
Sinemanın Ölümsüz Dehası: Andrey
Tarkovski
Bedriye Korkankorkmaz
Yaşam ile yaşamak iki ayrı kavram.
İnsanlarla, yaşam hakkındaki verilere
dayanarak bir tanıma ulaşmak insanın yaşadıklarından beslenmesinin ilk
basamağıdır.
İkinci basamağıysa bu tanımın
değerini anlamaktır. İnsanın duygu ve düşüncelerini yaşam değil yaşadıkları
biçimlendiriyor. Yaşam, yaşama uzanan bir yolculuk. İnsanın gökyüzü
hayalleridir. Yıldızlarıysa karşısına çıkan insanlarla yaşama kattığı anlamdır.
Kutup Yıldızı insanın ta kendisidir. İnsanı biricik yapansa yaşadıklarının
coğrafyasında kendisini özgür ifade etmek için önce kendine sonra da içinde
yaşadığı topluma karşı verdiği savaşımdır.
Çıkarlarından daha çok sevmiyorsan sevdiğin insanı/insanları, gerçekte
ne aşkı ne sevgiyi ne de dostluğu büyütebilirsin yüreğinde. İnsanın başkalarına ne söylediklerinin
gerçekte bir önemi yoktur. İnsanın kendisine söylediğinin kendi gerçeğini bire
bir karşılamasının önemi vardır/ olmalıdır.
Yalnız kalmayı göze almak
yalnızlığından aldığı güçle kurulu sistem içinde kendi yaşam biçimini korumak,
kendini gerçekleştirmek isteyen insanların harcıdır. Sürünün içinde olmayı değil; sürüden ayrı kalmayı tercih edenlerin
sermayesi dostlarından yediği kazıkların toplamıdır. İhanet gerçekte kendini
kazanmak isteyen insanın alfabesidir. Kendisine
yol haritası çizmek isteyen insanın her şeyden önce çevresini, dostlarını, kime
ne kadar değer verdiğini sorgulaması gerektiğini düşünüyorum.
İnsan evrenseldir. İnsana dair acılar,
mutluluklar, yalnızlıklar da evrenseldir. Gözyaşı da sevgi de sevgisizlik
de mimikler de evrenseldir. Hayatımızda davranışlarıyla iz bırakan
sadece insanlar değildir. Filmler kitaplar… da bu kategoriye dahildir. Victor
Hugo’nun Sefiller’ini çocukluğumda
okumuştum. Eserdeki her satır belleğimde canlılığını koruyor hâlâ. İz bırakanlar
kategorisindeki filmleri göz ardı edemeyiz.
Sahne ve izleyici arasında aracı olmaması tiyatro gibi filmi de etkin
kılıyor. Bu etki toplam bir güce dönüştüğünde toplumun bilinç ve düşünce
sisteminin değişmesinde önemli rol oynuyor. İnsanlık tarihindeki
adaletsizlikleri sorgulayan filmler, tarihin Tanrısı gibi adalet dağıtır, din,
dil, ırk düşünmeden… Beni bu tür düşüncelere sevk eden, hayranı olduğum Andrey
Tarkovski oldu. Onun ilk filmini izlediğimde etkilendim. Onun imzasının taşıyan filmleri izlemek benim
için gerçek bir ayrıcalık. Bu ayrıcalıktan yola çıkarak farklı bir ayrıcalığı
da yaşamak istiyorum. Onun ölümsüz ruhuyla hayatı ve sanatı üzerinde sohbet
etmek istiyorum. Uzun zamandan beridir onun ruhunu çağırıyorum. Ortak geçmiş,
ortak dostluktur anlayışından yola çıkarak benim çağrılarıma kulak vereceğini
düşünüyorum. Annem ağır bir ameliyat geçirmişti. Onun yanında olmak için
Bingöl’e gitmek üzere otobüse bindim. Yanımdaki koltuk boştu. Bir yandan da
Andrey Tarkovski’yi düşünüyordum. Başımı cama yaslamış etrafı seyrediyordum.
Bir an bir bayın “Yanınıza oturabilir miyim?” sorusuyla irkildim! Yanıma
oturmak isteyen bayı yüzüne bakar bakmaz tanımıştım. Andrey Tarkovski karşımdaydı.
Yutkundum. Uzun bir süre sessizliğimi koruduktan sonra ona sarıldım. “Sizi
tanıyorum. Siz Andrey Tarkovski’siniz” dedim. “Ben de seni tanıyorum Bedriye.
Bana ‘siz’ diye hitap etmeni istemiyorum. Biz dostuz seninle.” Bir kez daha
sarıldım ona. Gözlerimden süzülen yaşlar yanaklarımı okşuyordu. Yanıma oturdu.
Bir süre konuşmadan etrafı izledik camdan. Sözün kilidini o açtı. “Bana
soracağın soruları yanıtlamak için karşındayım. Ne soracaksan sor” dedi
gülümseyerek. Gözlerinde gördüm yetim çocuğa baba olan merhameti. İçim ısındı.
Bir an ne soracağımı şaşırdım. Kendimi toparladıktan sonra önce hayatınla
başlayalım dedim. Nasıl bir hayatı oldu Andrey Tarkovski’nin?”
“4 Nisan 1932’de Beyaz
Rusya sınırları içinde bulunan, Volga Nehri kıyısındaki Zavraji kentinde
doğdum. Ben dört yaşımdayken annemle babam boşanınca babamdan ayrılmak zorunda
kaldım. Bu ayrılık ruhsal olarak gereğinden fazla etkiledi beni.
Yetişkinliğimde de bu sarsıntının izlerini taşıdım. Bu ayrılığın izlerini
filmlerimde
görebilirsin. Babamın pek çok şiirini filmlerimde kullandım. Anneme ise Ayna filminde başrol verdim. Çocukluğum
Moskova’da devlet sanatçılarının yoğun olarak bulunduğu Peredelkino’da geçti.
Lise yıllarımda resim, müzik ve
heykeltıraşlığa ilgi duydum.”
“Hangi dalda eğitimi
sürdürdüğünü de açıklar mısın dostum?”
“1951-54 yıllarında
Moskova Üniversitesi Doğu Enstitüsü’nde Arapça eğitimi aldım. Aynı yıllarda
Jeoloji öğrenimi gördüm. 1953’te jeolog olarak Sibirya’nın büyük bir bölümünü
dolaştım. 1956’da Moskova Devlet Sinema Enstitüsü’ne (VGIK_Vsesoyuzneyi.
Gosudarstvenyi Institut Kinematografi) girdim.”
“Sinema neden ilgini
çekti? Eğitimini başka dallarda almana rağmen?”
“Bedriye, bende sürekli
olarak kendimi anlatmak ve anlattıklarımı ölümsüzleştirmek isteği yatıyordu.
Yapmayı istediğim şeyleri sinema bana sağlıyordu. Sinema aracılığıyla hem
yaşadıklarımı hem de sanatımı ölümsüzleştirebilirdim. Nesneleri canlandırmak ve
onları canlı kılmak sadece sinema ile mümkündü. Sinema benim yitik duygularımı
dile getirmem için bulunmaz bir fırsattı. Ben sinema hakkında hiçbir bilgiye
sahip değildim. Bu yüzden sinema üzerinde eğitim görmem gerektiğine karar
verdim. Kendimi geliştirecek yolu bulmuştum ve o yolda emekleyerek yürümek için
gerekli adımları atmakta acele ettim. İlk iş olarak VGIK’te, Sovyet sinemasının
en önemli simalarından birisi olan Sergey Eisenstein’ın öğrencisi olmakla
yetinmedim, aynı zamanda Sovyet sinemasının 1934 yılında son sessiz filmini
çeviren ve benim sinema anlayışımı derinden etkileyen yönetmen Mikhail Romm’un da
öğrencisi oldum. VGIK’te, yönetmenlik ve senaryo yazarlığı eğitimi aldım. İlk
olarak 1959’da Ernest Hemingway’ın romanından uyarladığım Katiller adlı kısa filmimi çektim. O dönemde çektiğim bir diğer
kısa filmim de Konsentrat’tı.”
“Peki, bu film deneyimlerinde
kendini yeterli buldun mu yeni filmler çekmek konusunda?”
“Hayır, sevgili dostum.
Daha yolun başındaydım. Moskova Devlet Sinema Enstitüsü’nde okurken bir
televizyon kanalı için Bugün Terhis Yok adlı kısa filmin
yönetmenliğini üstlendim. 1960 yılında ise okulu bitirme tezi olarak ilk orta
metrajlı filmimi çektim. Yol Silindiri ve Keman (Katok i Skripka) adlı filmler benim tamamen Sovyetler
Birliği’nde geçen ve tamamen renkli olan tek filmimdir. Bu film birincilik
ödülü aldı. Tüm filmlerim gibi bu filmim de otobiyografik öğeler taşır. Aldığım
müzik eğitiminin etkilerini yansıttığım filmlerimde sanat ve sanatçı ilişkisine
değindim. İlk uzun metrajlı filmim olan İvan’ın Çocukluğu’ nu 1962de
çektim. Film bir çocuğun dünyasında yola
çıkarak İkinci Dünya Savaşı’nı sahneye taşıyor. Savaşın getirdiği dehşetli
yıkımı, bir çocuğun ruhunda yarattığı derin izleri yansıtmaya çalıştım. Vladimir Bogomolov’un romanından uyarladığım ilk konulu
filmimi bana her zaman destek olan öğretmenim Mikhail Romm 1962 yılında Sinema
Sendikası tarafından düzenlenen “Sinemanın Dili” konulu konferansta
hem dünyaya hem de Sovyetlere överek anlattı. Adım böyle böyle duyulmaya
başladı. Film 1962 yılında birçok ödül aldı. 1966 yılında on beşinci yüzyılda
ikon yapan bir keşişin hayatını anlattığım ikinci uzun metrajlı filmim Andrey Rublev’i (Andrei Rublyov) çektim. Bu filmle birlikte sansürle tanıştım.
Sovyet rejimiyle aram açıldı. Stalin
dönemine eleştirel göndermeler içerdiği düşünüldüğü için, film 1971’e kadar
ülkemde gösterime girmedi. Sovyetler Birliği’nde Kruşçev sonrası dönemde yapımı
tamamlanan filmin yasaklanma nedeninin siyasi olduğu tüm çıplaklığıyla ilan
edilmese de benden istenen değişiklikleri yapmayacağımı açıkladım. Filmin ilk
gösterime girdiğindeki orijinal adı “Aziz Andrew’in Çilesi”ydi. 1970 yılında
Cannes Film Festivali’nde ödül kazanan film, festivallere davet edilse de
Sovyet yönetimi buna izin vermedi. Böyle olunca film Sovyetler dışındaki
ülkelerde gösterime girdi. Filmin dünya dağıtım hakları bir Fransız şirketine
geçti. Bu film de adını sayamayacağım birçok ödül kazandırdı bana.”
“Sevgili dostum, filmlerden
kazandığın başarılardan dolayı mutlu olduğunu düşünüyorum. Özel hayatındaki
gelişmelerden söz eder misin? Hayatında ne gibi değişiklikler oluyordu mesela?”
“Sevgili Bedriye, hayatımda ilk
önemli gelişme Trina Rauch ile evlenmem oldu. Evliliğimden bir oğlum oldu.
Evliliğim ilk heyecanını zamanla yitirdi. Aslına bakarsan annem ve babam gibi
boşanmak istemiyordum; onların bana hissettirdiklerini ben de oğluma hissettirmek
istemiyordum. Her şeyden önce iyi bir baba olmak istiyordum. Sorumluluk
almaktan ve aldığım sorumluluğu yerine getirmekten aciz birisi değildim. Tüm
bunlara ve çabalarıma karşın eşimle boşandık. Ben de annemle babamın yazgısını
yaşadım. 1970 yılında ikinci evliliğimi Larissa Pavlovna ile yaptım ve bu
evliliğimden de ikinci oğlum dünyaya geldi. O günden sonra günlük yazmayı bir
alışkanlık haline getirdim; ölünceye değin bu alışkanlığımdan vazgeçmedim.
Günlüklerim ülkenizde Zaman Zaman İçinde
adıyla yayımlandı. Kendime yabancılaşmamak için didindim durdum. Hiç kimsenin
bana ihtiyacı olmadığını düşündüğüm için başta kendi kültürüme yabancılaştığımı
düşünüyordum her geçen gün. Kendime güvenim yoktu. Kendimi hiç kimse olarak
algılıyordum. Avrupa’nın en iyi film yönetmeni olabilirdim ama kendi ülkemde
herhangi birisiydim. Sürekli kendimi boşlukta yüzen bir insan olarak
algılıyordum. Sadece insanların değil, benim de kendime ihtiyacım yokmuş gibi
hissetmek dayanılmaz bir acı veriyordu bana. Eksiklik duygusunu bilir misin
Bedriye? Ben hep eksiktim. Hayatım boyunca aldığım tüm ödüllere ve kazandığım
başarılara rağmen kendimi tamamlanmış hissetmiyordum. Hayatımı doldurmak için
değişik hayatların içine giriyordum filmler sayesinde. Birden çok hayat
taşıyordum içimde. Hayatımı acınacak bir hayat olarak algıladığımı söylersem
beni yadırgar mısın Bedriye? Sürekli bir mutsuzluk hâkimdi içimde. Nereye
gitsem, ne yapsam peşimi bırakmıyordu bu duygu. Beni yiyip bitiren bu mutsuzluk
duygusu biliyorum bana çocukluğumdan armağandı. Saf bir çocukken birden
kirlenmiş olarak algılıyordum kendimi. Bir çocuğun çocukluğunda kirlenmesi
içimi acıtıyordu. Hayatımda tek amacım bir şey yaratmak ve yarattıklarımın
ölümsüz olmasıydı. Yaratırken kendimi unutuyordum. Böylelikle kendimle
savaşmıyordum.”
“Sevgili dostum film dışında neden
tiyatroyla ilgilendin?”
“Sevgili Bedriye ben çalışmaktan
yorulmam. Beni yoran yegâne şey anlaşılamamaktır. Kendimi iyi anlatamadığımı
düşünüyordum. Filmlerimin ülkemde sürekli sansüre uğraması beni içten içe
yıpratıyordu. Aileme karşı da sorumluluklarımı yerine getirmek istiyordum.
Bölünmüş bir hayat yaşıyordum. İnsanın yaşadığı ülkede kendisini ifade
edememesi çok acı. Hem yaptıklarımdan hem söylediklerimden taviz vermiyordum,
hem de anlaşılmak istiyordum. Bu tam bir çelişkiydi; çünkü diğer ülkelerde
doğru anlaşıldığım için ödül kazanıyordu filmlerim. Kırk altı yaşında bir kalp
krizi geçirdim. Çok ciddi bir kriz olmadığı için çok çabuk toparlandım ve
işlerimin başına döndüm. Bu kez hem yönetmenliği hem de yapım tasarımcılığını
yaptığım İz Sürücü’yü (Stalker)
1979 yılında çektim. Daha önceki filmlerimin aksine oldukça basit sinema
tekniklerini kullandım bu filmde. Bu film de ödül aldı.”
“Sevgili dostum, kırgınlığından
dolayı ülkenden ayrılmayı düşündün mü?”
“Sevgili Bedriye, 1982’de Batı
Avrupa’ya çıktığım bir yolculuktan sorma ülkeme dönmedim. Hayatımın geri
kısmını ülkemden uzak geçirdim; bu bir bakıma gönüllü sürgünlüktü. İtalya’ya
yerleştim. İtalyan sinemasının önde gelen yönetmenlerinden biri olan Michelangelo
Antonioni ile dost oldum. 1982 yılında İtalyan RAI televizyonunun
yönlendirmesiyle bir film projesinde yer aldım. Senarist Tonino Guerra ile
birlikte İtalya’da yaşadıklarımdan yola çıkarak Seyahat Zamanı adlı 63 dakikalık bir belgesel film çektim. Hayatım Bir Sinema Ozanı: Andrey Tarkovski adlı
belgesele konu oldu. 98 dakikalık bu yapımın yönetmenliğini Donatella Baglivo
üstlenmişti. Kariyerimin ve özel yaşamımın olgunluk döneminde Nostalghia’ yı çektim. 1983 yılında imza
attığım bu filmde kendi özel hayatımın psikolojik özelliklerini yansıttım.
Filmin genel melankolik havasının yanında ülkeme duyduğum özlemi dile
getiriyordum filmde. Sesleri, görüntüleri,
kamera hareketlerini, insan duygularını tüm çıplaklığıyla yansıtmak için
kullandığım filmi anneme ithaf ettim. Sovyet ortak yapımı olan Nostalghia hem içeriği hem de görsel anlatım özellikleri
bakımından o güne kadar çekilen filmler içinde en olgun film olarak algılandı.
Aynı yıl Cannes Film Festivali’nde En İyi Yönetmen ve Fibresci ödüllerini kazandım.”
“Ülkene ne zaman geri döndüğünü merak
ediyorum sevgili dostum?”
“1984 yılında bir daha ülkeme geri
dönmeyeceğimi açıkladım. Yazgının bir cilvesi olsa gerek aynı yıl ülkemde “halk
sanatçısı” unvanına layık görüldüm. 1984 yılında Batı’ya irtica etmemin
ardından Londra’ya gittim. Mussorgsky’nin Boris
Gudonov adlı operasını yönettim. Bu da benim filmlerimdeki derinliğin
izlerini taşıyan bir yapım oldu. Bu opera da benim Ayna ve Andrey Rublev filmlerim gibi yöneten ve yönetilen ilişkisini
irdeliyordu. Bir yıl Berlin’de yaşadım. 1986’da “vasiyet filmi” olan Kurban’ın (Offret) çekimlerine başladığımda
akciğer kanseri olduğumu öğrendim. İsveç, İngiltere ve Fransa’nın desteklediği
film İsveç’te tamamlandı. Bu filmde Ingmar Bergman’a hayranlığımın etkisi
olduğunu söyledim. Yönetmenliğimin
zirvesindeydim ve bu filmle son noktayı koyuyordum kariyerime. Hayatımım son
yıllarında ayrı kaldığım ve ona büyük acılar yaşattığım oğlum Andruşka’ya ithaf
ettim. Kurban’da gelişen teknolojinin beraberinde getirdiği gerilimden
dolayı insanların içinde bulunduğu ruhsal durumu perdeye yansıttım. Film gösterime girdi, sinemaseverlerin
ilgisiyle karşılaştı. Bu film de bana birçok ödül kazandırdı. 29 Aralık 1986
yılında Paris’te öldüm. 3 Ocak 1987’de Sainte-Genevieve-des Bois’teki Rus
Mezarlığı’nda toprağa verildim. Bana ilişkin ilk belgesel, 1983’te Nostalghia’nın çekim hazırlıkları
sırasında İtalya’da yaptığım yolculukları konu alan Zamanda Yolculuk’tur. İtalyan yönetmen Donatello Boglivo Sinemada Bir Ozan adlı belgeseli çekti. Ölümümün akabinde, yaşamım 1987’de iki filme
konu oldu.Moskova Ağıtı ile Kaybedilen Zamanın Arayışı adlı
filmlerde benim yaşantımdan kesitler aktarılıyor izleyiciye.1966 yılında
Japonya yapımı olan Tarkovski:
Başlangıcına Doğru Bir Yolculuk adlı
yetmiş üç dakikalık belgesel filmin editörlüğünü Tomoko Baba
üstlenmişti.1996 yılında beni anlatan bir filmin yönetmenliğini de oğlum
üstlendi. Benim hakkımda bu tür
çalışmalar yapıldı. Ingmar Bergman şunları söyledi: “Tarkovski’nin ilk
filmlerini keşfetmem tam bir mucizeydi. Kendimi daha önceden hiç anahtarına
ulaşamadığım bir kapının önünde buldum. Her zaman açıp ötesine geçmek istediğim
bir kapı… Sonunda biri, nasıl
söyleyeceğimi bilemediğim şeyleri ifade etmişti. Benim için Tarkovski en büyük
film yapımcısıdır” (s.33).
“Sevgili dostum, filmlerinin konusu
hakkındaki düşüncelerini benimle paylaşır mısın?”
“Sevgili Bedriye, İvan’ın
Çocukluğu İkinci Dünya Savaşı’nın ortasında bütün benliğiyle Sovyetler’e
gönlünü kaptıran bir çocuğun acımasız bir savaşın karşısındaki acımasız
yıkımını anlatır. Annesini ve babasını ondan koparan bir savaşın karşısındaki
duruşunu ve kendisine verilen gözcülük görevini yetire getirmek için
çırpınışlarını dile getirir. Okula gitmeyi reddeden İvan, ailesiyle birlikte
Almanların eline düşer. Bu ilk uzun
metrajlı filmimde Sovyet filminin ilkelerine bağlı kaldım. Sovyet
yönetmenlerden biri olan Sergo Paradjnov filme dair şu saptamayı yapmıştır: “İvan’ın Çocukluğu olmasaydı ne bir şey
yapabilir ne de nasıl yapacağımı bilebilirdim”(s.34) Filmle dünyayı ikiye böldüğümü düşünenler
oldu. Bu filmde savaşın benim çocukluğumda bıraktığı derin izleri sinemaya
aktardığımı düşünenler de oldu. Ben tüm bu bilinmezliği bilinir yapmak için şu
açıklamayı yapma gereğini duydum:
“Andrey Tarkovski le İvan’ı birbirine bağlayan şey yalnızca İvan’la bu
kuşağın tüm genç Rusları arasındaki yaşanmış acıyı anımsatmaktan ibaret” (s.
35). Gerçekte İvan’ın Çocukluğu filmini çekmeden önce bir yönetmenin sinemadaki
işlevini tam olarak kavramamıştım. Bu filme ait gerçek duygularımı da şöyle
açıklamıştım: “İvan karakteri, içsel dramatikliği ile beni, keskinleşen buhran
anlarından ve insanlara özgü bütün temel çatışmalardan geçerek adım adım
gelişen karakterlerden çok daha fazla etkiledi. Gelişmeyen, neredeyse durgun
bir karakterde, ihtirasın baskısı aşırı derecede yoğunlaşır ve bu yüzden adım
adım gelişen bir insanda olduğundan çok daha belirgin ve inandırıcı bir şekle
bürünür” (s. 36).
“Andrey
Rublev filmim hakkında neler
söylersin?
“Rus tarihinin önemli bir ikon
ressamının öyküsüdür. 1360-1430 yılları arasında yaşamış olan ressam, Rus
tarihinin en karmaşık dönemlerinin birinde ülkedeki insanlık dışı yaklaşımlara
ödün vermeden direnir ve resimlerini de bu duygularla yapar. Bununla birlikte
yaşadıklarından yola çıkarak resim yapmanın gerekli olup olmadığını sorgular.
Gözlemlediklerinden dolayı dinin barışı sağlamakta yetersiz kaldığını
algılamıştır. Sanatçı-toplum ilişkisinin irdelendiği filmde Stalin döneminin
baskıları da hak ettiği yerini alır. Resim yapmaktan vazgeçen ressam, tanıştığı
çan ustasının oğlunun döküm yapma tutkusu içinde kıvranmasından etkilenerek
hayatına yeniden yön vermeye, yeniden resim yapmaya karar verir. Ben bu
filmimle sanat-toplum-izleyici üçgenine değindiğimi belirterek sanatçının,
çağının ahlaki ideallerini dile getirmeden önce, çağın kanlı yaraları ile
tanışması gerektiğini, onlardan korkmaması, onları hissetmesi gerektiğini,
sanatın gerçek misyonunun bu olduğunu açıkladım.
İz Sürücü 1979 yılında çekilen SSCB yapımı yüz altmış
bir dakikalık bir filmdir. Bu film de diğer filmler gibi birçok ödül kazandı.
Bu filme ait düşüncelerimi şöyle açıklamıştım: “Yapmak istediğim her şeyi
gerçekleştirebildiğim tek filmim”(s.63). Film, iz sürücü olduğunu izleyicinin
sonradan anladığı adam, evinden çıkarken karısının ona “kızını düşün” demesiyle
başlıyor. İz sürücü de “ Her yerde hücredeyim zaten” der ve çıkar gider. İz
sürücünün yegâne görevi yasak bölge olarak adlandırılan yere dileklerini
gerçekleştirmek isteyen kişileri parasıyla götürmektir. Filmde iz sürücünün
götüreceği iki insandan biri yazar, diğeri bilim adamıdır. Bu film ülkemde
çektiğim son filmdir. Bu bölgenin yasaklanmasının nedeni oda denilen yere giden
insanların dileklerin gerçekleşmesi yanında orada olanların kontrol altına
alınamamasından kaynaklanmaktadır.
Nostalghia filmim İtalya yapımı olup yüz yirmi altı
dakikadır. Bu filmin senaryosunu Tonino Guerra ile birlikte yazdık. Bu film de
ödül kazandı. Filmde köle Rus besteci Sosnovski’nin hayatından etkilenen bir
şairin hayatı anlatılmaktadır. Sosnovski tıpkı benim gibi vatanından uzak
kalmıştır. Filmin kahramanı Andrei Gorçakov bir şairdir; amacı da bestecinin
hayatını konu alan bir opera librettosu yazmaktır..Sosnovski gibi vatanından
uzak kalan bir sanatçıyı araştırmak için Toscana’ya gelen kahramanımız,
kendisinin de onunla aynı duygularla
sıkıntıları yaşadığını algılıyor.
Gorçakov herkesin deli gözüyle
baktığı bir matematik profesörü olan Domenico ile tanışıyor. Ben hayata ve
insana bakışımı Gorçakov aracılığıyla izleyiciye yansıtıyorum. Amacım
bestecinin yaşamı ile Gorçakov’un yazgısının ortak yönlerini gözler önüne
sermektedir. Domenico’nun yazgısı daha da iç acıtıcıdır. Çocuklarını yedi yıl
eve kapatmıştır. Filmin son sahnesinde
salt kendisinin değil, dünyanın da içinde bulunduğu durumu protesto etmek için
konuşma yaptığı meydanda kendisini yakar. Onun alevler içinde kıvranmasına
meydandaki insanların hiçbiri tepki vermez; sadece bir köpek insanlığın
ölmediğini, orada bulunan insanlara anımsatmak için tepki verir. Domenico, Andrey’in ete kemiğe bürünmüş halidir.
Domenico inancı ve ilkeleri uğruna ailesiyle birlikte yaşamak için ailesini
aynı evde kalmaya zorlarken Andrey ise kır evinin hayalini kuruyor Babasız
geçen bir çocukluğun ruhumdaki sarsıntılarının yetişkinliğime yansımaları
dikkatli izleyicinin gözünden kaçmaz. Bildiğin gibi filmi anneme ithaf ettim ve
babamın şiirlerine yer verdim. Bu filmi çekmeye şöyle karar verdim:
“Nostalghıa, daha çok izlenimlerin seller gibi üzerine yağdığı, tamamen yoldan
çıkmış bir Rus insanının filmidir. Ne yazık ki,
bu izlenimlerini ona yakın insanlarla bile paylaşmamakta, edindiği yeni
deneyimleri de talihin garip bir işlevi olarak, varlığının son damlasına kadar
bağlı olduğu geçmişiyle birleştirememektedir.
Ben de buna benzer duygular yaşadım. Uzun bir süre yurduma elveda
dedikten ve çekici bir dünya ve kültürle karşı karşıya kaldıktan sonra birden
kendimi bunların yarattığı bilinçsiz bir gerilim içinde buldum; sanki
karşılıksız bir aşka tutulmuş gibi” (s.74).
Domenico ile Andrey’in yakınlığı birbirlerini tanımadan Domenico’un
köpeğinin Andrey ile dostluk kurmasıyla başlar. Filmin bir diğer kahramanı olan
güzel rehber Eugenia ise, Andrey ile iletişim kuramaz. Hayatındaki diğer
erkeklerle de istediği gibi bir ilişki kuramamıştır. Erkeklerden yana yaşadığı
talihsiz ilişkilerinin suçunu kendi tercihinde bulur. Eugenia Andrey
ile ilişkilerini duygusal boyuta taşımak ister ama duyguları karşılıksız
kalır. Bu duygu sarmalı içinde Andrey
Eugenia’nın değil Domenico’nun
bilgeliğine sığınır.”
“Sevgili dostum filmin giriş
bölümünde Eugenia, hademeye şu soruyu soruyor: “Neden en çok dua edenler hep
kadınlar?” Hademe de şöyle yanıtlıyor kendisine sorulan soruyu. “Ben basit bir
adamım ama bana göre bir kadının çocukları olmalı ve onları yetiştirmelidir,
sabırla ve fedakârlıkla.” Eugenia, adama “Bir kadının anlamı bu mu” diye
soruyor. Ben bu konuşmadan yola çıkarak asıl anlatmak istediğin duygu nedir
diye sorsam sorumu yanıtlar mısın?”
“Elbette yanıtlarım. Tabii ki bana
göre de bir kadının tek anlamı çocukları olması ve hayatını çocuklarına adaması
değildir. Annem beni yetiştirirken kendi hayatını gözden çıkardı. Hayatımın her
evresinde yer almak için hiçbir özveriden kaçınmadı. Erkeklerin gözünde kadının
anlamını sorgulamak ve kadına giydirilen kalıpları yine bir kadının ağzından
yıkmak istediğim için o diyaloğu kullandım. Merhametli insanların hayatlarının
normal insanın hayatından milyon kez daha zor olduğunu yaşadıklarımdan
biliyorum. Nostaljiye duyulan eğilimin altında yatan başat etkenin yitirdiğimiz
insani erdemlere duyduğumuz özlem olduğunu sen de biliyorsun. Yitirdiklerimizin
arkasında yaktığımız birer ağıttan başka nedir ki nostalji?
Kurban filmi 1986, İsveç-İngiltere-Fransa ortak yapımıdır. Filmin süresi yüz
kırk altı dakikadır. Filmin özgün adı Offet’tir.
Bu filmin senaryosu bana aittir. Bu film de bana birçok ödül kazandırdı. Son
filmimi “Tüm masumiyetine karşın, büyük
insanmış gibi acı çektirilen küçük oğlum Andruşka’ya…” sözleriyle oğluma ithaf
ettim. Bu film sinema anlayışımda her
şeyi bulabileceğin felsefi bir deneyim. Gazeteci, aktör ve filozof Alexander’ın
doğum günü tüm ailenin buluşmasına vesile olur. Günü küçük oğluna modern yaşam
ile manevi değerler üzerinde konuşmalar yaparak geçiren Alexander, akşam
saatlerinde ise nükleer savaşın başlayacağı haberiyle hatırı sayılır bir
hesaplaşmanın içinde bulur kendini. Film savaş haberinin akabinde insanların
yaşama ve ölüme dair düşüncelerini tüm
çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Şaşkınlıktan ne yapacağını bilemeyen
insanlar arasında Alexander Tanrı’ya eğer savaş çıkmazsa ertesi sabah kendisini
kurban edeceğini söyler. Onu hayata bağlayan oğlundan bile vazgeçmeye hazırdır,
insanlığı savaşın vahşetinden korumak için. Alexander’ e göre “Ölüm yoktur,
ölüm korkusu vardır. Ölümden korkmamayı başarırsak her şey ne kadar farklı
olurdu.” Filmin sonunda da kendisini
kurban ederek duygu ve düşüncelerini hayata geçiriyor. Bach müziği ve
Leonardo’nun tablosu filme bir başka değer katıyor. Ben bu son filmimi çekerken
akciğer kanseri olduğumu öğrendim. Belki bu yüzden ölüm teması filmi böylesine
güçlü sarıp sarmaladı. Film bir nevi oğluma vasiyet niteliği taşır.
Teknolojinin insanlara sağladığı tek konfor ekonomik olarak güçlü insanların
hayat standardını yükseltmek oldu. Değişmeyen yegâne gerçek insanın, kendi
elleriyle yarattığı teknolojinin, yani nükleer silahların kurbanı olmasıdır.
Filmde ölüm korkusunu ve insanın önce değerlerine sonra da kendine
yabancılaşmasını gözler önüne serdim. Tüm iyimser verilere rağmen sonuçlar
karamsardır. Hiçbir canlının sağ kalmayacağı gerçeğinin karşısında Tanrı’nın
insanlığı ölümden kurtarması için evini arabasını yakar kahramanımız. Taşıdığı
meziyetlere ve hayatını adadığı ilkelere layık bir dilek ve son olduğunu
düşünüyorum filmin ben. Alexander sadece
evini, arabasını, dünyevi bağlarını kurban etmekle yetinmez ailesini de kurban
eder. Filmin sonunda yaşanan tüm olumsuz felaketlere karşı sabırla her gün bir
ağacı sulayarak yeşertmeye çalışan küçük çocukla da şu gerçeğin altını
çizdim: Güzellikleri yok eden de
insandır yaşatan da. Herkes kendine düşeni yaparsa daha yaşanılır bir dünyayı
çocuklara bırakabiliriz diye düşünüyorum. Kuru bir ağaç bile sabırla
sulandığında nasıl yeşerebiliyorsa herkes kendi bahçesinde kuruyan ağaçları
yeşertebilir sabır ve sevgiyle. Ben Kurban için yazdığım senaryo yapıtında
filmle ilgili düşüncelerimi şöyle açıklıyorum: “Kendisini bir başkası için ya
da bir dava uğruna kurban edebilme yeteneğini en alçak gönüllü boyutlarda da
olsa içinde hissetmeyen insan, insan olmaktan vazgeçmiş demektir. Hayatını
mekanik bir robotun varlığıyla değiş tokuş etme yoluna girmiş demektir”(s. 82.
Ses tellerinden ameliyat olduğu için konuşamayan Alexander’ın oğlu, babası
gittikten sonra filmin son sahnesinde gökyüzüne bakarken olup bitenleri
özümsemiş bir bilge gibi şöyle konuşur: “Başlangıçta söz vardı. Neden baba?”
Ben filmlerimi yaparken hangi amaca hizmet ettiğimi şöyle açıklıyorum:
“Filmler, insanın kendini içinde bulduğu belirsiz bir konumdan iç çatışmayı
tartışma ortamı; çatışan öğeler de bir çeşit manevi ideal ve bu dünyada var
olma gerekliliğidir”(s.96).
“Sevgili Bedriye beni anlamak için
verdiğin emeğin benim yanımda değerinin büyük olduğunu bilmeni istiyorum.
Dostlarımdan birisi de sensin. Yaşadığın sürece dostluğunu benden esirgeme.
Nasılsa sen öldüğünde belki aynı mezarlıkta olmayacak mezarımız ama sana öteki
dünyaya hoş geldin demek için seni karşılayanların en başında yerimi alacağını
bilmeni istiyorum. Seni seviyorum.”
“Ben de seni çok seviyorum sevgili
dostum. Öteki dünyada buluşmak üzere şimdilik hoşça kal. Ben de seni
seviyorum.”
Kaynak: Işıl Çobanlı Erdönmez. Sinemada Mistik Bir Şair: Andrey Tarkovski.
Doğu Kitapevi. İstanbul. S. 160.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder