Alman Romanının ve Hicvin Dâhisi: Jean Paul
Bedriye Korkankorkmaz
İstediğim şeyleri gerçeğe
dönüştüremediğim zamanlarda hayatın beni terk ettiğini düşünüyorum. Şu soruyu
asla yanlış anlamayacağım bir yalınlıkla soruyorum kendime: “Hayatımı istiyorum
demekle hayatı istiyorum demek arasındaki fark nedir? Ellerimin titrediğini hissediyorum. Kendime
hiç bu kadar içten ellerimi uzatmamış ve kendime hiç bu kadar yakın olmamıştım…
Çözülüyorum. Aklım içsel çözülmelerle huzura kavuşuyor. Huzura kavuşan aklım
kişiliğimde devrim yapacak büyük
fikirlerle beni tanıştırıyor. İnsanın en
büyük yanılgısı büyük fikirleriyle kendi devrimini yaratacağı gücün içinde
olduğunu görememesidir. Ben de bu gerçeği göremeyenlerdenim. Bu yüzden kendimi
doğru algılamadığımı düşünüyorum. Sadece başkalarını doğru algılamak için
didiniyorum. İçimdeki duygusal iflasın
nedeni bu. İnsanların mutlu olmasını istediğim kadar neden kendimin de
mutluluğa ihtiyacı olduğunu düşünemiyorum? Kanımca, büyük düşünüp büyük
yaşadıklarına inanan birçok insanın en acınası yanılgısıdır bu gerçek. Kendimle
sohbetim amacına ulaşıyor gibi… Fark yaratarak yaşamak istiyorum. Kendimi
hatırlıyorum ve kendimi kazanmak istiyorum. Kendimi bildim bileli yaşam
serüvenini noktalamış dolayısıyla da unutulmuş şair ve yazarların ölümsüz
ruhlarıyla sohbet etmek istiyorum. Bu kez de Jean Paul’un ölümsüz ruhuyla
sohbet istiyordum. İstanbul’dan dostum Aslı beni görmeye gelmişti. Onun
karşılamak için HAVAŞ servislerinin son durağı olan Mezitli’ye gitmiştim. Bir
yandan da Jean Paul’u düşünüyordum. Bulduğum bir bankta oturdum yalnız başıma.
Heyecanlıydım dostumu göreceğim için. O an elinde benim kendisi hakkında
okuduğum yapıtla bir bayın yanıma yaklaştığını fark ettim. Onu görür görmez
tanımıştım. Konuşmadan birbirimize sarıldık. Sonra yanıma oturdu. Sohbet ettik.
Öyle kaynaştık ki birbirimize ona hiç çekinmeden şunu sordum:
“Sevgili dostum bana hayatından söz
eder misin?” Gülümsedi. Kollarını omuzlarıma attı, benim başımı omuzlarına
yasladı. Bir süre onun omuzlarına yasladım başımı. İçimdeki tarif edilmez keder
bir anda yok olup gitmişti. Varlığıyla bana yaşama sevinci vermişti. O anın hiç
bitmesini istemiyordum.
“Sevgili Bedriyecik, benin asıl adım Johann Paul Friedrich
Richter’dir. Rousseau’ya özenerek Johann adımı Jean şeklinde değişirdim;
edebiyat tarihinde adım da Jean Paul olarak geçer. 1763 yılında, Yedi Sene
Savaşları’nın bittiği yıl Fichtelgebirge’de Wunsiedel kasabasında doğdum. Babam
yoksul bir Protestan köy rahibi aynı zamanda da komponisttir. Leipzig’de öğrenciliğim
sırasında devrin her türlü bilgisini büyük bir öğrenme merakı içinde edata
yuttum. En çok Fransız
Aydınlanmacılarını ve İngiliz hicivlerini okuyordum. Ben çok okunan yazarlardan
biri oldum her zaman. Popülerliğimi kültürün evrenselliğine borçluydum. Piyano
başındaki ustalığım, yüksek zekâm, dil inceliklerine vakıf oluşum beni
salonlarda saraylarda beğenilen bir insan yaptı. Kendimi sık sık Beethoven’le
karşılaştırıyordum. 19. yüzyılda itibaren unutuldum. George beni yeniden ortaya çıkardı. Ben hiçbir
ekole dâhil edilemeyen, kendime özgü bir yazardım. Geçiş devri şairi
özelliklerini tipik bir şekliyle üzerimde topluyordum.”
“Sevgili dostum yapıtların hakkında
neler söylemek istersin?”
“Die unsichtbare Loge (1793) bu benim ilk büyük romanımdır. İki ciltlik
bir biyografidir; bu anlamıyla tamamlanmamış bir Bildungsroman niteliğindedir.
Roman kahramanı Gustav benim eserlerimde sık rastlanan tipik büyük insanlardan
biridir. Konu da yine tipik benim konularımdan birisidir. Akıl almaz olaylar ve
bu olaylar içinde haşır haşır neşir olan duygulu bir kahraman. Üslup yönünden
İngilizlerin santimantal hiciv ve mizah romanlarından etkilendim; geniş tabiat
tasvirlerine yer verdim, okuyucuya doğrudan doğruya hitap ettiğim anlar oldu,
şaka havasında hayali olaylar anlattım, acayip insanlardan tuhaf olaylardan söz
ettim, zaman zaman da ruh tasvirleri yaptım. “Das Leben de vergnügten
Schulmeisterlein Maria Wuz in Auenthal (1793) Benim Die unsichtbare Loge romanıma eklediğim bu roman bir çeşit idildir
ve benim ilkokul öğretmenliği yaptığım dönemdeki anılarımdan çok şey içerir.
Romanın kahramanı Wuz, şen hayatından memnun bir köy öğretmenidir. Akşamları
lamba ışıkları altında gençlik günlerini hayal eder, kitapların her birinin
nasıl kaleme aldığını, bunların her biriyle nasıl mutlu olduğunu anımsar. Wuz,
her şeyden önce iyimser, mutlu olmasını bilen bir insandır. Kışın soğukta,
sıcak yaz günlerini, yorgun anlarında, evdeki rahat döşeğini düşünerek bile
mutlu olan birisidir. Babasının ölümünün akabinde nişanlanır, nişanlılık onun
için başlı başına bir mutluluk kaynağıdır. Düğün hazırlıklarını büyük bir
zevkle yapar, düğünü de köy için başlı
başına bir olay olur. Ben okuyucuma Wuz’u tanıdığımı, onun şen hayatını nasıl
öğrendiğimi de anlatırım. Wuz bir kriz geçirip yatağa düşmüştür. Karısı hasta
kocasını göstermek için beni yanına çağırmıştır. Wuz hastalandıktan sonra
günlerini kendi eserlerini okuyarak, çocukluk oyuncaklarını tarih sırasına göre
saklayarak, eski bir takvimin resimlerini tamamlayarak geçirmiştir. Onun mutlu
hayatı ölünceye dek sürmüş, ölümünü bile güzel bir güne, evlilik ve öğretmenlik
yıl dönümüne rastlanmıştır. “Hesperus oder 45 Hundsposttage (1795):Bu üç
ciltlik eğitim romanımı da bir hayat hikâyesidir ve sadece bir yansımadan
ibaret olan hayatlarımızı kendinden ve ölümden daha küçük gören büyük insana
ithaf ettim. Romanın bölümleri Hundspottage ( Köpek Posta Günleri) adıyla
ayırdım. Ben kendimin Scheerau Prensliğine ait bir odada bulunduğumu ve
Spitzius adında bir köpeğin bana zaman zaman posta taşıdığını, Flachsenfingen
Prensliğinde olup bitenleri bu yolla öğrendiğimi açıklarım. Benim bu gelişen
olaylara nadiren birkaç satır eklediğimi genellikle bunları olduğu gibi
aktardığımı söyledim. Romanın konusu,
küçük bir prens sarayından geçer. Sayıca çok olan roman figürleri (gizli
Jacobin müritleri, bir İngiliz lordu,
bir Hint bilgesi) oldukça karmaşık
olaylar zinciri içinde karşılaşırlar.
Her şeyden önce duygulu bir çift olan Klotilde ve Victor aşkları için
çeşitli saray entrikalarıyla mücadele etmek zorunda kalırlar. Victor, benim
kişiliğimden izler taşır. Duygululuk, bunun Humor ve akıl yoluyla üstesinden
gelme durumu, benim biyografimden alınmadır. Karmaşık olaylar, adeta felsefi
düşüncelerin, bilgeliklerin ifadesini bulması için ortam hazırlamaktadır. Romanın
tümü genellikle Sterne ve Fielding’den esinlenmedir. “Quintus Fixlein (1796):
Bu romanımın konusu da öğretmen Fixlein’in Flachsenfingen’deki
hayatımdır. Benim Hesperus romanıma denge teşkil edecek şekilde planladığım bu
yapıtımda idealist göklerde uçan karakterlerin yerini, Wuz tarzı kendine hâkim
oluşlar ve yine Wuz tarzı iyimserlikler almıştır. Benim amacım, küçük zevklerin büyük zevklerden daha üstün
tutulması gerektiğini ve bizi büyük değil küçük olayların mutlu ettiğini bütün
dünyaya ispatlıyorum. Fixlein her şeye rağmen memnun ve mesut halini
koruyamayan bir tiptir aynı zamanda benim yüksek karakterlerimden izler
taşır. Fixlein, Flachsenfingen’e yeni
tayin olmuş bir öğretmendir. Yakın bir yer olan Hukelum’daki ihtiyar annesini
ziyarete gider, rahip Astmann’la ve onun vaftiz annesi, asil Bayan Von
Aufhammer’le tanışır. Bu Bayan Fixlein’ın müdür yardımcılığı kadrosuna
atanmasını sağlar. Ona bu kadronun verilişinin sebebi, onun da birçok akrabası
gibi otuz iki yaşında öleceği ihtimalinin hesaba katılışından dolayıdır.
Rahibin ölümünden sonra kâtibin bir hatasından faydalanarak rahip görevini de
üstlenir. Kendisi de otuz iki yaşından önce öleceği konusunda kuşkuya kapılır.
Düğününü bu kritik dönemi atlattıktan sonra yapar. Hayatından ve mesleğinden memnundur.
Oğlunun vaftiz töreninde kendisinin asıl doğum tarihi meydana çıkar; otuz iki
yaşını o yıl dolduracaktır. Bu haber onu mah eder. Hasta olur yataklara düşer.
Elinde çocuğun oyuncağı, kendinden geçmişken yapılan telkinlere kanar ve henüz
çocukluk çağında olduğunu kabul eder. Dolayısıyla kuşkusu kaybolur, tekrar
hayata tutunur ve mutlu olur. Siebenkas
(1797): Benim mizah romanımın tüm başlığı şöyle: Blumen, Frucht-und Dornstücke, oder Ehestand Tod und Hochzeit des
Armenadvokaten F.St. Siebenkas im Reichsmarkıflekken Kuhschnappel. Roman
kahramanı Siebenkas bir avukattır ve düğününde, mirasa konduğunu karısına haber
vermez. Kendisine çok benzeyen bir sınıf arkadaşı Leibgeber’le ad
değiştirirler. Bu durum Siebenkas’in miras davasını alt üst eder. Para sıkıntısı
yüzünden gittikçe sarsılır evliliği. Buna Siebenkas’in kıskançlığı ve karısının
ev işlerinde aşırı titizliği de eklenince evde huzur kalmaz, sonunda Siebenkas
karısıyla ancak mektupla haberleşir. Miras davası kaybedilir. Leibgeber arkadaşına teselli olsun diye bir
miktar para gönderir ve onu Bayreut’a davet eder. Burada Natalie adında güzel
ve kültürlü bir kadına âşık olur. Karısından kurtulup onunla evlenmek için plan
kurar. Hasta numarası yapar, vasiyetnamesini yazar, sonra da ölü rolü yapar. Başında
arkadaşı Leibgeber beklemektedir. Sonunda Leibgeber onun kaçmasını sağlar, boş tabut törenle gömülür. Aylar sonra
karısının Stefel adında bir arkadaşıyla evlendiğini, Natalie’nin onun ölümüyle
çok sarsıldığını öğrenir. Kuh-schnappel’e ikinci gidişinde yanı başında
gömüldüğünü görür. Natalie ile karşılaşır, ona hikâyesini anlatır, evlenip
mesut olurlar. Yapıtım, idealler peşinde koşan bir ruhun günlük hayatla
mücadelesinin mizahi bir tablosudur Titan
(1803). Bu dört ciltlik romanımı ben daha 1972 yılında ana eserim olarak
planlamıştım. Dehanın bedbaht eden gücünü (unglücklich
durch Genie) konu alan bu yapıtın Unsichtbare
Loge ve Hesperus’la ortak yanları vardır ve bu da bir biyografya/eğitim
romanı sayılır. Konusu oldukça karmaşıktır. Karakterler de ilginçtir. İdealist
genç prens Albano, bir nazırın kızı olan Liana’yı sevmektedir. Liana hayata
dayanamayacak kadar ince ruhlu, hayalperest bir kızdır. Benim ekseri kadın
kahramanlarım gibi o da genç yaşta ölür. İleri görüşlü, kibar bir insan olan
Albano Roma’da Fransız İhtilali için mücadeleye girişir, sonra asil Iddoine ile
evlenir ve tecrübeli olgun bir insan olarak tahta geçer. Albano’nun karşıt
figürü ölçü tanımayan Sturm und Drang tipi Roquairol ve soğuk iktidar adamı
prens Cesara ve ihtiraslı Linda’dır. Bu figürlerin ortak yanı hepsi de benim
kayıtsız sübjektifliğimi yansıtmaktadır. Ben bu kahramanlarımda Goethe’nin
soğukluğunu, Schiller’in idealizmini, Jena romantiklerinin estetikçiliğini,
Fichte’nin titanizmini eleştirdim. Eğitim romanı özeliğine gelince: Titan’da
tüm yönlü eğitim idealini işledim. Kitap, enerji dolu taşkın bir yaradılışta
olan Albano’nun ölçülü ve dengeli bir kişiliğe doğru gelişimini adım adım
izlemektedir. Ben Friedric Jacobi’ye yazdığım bir mektupta romanınım amacı ve
sonucu hakkında şöyle dedim:” Titan’ın adı aslında Anti-Titan olmalıydı. Her
haddini bilmez, cehennemini kendi hazırlar;
aynı her dağın sonunda vadisinden kendine ova yapması gibi. Bu kitap,
kuvvetin ahenkle çekişmesidir. Albano kendini sıyırır ve en azından
acı çeker. “Vorschule der Ashetik (1804): Benim edebiyat hakkında teorik
bir incelememdir ve estetikten çok poetik alanına girer, çünkü yalnızca
edebiyat sanatı konu edilmektedir. Klasik sanat anlayışının tersine ben,
tabiatın taklit edilmesine karşıyımdır ve bunu unpoetische Repetierkunst der grossen Weltuhr diye niteledim.
Almanlara espri (Witz) kültürü ve
Shakespeare tarzı bir dünya mizahı (Welthumor)
tavsiye ettim. Espri bize önce eşitlik sağlayarak özgürlük verir. “Flegeljahre
(1805): Bir biyografi olan bu roman benim “Titan”ın sonuna eklediğim Die
Doppelganger adlı taslakta planlamıştım.
Konusu bir arada yetişen ikiz kardeşlerin öyküsüdür. Ben önce kendimi
kahramanın kardeşi olarak tasavvur edip romana başladım, bu nedenle romanıma
Geschichte meines Zwillingsbruders başlığını vermek istedim. Roman
kahramanlarından Walt’ın (Gott Wald Harnisch)
çeşitli maceralarla nasıl gerçeklik anlayışına ulaştığını, nasıl şair
olduğunu işlemeyi, yani yine bir gelişimin sürecini dile getirmeyi amaç edinen
yapıtın ana motifi edebiyatın basit hayata karşı (Poesie gegen
Philisterei) savunulmasıdır. Her iki kahraman Walt ve Vult edebiyatın
savunucularıdır. Walt bir hayalperesttir. Vult uyanıktır, alaycıdır ve gerçeğe
daha bağlıdır. Roman kahramanlarının birbirine yazdıkları Hoppelpoppel oder das
Herz adlı parça, yaptın benim tarafımdan yapılmış bir özyorumu
(Selbstinterpretation) niteliği taşır.
Parçanın başlığı, karşıtların bir arada yaşadığını ve bu ikiz kardeşlerin
şahsında ifadesini bulduğunu gösterecek şekilde seçilmiştir. Roman formu
bakımından yapıt benim poetipime göre İtalyan ve Hollanda üslubuna dayandırdım
ve karşıtlıklardan uyuma ulaşma çabası esasına göre kurdum. Bölüm başlıkları,
tabiat ürünlerine göre verilmiş alt başlıklar bölüm konularını özetleyecek
niteliktedir. “ Levana, ein Erziehungsbuch
(1807) İki ciltlik olan bu yapıt, anne babalar için bir pedagoji kitabıdır.
Levana, Romalılarda yeni doğan çocukların koruyucu tanrıçasının adıdır. Ben üç
çocuğumu yetiştirmek için izlediğim yolu anlattığım bu esere Levana adını verdim. Birinci cilt Gonca
Çağı
(Knospenzeit) adıyla çocuğun ilk yıllarını ele aldım. İkinci ciltte
Bahar Çağı dediğim Blütezeit’ı
işledim, çocuğun cinsel farklılaşmasıyla beliren problemleri, ahlaki fikir ve
sanat eğitimi üzerinde durdum. Eğitimin ana konularının sevgi ve din bilinci,
eğitim idealinin ise devrin hüküm süren ruhunu aşma (die Erhebung über eden Zeitgeist)
olduğunu ileri sürdüm. Bana göre çağdaş ruh hastadır, bu yüzden
aşılmalıdır. Gerçeklik hissi (Wirklichkeitssinn)
uyandırma, derslerde deneylere önem verme gibi konularda oldukça modern
görüşler işledim.
“Sevgili dostum incelemelerin
hakkında neler söylemek istersin?”
“Sevgili dostum, Über das Lacherliche, Über die humoristische Dichtkunst, Über den
Witz başlıklı incelemelerim çok ilgi uyandırdı ve yapıtlarımın doğru
anlaşılmasında hatırı sayılır katkısı oldu. Humor kavramı, bana göre idealist irade ile dünya gerçekliği
arasındaki ebedi çekişmeyi dile getirmek sanatıdır. Humor yücenin tersidir,
yine humor trajik sanatın da dibini gördüğü uçurumu kapatır, insanı ondan
korur. Hakiki şairin görevi, sınırlı yaratışta olan tipleri, düşüncenin sonsuzluğuyla çevrelemek ve onları
göğe uçuyorlarmış gibi bu sonsuzluk içinde kaybetmektir.”
“Sevgili dostum, senin bir de
hicivci yanın var. Bu konuda neler söylemek istersin?”
“Sevgili Bedriye, ilk hicivlerim
olan Grönlandische Prozesse (1782) ve
Auswahl aus des Teufels Papieren
(1789) benim Batı Aydınlanmacılığımın bir üyesi olduğumu gösterir. Hiciv
konusundaki görüşlerimi şöyle açıklamıştım: “Çok duygulu kimselerin yaptığı
hiciv şiddetli rezil edicidir, mesela Pope, Young, Rousseau, buna karşılık
soğukluk, yani ironi, yumuşak kalpli olmayanlarda söz konusudur, mesela
Voltaire ve Swift! Duygulu yazarın hicivlerinde şiddet ve acılık, yumuşak kalpli
olmayanlarınkinde ise soğukluk, alay bulduğunu belirttiğim bu düşüncem aynı
zaman da benim poetikçi yanımı da gösterir. Sevgili Bedriye, buraya kadar
sanatımla ilgili anlattıklarımı senin elindeki yapıttan paylaştım. Bu yüzden
sanatım hakkında daha gerçekçi bilgilere sahip olduğunu düşünüyorum. Kitaptan
bağımsız olarak benim insan yönüm hakkındaki düşüncelerini benimle paylaşırsan
çok sevinirim.”
“Sevgili dostum, genç yaşta okumaya
başlaman, kendini eğitim ve bilgiyle donatman her türlü takdire değer. Mütevazı bir köy rahibinin oğlu olarak
dünyaya geliyorsun. Öğrenciyken kendini en çok Fransız Aydınlanmacıların
yapıtları ile İngiliz hicivlerini okuyorsun. Kendini salt bilgiyle
donatmıyorsun aynı zamanda tam bir salon erkeği olarak da yetiştiriyorsun. Piyano
başındaki ustalığın, yüksek zekân, dil inceliklerine vakıf oluşunla beğenilen
bir insansın. Kendini sık sık
Beethoven’le karşılaştırmaktan büyük bir zevk duyuyorsun. Sağlığında yapıtları
en çok okunan yazarlardan biri olarak şöhreti tadıyorsun. Bir ara unutulsa da
adın tekrar gündeme bomba gibi düşüyor ve eski ününü yeniden kazanıyorsun.
İnsanların beğenisi senin için çok çok önemli. Yoksul çocukluğunun içinde
yaratığı ezikliği bilgi ve yeteneğinle yeniyorsun. Çağına göre oldukça ilerici
bir görüşe sahipsin. Çocukluğunda yaşadıklarını çocuklarına yaşatmamak için
oldukça çaba ve emek sarf ediyorsun. Çok iyi bir babasın. Yazdıklarında ısrarla
bir insanın her koşulda mutlu olabileceğini vurguluyorsun. Yaşadıklarından
beslenerek yazıyorsun yapıtlarını. Yapıtların klasiklerden daha çok okunuyor o
dönemde. İyimser kişiliğin sayesinde karşına çıkan zorlukları büyütmüyorsun.
Yazdıklarının sana verdiği iç huzuru ölünceye değin hissediyorsun. Girdiğin her
ortama uyum sağlamaktan zorlanmamış olman seni mutlu bir insan yapıyor. Severek
yaptığın mesleğinden önce sen, sonra da, yazdıkların besleniyor. İnsanlara
kırıldığında bu kırgınlıkları içinde biriktiriyorsun. Bu sayede içinde sürekli
yaralar büyüten bir insan olmuyorsun. Herkese karşı sevecen ve merhametlisin.
Hicivlerinde bile kişiliğin ve hayata bakış açın çok önemli rol oynuyor.
İnsanlara önyargılı yaklaşmadığın için de insan gerçeğine vakıf olmuşsun. Her insan senin için yeni bir dünya. Bu
yenidünyalardan içeri adımını atarken ihtiyatlı olmayı elden bırakmıyorsun.
Yaşayan her insanın mutlu olmasını istediğin için hayat verdiğin kahramanların
da sonunda mutluluğu buluyor çoğunlukla. Sanatın tüm sorunları üzerinde kafa
yormuşsun. Kimden etkilenirsen etkilen yazdıklarında kendi kişiliğinin izleri
hüküm sürmüş. Hayatında kendini eksik hissedeceğin ağır kayıplar yaşamamışsın.
Daha öğrenciyken kendine çizdiğin yolun edebiyat olduğuna karar vermişsin ve
ömrünün sonuna kadar bu alanda kendini geliştirmek için yoğun çaba harcamışsın.
Sevme ve sevilme eksikliklerini daha derinden duyumsamak için kendini daha
fazla yazmaya adamışsın. Bu yüzden de kendisiyle çatışan bir insan olmamışsın.
Kadın kahramanlarını erken yaşta öldürmenin altında yatan asıl nedenin aşkın
bir süre sonra yerini sıradanlığa bıraktığını düşünmenden kaynaklanıyor.
Yaşamak için bir anlam arayışına girmemişsin. Hiçbir ekole bağlı olmamışsın.
İradeni hiç kimsenin iradesine terk etmiyorsun. Kendi kararlarını kendin
almışsın ve aldığın kararları hayata geçirmişsin. Açlığı da zenginliği de aynı
gururla taşımışsın. Aşırı gururlu ve kırılgan bir yapıya sahip olduğun için
kimsenin bu kırılgan yanını görmesini istemiyorsun. İnsanlarla ne paylaşırsan
paylaş kendi içinin mahremiyetini kendine saklıyorsun. Dostluğa ve arkadaşlığa
çok değer veriyorsun hayatında. Hiçbir arkadaşına ve dostuna vefasızlık
etmiyorsun. Sana yapılan vefasızlıkları da kendi diğer yaraların gibi onurla
taşıyorsun. Duygularını çok kolay ifade eden biri değilsin. Bu yönüyle ketum
birisin. Hayattan çok şey beklemek yerine elindekilerin kıymetini bilmekti
senin hayat algılayışın. Bu yüzden sık sık hayal kırıklığına uğramıyorsun.
Kendini hem yaşayarak hem de yazarak ifade ediyorsun. En zayıf yanın aşırı
merhametli olmandır. Din içinde büyümene rağmen aşırı bir dinci olmuyorsun.
Sorgulamayı ve öğrenmeyi tercih ediyorsun. Üç çocuğun oluyor. Üçünü de aynı
sevgiyle bağrına basıyorsun. Onların eğitimini çok önemsiyorsun. Onların
büyümelerini gözlemekle kalmıyor onlarla birlikte sen de büyüyorsun. İyi bir
insan olmak için çaba harcıyorsun. İnsan sarrafı olduğun için romanlarında
karakter yaratırken zorlanmıyorsun. Hayatta en büyük zevkin yazdığın yapıtları
okumaktır. Okuduklarında bulduğun eksiklikleri bir sonraki yapıtında gidermeye
özen gösteriyorsun. Yazarken okuyucuyu düşünen senin kadar çok az yazar vardır.
Hayatın boyunca sevdin, sevildin, öğrendin ve yazdın. İnsanlığa karşı
sorumluluklarını hem iyi bir öğretmen olarak hem topluma yetiştirdiğin canlı
eserlerinle hem de yazılı eserlerinle hizmet veriyorsun. Sanat çevresinde
kendini kabul ettirmekte zorlanmıyorsun. Çok kısa bir süreliğine yaşarken
unutulmuşluğu yaşamak seni içten içe yaralıyor. Sen insanların ilgisiyle
yaralarını unutan birisi olduğun için ilgisizlik senin üstesinden geleceğin bir
zorluk değil. Karakterlerin özellikleri birbirine benzemesi senin oturmuş bir
kişiliğinin olmasından kaynaklanıyor. Çocukluk ve gençlik anılarına oldukça
bağlısın. Kendini yalnız hissettiğin anlar çoğunlukta olsa bile kendini
oyalayacak bir uğraş bulmakta zorluk çekmiyorsun. Sürekli okuyarak ve üreterek
zihinsel üretkenliğine katkı sağlıyorsun. Tutarlı bir kişiliğe sahipsin. Bu
yüzden yerleşik değerlerin insanısın. Yetiştiğin kültüre yabancılaşmadan yaşam
serüvenini noktalıyorsun. Yaşarken hayata bağlıydın ve yaşamayı çok seviyordun.
Karamsarlığa sık sık kapılsan da hemen karamsarlıktan kendini kurtaracak bir
güzellik buluyordun hayatında. Anlaşılmaya çok önem veren bir insansın.
Yaşarken doğru anlaşıldığını görmenin ayrıcalığını yaşıyorsun. Çocuksu coşkunu
hiçbir zaman yitirmiyorsun. Karanlığı hiç sevmiyorsun. Aydınlığın peşinden
gittin, sürekli de gidiyorsun. Aydınlanmacı fikirlerinle yaşadığın dönemde
yarattığın yapıtlarınla adını altın harflerle yazdırmayı başarıyorsun. Hem
yaşarken hem de ölümünün akabinde hak ettiğin saygıyla ödüllendiriliyorsun.
Kendine yarattığın hayran kitlen seni hiçbir zaman terk etmiyor. Yapıtların
birçok bakımdan geçerliliğini sürdürüyor. Bu anlamıyla şanslı birisisin. Halen
sevenlerin olduğunu bilmeni istiyorum. Ben seni seviyorum.
“Teşekkür ederim Sevgili Bedriye. Hakkımdaki
düşüncelerine layık olmaya çalışacağım. Seninle bir sonraki buluşmamızda
hayatımdaki dramlar hakkında konuşmak istiyorum. Ben de seni seviyorum. Kendine
iyi bak. Bir sonraki görüşmemizde buluşmak umuduyla, şimdilik hoşça kal.”
Kaynak: Prof. Dr. Gürsel Aytaç.
Yeni Alman Edebiyatı Tarihi. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, S. 195-203
Ankara.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder