1 Ağustos 2017 Salı

SANCI DERGİSİ AĞUSTOS/EYLÜL SAYISINDA YAYIMLANAN YAZIM


Alman Romanının ve Hicvin   Dâhisi: Jean Paul
Bedriye Korkankorkmaz
       İstediğim şeyleri gerçeğe dönüştüremediğim zamanlarda hayatın beni terk ettiğini düşünüyorum. Şu soruyu asla yanlış anlamayacağım bir yalınlıkla soruyorum kendime: “Hayatımı istiyorum demekle hayatı istiyorum demek arasındaki fark nedir?  Ellerimin titrediğini hissediyorum. Kendime hiç bu kadar içten ellerimi uzatmamış ve kendime hiç bu kadar yakın olmamıştım… Çözülüyorum. Aklım içsel çözülmelerle huzura kavuşuyor. Huzura kavuşan aklım kişiliğimde  devrim yapacak büyük fikirlerle beni tanıştırıyor.  İnsanın en büyük yanılgısı büyük fikirleriyle kendi devrimini yaratacağı gücün içinde olduğunu görememesidir. Ben de bu gerçeği göremeyenlerdenim. Bu yüzden kendimi doğru algılamadığımı düşünüyorum. Sadece başkalarını doğru algılamak için didiniyorum.  İçimdeki duygusal iflasın nedeni bu. İnsanların mutlu olmasını istediğim kadar neden kendimin de mutluluğa ihtiyacı olduğunu düşünemiyorum? Kanımca, büyük düşünüp büyük yaşadıklarına inanan birçok insanın en acınası yanılgısıdır bu gerçek. Kendimle sohbetim amacına ulaşıyor gibi… Fark yaratarak yaşamak istiyorum. Kendimi hatırlıyorum ve kendimi kazanmak istiyorum. Kendimi bildim bileli yaşam serüvenini noktalamış dolayısıyla da unutulmuş şair ve yazarların ölümsüz ruhlarıyla sohbet etmek istiyorum. Bu kez de Jean Paul’un ölümsüz ruhuyla sohbet istiyordum. İstanbul’dan dostum Aslı beni görmeye gelmişti. Onun karşılamak için HAVAŞ servislerinin son durağı olan Mezitli’ye gitmiştim. Bir yandan da Jean Paul’u düşünüyordum. Bulduğum bir bankta oturdum yalnız başıma. Heyecanlıydım dostumu göreceğim için. O an elinde benim kendisi hakkında okuduğum yapıtla bir bayın yanıma yaklaştığını fark ettim. Onu görür görmez tanımıştım. Konuşmadan birbirimize sarıldık. Sonra yanıma oturdu. Sohbet ettik. Öyle kaynaştık ki birbirimize ona hiç çekinmeden şunu sordum:
“Sevgili dostum bana hayatından söz eder misin?” Gülümsedi. Kollarını omuzlarıma attı, benim başımı omuzlarına yasladı. Bir süre onun omuzlarına yasladım başımı. İçimdeki tarif edilmez keder bir anda yok olup gitmişti. Varlığıyla bana yaşama sevinci vermişti. O anın hiç bitmesini istemiyordum.
“Sevgili Bedriyecik,   benin asıl adım Johann Paul Friedrich Richter’dir. Rousseau’ya özenerek Johann adımı Jean şeklinde değişirdim; edebiyat tarihinde adım da Jean Paul olarak geçer. 1763 yılında, Yedi Sene Savaşları’nın bittiği yıl Fichtelgebirge’de Wunsiedel kasabasında doğdum. Babam yoksul bir Protestan köy rahibi aynı zamanda da komponisttir. Leipzig’de öğrenciliğim sırasında devrin her türlü bilgisini büyük bir öğrenme merakı içinde edata yuttum.  En çok Fransız Aydınlanmacılarını ve İngiliz hicivlerini okuyordum. Ben çok okunan yazarlardan biri oldum her zaman. Popülerliğimi kültürün evrenselliğine borçluydum. Piyano başındaki ustalığım, yüksek zekâm, dil inceliklerine vakıf oluşum beni salonlarda saraylarda beğenilen bir insan yaptı. Kendimi sık sık Beethoven’le karşılaştırıyordum. 19. yüzyılda itibaren unutuldum.  George beni yeniden ortaya çıkardı. Ben hiçbir ekole dâhil edilemeyen, kendime özgü bir yazardım. Geçiş devri şairi özelliklerini tipik bir şekliyle üzerimde topluyordum.”
“Sevgili dostum yapıtların hakkında neler söylemek istersin?” 
Die unsichtbare Loge (1793) bu benim ilk büyük romanımdır. İki ciltlik bir biyografidir; bu anlamıyla tamamlanmamış bir Bildungsroman niteliğindedir. Roman kahramanı Gustav benim eserlerimde sık rastlanan tipik büyük insanlardan biridir. Konu da yine tipik benim konularımdan birisidir. Akıl almaz olaylar ve bu olaylar içinde haşır haşır neşir olan duygulu bir kahraman. Üslup yönünden İngilizlerin santimantal hiciv ve mizah romanlarından etkilendim; geniş tabiat tasvirlerine yer verdim, okuyucuya doğrudan doğruya hitap ettiğim anlar oldu, şaka havasında hayali olaylar anlattım, acayip insanlardan tuhaf olaylardan söz ettim, zaman zaman da ruh tasvirleri yaptım. “Das Leben de vergnügten Schulmeisterlein Maria Wuz in Auenthal (1793) Benim Die unsichtbare Loge romanıma eklediğim bu roman bir çeşit idildir ve benim ilkokul öğretmenliği yaptığım dönemdeki anılarımdan çok şey içerir. Romanın kahramanı Wuz, şen hayatından memnun bir köy öğretmenidir. Akşamları lamba ışıkları altında gençlik günlerini hayal eder, kitapların her birinin nasıl kaleme aldığını, bunların her biriyle nasıl mutlu olduğunu anımsar. Wuz, her şeyden önce iyimser, mutlu olmasını bilen bir insandır. Kışın soğukta, sıcak yaz günlerini, yorgun anlarında, evdeki rahat döşeğini düşünerek bile mutlu olan birisidir. Babasının ölümünün akabinde nişanlanır, nişanlılık onun için başlı başına bir mutluluk kaynağıdır. Düğün hazırlıklarını büyük bir zevkle yapar,  düğünü de köy için başlı başına bir olay olur. Ben okuyucuma Wuz’u tanıdığımı, onun şen hayatını nasıl öğrendiğimi de anlatırım. Wuz bir kriz geçirip yatağa düşmüştür. Karısı hasta kocasını göstermek için beni yanına çağırmıştır. Wuz hastalandıktan sonra günlerini kendi eserlerini okuyarak, çocukluk oyuncaklarını tarih sırasına göre saklayarak, eski bir takvimin resimlerini tamamlayarak geçirmiştir. Onun mutlu hayatı ölünceye dek sürmüş, ölümünü bile güzel bir güne, evlilik ve öğretmenlik yıl dönümüne rastlanmıştır. “Hesperus oder 45 Hundsposttage (1795):Bu üç ciltlik eğitim romanımı da bir hayat hikâyesidir ve sadece bir yansımadan ibaret olan hayatlarımızı kendinden ve ölümden daha küçük gören büyük insana ithaf ettim. Romanın bölümleri Hundspottage ( Köpek Posta Günleri) adıyla ayırdım. Ben kendimin Scheerau Prensliğine ait bir odada bulunduğumu ve Spitzius adında bir köpeğin bana zaman zaman posta taşıdığını, Flachsenfingen Prensliğinde olup bitenleri bu yolla öğrendiğimi açıklarım. Benim bu gelişen olaylara nadiren birkaç satır eklediğimi genellikle bunları olduğu gibi aktardığımı söyledim. Romanın konusu,  küçük bir prens sarayından geçer. Sayıca çok olan roman figürleri (gizli Jacobin müritleri,  bir İngiliz lordu, bir Hint bilgesi)  oldukça karmaşık olaylar zinciri içinde karşılaşırlar.  Her şeyden önce duygulu bir çift olan Klotilde ve Victor aşkları için çeşitli saray entrikalarıyla mücadele etmek zorunda kalırlar. Victor, benim kişiliğimden izler taşır. Duygululuk, bunun Humor ve akıl yoluyla üstesinden gelme durumu, benim biyografimden alınmadır. Karmaşık olaylar, adeta felsefi düşüncelerin, bilgeliklerin ifadesini bulması için ortam hazırlamaktadır. Romanın tümü genellikle Sterne ve Fielding’den esinlenmedir. “Quintus Fixlein  (1796):  Bu romanımın konusu da öğretmen Fixlein’in Flachsenfingen’deki hayatımdır. Benim Hesperus romanıma denge teşkil edecek şekilde planladığım bu yapıtımda idealist göklerde uçan karakterlerin yerini, Wuz tarzı kendine hâkim oluşlar ve yine Wuz tarzı iyimserlikler almıştır. Benim amacım,  küçük zevklerin büyük zevklerden daha üstün tutulması gerektiğini ve bizi büyük değil küçük olayların mutlu ettiğini bütün dünyaya ispatlıyorum. Fixlein her şeye rağmen memnun ve mesut halini koruyamayan bir tiptir aynı zamanda benim yüksek karakterlerimden izler taşır.  Fixlein, Flachsenfingen’e yeni tayin olmuş bir öğretmendir. Yakın bir yer olan Hukelum’daki ihtiyar annesini ziyarete gider, rahip Astmann’la ve onun vaftiz annesi, asil Bayan Von Aufhammer’le tanışır. Bu Bayan Fixlein’ın müdür yardımcılığı kadrosuna atanmasını sağlar. Ona bu kadronun verilişinin sebebi, onun da birçok akrabası gibi otuz iki yaşında öleceği ihtimalinin hesaba katılışından dolayıdır. Rahibin ölümünden sonra kâtibin bir hatasından faydalanarak rahip görevini de üstlenir. Kendisi de otuz iki yaşından önce öleceği konusunda kuşkuya kapılır. Düğününü bu kritik dönemi atlattıktan sonra yapar. Hayatından ve mesleğinden memnundur. Oğlunun vaftiz töreninde kendisinin asıl doğum tarihi meydana çıkar; otuz iki yaşını o yıl dolduracaktır. Bu haber onu mah eder. Hasta olur yataklara düşer. Elinde çocuğun oyuncağı, kendinden geçmişken yapılan telkinlere kanar ve henüz çocukluk çağında olduğunu kabul eder. Dolayısıyla kuşkusu kaybolur, tekrar hayata tutunur ve mutlu olur.  Siebenkas (1797): Benim mizah romanımın tüm başlığı şöyle: Blumen, Frucht-und Dornstücke, oder Ehestand Tod und Hochzeit des Armenadvokaten F.St. Siebenkas im Reichsmarkıflekken Kuhschnappel. Roman kahramanı Siebenkas bir avukattır ve düğününde, mirasa konduğunu karısına haber vermez. Kendisine çok benzeyen bir sınıf arkadaşı Leibgeber’le ad değiştirirler. Bu durum Siebenkas’in miras davasını alt üst eder. Para sıkıntısı yüzünden gittikçe sarsılır evliliği. Buna Siebenkas’in kıskançlığı ve karısının ev işlerinde aşırı titizliği de eklenince evde huzur kalmaz, sonunda Siebenkas karısıyla ancak mektupla haberleşir. Miras davası kaybedilir.   Leibgeber arkadaşına teselli olsun diye bir miktar para gönderir ve onu Bayreut’a davet eder. Burada Natalie adında güzel ve kültürlü bir kadına âşık olur. Karısından kurtulup onunla evlenmek için plan kurar. Hasta numarası yapar, vasiyetnamesini yazar, sonra da ölü rolü yapar. Başında arkadaşı Leibgeber beklemektedir. Sonunda Leibgeber onun kaçmasını sağlar,  boş tabut törenle gömülür. Aylar sonra karısının Stefel adında bir arkadaşıyla evlendiğini, Natalie’nin onun ölümüyle çok sarsıldığını öğrenir. Kuh-schnappel’e ikinci gidişinde yanı başında gömüldüğünü görür. Natalie ile karşılaşır, ona hikâyesini anlatır, evlenip mesut olurlar. Yapıtım, idealler peşinde koşan bir ruhun günlük hayatla mücadelesinin mizahi bir tablosudur Titan (1803). Bu dört ciltlik romanımı ben daha 1972 yılında ana eserim olarak planlamıştım. Dehanın bedbaht eden gücünü (unglücklich durch Genie) konu alan bu yapıtın Unsichtbare Loge ve Hesperus’la ortak yanları vardır ve bu da bir biyografya/eğitim romanı sayılır. Konusu oldukça karmaşıktır. Karakterler de ilginçtir. İdealist genç prens Albano, bir nazırın kızı olan Liana’yı sevmektedir. Liana hayata dayanamayacak kadar ince ruhlu, hayalperest bir kızdır. Benim ekseri kadın kahramanlarım gibi o da genç yaşta ölür. İleri görüşlü, kibar bir insan olan Albano Roma’da Fransız İhtilali için mücadeleye girişir, sonra asil Iddoine ile evlenir ve tecrübeli olgun bir insan olarak tahta geçer. Albano’nun karşıt figürü ölçü tanımayan Sturm und Drang tipi Roquairol ve soğuk iktidar adamı prens Cesara ve ihtiraslı Linda’dır. Bu figürlerin ortak yanı hepsi de benim kayıtsız sübjektifliğimi yansıtmaktadır. Ben bu kahramanlarımda Goethe’nin soğukluğunu, Schiller’in idealizmini, Jena romantiklerinin estetikçiliğini, Fichte’nin titanizmini eleştirdim. Eğitim romanı özeliğine gelince: Titan’da tüm yönlü eğitim idealini işledim. Kitap, enerji dolu taşkın bir yaradılışta olan Albano’nun ölçülü ve dengeli bir kişiliğe doğru gelişimini adım adım izlemektedir. Ben Friedric Jacobi’ye yazdığım bir mektupta romanınım amacı ve sonucu hakkında şöyle dedim:” Titan’ın adı aslında Anti-Titan olmalıydı. Her haddini bilmez, cehennemini kendi hazırlar;  aynı her dağın sonunda vadisinden kendine ova yapması gibi. Bu kitap, kuvvetin ahenkle çekişmesidir. Albano kendini sıyırır  ve en azından  acı çeker. “Vorschule der Ashetik (1804): Benim edebiyat hakkında teorik bir incelememdir ve estetikten çok poetik alanına girer, çünkü yalnızca edebiyat sanatı konu edilmektedir. Klasik sanat anlayışının tersine ben, tabiatın taklit edilmesine karşıyımdır ve bunu unpoetische Repetierkunst der grossen Weltuhr diye niteledim. Almanlara espri (Witz)   kültürü ve Shakespeare tarzı bir dünya mizahı (Welthumor) tavsiye ettim. Espri bize önce eşitlik sağlayarak özgürlük verir. “Flegeljahre (1805): Bir biyografi olan bu roman benim “Titan”ın sonuna eklediğim Die Doppelganger adlı taslakta planlamıştım.  Konusu bir arada yetişen ikiz kardeşlerin öyküsüdür. Ben önce kendimi kahramanın kardeşi olarak tasavvur edip romana başladım, bu nedenle romanıma Geschichte meines Zwillingsbruders başlığını vermek istedim. Roman kahramanlarından Walt’ın (Gott Wald Harnisch)  çeşitli maceralarla nasıl gerçeklik anlayışına ulaştığını, nasıl şair olduğunu işlemeyi, yani yine bir gelişimin sürecini dile getirmeyi amaç edinen yapıtın ana motifi edebiyatın basit hayata karşı (Poesie gegen Philisterei)  savunulmasıdır.  Her iki kahraman Walt ve Vult edebiyatın savunucularıdır. Walt bir hayalperesttir. Vult uyanıktır, alaycıdır ve gerçeğe daha bağlıdır. Roman kahramanlarının birbirine yazdıkları Hoppelpoppel oder das Herz adlı parça, yaptın benim tarafımdan yapılmış bir özyorumu (Selbstinterpretation)  niteliği taşır. Parçanın başlığı, karşıtların bir arada yaşadığını ve bu ikiz kardeşlerin şahsında ifadesini bulduğunu gösterecek şekilde seçilmiştir. Roman formu bakımından yapıt benim poetipime göre İtalyan ve Hollanda üslubuna dayandırdım ve karşıtlıklardan uyuma ulaşma çabası esasına göre kurdum. Bölüm başlıkları, tabiat ürünlerine göre verilmiş alt başlıklar bölüm konularını özetleyecek niteliktedir. “ Levana, ein Erziehungsbuch (1807) İki ciltlik olan bu yapıt, anne babalar için bir pedagoji kitabıdır. Levana, Romalılarda yeni doğan çocukların koruyucu tanrıçasının adıdır. Ben üç çocuğumu yetiştirmek için izlediğim yolu anlattığım bu esere Levana adını verdim. Birinci cilt Gonca Çağı
(Knospenzeit) adıyla çocuğun ilk yıllarını ele aldım. İkinci ciltte Bahar Çağı dediğim Blütezeit’ı işledim, çocuğun cinsel farklılaşmasıyla beliren problemleri, ahlaki fikir ve sanat eğitimi üzerinde durdum. Eğitimin ana konularının sevgi ve din bilinci, eğitim idealinin ise devrin hüküm süren ruhunu aşma (die Erhebung über eden Zeitgeist)  olduğunu ileri sürdüm. Bana göre çağdaş ruh hastadır, bu yüzden aşılmalıdır. Gerçeklik hissi (Wirklichkeitssinn) uyandırma, derslerde deneylere önem verme gibi konularda oldukça modern görüşler işledim.
“Sevgili dostum incelemelerin hakkında neler söylemek istersin?”
“Sevgili dostum, Über das Lacherliche, Über die humoristische Dichtkunst, Über den Witz başlıklı incelemelerim çok ilgi uyandırdı ve yapıtlarımın doğru anlaşılmasında hatırı sayılır katkısı oldu. Humor kavramı,  bana göre idealist irade ile dünya gerçekliği arasındaki ebedi çekişmeyi dile getirmek sanatıdır. Humor yücenin tersidir, yine humor trajik sanatın da dibini gördüğü uçurumu kapatır, insanı ondan korur. Hakiki şairin görevi, sınırlı yaratışta olan tipleri,  düşüncenin sonsuzluğuyla çevrelemek ve onları göğe uçuyorlarmış gibi bu sonsuzluk içinde kaybetmektir.”
“Sevgili dostum, senin bir de hicivci yanın var. Bu konuda neler söylemek istersin?”
“Sevgili Bedriye, ilk hicivlerim olan Grönlandische Prozesse (1782) ve Auswahl aus des Teufels Papieren (1789) benim Batı Aydınlanmacılığımın bir üyesi olduğumu gösterir. Hiciv konusundaki görüşlerimi şöyle açıklamıştım: “Çok duygulu kimselerin yaptığı hiciv şiddetli rezil edicidir, mesela Pope, Young, Rousseau, buna karşılık soğukluk, yani ironi, yumuşak kalpli olmayanlarda söz konusudur, mesela Voltaire ve Swift! Duygulu yazarın hicivlerinde şiddet ve acılık, yumuşak kalpli olmayanlarınkinde ise soğukluk, alay bulduğunu belirttiğim bu düşüncem aynı zaman da benim poetikçi yanımı da gösterir. Sevgili Bedriye, buraya kadar sanatımla ilgili anlattıklarımı senin elindeki yapıttan paylaştım. Bu yüzden sanatım hakkında daha gerçekçi bilgilere sahip olduğunu düşünüyorum. Kitaptan bağımsız olarak benim insan yönüm hakkındaki düşüncelerini benimle paylaşırsan çok sevinirim.”
“Sevgili dostum, genç yaşta okumaya başlaman, kendini eğitim ve bilgiyle donatman her türlü takdire değer.  Mütevazı bir köy rahibinin oğlu olarak dünyaya geliyorsun. Öğrenciyken kendini en çok Fransız Aydınlanmacıların yapıtları ile İngiliz hicivlerini okuyorsun. Kendini salt bilgiyle donatmıyorsun aynı zamanda tam bir salon erkeği olarak da yetiştiriyorsun. Piyano başındaki ustalığın, yüksek zekân, dil inceliklerine vakıf oluşunla beğenilen bir insansın.  Kendini sık sık Beethoven’le karşılaştırmaktan büyük bir zevk duyuyorsun. Sağlığında yapıtları en çok okunan yazarlardan biri olarak şöhreti tadıyorsun. Bir ara unutulsa da adın tekrar gündeme bomba gibi düşüyor ve eski ününü yeniden kazanıyorsun. İnsanların beğenisi senin için çok çok önemli. Yoksul çocukluğunun içinde yaratığı ezikliği bilgi ve yeteneğinle yeniyorsun. Çağına göre oldukça ilerici bir görüşe sahipsin. Çocukluğunda yaşadıklarını çocuklarına yaşatmamak için oldukça çaba ve emek sarf ediyorsun. Çok iyi bir babasın. Yazdıklarında ısrarla bir insanın her koşulda mutlu olabileceğini vurguluyorsun. Yaşadıklarından beslenerek yazıyorsun yapıtlarını. Yapıtların klasiklerden daha çok okunuyor o dönemde. İyimser kişiliğin sayesinde karşına çıkan zorlukları büyütmüyorsun. Yazdıklarının sana verdiği iç huzuru ölünceye değin hissediyorsun. Girdiğin her ortama uyum sağlamaktan zorlanmamış olman seni mutlu bir insan yapıyor. Severek yaptığın mesleğinden önce sen, sonra da, yazdıkların besleniyor. İnsanlara kırıldığında bu kırgınlıkları içinde biriktiriyorsun. Bu sayede içinde sürekli yaralar büyüten bir insan olmuyorsun. Herkese karşı sevecen ve merhametlisin. Hicivlerinde bile kişiliğin ve hayata bakış açın çok önemli rol oynuyor. İnsanlara önyargılı yaklaşmadığın için de insan gerçeğine vakıf olmuşsun.  Her insan senin için yeni bir dünya. Bu yenidünyalardan içeri adımını atarken ihtiyatlı olmayı elden bırakmıyorsun. Yaşayan her insanın mutlu olmasını istediğin için hayat verdiğin kahramanların da sonunda mutluluğu buluyor çoğunlukla. Sanatın tüm sorunları üzerinde kafa yormuşsun. Kimden etkilenirsen etkilen yazdıklarında kendi kişiliğinin izleri hüküm sürmüş. Hayatında kendini eksik hissedeceğin ağır kayıplar yaşamamışsın. Daha öğrenciyken kendine çizdiğin yolun edebiyat olduğuna karar vermişsin ve ömrünün sonuna kadar bu alanda kendini geliştirmek için yoğun çaba harcamışsın. Sevme ve sevilme eksikliklerini daha derinden duyumsamak için kendini daha fazla yazmaya adamışsın. Bu yüzden de kendisiyle çatışan bir insan olmamışsın. Kadın kahramanlarını erken yaşta öldürmenin altında yatan asıl nedenin aşkın bir süre sonra yerini sıradanlığa bıraktığını düşünmenden kaynaklanıyor. Yaşamak için bir anlam arayışına girmemişsin. Hiçbir ekole bağlı olmamışsın. İradeni hiç kimsenin iradesine terk etmiyorsun. Kendi kararlarını kendin almışsın ve aldığın kararları hayata geçirmişsin. Açlığı da zenginliği de aynı gururla taşımışsın. Aşırı gururlu ve kırılgan bir yapıya sahip olduğun için kimsenin bu kırılgan yanını görmesini istemiyorsun. İnsanlarla ne paylaşırsan paylaş kendi içinin mahremiyetini kendine saklıyorsun. Dostluğa ve arkadaşlığa çok değer veriyorsun hayatında. Hiçbir arkadaşına ve dostuna vefasızlık etmiyorsun. Sana yapılan vefasızlıkları da kendi diğer yaraların gibi onurla taşıyorsun. Duygularını çok kolay ifade eden biri değilsin. Bu yönüyle ketum birisin. Hayattan çok şey beklemek yerine elindekilerin kıymetini bilmekti senin hayat algılayışın. Bu yüzden sık sık hayal kırıklığına uğramıyorsun. Kendini hem yaşayarak hem de yazarak ifade ediyorsun. En zayıf yanın aşırı merhametli olmandır. Din içinde büyümene rağmen aşırı bir dinci olmuyorsun. Sorgulamayı ve öğrenmeyi tercih ediyorsun. Üç çocuğun oluyor. Üçünü de aynı sevgiyle bağrına basıyorsun. Onların eğitimini çok önemsiyorsun. Onların büyümelerini gözlemekle kalmıyor onlarla birlikte sen de büyüyorsun. İyi bir insan olmak için çaba harcıyorsun. İnsan sarrafı olduğun için romanlarında karakter yaratırken zorlanmıyorsun. Hayatta en büyük zevkin yazdığın yapıtları okumaktır. Okuduklarında bulduğun eksiklikleri bir sonraki yapıtında gidermeye özen gösteriyorsun. Yazarken okuyucuyu düşünen senin kadar çok az yazar vardır. Hayatın boyunca sevdin, sevildin, öğrendin ve yazdın. İnsanlığa karşı sorumluluklarını hem iyi bir öğretmen olarak hem topluma yetiştirdiğin canlı eserlerinle hem de yazılı eserlerinle hizmet veriyorsun. Sanat çevresinde kendini kabul ettirmekte zorlanmıyorsun. Çok kısa bir süreliğine yaşarken unutulmuşluğu yaşamak seni içten içe yaralıyor. Sen insanların ilgisiyle yaralarını unutan birisi olduğun için ilgisizlik senin üstesinden geleceğin bir zorluk değil. Karakterlerin özellikleri birbirine benzemesi senin oturmuş bir kişiliğinin olmasından kaynaklanıyor. Çocukluk ve gençlik anılarına oldukça bağlısın. Kendini yalnız hissettiğin anlar çoğunlukta olsa bile kendini oyalayacak bir uğraş bulmakta zorluk çekmiyorsun. Sürekli okuyarak ve üreterek zihinsel üretkenliğine katkı sağlıyorsun. Tutarlı bir kişiliğe sahipsin. Bu yüzden yerleşik değerlerin insanısın. Yetiştiğin kültüre yabancılaşmadan yaşam serüvenini noktalıyorsun. Yaşarken hayata bağlıydın ve yaşamayı çok seviyordun. Karamsarlığa sık sık kapılsan da hemen karamsarlıktan kendini kurtaracak bir güzellik buluyordun hayatında. Anlaşılmaya çok önem veren bir insansın. Yaşarken doğru anlaşıldığını görmenin ayrıcalığını yaşıyorsun. Çocuksu coşkunu hiçbir zaman yitirmiyorsun. Karanlığı hiç sevmiyorsun. Aydınlığın peşinden gittin, sürekli de gidiyorsun. Aydınlanmacı fikirlerinle yaşadığın dönemde yarattığın yapıtlarınla adını altın harflerle yazdırmayı başarıyorsun. Hem yaşarken hem de ölümünün akabinde hak ettiğin saygıyla ödüllendiriliyorsun. Kendine yarattığın hayran kitlen seni hiçbir zaman terk etmiyor. Yapıtların birçok bakımdan geçerliliğini sürdürüyor. Bu anlamıyla şanslı birisisin. Halen sevenlerin olduğunu bilmeni istiyorum. Ben seni seviyorum.
 “Teşekkür ederim Sevgili Bedriye. Hakkımdaki düşüncelerine layık olmaya çalışacağım. Seninle bir sonraki buluşmamızda hayatımdaki dramlar hakkında konuşmak istiyorum. Ben de seni seviyorum. Kendine iyi bak. Bir sonraki görüşmemizde buluşmak umuduyla, şimdilik hoşça kal.”
Kaynak: Prof. Dr. Gürsel Aytaç. Yeni Alman Edebiyatı Tarihi. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, S. 195-203 Ankara. 
 
 
 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder