1 Ağustos 2017 Salı

SANCI DERGİSİ AĞUSTOS/EYLÜL SAYISINDA YAYIMLANAN YAZIM


Alman Romanının ve Hicvin   Dâhisi: Jean Paul
Bedriye Korkankorkmaz
       İstediğim şeyleri gerçeğe dönüştüremediğim zamanlarda hayatın beni terk ettiğini düşünüyorum. Şu soruyu asla yanlış anlamayacağım bir yalınlıkla soruyorum kendime: “Hayatımı istiyorum demekle hayatı istiyorum demek arasındaki fark nedir?  Ellerimin titrediğini hissediyorum. Kendime hiç bu kadar içten ellerimi uzatmamış ve kendime hiç bu kadar yakın olmamıştım… Çözülüyorum. Aklım içsel çözülmelerle huzura kavuşuyor. Huzura kavuşan aklım kişiliğimde  devrim yapacak büyük fikirlerle beni tanıştırıyor.  İnsanın en büyük yanılgısı büyük fikirleriyle kendi devrimini yaratacağı gücün içinde olduğunu görememesidir. Ben de bu gerçeği göremeyenlerdenim. Bu yüzden kendimi doğru algılamadığımı düşünüyorum. Sadece başkalarını doğru algılamak için didiniyorum.  İçimdeki duygusal iflasın nedeni bu. İnsanların mutlu olmasını istediğim kadar neden kendimin de mutluluğa ihtiyacı olduğunu düşünemiyorum? Kanımca, büyük düşünüp büyük yaşadıklarına inanan birçok insanın en acınası yanılgısıdır bu gerçek. Kendimle sohbetim amacına ulaşıyor gibi… Fark yaratarak yaşamak istiyorum. Kendimi hatırlıyorum ve kendimi kazanmak istiyorum. Kendimi bildim bileli yaşam serüvenini noktalamış dolayısıyla da unutulmuş şair ve yazarların ölümsüz ruhlarıyla sohbet etmek istiyorum. Bu kez de Jean Paul’un ölümsüz ruhuyla sohbet istiyordum. İstanbul’dan dostum Aslı beni görmeye gelmişti. Onun karşılamak için HAVAŞ servislerinin son durağı olan Mezitli’ye gitmiştim. Bir yandan da Jean Paul’u düşünüyordum. Bulduğum bir bankta oturdum yalnız başıma. Heyecanlıydım dostumu göreceğim için. O an elinde benim kendisi hakkında okuduğum yapıtla bir bayın yanıma yaklaştığını fark ettim. Onu görür görmez tanımıştım. Konuşmadan birbirimize sarıldık. Sonra yanıma oturdu. Sohbet ettik. Öyle kaynaştık ki birbirimize ona hiç çekinmeden şunu sordum:
“Sevgili dostum bana hayatından söz eder misin?” Gülümsedi. Kollarını omuzlarıma attı, benim başımı omuzlarına yasladı. Bir süre onun omuzlarına yasladım başımı. İçimdeki tarif edilmez keder bir anda yok olup gitmişti. Varlığıyla bana yaşama sevinci vermişti. O anın hiç bitmesini istemiyordum.
“Sevgili Bedriyecik,   benin asıl adım Johann Paul Friedrich Richter’dir. Rousseau’ya özenerek Johann adımı Jean şeklinde değişirdim; edebiyat tarihinde adım da Jean Paul olarak geçer. 1763 yılında, Yedi Sene Savaşları’nın bittiği yıl Fichtelgebirge’de Wunsiedel kasabasında doğdum. Babam yoksul bir Protestan köy rahibi aynı zamanda da komponisttir. Leipzig’de öğrenciliğim sırasında devrin her türlü bilgisini büyük bir öğrenme merakı içinde edata yuttum.  En çok Fransız Aydınlanmacılarını ve İngiliz hicivlerini okuyordum. Ben çok okunan yazarlardan biri oldum her zaman. Popülerliğimi kültürün evrenselliğine borçluydum. Piyano başındaki ustalığım, yüksek zekâm, dil inceliklerine vakıf oluşum beni salonlarda saraylarda beğenilen bir insan yaptı. Kendimi sık sık Beethoven’le karşılaştırıyordum. 19. yüzyılda itibaren unutuldum.  George beni yeniden ortaya çıkardı. Ben hiçbir ekole dâhil edilemeyen, kendime özgü bir yazardım. Geçiş devri şairi özelliklerini tipik bir şekliyle üzerimde topluyordum.”
“Sevgili dostum yapıtların hakkında neler söylemek istersin?” 
Die unsichtbare Loge (1793) bu benim ilk büyük romanımdır. İki ciltlik bir biyografidir; bu anlamıyla tamamlanmamış bir Bildungsroman niteliğindedir. Roman kahramanı Gustav benim eserlerimde sık rastlanan tipik büyük insanlardan biridir. Konu da yine tipik benim konularımdan birisidir. Akıl almaz olaylar ve bu olaylar içinde haşır haşır neşir olan duygulu bir kahraman. Üslup yönünden İngilizlerin santimantal hiciv ve mizah romanlarından etkilendim; geniş tabiat tasvirlerine yer verdim, okuyucuya doğrudan doğruya hitap ettiğim anlar oldu, şaka havasında hayali olaylar anlattım, acayip insanlardan tuhaf olaylardan söz ettim, zaman zaman da ruh tasvirleri yaptım. “Das Leben de vergnügten Schulmeisterlein Maria Wuz in Auenthal (1793) Benim Die unsichtbare Loge romanıma eklediğim bu roman bir çeşit idildir ve benim ilkokul öğretmenliği yaptığım dönemdeki anılarımdan çok şey içerir. Romanın kahramanı Wuz, şen hayatından memnun bir köy öğretmenidir. Akşamları lamba ışıkları altında gençlik günlerini hayal eder, kitapların her birinin nasıl kaleme aldığını, bunların her biriyle nasıl mutlu olduğunu anımsar. Wuz, her şeyden önce iyimser, mutlu olmasını bilen bir insandır. Kışın soğukta, sıcak yaz günlerini, yorgun anlarında, evdeki rahat döşeğini düşünerek bile mutlu olan birisidir. Babasının ölümünün akabinde nişanlanır, nişanlılık onun için başlı başına bir mutluluk kaynağıdır. Düğün hazırlıklarını büyük bir zevkle yapar,  düğünü de köy için başlı başına bir olay olur. Ben okuyucuma Wuz’u tanıdığımı, onun şen hayatını nasıl öğrendiğimi de anlatırım. Wuz bir kriz geçirip yatağa düşmüştür. Karısı hasta kocasını göstermek için beni yanına çağırmıştır. Wuz hastalandıktan sonra günlerini kendi eserlerini okuyarak, çocukluk oyuncaklarını tarih sırasına göre saklayarak, eski bir takvimin resimlerini tamamlayarak geçirmiştir. Onun mutlu hayatı ölünceye dek sürmüş, ölümünü bile güzel bir güne, evlilik ve öğretmenlik yıl dönümüne rastlanmıştır. “Hesperus oder 45 Hundsposttage (1795):Bu üç ciltlik eğitim romanımı da bir hayat hikâyesidir ve sadece bir yansımadan ibaret olan hayatlarımızı kendinden ve ölümden daha küçük gören büyük insana ithaf ettim. Romanın bölümleri Hundspottage ( Köpek Posta Günleri) adıyla ayırdım. Ben kendimin Scheerau Prensliğine ait bir odada bulunduğumu ve Spitzius adında bir köpeğin bana zaman zaman posta taşıdığını, Flachsenfingen Prensliğinde olup bitenleri bu yolla öğrendiğimi açıklarım. Benim bu gelişen olaylara nadiren birkaç satır eklediğimi genellikle bunları olduğu gibi aktardığımı söyledim. Romanın konusu,  küçük bir prens sarayından geçer. Sayıca çok olan roman figürleri (gizli Jacobin müritleri,  bir İngiliz lordu, bir Hint bilgesi)  oldukça karmaşık olaylar zinciri içinde karşılaşırlar.  Her şeyden önce duygulu bir çift olan Klotilde ve Victor aşkları için çeşitli saray entrikalarıyla mücadele etmek zorunda kalırlar. Victor, benim kişiliğimden izler taşır. Duygululuk, bunun Humor ve akıl yoluyla üstesinden gelme durumu, benim biyografimden alınmadır. Karmaşık olaylar, adeta felsefi düşüncelerin, bilgeliklerin ifadesini bulması için ortam hazırlamaktadır. Romanın tümü genellikle Sterne ve Fielding’den esinlenmedir. “Quintus Fixlein  (1796):  Bu romanımın konusu da öğretmen Fixlein’in Flachsenfingen’deki hayatımdır. Benim Hesperus romanıma denge teşkil edecek şekilde planladığım bu yapıtımda idealist göklerde uçan karakterlerin yerini, Wuz tarzı kendine hâkim oluşlar ve yine Wuz tarzı iyimserlikler almıştır. Benim amacım,  küçük zevklerin büyük zevklerden daha üstün tutulması gerektiğini ve bizi büyük değil küçük olayların mutlu ettiğini bütün dünyaya ispatlıyorum. Fixlein her şeye rağmen memnun ve mesut halini koruyamayan bir tiptir aynı zamanda benim yüksek karakterlerimden izler taşır.  Fixlein, Flachsenfingen’e yeni tayin olmuş bir öğretmendir. Yakın bir yer olan Hukelum’daki ihtiyar annesini ziyarete gider, rahip Astmann’la ve onun vaftiz annesi, asil Bayan Von Aufhammer’le tanışır. Bu Bayan Fixlein’ın müdür yardımcılığı kadrosuna atanmasını sağlar. Ona bu kadronun verilişinin sebebi, onun da birçok akrabası gibi otuz iki yaşında öleceği ihtimalinin hesaba katılışından dolayıdır. Rahibin ölümünden sonra kâtibin bir hatasından faydalanarak rahip görevini de üstlenir. Kendisi de otuz iki yaşından önce öleceği konusunda kuşkuya kapılır. Düğününü bu kritik dönemi atlattıktan sonra yapar. Hayatından ve mesleğinden memnundur. Oğlunun vaftiz töreninde kendisinin asıl doğum tarihi meydana çıkar; otuz iki yaşını o yıl dolduracaktır. Bu haber onu mah eder. Hasta olur yataklara düşer. Elinde çocuğun oyuncağı, kendinden geçmişken yapılan telkinlere kanar ve henüz çocukluk çağında olduğunu kabul eder. Dolayısıyla kuşkusu kaybolur, tekrar hayata tutunur ve mutlu olur.  Siebenkas (1797): Benim mizah romanımın tüm başlığı şöyle: Blumen, Frucht-und Dornstücke, oder Ehestand Tod und Hochzeit des Armenadvokaten F.St. Siebenkas im Reichsmarkıflekken Kuhschnappel. Roman kahramanı Siebenkas bir avukattır ve düğününde, mirasa konduğunu karısına haber vermez. Kendisine çok benzeyen bir sınıf arkadaşı Leibgeber’le ad değiştirirler. Bu durum Siebenkas’in miras davasını alt üst eder. Para sıkıntısı yüzünden gittikçe sarsılır evliliği. Buna Siebenkas’in kıskançlığı ve karısının ev işlerinde aşırı titizliği de eklenince evde huzur kalmaz, sonunda Siebenkas karısıyla ancak mektupla haberleşir. Miras davası kaybedilir.   Leibgeber arkadaşına teselli olsun diye bir miktar para gönderir ve onu Bayreut’a davet eder. Burada Natalie adında güzel ve kültürlü bir kadına âşık olur. Karısından kurtulup onunla evlenmek için plan kurar. Hasta numarası yapar, vasiyetnamesini yazar, sonra da ölü rolü yapar. Başında arkadaşı Leibgeber beklemektedir. Sonunda Leibgeber onun kaçmasını sağlar,  boş tabut törenle gömülür. Aylar sonra karısının Stefel adında bir arkadaşıyla evlendiğini, Natalie’nin onun ölümüyle çok sarsıldığını öğrenir. Kuh-schnappel’e ikinci gidişinde yanı başında gömüldüğünü görür. Natalie ile karşılaşır, ona hikâyesini anlatır, evlenip mesut olurlar. Yapıtım, idealler peşinde koşan bir ruhun günlük hayatla mücadelesinin mizahi bir tablosudur Titan (1803). Bu dört ciltlik romanımı ben daha 1972 yılında ana eserim olarak planlamıştım. Dehanın bedbaht eden gücünü (unglücklich durch Genie) konu alan bu yapıtın Unsichtbare Loge ve Hesperus’la ortak yanları vardır ve bu da bir biyografya/eğitim romanı sayılır. Konusu oldukça karmaşıktır. Karakterler de ilginçtir. İdealist genç prens Albano, bir nazırın kızı olan Liana’yı sevmektedir. Liana hayata dayanamayacak kadar ince ruhlu, hayalperest bir kızdır. Benim ekseri kadın kahramanlarım gibi o da genç yaşta ölür. İleri görüşlü, kibar bir insan olan Albano Roma’da Fransız İhtilali için mücadeleye girişir, sonra asil Iddoine ile evlenir ve tecrübeli olgun bir insan olarak tahta geçer. Albano’nun karşıt figürü ölçü tanımayan Sturm und Drang tipi Roquairol ve soğuk iktidar adamı prens Cesara ve ihtiraslı Linda’dır. Bu figürlerin ortak yanı hepsi de benim kayıtsız sübjektifliğimi yansıtmaktadır. Ben bu kahramanlarımda Goethe’nin soğukluğunu, Schiller’in idealizmini, Jena romantiklerinin estetikçiliğini, Fichte’nin titanizmini eleştirdim. Eğitim romanı özeliğine gelince: Titan’da tüm yönlü eğitim idealini işledim. Kitap, enerji dolu taşkın bir yaradılışta olan Albano’nun ölçülü ve dengeli bir kişiliğe doğru gelişimini adım adım izlemektedir. Ben Friedric Jacobi’ye yazdığım bir mektupta romanınım amacı ve sonucu hakkında şöyle dedim:” Titan’ın adı aslında Anti-Titan olmalıydı. Her haddini bilmez, cehennemini kendi hazırlar;  aynı her dağın sonunda vadisinden kendine ova yapması gibi. Bu kitap, kuvvetin ahenkle çekişmesidir. Albano kendini sıyırır  ve en azından  acı çeker. “Vorschule der Ashetik (1804): Benim edebiyat hakkında teorik bir incelememdir ve estetikten çok poetik alanına girer, çünkü yalnızca edebiyat sanatı konu edilmektedir. Klasik sanat anlayışının tersine ben, tabiatın taklit edilmesine karşıyımdır ve bunu unpoetische Repetierkunst der grossen Weltuhr diye niteledim. Almanlara espri (Witz)   kültürü ve Shakespeare tarzı bir dünya mizahı (Welthumor) tavsiye ettim. Espri bize önce eşitlik sağlayarak özgürlük verir. “Flegeljahre (1805): Bir biyografi olan bu roman benim “Titan”ın sonuna eklediğim Die Doppelganger adlı taslakta planlamıştım.  Konusu bir arada yetişen ikiz kardeşlerin öyküsüdür. Ben önce kendimi kahramanın kardeşi olarak tasavvur edip romana başladım, bu nedenle romanıma Geschichte meines Zwillingsbruders başlığını vermek istedim. Roman kahramanlarından Walt’ın (Gott Wald Harnisch)  çeşitli maceralarla nasıl gerçeklik anlayışına ulaştığını, nasıl şair olduğunu işlemeyi, yani yine bir gelişimin sürecini dile getirmeyi amaç edinen yapıtın ana motifi edebiyatın basit hayata karşı (Poesie gegen Philisterei)  savunulmasıdır.  Her iki kahraman Walt ve Vult edebiyatın savunucularıdır. Walt bir hayalperesttir. Vult uyanıktır, alaycıdır ve gerçeğe daha bağlıdır. Roman kahramanlarının birbirine yazdıkları Hoppelpoppel oder das Herz adlı parça, yaptın benim tarafımdan yapılmış bir özyorumu (Selbstinterpretation)  niteliği taşır. Parçanın başlığı, karşıtların bir arada yaşadığını ve bu ikiz kardeşlerin şahsında ifadesini bulduğunu gösterecek şekilde seçilmiştir. Roman formu bakımından yapıt benim poetipime göre İtalyan ve Hollanda üslubuna dayandırdım ve karşıtlıklardan uyuma ulaşma çabası esasına göre kurdum. Bölüm başlıkları, tabiat ürünlerine göre verilmiş alt başlıklar bölüm konularını özetleyecek niteliktedir. “ Levana, ein Erziehungsbuch (1807) İki ciltlik olan bu yapıt, anne babalar için bir pedagoji kitabıdır. Levana, Romalılarda yeni doğan çocukların koruyucu tanrıçasının adıdır. Ben üç çocuğumu yetiştirmek için izlediğim yolu anlattığım bu esere Levana adını verdim. Birinci cilt Gonca Çağı
(Knospenzeit) adıyla çocuğun ilk yıllarını ele aldım. İkinci ciltte Bahar Çağı dediğim Blütezeit’ı işledim, çocuğun cinsel farklılaşmasıyla beliren problemleri, ahlaki fikir ve sanat eğitimi üzerinde durdum. Eğitimin ana konularının sevgi ve din bilinci, eğitim idealinin ise devrin hüküm süren ruhunu aşma (die Erhebung über eden Zeitgeist)  olduğunu ileri sürdüm. Bana göre çağdaş ruh hastadır, bu yüzden aşılmalıdır. Gerçeklik hissi (Wirklichkeitssinn) uyandırma, derslerde deneylere önem verme gibi konularda oldukça modern görüşler işledim.
“Sevgili dostum incelemelerin hakkında neler söylemek istersin?”
“Sevgili dostum, Über das Lacherliche, Über die humoristische Dichtkunst, Über den Witz başlıklı incelemelerim çok ilgi uyandırdı ve yapıtlarımın doğru anlaşılmasında hatırı sayılır katkısı oldu. Humor kavramı,  bana göre idealist irade ile dünya gerçekliği arasındaki ebedi çekişmeyi dile getirmek sanatıdır. Humor yücenin tersidir, yine humor trajik sanatın da dibini gördüğü uçurumu kapatır, insanı ondan korur. Hakiki şairin görevi, sınırlı yaratışta olan tipleri,  düşüncenin sonsuzluğuyla çevrelemek ve onları göğe uçuyorlarmış gibi bu sonsuzluk içinde kaybetmektir.”
“Sevgili dostum, senin bir de hicivci yanın var. Bu konuda neler söylemek istersin?”
“Sevgili Bedriye, ilk hicivlerim olan Grönlandische Prozesse (1782) ve Auswahl aus des Teufels Papieren (1789) benim Batı Aydınlanmacılığımın bir üyesi olduğumu gösterir. Hiciv konusundaki görüşlerimi şöyle açıklamıştım: “Çok duygulu kimselerin yaptığı hiciv şiddetli rezil edicidir, mesela Pope, Young, Rousseau, buna karşılık soğukluk, yani ironi, yumuşak kalpli olmayanlarda söz konusudur, mesela Voltaire ve Swift! Duygulu yazarın hicivlerinde şiddet ve acılık, yumuşak kalpli olmayanlarınkinde ise soğukluk, alay bulduğunu belirttiğim bu düşüncem aynı zaman da benim poetikçi yanımı da gösterir. Sevgili Bedriye, buraya kadar sanatımla ilgili anlattıklarımı senin elindeki yapıttan paylaştım. Bu yüzden sanatım hakkında daha gerçekçi bilgilere sahip olduğunu düşünüyorum. Kitaptan bağımsız olarak benim insan yönüm hakkındaki düşüncelerini benimle paylaşırsan çok sevinirim.”
“Sevgili dostum, genç yaşta okumaya başlaman, kendini eğitim ve bilgiyle donatman her türlü takdire değer.  Mütevazı bir köy rahibinin oğlu olarak dünyaya geliyorsun. Öğrenciyken kendini en çok Fransız Aydınlanmacıların yapıtları ile İngiliz hicivlerini okuyorsun. Kendini salt bilgiyle donatmıyorsun aynı zamanda tam bir salon erkeği olarak da yetiştiriyorsun. Piyano başındaki ustalığın, yüksek zekân, dil inceliklerine vakıf oluşunla beğenilen bir insansın.  Kendini sık sık Beethoven’le karşılaştırmaktan büyük bir zevk duyuyorsun. Sağlığında yapıtları en çok okunan yazarlardan biri olarak şöhreti tadıyorsun. Bir ara unutulsa da adın tekrar gündeme bomba gibi düşüyor ve eski ününü yeniden kazanıyorsun. İnsanların beğenisi senin için çok çok önemli. Yoksul çocukluğunun içinde yaratığı ezikliği bilgi ve yeteneğinle yeniyorsun. Çağına göre oldukça ilerici bir görüşe sahipsin. Çocukluğunda yaşadıklarını çocuklarına yaşatmamak için oldukça çaba ve emek sarf ediyorsun. Çok iyi bir babasın. Yazdıklarında ısrarla bir insanın her koşulda mutlu olabileceğini vurguluyorsun. Yaşadıklarından beslenerek yazıyorsun yapıtlarını. Yapıtların klasiklerden daha çok okunuyor o dönemde. İyimser kişiliğin sayesinde karşına çıkan zorlukları büyütmüyorsun. Yazdıklarının sana verdiği iç huzuru ölünceye değin hissediyorsun. Girdiğin her ortama uyum sağlamaktan zorlanmamış olman seni mutlu bir insan yapıyor. Severek yaptığın mesleğinden önce sen, sonra da, yazdıkların besleniyor. İnsanlara kırıldığında bu kırgınlıkları içinde biriktiriyorsun. Bu sayede içinde sürekli yaralar büyüten bir insan olmuyorsun. Herkese karşı sevecen ve merhametlisin. Hicivlerinde bile kişiliğin ve hayata bakış açın çok önemli rol oynuyor. İnsanlara önyargılı yaklaşmadığın için de insan gerçeğine vakıf olmuşsun.  Her insan senin için yeni bir dünya. Bu yenidünyalardan içeri adımını atarken ihtiyatlı olmayı elden bırakmıyorsun. Yaşayan her insanın mutlu olmasını istediğin için hayat verdiğin kahramanların da sonunda mutluluğu buluyor çoğunlukla. Sanatın tüm sorunları üzerinde kafa yormuşsun. Kimden etkilenirsen etkilen yazdıklarında kendi kişiliğinin izleri hüküm sürmüş. Hayatında kendini eksik hissedeceğin ağır kayıplar yaşamamışsın. Daha öğrenciyken kendine çizdiğin yolun edebiyat olduğuna karar vermişsin ve ömrünün sonuna kadar bu alanda kendini geliştirmek için yoğun çaba harcamışsın. Sevme ve sevilme eksikliklerini daha derinden duyumsamak için kendini daha fazla yazmaya adamışsın. Bu yüzden de kendisiyle çatışan bir insan olmamışsın. Kadın kahramanlarını erken yaşta öldürmenin altında yatan asıl nedenin aşkın bir süre sonra yerini sıradanlığa bıraktığını düşünmenden kaynaklanıyor. Yaşamak için bir anlam arayışına girmemişsin. Hiçbir ekole bağlı olmamışsın. İradeni hiç kimsenin iradesine terk etmiyorsun. Kendi kararlarını kendin almışsın ve aldığın kararları hayata geçirmişsin. Açlığı da zenginliği de aynı gururla taşımışsın. Aşırı gururlu ve kırılgan bir yapıya sahip olduğun için kimsenin bu kırılgan yanını görmesini istemiyorsun. İnsanlarla ne paylaşırsan paylaş kendi içinin mahremiyetini kendine saklıyorsun. Dostluğa ve arkadaşlığa çok değer veriyorsun hayatında. Hiçbir arkadaşına ve dostuna vefasızlık etmiyorsun. Sana yapılan vefasızlıkları da kendi diğer yaraların gibi onurla taşıyorsun. Duygularını çok kolay ifade eden biri değilsin. Bu yönüyle ketum birisin. Hayattan çok şey beklemek yerine elindekilerin kıymetini bilmekti senin hayat algılayışın. Bu yüzden sık sık hayal kırıklığına uğramıyorsun. Kendini hem yaşayarak hem de yazarak ifade ediyorsun. En zayıf yanın aşırı merhametli olmandır. Din içinde büyümene rağmen aşırı bir dinci olmuyorsun. Sorgulamayı ve öğrenmeyi tercih ediyorsun. Üç çocuğun oluyor. Üçünü de aynı sevgiyle bağrına basıyorsun. Onların eğitimini çok önemsiyorsun. Onların büyümelerini gözlemekle kalmıyor onlarla birlikte sen de büyüyorsun. İyi bir insan olmak için çaba harcıyorsun. İnsan sarrafı olduğun için romanlarında karakter yaratırken zorlanmıyorsun. Hayatta en büyük zevkin yazdığın yapıtları okumaktır. Okuduklarında bulduğun eksiklikleri bir sonraki yapıtında gidermeye özen gösteriyorsun. Yazarken okuyucuyu düşünen senin kadar çok az yazar vardır. Hayatın boyunca sevdin, sevildin, öğrendin ve yazdın. İnsanlığa karşı sorumluluklarını hem iyi bir öğretmen olarak hem topluma yetiştirdiğin canlı eserlerinle hem de yazılı eserlerinle hizmet veriyorsun. Sanat çevresinde kendini kabul ettirmekte zorlanmıyorsun. Çok kısa bir süreliğine yaşarken unutulmuşluğu yaşamak seni içten içe yaralıyor. Sen insanların ilgisiyle yaralarını unutan birisi olduğun için ilgisizlik senin üstesinden geleceğin bir zorluk değil. Karakterlerin özellikleri birbirine benzemesi senin oturmuş bir kişiliğinin olmasından kaynaklanıyor. Çocukluk ve gençlik anılarına oldukça bağlısın. Kendini yalnız hissettiğin anlar çoğunlukta olsa bile kendini oyalayacak bir uğraş bulmakta zorluk çekmiyorsun. Sürekli okuyarak ve üreterek zihinsel üretkenliğine katkı sağlıyorsun. Tutarlı bir kişiliğe sahipsin. Bu yüzden yerleşik değerlerin insanısın. Yetiştiğin kültüre yabancılaşmadan yaşam serüvenini noktalıyorsun. Yaşarken hayata bağlıydın ve yaşamayı çok seviyordun. Karamsarlığa sık sık kapılsan da hemen karamsarlıktan kendini kurtaracak bir güzellik buluyordun hayatında. Anlaşılmaya çok önem veren bir insansın. Yaşarken doğru anlaşıldığını görmenin ayrıcalığını yaşıyorsun. Çocuksu coşkunu hiçbir zaman yitirmiyorsun. Karanlığı hiç sevmiyorsun. Aydınlığın peşinden gittin, sürekli de gidiyorsun. Aydınlanmacı fikirlerinle yaşadığın dönemde yarattığın yapıtlarınla adını altın harflerle yazdırmayı başarıyorsun. Hem yaşarken hem de ölümünün akabinde hak ettiğin saygıyla ödüllendiriliyorsun. Kendine yarattığın hayran kitlen seni hiçbir zaman terk etmiyor. Yapıtların birçok bakımdan geçerliliğini sürdürüyor. Bu anlamıyla şanslı birisisin. Halen sevenlerin olduğunu bilmeni istiyorum. Ben seni seviyorum.
 “Teşekkür ederim Sevgili Bedriye. Hakkımdaki düşüncelerine layık olmaya çalışacağım. Seninle bir sonraki buluşmamızda hayatımdaki dramlar hakkında konuşmak istiyorum. Ben de seni seviyorum. Kendine iyi bak. Bir sonraki görüşmemizde buluşmak umuduyla, şimdilik hoşça kal.”
Kaynak: Prof. Dr. Gürsel Aytaç. Yeni Alman Edebiyatı Tarihi. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, S. 195-203 Ankara. 
 
 
 


DÜŞÜNBİL DERGİSİ TEMMUZ/ AĞUSTOA SAYISINDA YAYIMLANAN YAZIM
















Sinemanın Ölümsüz Dehası: Andrey Tarkovski

Bedriye Korkankorkmaz

 

 Yaşam ile yaşamak iki ayrı kavram. İnsanlarla,  yaşam hakkındaki verilere dayanarak bir tanıma ulaşmak insanın yaşadıklarından beslenmesinin ilk basamağıdır.

          İkinci basamağıysa bu tanımın değerini anlamaktır. İnsanın duygu ve düşüncelerini yaşam değil yaşadıkları biçimlendiriyor. Yaşam, yaşama uzanan bir yolculuk. İnsanın gökyüzü hayalleridir. Yıldızlarıysa karşısına çıkan insanlarla yaşama kattığı anlamdır. Kutup Yıldızı insanın ta kendisidir. İnsanı biricik yapansa yaşadıklarının coğrafyasında kendisini özgür ifade etmek için önce kendine sonra da içinde yaşadığı topluma karşı verdiği savaşımdır.

         Çıkarlarından daha çok sevmiyorsan sevdiğin insanı/insanları, gerçekte ne aşkı ne sevgiyi ne de dostluğu büyütebilirsin yüreğinde.  İnsanın başkalarına ne söylediklerinin gerçekte bir önemi yoktur. İnsanın kendisine söylediğinin kendi gerçeğini bire bir karşılamasının önemi vardır/ olmalıdır.

           Yalnız kalmayı göze almak yalnızlığından aldığı güçle kurulu sistem içinde kendi yaşam biçimini korumak, kendini gerçekleştirmek isteyen insanların harcıdır. Sürünün içinde olmayı değil;  sürüden ayrı kalmayı tercih edenlerin sermayesi dostlarından yediği kazıkların toplamıdır. İhanet gerçekte kendini kazanmak isteyen insanın alfabesidir. Kendisine yol haritası çizmek isteyen insanın her şeyden önce çevresini, dostlarını, kime ne kadar değer verdiğini sorgulaması gerektiğini düşünüyorum.

         İnsan evrenseldir. İnsana dair acılar, mutluluklar, yalnızlıklar da evrenseldir. Gözyaşı da sevgi de sevgisizlik de  mimikler de  evrenseldir. Hayatımızda davranışlarıyla iz bırakan sadece insanlar değildir. Filmler kitaplar… da bu kategoriye dahildir. Victor Hugo’nun Sefiller’ini çocukluğumda okumuştum. Eserdeki her satır belleğimde canlılığını koruyor hâlâ. İz bırakanlar kategorisindeki filmleri göz ardı edemeyiz.  Sahne ve izleyici arasında aracı olmaması tiyatro gibi filmi de etkin kılıyor. Bu etki toplam bir güce dönüştüğünde toplumun bilinç ve düşünce sisteminin değişmesinde önemli rol oynuyor. İnsanlık tarihindeki adaletsizlikleri sorgulayan filmler, tarihin Tanrısı gibi adalet dağıtır, din, dil, ırk düşünmeden… Beni bu tür düşüncelere sevk eden, hayranı olduğum Andrey Tarkovski oldu. Onun ilk filmini izlediğimde etkilendim.  Onun imzasının taşıyan filmleri izlemek benim için gerçek bir ayrıcalık. Bu ayrıcalıktan yola çıkarak farklı bir ayrıcalığı da yaşamak istiyorum. Onun ölümsüz ruhuyla hayatı ve sanatı üzerinde sohbet etmek istiyorum. Uzun zamandan beridir onun ruhunu çağırıyorum. Ortak geçmiş, ortak dostluktur anlayışından yola çıkarak benim çağrılarıma kulak vereceğini düşünüyorum. Annem ağır bir ameliyat geçirmişti. Onun yanında olmak için Bingöl’e gitmek üzere otobüse bindim. Yanımdaki koltuk boştu. Bir yandan da Andrey Tarkovski’yi düşünüyordum. Başımı cama yaslamış etrafı seyrediyordum. Bir an bir bayın “Yanınıza oturabilir miyim?” sorusuyla irkildim! Yanıma oturmak isteyen bayı yüzüne bakar bakmaz tanımıştım. Andrey Tarkovski karşımdaydı. Yutkundum. Uzun bir süre sessizliğimi koruduktan sonra ona sarıldım. “Sizi tanıyorum. Siz Andrey Tarkovski’siniz” dedim. “Ben de seni tanıyorum Bedriye. Bana ‘siz’ diye hitap etmeni istemiyorum. Biz dostuz seninle.” Bir kez daha sarıldım ona. Gözlerimden süzülen yaşlar yanaklarımı okşuyordu. Yanıma oturdu. Bir süre konuşmadan etrafı izledik camdan. Sözün kilidini o açtı. “Bana soracağın soruları yanıtlamak için karşındayım. Ne soracaksan sor” dedi gülümseyerek. Gözlerinde gördüm yetim çocuğa baba olan merhameti. İçim ısındı. Bir an ne soracağımı şaşırdım. Kendimi toparladıktan sonra önce hayatınla başlayalım dedim. Nasıl bir hayatı oldu Andrey Tarkovski’nin?”

“4 Nisan 1932’de Beyaz Rusya sınırları içinde bulunan, Volga Nehri kıyısındaki Zavraji kentinde doğdum. Ben dört yaşımdayken annemle babam boşanınca babamdan ayrılmak zorunda kaldım. Bu ayrılık ruhsal olarak gereğinden fazla etkiledi beni. Yetişkinliğimde de bu sarsıntının izlerini taşıdım. Bu ayrılığın izlerini filmlerimde görebilirsin. Babamın pek çok şiirini filmlerimde kullandım. Anneme ise Ayna filminde başrol verdim. Çocukluğum Moskova’da devlet sanatçılarının yoğun olarak bulunduğu Peredelkino’da geçti. Lise yıllarımda resim,  müzik ve heykeltıraşlığa ilgi duydum.”

“Hangi dalda eğitimi sürdürdüğünü de açıklar mısın dostum?”

“1951-54 yıllarında Moskova Üniversitesi Doğu Enstitüsü’nde Arapça eğitimi aldım. Aynı yıllarda Jeoloji öğrenimi gördüm. 1953’te jeolog olarak Sibirya’nın büyük bir bölümünü dolaştım. 1956’da Moskova Devlet Sinema Enstitüsü’ne (VGIK_Vsesoyuzneyi. Gosudarstvenyi Institut Kinematografi) girdim.”

“Sinema neden ilgini çekti? Eğitimini başka dallarda almana rağmen?”

“Bedriye, bende sürekli olarak kendimi anlatmak ve anlattıklarımı ölümsüzleştirmek isteği yatıyordu. Yapmayı istediğim şeyleri sinema bana sağlıyordu. Sinema aracılığıyla hem yaşadıklarımı hem de sanatımı ölümsüzleştirebilirdim. Nesneleri canlandırmak ve onları canlı kılmak sadece sinema ile mümkündü. Sinema benim yitik duygularımı dile getirmem için bulunmaz bir fırsattı. Ben sinema hakkında hiçbir bilgiye sahip değildim. Bu yüzden sinema üzerinde eğitim görmem gerektiğine karar verdim. Kendimi geliştirecek yolu bulmuştum ve o yolda emekleyerek yürümek için gerekli adımları atmakta acele ettim. İlk iş olarak VGIK’te, Sovyet sinemasının en önemli simalarından birisi olan Sergey Eisenstein’ın öğrencisi olmakla yetinmedim, aynı zamanda Sovyet sinemasının 1934 yılında son sessiz filmini çeviren ve benim sinema anlayışımı derinden etkileyen yönetmen Mikhail Romm’un da öğrencisi oldum. VGIK’te, yönetmenlik ve senaryo yazarlığı eğitimi aldım. İlk olarak 1959’da Ernest Hemingway’ın romanından uyarladığım Katiller adlı kısa filmimi çektim. O dönemde çektiğim bir diğer kısa filmim de  Konsentrat’tı.”

“Peki, bu film deneyimlerinde kendini yeterli buldun mu yeni filmler çekmek konusunda?”

“Hayır, sevgili dostum. Daha yolun başındaydım. Moskova Devlet Sinema Enstitüsü’nde okurken bir televizyon kanalı için  Bugün Terhis Yok adlı kısa filmin yönetmenliğini üstlendim. 1960 yılında ise okulu bitirme tezi olarak ilk orta metrajlı filmimi çektim. Yol Silindiri  ve Keman (Katok i Skripka)  adlı filmler benim tamamen Sovyetler Birliği’nde geçen ve tamamen renkli olan tek filmimdir. Bu film birincilik ödülü aldı. Tüm filmlerim gibi bu filmim de otobiyografik öğeler taşır. Aldığım müzik eğitiminin etkilerini yansıttığım filmlerimde sanat ve sanatçı ilişkisine değindim. İlk uzun metrajlı filmim olan İvan’ın Çocukluğu’ nu 1962de çektim.  Film bir çocuğun dünyasında yola çıkarak İkinci Dünya Savaşı’nı sahneye taşıyor. Savaşın getirdiği dehşetli yıkımı, bir çocuğun ruhunda yarattığı derin izleri yansıtmaya çalıştım.   Vladimir Bogomolov’un romanından uyarladığım ilk konulu filmimi bana her zaman destek olan öğretmenim Mikhail Romm 1962 yılında Sinema Sendikası tarafından düzenlenen “Sinemanın Dili”             konulu konferansta hem dünyaya hem de Sovyetlere överek anlattı. Adım böyle böyle duyulmaya başladı. Film 1962 yılında birçok ödül aldı. 1966 yılında on beşinci yüzyılda ikon yapan bir keşişin hayatını anlattığım ikinci uzun metrajlı filmim Andrey Rublev’i (Andrei Rublyov) çektim. Bu filmle birlikte sansürle tanıştım. Sovyet  rejimiyle aram açıldı. Stalin dönemine eleştirel göndermeler içerdiği düşünüldüğü için, film 1971’e kadar ülkemde gösterime girmedi. Sovyetler Birliği’nde Kruşçev sonrası dönemde yapımı tamamlanan filmin yasaklanma nedeninin siyasi olduğu tüm çıplaklığıyla ilan edilmese de benden istenen değişiklikleri yapmayacağımı açıkladım. Filmin ilk gösterime girdiğindeki orijinal adı “Aziz Andrew’in Çilesi”ydi. 1970 yılında Cannes Film Festivali’nde ödül kazanan film, festivallere davet edilse de Sovyet yönetimi buna izin vermedi. Böyle olunca film Sovyetler dışındaki ülkelerde gösterime girdi. Filmin dünya dağıtım hakları bir Fransız şirketine geçti. Bu film de adını sayamayacağım birçok ödül kazandırdı bana.”

“Sevgili dostum, filmlerden kazandığın başarılardan dolayı mutlu olduğunu düşünüyorum. Özel hayatındaki gelişmelerden söz eder misin? Hayatında ne gibi değişiklikler oluyordu mesela?”

“Sevgili Bedriye, hayatımda ilk önemli gelişme Trina Rauch ile evlenmem oldu. Evliliğimden bir oğlum oldu. Evliliğim ilk heyecanını zamanla yitirdi. Aslına bakarsan annem ve babam gibi boşanmak istemiyordum; onların bana hissettirdiklerini ben de oğluma hissettirmek istemiyordum. Her şeyden önce iyi bir baba olmak istiyordum. Sorumluluk almaktan ve aldığım sorumluluğu yerine getirmekten aciz birisi değildim. Tüm bunlara ve çabalarıma karşın eşimle boşandık. Ben de annemle babamın yazgısını yaşadım. 1970 yılında ikinci evliliğimi Larissa Pavlovna ile yaptım ve bu evliliğimden de ikinci oğlum dünyaya geldi. O günden sonra günlük yazmayı bir alışkanlık haline getirdim; ölünceye değin bu alışkanlığımdan vazgeçmedim. Günlüklerim ülkenizde Zaman Zaman İçinde adıyla yayımlandı. Kendime yabancılaşmamak için didindim durdum. Hiç kimsenin bana ihtiyacı olmadığını düşündüğüm için başta kendi kültürüme yabancılaştığımı düşünüyordum her geçen gün. Kendime güvenim yoktu. Kendimi hiç kimse olarak algılıyordum. Avrupa’nın en iyi film yönetmeni olabilirdim ama kendi ülkemde herhangi birisiydim. Sürekli kendimi boşlukta yüzen bir insan olarak algılıyordum. Sadece insanların değil, benim de kendime ihtiyacım yokmuş gibi hissetmek dayanılmaz bir acı veriyordu bana. Eksiklik duygusunu bilir misin Bedriye? Ben hep eksiktim. Hayatım boyunca aldığım tüm ödüllere ve kazandığım başarılara rağmen kendimi tamamlanmış hissetmiyordum. Hayatımı doldurmak için değişik hayatların içine giriyordum filmler sayesinde. Birden çok hayat taşıyordum içimde. Hayatımı acınacak bir hayat olarak algıladığımı söylersem beni yadırgar mısın Bedriye? Sürekli bir mutsuzluk hâkimdi içimde. Nereye gitsem, ne yapsam peşimi bırakmıyordu bu duygu. Beni yiyip bitiren bu mutsuzluk duygusu biliyorum bana çocukluğumdan armağandı. Saf bir çocukken birden kirlenmiş olarak algılıyordum kendimi. Bir çocuğun çocukluğunda kirlenmesi içimi acıtıyordu. Hayatımda tek amacım bir şey yaratmak ve yarattıklarımın ölümsüz olmasıydı. Yaratırken kendimi unutuyordum. Böylelikle kendimle savaşmıyordum.”

“Sevgili dostum film dışında neden tiyatroyla ilgilendin?”

“Sevgili Bedriye ben çalışmaktan yorulmam. Beni yoran yegâne şey anlaşılamamaktır. Kendimi iyi anlatamadığımı düşünüyordum. Filmlerimin ülkemde sürekli sansüre uğraması beni içten içe yıpratıyordu. Aileme karşı da sorumluluklarımı yerine getirmek istiyordum. Bölünmüş bir hayat yaşıyordum. İnsanın yaşadığı ülkede kendisini ifade edememesi çok acı. Hem yaptıklarımdan hem söylediklerimden taviz vermiyordum, hem de anlaşılmak istiyordum. Bu tam bir çelişkiydi; çünkü diğer ülkelerde doğru anlaşıldığım için ödül kazanıyordu filmlerim. Kırk altı yaşında bir kalp krizi geçirdim. Çok ciddi bir kriz olmadığı için çok çabuk toparlandım ve işlerimin başına döndüm. Bu kez hem yönetmenliği hem de yapım tasarımcılığını yaptığım   İz Sürücü’yü (Stalker) 1979 yılında çektim. Daha önceki filmlerimin aksine oldukça basit sinema tekniklerini kullandım bu filmde. Bu film de ödül aldı.”

“Sevgili dostum, kırgınlığından dolayı ülkenden ayrılmayı düşündün mü?”

“Sevgili Bedriye, 1982’de Batı Avrupa’ya çıktığım bir yolculuktan sorma ülkeme dönmedim. Hayatımın geri kısmını ülkemden uzak geçirdim; bu bir bakıma gönüllü sürgünlüktü. İtalya’ya yerleştim. İtalyan sinemasının önde gelen yönetmenlerinden biri olan Michelangelo Antonioni ile dost oldum. 1982 yılında İtalyan RAI televizyonunun yönlendirmesiyle bir film projesinde yer aldım. Senarist Tonino Guerra ile birlikte İtalya’da yaşadıklarımdan yola çıkarak Seyahat Zamanı adlı 63 dakikalık bir belgesel film çektim. Hayatım Bir Sinema Ozanı: Andrey Tarkovski adlı belgesele konu oldu. 98 dakikalık bu yapımın yönetmenliğini Donatella Baglivo üstlenmişti. Kariyerimin ve özel yaşamımın olgunluk döneminde Nostalghia’ yı çektim. 1983 yılında imza attığım bu filmde kendi özel hayatımın psikolojik özelliklerini yansıttım. Filmin genel melankolik havasının yanında ülkeme duyduğum özlemi dile getiriyordum filmde. Sesleri, görüntüleri,  kamera hareketlerini, insan duygularını tüm çıplaklığıyla yansıtmak için kullandığım filmi anneme ithaf ettim. Sovyet ortak yapımı olan  Nostalghia  hem içeriği hem de görsel anlatım özellikleri bakımından o güne kadar çekilen filmler içinde en olgun film olarak algılandı. Aynı yıl Cannes Film Festivali’nde En İyi Yönetmen ve Fibresci ödüllerini kazandım.”

“Ülkene ne zaman geri döndüğünü merak ediyorum sevgili dostum?”

“1984 yılında bir daha ülkeme geri dönmeyeceğimi açıkladım. Yazgının bir cilvesi olsa gerek aynı yıl ülkemde “halk sanatçısı” unvanına layık görüldüm. 1984 yılında Batı’ya irtica etmemin ardından Londra’ya gittim. Mussorgsky’nin Boris Gudonov adlı operasını yönettim. Bu da benim filmlerimdeki derinliğin izlerini taşıyan bir yapım oldu. Bu opera da benim Ayna  ve Andrey Rublev filmlerim gibi yöneten ve yönetilen ilişkisini irdeliyordu. Bir yıl Berlin’de yaşadım. 1986’da “vasiyet filmi” olan Kurban’ın (Offret)  çekimlerine başladığımda akciğer kanseri olduğumu öğrendim. İsveç, İngiltere ve Fransa’nın desteklediği film İsveç’te tamamlandı. Bu filmde Ingmar Bergman’a hayranlığımın etkisi olduğunu söyledim.  Yönetmenliğimin zirvesindeydim ve bu filmle son noktayı koyuyordum kariyerime. Hayatımım son yıllarında ayrı kaldığım ve ona büyük acılar yaşattığım oğlum Andruşka’ya ithaf ettim.  Kurban’da gelişen teknolojinin beraberinde getirdiği gerilimden dolayı insanların içinde bulunduğu ruhsal durumu perdeye yansıttım.  Film gösterime girdi, sinemaseverlerin ilgisiyle karşılaştı. Bu film de bana birçok ödül kazandırdı. 29 Aralık 1986 yılında Paris’te öldüm. 3 Ocak 1987’de Sainte-Genevieve-des Bois’teki Rus Mezarlığı’nda toprağa verildim. Bana ilişkin ilk belgesel, 1983’te Nostalghia’nın çekim hazırlıkları sırasında İtalya’da yaptığım yolculukları konu alan Zamanda Yolculuk’tur. İtalyan yönetmen Donatello Boglivo Sinemada Bir Ozan  adlı belgeseli çekti.  Ölümümün akabinde, yaşamım 1987’de iki filme konu oldu.Moskova Ağıtı ile Kaybedilen Zamanın Arayışı adlı filmlerde benim yaşantımdan kesitler aktarılıyor izleyiciye.1966 yılında Japonya yapımı olan Tarkovski: Başlangıcına Doğru Bir Yolculuk adlı  yetmiş üç dakikalık belgesel filmin editörlüğünü Tomoko Baba üstlenmişti.1996 yılında beni anlatan bir filmin yönetmenliğini de oğlum üstlendi.  Benim hakkımda bu tür çalışmalar yapıldı. Ingmar Bergman şunları söyledi: “Tarkovski’nin ilk filmlerini keşfetmem tam bir mucizeydi. Kendimi daha önceden hiç anahtarına ulaşamadığım bir kapının önünde buldum. Her zaman açıp ötesine geçmek istediğim bir kapı… Sonunda biri,  nasıl söyleyeceğimi bilemediğim şeyleri ifade etmişti. Benim için Tarkovski en büyük film yapımcısıdır” (s.33).

“Sevgili dostum, filmlerinin konusu hakkındaki düşüncelerini benimle paylaşır mısın?”

“Sevgili Bedriye,  İvan’ın Çocukluğu İkinci Dünya Savaşı’nın ortasında bütün benliğiyle Sovyetler’e gönlünü kaptıran bir çocuğun acımasız bir savaşın karşısındaki acımasız yıkımını anlatır. Annesini ve babasını ondan koparan bir savaşın karşısındaki duruşunu ve kendisine verilen gözcülük görevini yetire getirmek için çırpınışlarını dile getirir. Okula gitmeyi reddeden İvan, ailesiyle birlikte Almanların eline düşer.  Bu ilk uzun metrajlı filmimde Sovyet filminin ilkelerine bağlı kaldım. Sovyet yönetmenlerden biri olan Sergo Paradjnov filme dair şu saptamayı yapmıştır: “İvan’ın Çocukluğu olmasaydı ne bir şey yapabilir ne de nasıl yapacağımı bilebilirdim”(s.34)   Filmle dünyayı ikiye böldüğümü düşünenler oldu. Bu filmde savaşın benim çocukluğumda bıraktığı derin izleri sinemaya aktardığımı düşünenler de oldu. Ben tüm bu bilinmezliği bilinir yapmak için şu açıklamayı yapma gereğini duydum:  “Andrey Tarkovski le İvan’ı birbirine bağlayan şey yalnızca İvan’la bu kuşağın tüm genç Rusları arasındaki yaşanmış acıyı anımsatmaktan ibaret” (s. 35).  Gerçekte İvan’ın Çocukluğu filmini çekmeden önce bir yönetmenin sinemadaki işlevini tam olarak kavramamıştım. Bu filme ait gerçek duygularımı da şöyle açıklamıştım: “İvan karakteri, içsel dramatikliği ile beni, keskinleşen buhran anlarından ve insanlara özgü bütün temel çatışmalardan geçerek adım adım gelişen karakterlerden çok daha fazla etkiledi. Gelişmeyen, neredeyse durgun bir karakterde, ihtirasın baskısı aşırı derecede yoğunlaşır ve bu yüzden adım adım gelişen bir insanda olduğundan çok daha belirgin ve inandırıcı bir şekle bürünür” (s. 36). 

Andrey Rublev filmim  hakkında neler söylersin?

“Rus tarihinin önemli bir ikon ressamının öyküsüdür. 1360-1430 yılları arasında yaşamış olan ressam, Rus tarihinin en karmaşık dönemlerinin birinde ülkedeki insanlık dışı yaklaşımlara ödün vermeden direnir ve resimlerini de bu duygularla yapar. Bununla birlikte yaşadıklarından yola çıkarak resim yapmanın gerekli olup olmadığını sorgular. Gözlemlediklerinden dolayı dinin barışı sağlamakta yetersiz kaldığını algılamıştır. Sanatçı-toplum ilişkisinin irdelendiği filmde Stalin döneminin baskıları da hak ettiği yerini alır. Resim yapmaktan vazgeçen ressam, tanıştığı çan ustasının oğlunun döküm yapma tutkusu içinde kıvranmasından etkilenerek hayatına yeniden yön vermeye, yeniden resim yapmaya karar verir. Ben bu filmimle sanat-toplum-izleyici üçgenine değindiğimi belirterek sanatçının, çağının ahlaki ideallerini dile getirmeden önce, çağın kanlı yaraları ile tanışması gerektiğini, onlardan korkmaması, onları hissetmesi gerektiğini, sanatın gerçek misyonunun bu olduğunu açıkladım.

İz Sürücü  1979 yılında çekilen SSCB yapımı yüz altmış bir dakikalık bir filmdir. Bu film de diğer filmler gibi birçok ödül kazandı. Bu filme ait düşüncelerimi şöyle açıklamıştım: “Yapmak istediğim her şeyi gerçekleştirebildiğim tek filmim”(s.63). Film, iz sürücü olduğunu izleyicinin sonradan anladığı adam, evinden çıkarken karısının ona “kızını düşün” demesiyle başlıyor. İz sürücü de “ Her yerde hücredeyim zaten” der ve çıkar gider. İz sürücünün yegâne görevi yasak bölge olarak adlandırılan yere dileklerini gerçekleştirmek isteyen kişileri parasıyla götürmektir. Filmde iz sürücünün götüreceği iki insandan biri yazar, diğeri bilim adamıdır. Bu film ülkemde çektiğim son filmdir. Bu bölgenin yasaklanmasının nedeni oda denilen yere giden insanların dileklerin gerçekleşmesi yanında orada olanların kontrol altına alınamamasından kaynaklanmaktadır.

Nostalghia  filmim İtalya yapımı olup yüz yirmi altı dakikadır. Bu filmin senaryosunu Tonino Guerra ile birlikte yazdık. Bu film de ödül kazandı. Filmde köle Rus besteci Sosnovski’nin hayatından etkilenen bir şairin hayatı anlatılmaktadır. Sosnovski tıpkı benim gibi vatanından uzak kalmıştır. Filmin kahramanı Andrei Gorçakov bir şairdir; amacı da bestecinin hayatını konu alan bir opera librettosu yazmaktır..Sosnovski gibi vatanından uzak kalan bir sanatçıyı araştırmak için Toscana’ya gelen kahramanımız, kendisinin de  onunla aynı duygularla sıkıntıları yaşadığını algılıyor.   

Gorçakov herkesin deli gözüyle baktığı bir matematik profesörü olan Domenico ile tanışıyor. Ben hayata ve insana bakışımı Gorçakov aracılığıyla izleyiciye yansıtıyorum. Amacım bestecinin yaşamı ile Gorçakov’un yazgısının ortak yönlerini gözler önüne sermektedir. Domenico’nun yazgısı daha da iç acıtıcıdır. Çocuklarını yedi yıl eve kapatmıştır.  Filmin son sahnesinde salt kendisinin değil, dünyanın da içinde bulunduğu durumu protesto etmek için konuşma yaptığı meydanda kendisini yakar. Onun alevler içinde kıvranmasına meydandaki insanların hiçbiri tepki vermez; sadece bir köpek insanlığın ölmediğini, orada bulunan insanlara anımsatmak için tepki verir. Domenico,  Andrey’in ete kemiğe bürünmüş halidir. Domenico inancı ve ilkeleri uğruna ailesiyle birlikte yaşamak için ailesini aynı evde kalmaya zorlarken Andrey ise kır evinin hayalini kuruyor Babasız geçen bir çocukluğun ruhumdaki sarsıntılarının yetişkinliğime yansımaları dikkatli izleyicinin gözünden kaçmaz. Bildiğin gibi filmi anneme ithaf ettim ve babamın şiirlerine yer verdim. Bu filmi çekmeye şöyle karar verdim: “Nostalghıa, daha çok izlenimlerin seller gibi üzerine yağdığı, tamamen yoldan çıkmış bir Rus insanının filmidir. Ne yazık ki,  bu izlenimlerini ona yakın insanlarla bile paylaşmamakta, edindiği yeni deneyimleri de talihin garip bir işlevi olarak, varlığının son damlasına kadar bağlı olduğu geçmişiyle birleştirememektedir.  Ben de buna benzer duygular yaşadım. Uzun bir süre yurduma elveda dedikten ve çekici bir dünya ve kültürle karşı karşıya kaldıktan sonra birden kendimi bunların yarattığı bilinçsiz bir gerilim içinde buldum; sanki karşılıksız bir aşka tutulmuş gibi” (s.74).  Domenico ile Andrey’in yakınlığı birbirlerini tanımadan Domenico’un köpeğinin Andrey ile dostluk kurmasıyla başlar. Filmin bir diğer kahramanı olan güzel rehber Eugenia ise, Andrey ile iletişim kuramaz. Hayatındaki diğer erkeklerle de istediği gibi bir ilişki kuramamıştır. Erkeklerden yana yaşadığı talihsiz ilişkilerinin suçunu kendi tercihinde bulur. Eugenia  Andrey  ile ilişkilerini duygusal boyuta taşımak ister ama duyguları karşılıksız kalır. Bu duygu sarmalı içinde Andrey  Eugenia’nın değil  Domenico’nun bilgeliğine sığınır.”

“Sevgili dostum filmin giriş bölümünde Eugenia, hademeye şu soruyu soruyor: “Neden en çok dua edenler hep kadınlar?” Hademe de şöyle yanıtlıyor kendisine sorulan soruyu. “Ben basit bir adamım ama bana göre bir kadının çocukları olmalı ve onları yetiştirmelidir, sabırla ve fedakârlıkla.” Eugenia, adama “Bir kadının anlamı bu mu” diye soruyor. Ben bu konuşmadan yola çıkarak asıl anlatmak istediğin duygu nedir diye sorsam sorumu yanıtlar mısın?”

“Elbette yanıtlarım. Tabii ki bana göre de bir kadının tek anlamı çocukları olması ve hayatını çocuklarına adaması değildir. Annem beni yetiştirirken kendi hayatını gözden çıkardı. Hayatımın her evresinde yer almak için hiçbir özveriden kaçınmadı. Erkeklerin gözünde kadının anlamını sorgulamak ve kadına giydirilen kalıpları yine bir kadının ağzından yıkmak istediğim için o diyaloğu kullandım. Merhametli insanların hayatlarının normal insanın hayatından milyon kez daha zor olduğunu yaşadıklarımdan biliyorum. Nostaljiye duyulan eğilimin altında yatan başat etkenin yitirdiğimiz insani erdemlere duyduğumuz özlem olduğunu sen de biliyorsun. Yitirdiklerimizin arkasında yaktığımız birer ağıttan başka nedir ki nostalji?

Kurban filmi 1986, İsveç-İngiltere-Fransa ortak yapımıdır. Filmin süresi yüz kırk altı dakikadır. Filmin özgün adı Offet’tir. Bu filmin senaryosu bana aittir. Bu film de bana birçok ödül kazandırdı. Son filmimi “Tüm masumiyetine karşın,  büyük insanmış gibi acı çektirilen küçük oğlum Andruşka’ya…” sözleriyle oğluma ithaf ettim.  Bu film sinema anlayışımda her şeyi bulabileceğin felsefi bir deneyim. Gazeteci, aktör ve filozof Alexander’ın doğum günü tüm ailenin buluşmasına vesile olur. Günü küçük oğluna modern yaşam ile manevi değerler üzerinde konuşmalar yaparak geçiren Alexander, akşam saatlerinde ise nükleer savaşın başlayacağı haberiyle hatırı sayılır bir hesaplaşmanın içinde bulur kendini. Film savaş haberinin akabinde insanların yaşama ve ölüme dair  düşüncelerini tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Şaşkınlıktan ne yapacağını bilemeyen insanlar arasında Alexander Tanrı’ya eğer savaş çıkmazsa ertesi sabah kendisini kurban edeceğini söyler. Onu hayata bağlayan oğlundan bile vazgeçmeye hazırdır, insanlığı savaşın vahşetinden korumak için. Alexander’ e göre “Ölüm yoktur, ölüm korkusu vardır. Ölümden korkmamayı başarırsak her şey ne kadar farklı olurdu.”  Filmin sonunda da kendisini kurban ederek duygu ve düşüncelerini hayata geçiriyor. Bach müziği ve Leonardo’nun tablosu filme bir başka değer katıyor. Ben bu son filmimi çekerken akciğer kanseri olduğumu öğrendim. Belki bu yüzden ölüm teması filmi böylesine güçlü sarıp sarmaladı. Film bir nevi oğluma vasiyet niteliği taşır. Teknolojinin insanlara sağladığı tek konfor ekonomik olarak güçlü insanların hayat standardını yükseltmek oldu. Değişmeyen yegâne gerçek insanın, kendi elleriyle yarattığı teknolojinin, yani nükleer silahların kurbanı olmasıdır. Filmde ölüm korkusunu ve insanın önce değerlerine sonra da kendine yabancılaşmasını gözler önüne serdim. Tüm iyimser verilere rağmen sonuçlar karamsardır. Hiçbir canlının sağ kalmayacağı gerçeğinin karşısında Tanrı’nın insanlığı ölümden kurtarması için evini arabasını yakar kahramanımız. Taşıdığı meziyetlere ve hayatını adadığı ilkelere layık bir dilek ve son olduğunu düşünüyorum filmin ben.  Alexander sadece evini, arabasını, dünyevi bağlarını kurban etmekle yetinmez ailesini de kurban eder. Filmin sonunda yaşanan tüm olumsuz felaketlere karşı sabırla her gün bir ağacı sulayarak yeşertmeye çalışan küçük çocukla da şu gerçeğin altını çizdim:  Güzellikleri yok eden de insandır yaşatan da. Herkes kendine düşeni yaparsa daha yaşanılır bir dünyayı çocuklara bırakabiliriz diye düşünüyorum. Kuru bir ağaç bile sabırla sulandığında nasıl yeşerebiliyorsa herkes kendi bahçesinde kuruyan ağaçları yeşertebilir sabır ve sevgiyle.  Ben Kurban için yazdığım senaryo yapıtında filmle ilgili düşüncelerimi şöyle açıklıyorum: “Kendisini bir başkası için ya da bir dava uğruna kurban edebilme yeteneğini en alçak gönüllü boyutlarda da olsa içinde hissetmeyen insan, insan olmaktan vazgeçmiş demektir. Hayatını mekanik bir robotun varlığıyla değiş tokuş etme yoluna girmiş demektir”(s. 82. Ses tellerinden ameliyat olduğu için konuşamayan Alexander’ın oğlu, babası gittikten sonra filmin son sahnesinde gökyüzüne bakarken olup bitenleri özümsemiş bir bilge gibi şöyle konuşur: “Başlangıçta söz vardı. Neden baba?” Ben filmlerimi yaparken hangi amaca hizmet ettiğimi şöyle açıklıyorum: “Filmler, insanın kendini içinde bulduğu belirsiz bir konumdan iç çatışmayı tartışma ortamı; çatışan öğeler de bir çeşit manevi ideal ve bu dünyada var olma gerekliliğidir”(s.96).

“Sevgili Bedriye beni anlamak için verdiğin emeğin benim yanımda değerinin büyük olduğunu bilmeni istiyorum. Dostlarımdan birisi de sensin. Yaşadığın sürece dostluğunu benden esirgeme. Nasılsa sen öldüğünde belki aynı mezarlıkta olmayacak mezarımız ama sana öteki dünyaya hoş geldin demek için seni karşılayanların en başında yerimi alacağını bilmeni istiyorum. Seni seviyorum.”

“Ben de seni çok seviyorum sevgili dostum. Öteki dünyada buluşmak üzere şimdilik hoşça kal. Ben de seni seviyorum.”

Kaynak: Işıl Çobanlı Erdönmez. Sinemada Mistik Bir Şair: Andrey Tarkovski. Doğu Kitapevi. İstanbul. S. 160.