düşünüyorum. Sanatçı olmanın bana yüklediği, insana
dolayısıyla da insanlığa dair sorumluluğum her geçen gün değişen koşullara göre
artıyor. Kendime yakın olmamın, kendimi kazanmamın olmazsa olmasıdır bu
sorumluluk duygusu. Küçük hesaplara dayanan sadece bireyin çıkarlarını koruyan/
kollayan kazanımlara itibar etmiyorum. Savunduklarım ile yaşadıklarımın
arasında mesafe olmadığını sınamamın yolu evrensel erdemlere olan inancımı diri
tutmamdan geçiyor. Daha fazla insanlaşmak için kendi içimi/beynimi sürekli
temizliyorum. Söz konusu sevgiye, insanlığa, uygarlığa, bilime, barışa, görkemli adalete… olan inancım salt
yüreğimde değil beynimde de alınteri gibi hak ettiği yerini almış. Hayat bir
tercihler dizgesidir. Ve insan neyi beslerse o duygu ve düşünce gelişir, dal
budak sarar sarmaşık çiçekleri gibi içinde. Bazen kendimi de şaşırtıyorum bu
inancımla. İçinde yaşadığım toplumun bir üyesi olarak beyaz yalanları söylerken
bile hâlâ yüzüm kızarıyor. Sanki hiç kimse bana yalan söylememiş, sanki hiç
kimse güvenime ihanet etmemiş, sanki hiç kimse iyiliğe, güzelliğe olan inancımı
kendi çıkarları için bozuk para gibi harcamamış… Küreselleşmenin tüm
acımasızlığıyla hüküm sürdüğü çağımızda içtenlikle itiraf ediyorum ki, dünyanın
içine düştüğü her türlü değer yozlaşmasında payıma düşeni almadım/almama
konusunda da kararlıyım. Hâlâ bana yalan söylendiğinde kendimi bir çocuğun
masum şaşkınlığı içinde buluyorum. Darmadağın oluyorum. Her türlü olumsuzluğa rağmen, baskıların,
işkencelerin, gelir dağılımındaki adaletsizliğin insanlık tarihinden silinip
yerine hayatta en kutsal varlık olan insanın onuruna yakışan yarınların
geleceğine duyumsadığım o büyük özlemden alıyorum bu gücü. Güç ve güçsüzlük,
başarı ile başarısızlık kavramlarına bakışımdaki farklılık/farkındalık da
sözünü ettiğim inancımı diri tutmamda hatırı sayılır katkı sağlıyor bana. İlkelerinden ödün vermiş insanı kendisi
olmaktan uzaklaştırmış, tüm yapay başarılara yalnız sırtımı değil yüreğimi de
döneli yıllar oldu. Bir insanın kendisinden başka bir insan olması kişiliğinden
ve düşüncelerinden ödün vermesiyle başlayan bir sürecin dayattığı bir sonuçtur.
Kendime sadece kendime benzemeyi ve içimdeki güzellikleri korumak adına
ödediğim bedelleri seviyorum. Bu yüzden acılarıma ve yalnızlığıma ithaf ettim
kitabımı. Benim gibi yalnızlığına ve acılarına kitap ithaf eden kaç şair vardır
bilmiyorum ama ben minnet duyuyorum acılarıma, yalnızlığıma, tüm kusurlarıyla
beni ben yapan zaaflarıma… Ve acılarım ve yalnızlığımdan öğrendiğim en büyük
erdemin insanları benim Tanrımı sevme zorunlulukları olmadan, kendi Tanrıları
ile birlikte sevmeyi… Dolayısıyla insanı sadece ve sadece insan olduğu için
seviyorum. İnsana; insan onurunu
koruyan/ kollayan/ yücelten bir yaşam yakıştığı için de insanı insan yapan
erdemlere sımsıkı bağlıyım. Whitman’ın şu haklı saptamasını anımsarım sık sık:
"İdealler gulyabanidirler. Onların peşine düşersen seni yoldan çıkarır
bataklığa sürüklerler. Ancak sana kendi istekleriyle gelmelerine
izin verirsen, gerçek dostların olur.Yıllardır şiirlerim dergilerde
yayımlanıyordu.Ben dergilerde kendini yetiştirmiş bir şairim. Buna rağmen bir
şair olarak kendime güvenemiyordum.
2010 yılında babam mide kanseri
oldu. Kanserin dördüncü evresi olduğu için en fazla bir yıllık ömrü kalmıştı. O
güne değin yazdığım şiirleri kitap haline getirme konusunda kendime güvenim
sıfırdı. Şiir adına kaygılanıyordum. Babamın adını ölümsüzleştirmek istiyordum.
O duygusal istekten aldığım cesaretle hazırladığım şiir dosyamı AMARGİ Yayınevi’ne
gönderdim. Yaşamak Çocuğum adlı şiir
kitabımı babam Hüsnü Korkankorkmaz’a ithaf etmiştim. Yayınevi şiirlerimi
denetim kurulundan geçirdikten sonra yayımlamayı kabul etti. Heyecanlıydım. En
önemlisi kitapta tek bir güzel şiir yazmamış olmanın kaygısını taşıyordum. Yaşamak Çocuğum Aralık 2010 tarihinde
Amargi Yayınları arasından çıktı. Kitap çıktığında babamın hala yaşıyor
olmasının sevincini yaşıyordum. Kitabı babama hediye ettim. O da kitabı şu
sözlerle imzalayıp bana verdi: “Yaşamımın en güzel armağanı.” Vecihi Timuroğlu,Berrin Taş ile Mustafa Yıldız şiirlerim
üzerinde yazılar yazdılar. Böylelikle bir nebze olsun korkularımı
dizginleyebilmiştim. Hayatımda Yaşamak
Çocuğum’u elime aldığım o anı unutmam mümkün değildi. Babamı kaybettim ama
babama böyle bir anı yaşattığı için Yaşamak
Çocuğum adlı yapıtımın benim hayatımda çok özel bir yeri vardır. Hala elime
aldığımda Yaşamak Çocuğum’u içim
titrer.
İlk
eserinizi ne zaman yazdınız? Neler hissettiniz?
İlk eserim
Aralık 2010 yılında Amargi Yayınları arasından çıkan Yaşamak Çocuğum adlı şiir kitabım oldu. Daha sonra dört yapıt daha
yazmama rağmen Yaşamak Çocuğum adlı
şiir kitabımla aramda çok özel bir duygusal bağ var. Kendimi hem tamamlanmış
hem de iyi şiir yazamadığım korkusuyla eksilmiş hissettim. Yaşamak Çocuğum’da kalıcı ve sorgulayıcı şiirlerimin okuyucuya beni
unutturmasını istedim. Şiir, şairinin
unutturduğu sürece okuyucunun yüreğinde şairini ölümsüzleştirir. Şiirimin anlamı
ve çekirdeği sayılan imgeye tutkuyla bağlandım; aynı tutkuyla şiirin, daha iyi
bir dünya kurma özleminin heyecanını da duyumsatmasını istedim okura. Şiir, şairin günah çıkarttığı, Tanrı’sıdır.
Şiirlerimin, genel duygulardan, ayrıcalıklı duyguları imgelem zenginliği,
düşünce ve bilgi derinliğiyle ön plana çıkarmasını önemsedim. İnsan kendisi olduğu sürece insanlığın bir
parçasıdır. Bir sanatçının yaşarken
ölmesi kendisini tüketmesiyle başlayan bir süreçtir. Kendini tüketen bir
sanatçı (kişilik olarak) yaşayan eser yaratamaz. Kişiliğimle kendimi kazanan
bir sanatçı olma özlemiyle her koşulda gerçek sanat eseri/ eserleri yaratmayı
başarmak istedim. Ben, şiire ebeveyn
rolü çizmiyorum, şiirin ödüllendiren ya da cezalandıran bir sözcükler jürisi
olduğundan da söz etmiyorum. Ben, şiirin insan sevgisi ile şiir sorumluluğunun
bir sentezi olduğunu anlatmaya çalışıyorum sadece. Korkunun sınırladığı,
kişisel hırsların zirveye taşındığı sevgiden söz etmiyorum. Asla! Doğru ve güzel olanı yapmak için şairin
ihtiyacı olan emeğe dayalı gerçek sevgiden ve gerçek şiir işçiliğinden söz
ediyorum.
Şiirlerim, kendi sesiyle konuşuyor
benimle. Aklımı da duygularını da bu
aşamada huzura kavuşturuyor benim. Şiir, şairine ne yapmak istiyorsa onu
yapmasını öğretir. Hayatımızı belli beklentilere boğmadan, her koşulda belli
sonuçlar almaya kendimizi şartlandırmadan yaşamakla ancak ve ancak kendimizi
özgürleştirebileceğimizi bize söyleyen, en önemlisi bizi bu gerçeğin bir
parçası yapandır şiir. Yani: ilk yapıtım olan Yaşamak Çocuğum’da yer alan şiirlerimin okuyucusunu
özgürleştirmesini ve şiirlerimin büyüklüğü ve yaşam karşısındaki toplam gücü
olmasını yürekten temenni ederim.
Yazmasaydınız delirir miydiniz? Yazmak sizin için ne anlam ifade ediyor?
Evet, kesinlikle delirirdim.
İnsanın ruhsal, duygusal,
ille de düşünsel bilinmezliğini bilinir yapmak hiç kuşkusuz ki imkânsız.
Çocukluğumdan kalan bir merakla bu imkânsız duygunun peşinden koşuyorum soluk
almadan. Pope'un "İnsanlığı
incelemenin en uygun yolu insanı incelemektir" düsturundan yola çıkarak yazın tarihine altın harflerle
adlarını yazdıran düşünürlerin, yazarların, şairlerin biyografilerini,
eserlerini okuyorum. Okuduklarımdan yazına, yazıya bakışlarındaki
farklılıkları algılamaya çalıyorum. Biyografiler, derinlemesine tanımak
istediğim düşünürlerin, yazarların, şairlerin psikolojik
portrelerini, yazın dehalarını daha yakından tanımama yardımcı
oluyor. Biyografilerini okuduğum, eserlerini incelediğim düşünürlere dair
ruhsal analizler yaparak onların insan yanına ulaşmaya çalıştım.
Bir yazarı ve bir düşünürü yakından tanıma isteği, onun eserlerini
gereği gibi algılamaktan geçiyor. Başka başka çağlarda yaşamış olmalarına
rağmen onlarla hâlâ ortak düşünce ile ortak sevme biçimi geliştiriyor olmaktan
tarif edilmez bir mutluluk duyuyorum. Tinsel
Söyleşiler’i yazarken bir kez daha algıladım ki, kendi gerçeklerine dilin
gerçekleri kadar sadık olan her düşünür,
yazar ve şairden öğreneceğim çok şey var. Anılarını, günlüklerini,
itiraflarını… Gerçek bir sanat yapıtı ile gerçek bir sanatçıyı sahtesinden
ayırmayı da öğreniyorum bu sayede. Gerçek bir sanatçı, sanatını
yaratırken aklını ruhunu ve düşüncelerini bir noktaya
yoğunlaştırıyor. Doğal olarak içinde bulunduğu anda yaşıyor kendini
unutarak. Anın dışına çıkmıyor sadece dünyasının/ dünyanın dışına çıkarak
evresel sanatı eseriyle yaratıyor. İrdelediğim şair, filozof, yazar ve
düşünürlerin yapıtlarına yansıyan insan yönleri yaratım biçimleri bakımından
özünde evrenseldir. Yazınımızın yüz akı olan sayılı yazar, şair düşünür de aynı
yoğunluk aynı sabır ve aynı birikimle yaratmış eserlerini. En önemlisi de
gerçek bir sanat yapıtının anlaşılmak için hiç mi hiç acelesi olmadığını ve
sabretmenin erdemine ermenin, bir edebiyatçı için önemini kavradım bir kez daha
Tinsel Söyleşiler’i yazarken.
Sorumluluk duygusu ve yazın sevdası içerisinde, kılı kırk yararak yabancı
eserleri bizlere kazandıran çevirmenler sayesinde kavrıyorum edebiyatın
evrensel rolünü. Bu vesile ile çeşitli dünya edebiyatı ürünlerini dilimize
kazandıran çevirmenlerin çok önemli bir iş yaptığını vurgulamak istiyorum.
Yaratıcı kişi, düşünce düzeyini sürekli yükseltmeli yaratacağı nitelikli
eserler için. Bir sanatçının sanatçı dehasına ulaşmak ne kadar
zorsa, o sanatçının insan yanına ulaşmak da o kadar zor; hatta
imkânsızdır. Kendi çağdaşım olmayan bu düşünür yazar ve şairlerin eserlerini
okumak düşün zenginliğinin kapılarını açıyor bana. Tinsel Söyleşiler yapıtımı yazarken öğrendim bir sanatçıyla
okur arasında geliştirilen gerçek dostluğun paha biçilmez kıymetini.
Sanatçının gerçekte bir lider olma derdi olmadığı gibi, arkasında devletin
olanakları da yoktur. Onlar yaşadıklarından ve sözcüklerle olan
akrabalığından yola çıkarak hayat ve bilgi birikimini yazıya aktarırlar. Bu
yolla tanımadıkları birçok insanın duygu ve düşün dünyasına nasihat
etmeden ışık yakıyorlar. Yaktıkları ışık sayesinde iç karanlığından kurtulan
okuyucu hayatın ve kendisinin çıplak gerçeğiyle daha erken tanışıyor.
İnsanın nesilden nesile aktardığı temel sorun, insan onuruna yakışır bir
hayatı idame ettirmesi gerektiğinin tartışılmazlığıdır. Her şeyin geçici ve
kaypak olduğu günümüzde, insanı içten içe zorlayan temel içgüdü kendi
gerçeğini kavramak ve yaşadıklarıyla kendisini tamamlamak olmalıdır.
İnsanın varlığıyla hayata artı değerler kazandırmayı yaşama nedeni olarak
algılaması her insanın birinci dereceden sorumluluğu olmalıdır. İnsanın hayatta
varlığıyla kapladığı alan, düşündüğünü yaşama geçirdiğiyle sınırlıdır. Bilinçli
her okurun arayışı bu duyguyla besleniyor. Nitelikli ve bireysel paylaşımların
toplamında hayatın kalite çıtası yükselir. Tinsel
Söyleşiler yapıtımda ben de kalite çıtamı yükseltmek istedim. Ne kadar
başardım bilmiyorum. Yaşadıklarımızdan biliyorum; insan her
koşulda kendisini aldatmaya meyillidir. Aldatmanın biçimlerine göre değişiyor
insan hayatındaki yansıması. İnsanın en büyük açmazı bu masum aldatmalarla
başlıyor ve zamanla bir birikime dönüşüyor içinde. Bu tehlikeli birikim,
zamanla bir iç savaşın başlamasına neden oluyor. Bu kaçınılmaz savaşın
karşısında kimliğimizi korumamız için zırhlara ihtiyacımız var. Yazdıklarıyla içten içe bizi kuşatanlar,
içimizdeki içten uyanışı kavramamıza yardımcı olanlar ve bize tünelin
ucundaki ışığı gösterenlerdir zırhlarımız. İnsanın benliğine ulaşmasının
öneminden söz edip duruyoruz, ama bu bilinç uyanışının insan ruhunda yarattığı
tehlikeleri göz ardı ediyoruz diye düşünüyorum. Ben bu farkı Tinsel Söyleşiler yapıtımda göz ardı
etmemeye özen gösterdim.
Düşünürlerin, yazarların,
şairlerin, hayatımıza kattığı en önemli kazanımların başında bizi bilinç
uyanışındaki kâbuslardan korumak geliyor. Her koşulda üstesinden
gelemediğimiz sorunlardan dolayı kendimizi bir uçurumunun tepesinden aşağı
bırakmak istediğimiz anlar oluyor.
Yakınlarımızdan önce bu tehlikenin farkına varan da onlardır. Onlardır
bize bilinç uyanışımızı doğru kavrama yetisini kazandıran ve yeni kurtuluşumuzu
doğru sahiplenmemizi bize öğreten.
Gerçek
sanatçı sadece içinde yaşadığı çağın değil, kendisinden önceki çağın sosyal
tabakasındaki sınıfsal adaletsizliğini, siyasal mekanizmalarının çarpıklığının
insan ruhu üzerindeki etkilerini, insan
ruhunu parçalara ayırarak bir büyüteç altında psikologlara iş bırakmayacak
değin derinlemesine incelemelidir. Bu bağlamda sorumluluk bilinci derinleştikçe
insana yaklaşımı da derinleşiyor gerçek sanatçının. Dostoyevski'yi anlamamız yeterli. O ki, bitip
tükenmeyen bir kaynaktır ruhbiliminde. İnsanın aklı ile tutkuları arasındaki
savaş, yaşadığı sürece bitmiyor.
Yüreğini, o bitip tükenmeyen güçlü savaşın götürdüğü yere
götürenler ruhun bu yöntemle daha yükseklere çıkabileceğini biliyor. Yükseklerde
gözü olan ruhum soruyor bana: “Neyi
başarmak istiyorsun? Okuduklarını yaşama geçiriyor musun?” diye.
Söz konusu
insansa tüm söylenenlerin, yazılanların eksik kaldığını biliyorum. Yazdığım Tinsel Söyleşiler adlı yapıtımdan
biliyorum, insanın kendi özünden bir kaç damlasının yabancı damarlara
aktarmasının zamanının ve sınırının olmadığını. Daha ben doğmadan yaşam serüvenlerini
noktalamış yazarların, şairlerin ve düşünürlerin eserleri sayesinde
onlarla tutkulu bir ilişkiyi aratmayacak değin dolu dolu saatler geçirdiğim
için mutluyum. Düşünüyorum da
dünyamın oluştuğu tek tek izlenimlerimin çoğunu okuduğum ve
üzerinde yazdığım yazılarıma borçluyum. İnsanlığın hayat serüvenlerine tanıklık
etmeyi, dünyayı sayısız insanın ruhsal bakışlarıyla görmeyi, bu
yolun henüz başında olduğumu öğrenmeyi okuduğum
kitaplara borçluyum.
Size
göre okumak yazmanın neresindedir? Okumadan yazmak mümkün mü?
Ben okumadan
yazılamayacağını düşünüyorum. Okumak yazmanın tam da merkezindedir. Okumadan
yazmak mümkün değildir. Yazsanız bile yazdıklarınızın geçerliliğini
koruyabilmesi söz konusu değildir. Yazan ve üreten bir insanın hem güncel
yazını hem de kendisinden önce yaşayan, yaşam serüvenlerini noktalayan,
ürettikleriyle insanlığın kütüphanesine ölümsüz yapıtlar bırakanların
yapıtlarını da okuyup özümsemesi gerekiyor. “Edebiyattaki Etkiler” ana teması, yazının
evrensel düşünce akrabalığı olduğudur. Bir eserin etkisi yazarın yarattığı
etkiden daha büyüktür. Edebiyattaki toplam etkilerin sonucunda kişi kendi
eserleriyle edebiyatta yaratacağı etkiye kavuşur. Etkileşimin birçok boyutunu
irdelediğim bir yazıda Puşkin ile Gogol arasında geçen şu konuşmadan kesit
verir yazar: “Puşkin’in bir gün Gogol’a:
Genç dostum, geçen gün aklıma bir konu geldi. –fevkalâde bir fikir olduğunu
sanıyorum –ama öyle hissediyorum ki ben bu konuda hiçbir şey elde edemeyeceğim.
Bunu siz almalısınız; siz benim
tanıdığım adamsınız, bana öyle geliyor ki siz ondan bir şeyler
çıkarabilirsiniz” dediğini anlatırlar. Bir
şeyler! ‑Gerçekten de –Gogol o küçük konu ile bir gün Puşkin’in aklına
koyduğu bu tohumla, en azından şöhretini borçlu olduğu Ölü Canlar’ı yarattı.” Sanatsal etkileşim gerçekte bir sanatçının
kendisini yaratmasının olmazsa olmazıdır. “Her büyük adam bir etkicidir.”
Etkileyici olmak isteyendir büyük adam biçiminde özetlemek yanlış olmaz
kanısındayım sanattaki etkiyi/ etkileşim sürecini. Okumak başka başka
yazarların yazınsal üretirlerinden etkilenerek kendi yazınsal üretimini çok
daha fazla üst seviyeye çıkarabilir. Bir yazarı düşmanlarına ve zamana karşı
sadece ve sadece eserleri savunur, eserleri korur. İnsanın kişiliğini belirleyen eserler
vardır. Yazan ve üreten kişi kendi kişiliğini belirleyen yapıtları okumaya özen
göstermeli. Hem okuduklarıyla Hem okuduklarıyla hem de yazdıklarıyla
beslenebilmeli sanatçı. Okumadan yazmanın mümkün olamayacağını bir zat kendim deneyimledim. Okumadığım
zamanlarda kesinlikle üretemiyorum. Hem okumadığım zamanlarda kendimi eksik
hissediyorum. Farklı farklı dünyalara düşünsel yolculuk yapmayı çok seviyorum.
Evimin her tarafı kitaplarla dolu. Çalışma masam kitaplarla dolu. Bu yüzden hem
kendisini yaşadıklarıyla hem de yazdıklarıyla gerçekleştirmek isteyen her
insanın kesinlikle okuması gerekiyor. Okumak genleşmek hem de güneşlenmek
demektir. Hayatta en büyük ödülün okuma alışkanlığı olduğunu düşünüyorum.
Okuyan bir insan hem kendine hem de yazdıklarına daha farklı bir penceren
bakabilme farkındalığına ulaşır. Kendi sığlığından kurtulur ve her gün yeni bir
insan olma heyecanıyla kendisini yazdıkları ve yaşadıklarıyla gerçekleştirme
olanağına kavuşur. Yazan insanın tek alfabesi okumaktır,araştırmaktır. Çıkan
her yeni yapıtı okuma heyecanını hissetmektir okumak. İnsan okurken farkında
olmadan kendi bilinçaltına yolculuğa çıkar. Bilinç altında dile gelmeyi
bekleyen sözcükler kendiliğinden dile gelir. Okumak yazmanın itici gücüdür. Bu
güç toplam bir güce dönüştüğünde sanatçı yazdıklarında kendini ne kadar doğru
ifade ettiği birikimine ulaşır. Bana duygularımı ifade etme olanağı verdiğiniz
için size yürekten teşekkür ederim. Başarılarınızın devamını temenni ederim. En
içten sevgilerimle.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder