13 Mart 2018 Salı

Bireylikler Dergisi Mart 2018 sayısında yer alan yazım: artur rimbaud


Bedriye KORKANKORKMAZ

    Henry Miller’in, Rimbaud Ya da Büyük İsyan kitabını ile Stefan Zweig'ın Yarının Tarihi eserinde yer alan “Arthur Rimbaud” denemesini okudum. Yazına ve insanlığın kütüphanesine birbirinden değerli eserler bırakan bu iki sanat dehası,  Arthur Rimbaud’nun kişiliği ile yaşam algılayışını ifade ediş biçimlerini karşılaştırma ve üzerinde düşünce üretme olanağını verdi bana. Benim için her iki esere de değer katan, bu birbirinden değerli üç dehanın içgüdülerine, duygularına, düşüncelerine, hayatı ve sanatı algılayış biçimlerine ayrı ayrı tanıklık etme olanağını bulmam. Benzer acıların ve ortak yaşamların insanları birbirine yaklaştırdıklarının doğruluğunu Miller’in ünlü şairin hayatıyla kurduğu yakınlıktan anlıyorum. Böhme’nin: “Kendimi okuduğumda, Tanrı’nın kitabını okuyorum ve siz kardeşlerim benim kendimi okuduğum alfabemsiniz, çünkü tinim ve istencim kendimde sizi buluyor. Sizin de aynı şekilde beni bulmanızı tüm yüreğimle isterdim” (s.77, Rimbaud Ya da Büyük İsyan”) dediği gibi, H.Miller da, kendi tininin alfabesini A.Rimbaud’da buluyor ve kitabında da bu düşüncenin altını ısrarla çiziyor. Miller, tıpkı ozan gibi kendisinin de annesi yüzünden acılar çektiğini, doğduğu kenti terk ettiğini belirtiyor. Ünlü ozan hakkında kaleme alınmış diğer yapıtlar içinde kendi yazdığı yapıtın farklılığını A.Rimbaud ile benzer duygu ve düşüncenin insanları oluşuna bağlıyor. Haklı da.

  20 Ekim 1854 yılında Fransa’nın kuzeyinde Ardenler bölgesi sınırlarında Charleville kasabasında dünyaya geliyor şair. Şiirin kaderini değiştiren Arthur Rimbaud, subay olan  babasının terk ettiği annesi ve kardeşleriyle büyüyor. Annesi Vitalie Cuif, varlıklı bir ailenin çocuğudur. Rimbaud’nun üç kardeşinden en çok değer verdiği kız kardeşi Isabelle'dir. Eğitimini tamamlamak yerine gezmeyi tercih ediyor ve on altı yaşında evden kaçıyor ozan. Annesine duyduğu öfke ile kız kardeşine duyumsadığı yoğun sevgi yüzünden, kendi gerçeğini aramakla geçiyor ömrü. Otuz yedi yaşında Marsilya'da bir hastane yatağında bir bacağı kesilirken ve kanserli hücre tüm vücuduna insafsızca yayılırken, o muhtemelen ustası Baudelaire’in,“Her kim kendi yaşam koşullarına rıza göstermezse, ruhunu satar” dediğini anımsıyor olmalı.

      Rimbaud, çocukken müzikle ve matematikle ilgileniyor. Herkes onun bu iki meslekten birini tercih edeceğini sanıyor. O, her zaman yaptığı gibi yine insanları şaşırtıyor ve sözcüklerin dünyasını fethetmeyi seçiyor. Geçimini yazdığı şiirlerle değil, bir ırgat gibi çalışarak sağlıyor. H.Miller, A.Rimbaud hakkındaki şu değerlendirmesinde haklı: “O tohum olarak doğdu ve hep tohum kalıyor. Onu kuşatan karanlığın anlamı budur. İçinde ışık vardı, harika bir ışık ama ışınlarını ölümünden sonra göndermesi gerekiyordu. O, mezarın öte yanından, uzak bir ırktan geldi ve yeni bir tin ve bilinç ortaya koydu. Je Pense (düşünüyorum), demek yanlıştır; on me pense (düşünülüyorum) demek gerekir diyor. Dehanın beni üzerine söylediği, her şey aydınlatıcı ve öğreticidir. Onun bedeni, düşlenmiş doyum, merhametin parçalanması, yeni canavarla çiftleşmiş (s.77)” sözleri bana çok anlamlı geliyor.

  Yirmi üç yaşında dünyayı gezerek hayatın tüm sınavlarından geçen ozan, hapiste yatıyor, aç kalıyor, çalışmadığı ucuz iş kalmıyor, vahşi ormanların dehşetine sığınıyor, kendisi gibi ünlü şair Paul Verlaine ile birlikte yaşıyor, Somali zencilerinin dillerini öğreniyor.  Bu ele avuca sığmayan genç asi şair, gerçekte sanatı aracılığıyla adını yaşatmayı aklına getirmiyor. Yazın tarihinde çocuk denecek yaşta üne kavuşmuş olması yazgının bir oyunu olsa gerek. Ün hiçbir şairin hizmetine onun hizmetine girdiği kadar kolay girmiyor.

On yedi yaşında Victor Hugo'nun "Çocuk Shakespeare" dediği şair, şiirin dünyasında işgal etmediği tek bir gezegen bırakmıyor. Özelikle "Sarhoş Gemi" ile Fransız şiirinin en güzel örneklerini veriyor. Hükmetme hırsı ile nasıl ki ünlü şair Verlaine’i metresi konumuna koymayı başardıysa hayatı da, şiiri de kendi güdümüne almayı aynı biçimde başarıyor. Rimbaud, kişiliği gereği zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayan birisi değil; kaybedecek zincirleri dahi olmayan şiirin dâhisidir.

     Şiirle alay eder gibi yazıyor şiirlerini. Bu işi o denli ileriye götürüyor ki, sesli harfleri renk değerlerine göre istifleyerek kaleme aldığı Sonesi, Fransızların kutsal kitabı olma özelliğini günümüzde bile taşıyor. Şiirin kutsal topraklarında kâh botanik kuruyor, kâh sözcüklerin vahşi ormanını yetiştiriyor şair. Yazdığı şiirleri gözden çıkarma işini öylesine ileri götürüyor ki, dostları tarafından yazdığı şiirler toplanmamış olsa, elimizde kendi isteğiyle Brüksel’de bastırdığı Cehennemde Bir Mevsim şiir kitabı dışında şiirleri olmayacaktı Rimbaud'nun.

Dizginlenmeyen enerjisi ve aceleciliği yüzünden bilgiye ulaşmak için emek sarf etmiyor. O, uçlarda yaşamının ona verdiği hazla yetiniyor. Diğer bir deyişle şiirlerini yıldızlarla içki sofrasından yazdığı için şiiri yere düşmüyor, yıldızlar gibi parlamaya devam ediyor. Onun kişiliğinin en çarpıcı özelliği eylem adamı olmasıdır. Tehlikenin koynunda yatan bu asi şair, tıpkı bomba yüklü bir kamyonda seyahat eder gibi geziyor  dünyayı. Kısa ömrünün ortalarında rahat etme hayalleri kuruyor. Zengin olmak, istediği kadınlarla bir gecelik ilişkiler yaşamak, politikaya girmek ve yeni yeni ülkeleri fethetmek... Bu hırsı onu erken yaşta sonsuzluğa kavuşturuyor. Rimbaud, gerçekte acımasız bir insandır. Sekmez iradesi ile elini sürdüğü her nesneye hükmediyor. Çocuk denecek bir yaşta olmasına karşın görüntüsü genelde bir işçiyi andırıyor. Kolay sinirlenen ve sinirlendiği anlarda oldukça saldırgan olan Rimbaud,  bu kişilik özelliğiyle Verlaine’i cebinde taşıdığı bir kumanda aletine çeviriyor. Genç şairin kişiliğe dair S. Zweig, şu saptamasında haklıdır: "Rimbaud'nun uzuvları, bütün bütün sıkıntı ve yoksulluklara karşı bir işçinin gücüyle bilenmiştir. Décadence- neredeyse hastalık derecesindeki aşırı duyarlılık, sanrılarla örülü bir görme biçimi, taşıdığı "Galyalı kanının aksaklıkları"- salt ruhsal düzeyde kalmış, şairin dış yaşamına kadar hiçbir zaman uzanmamıştır; bu dış yaşamı açısından Rimbaud, kendini gittikçe artan ölçüde zamanına özgü bütün kültürden koparır; bütün göçebeler gibi kozmopolit, Çingeneler gibi bir toplumsal olgu kimliğiyle, hiçbir yerde tutunamaksızın göçebe kuşlar örneği ülkelerden geçer; tıpkı nereden geldiği unutulmuş, artık kimseye ait olmayan ve ait olmakta istemeyen Kaspar Hauser gibi, Rimbaud da kültür evrenine yalnız bir meteor gibi düşer. Yalnızca kendi yaşamı, her türlü kültürden radikal bir tutumla nefret edişi, her türlü Avrupalılığı aşması, ahlak düzlemlerinin ortasında salt içgüdüsel bir yaşam sürdürmesi, engel tanımayan bireyciliği bile Arthur Rimbaud’yu yeterince ilginç kılabilir. Zamanımız açısından Rimbaud, bir bireysel özgürlük kahramanı, içgüdüler evreninin bir serüvencisidir."(s. 102–103)

        Zweig’ın şairin şiirleri ile ilgili tespitleri içinde benim şairin şiirleri hakkındaki görüşlerime yakın olan saptaması ise şöyle: “Rimbaud’nun şiirleri acımasızdır ve sinirleri zayıf olanlara uygun düşmez; bu şiirlerin kimilerinden yoksulluğun, kirli giysilerin, terli pabuçların, tuvaletlerin kokuları yükselir; bu şiirler, en gerçekçi gerçekçilikten ve dizgin tanımayan imgelemden oluşma, dâhiyane bir yumaktır. Eşsizdir. Rimbaud, sanki dünyanın ilk şairiymiş gibi, sanki kendisinden önce gelmiş binlercenin oluşturdukları estetik, iskambil kâğıtlarından yapılma bir bina örneği çökmüş gibi şiir yazmaya başlar.”( s.104)

      Düşünüyorum da ozanı içinde bulunduğu koşullar özgürleşmiş, sanatçı yeteneği ise şiirini yüceltmiştir. Aile bağları, dostluk, din gibi insan hayatında anlamı olan tüm kavramların onun hayatında anlamı yoktur. Onun için kalem tutan el ile silah, kazma-kürek tutan elin arasında bir fark da yoktur. Tam bir eşitlikçidir o anlamıyla. Üstünlük duygusu onda sadece Galyalı atalarından putperestliği ile günahla duyulan aşkı miras ediniyor ve edindiği bu mirasa da ihanet etmiyor hayatı boyunca. Bu yüzden şiddetin, dehşetli şehvetin, yalanın, tembelliğin, sanatın kaygısından sıyırıyor kendisini. Rimbaud, şair olmasaydı da salt yaşama biçimi onu anılmaya layık insanlar arasında en ön sıralara taşırdı. Onu seven insanlara, kendisine ve şiirlerine acımasız davranan ozan, sözcüklere tecavüz eder gibi, ahlak kurallarını yerle bir eden dizginlenemez bir gerçekçilikle yazıyor şiirlerini. İmgelem gücü karşısında insan ürpererek afallıyor. Dış dünyanın gerçekliğinin onun iç dünyasında geçirdiği evrim sürecinden sonra, şiir olarak yeniden doğması olağanüstü bir yenilik katıyor şiirlerine. Şiirin adeta alfabesini yazıyor. Şiirleri tıpkı Dostoyevski’nin roman kahramanları gibi canlı varlıklar olarak karşımıza dikiliyor. Bize dokunuyor, tabularımızı altüst ediyor, bizi derinden sarsan hamleleri ard arda sıralayan bir boksörden farkı olmuyor. Zaaflarımızı, korkularımızı, acımasızlıklarımızı, dogmalarımızı yüzümüze tükürür gibi söyleyen insanlar ordusu gibi karşımıza dikiliyor şiirdeki sözcükleri. Sesler seslere, sözcükler sözcüklere, imgeler imgelere sığınmadan, sığınağından özgürlüğüne kavuşuyor. Her bir sözcük onun askeri gibi emrine giriyor. Erleri üzerindeki giysileriyle  onun hayata bakışının yansıdığı sözcükleriyle işgal ettiği ülkelerin haritasını taşıyor.

  Şiddetin korkunun, şehvetin, seslerin derinlik bulduğu şiirleri cellâdı gibi insanın peşini bırakmıyor ölene dek. Bu akla hayale sığmayacak dinginsiz yaşam aynı oranda cezp ediyor insanı. Çünkü her insan gidip görmediği ülkeleri görmeyi istiyor. Onun iç dünyasının şiirine nasıl yansıdığını Zweig şöyle yorumluyor: "Rimbaud’nun iç dünyasında bu bağlamların kesinliğinin ne ölçüde canlı olduğunu, bir izlek niteliğindeki “Sonettedes voyelles” gösterir; bu sonede fantastik olaylar, neredeyse dogmatik bir düzeyde kristalize olur, A siyahla, E beyazla, I kırmızıyla, O maviyle ve U yeşille eşitlenir "gizli kaynaklar", vahşi görüntülerle çerçevelenmiş olarak, bir bütün içerisinde bir araya gelir. Burada kısmen şaka niteliğindeki bu olgu, aslında bilinçaltının o karanlık alanına pek az kişinin başarabildiği bir girişimi simgeler." (s. 105)

     O, geleneksel Fransız şiir kabına sığmıyor ama düzyazıyı şiir katında göklere çıkartıyor. On beşinde Sensation'u, on altı yaşında Les chercheuses de Port'yu yazıyor. Onun şiirindeki her dize tek başına sözcük okyanusu gibi okurun üstüne akıyor. Sözcüklerin okyanusunu elinin altında tutan ve istediği gibi sörf yapan şair, şiirinin bayrağını bir de şiir okyanusunda dalgalandırıyor. Anlayacağınız edebiyat ve sanat onun enerjisi ve dehası karşısında dize gelerek ayaklarına kapanıyor. O da kendisinin önünde dize gelen sanatı buruşuk bir kâğıt topu misali fırlatıp atıyor. On sekiz yaşında sanatın şatafatlı sahnesinde değil de hayatın eylem cephanesinde heykelinin dikilmesini istiyor. Onun, bu isteği ne ona ne onun yaşama biçimine ne de eylemlerine ihanet ediyor. En yakın dostu olan yıldızlar ölümünden sonra bile onu başları üstünde tutmayı başarıyor. Göğün ve eylemin şairi Arthur Rimbaud ise ne aşka ne sanata ne de eyleme teslim olmadan Marsilya’da bir hastane odasında 10 Kasım 1891 tarihinde hayata gözlerini yumuyor şiir dünyasında ölümsüzlüğe erişmek için.   

 

*Henry Miller. Rimbaud Ya da Büyük İsyan. Çev. Mustafa Tüzel. Kabalcı Yayınevi, 1994.121sayfa.

* StefanZweig. Yarının Tarihi. Çev. Ahmet Cemal. Can Yayınları. Sayfa: 98–110.

İnsancıl Ocak 2018 sayısında yayımlanan şiirim


ikinci kez dünyaya gelmek
Bedriye korkankorkmaz
 

aşkınla çoğalıyorum 

sana sığınırken

sesimin okyanusunda

ısıt üşüyen duygularını

 

sevgimi yağmurda kurut, güneşte ıslat

hasretinle eskittiğim varlığıma uzat ellerini

dokun acıdan pul pul kalkan tenime

beni küçümseme bağrına bas

 

karanlık ormanlarda kaybolma

yönünü gösteren pusulan olayım 

ateşinle söndüm suyunla yandım

geçmediğim geçit kalmadı

 

açlığının buğday tarlasıyım

tanış tokluğumla

mezarın değil gökyüzünüm

er bende kendi gerçeğine       

 

yokuşlarını çıktığım sevgilim

ruhun sağ bırakmaz beni

yaralarının intikamını alma

senin için dünyaya ikinci kez gelen benden

 

 

 

 

 

Sancı Dergisi 0cak/Şubat 2018 sayısında çıkan yazım


Yazınının İlk Gerçekçi Yapıtını Yazan Dâhi: Aleksandr Sergeyeviç Griboyedov

Bedriye Korkankorkmaz

 

Kışın gücüne tanık oluyorum. Mevsimlerden sabretmeyi öğreniyorum. Sonbahar kışın, ilkbahar ise yazın geleceğini biliyor kendinden sonra. Bildiğinden emin olma bilgeliği böyle bir şey olmalı. Doğa kendi bütünlüğü içinde hikmetlerle dolu. İnsanoğlu tüm çabalarına rağmen doğanın hikmetlerine tam anlamıyla vakıf olamadı.  Doğanın öğreticiliği üzerinde yeterince yoğunlaşamadığımızı düşünüyorum.

   Dünyayı gezmeyi değişik değişik ülkelerin kültürlerine tanıklık etmeyi çok istiyorum. Gerçekte yapamadığım bu dünya seyahatlerini kitaplar sayesinde yapmaya özen gösteriyorum. Ben serüvenini tamamlanmış yazar ve şairlerle daha fazla ilgileniyorum.. Bitişten başlangıca doğru yaptığım düşünsel yolculuklar, içinde yaşadığım çağın gerçeklerine daha farklı bakış açısı edinmemde bana rehberlik ediyor. Hayatın gerçekleri karşısında yetersiz kalan ama cilayla parlatılan abartılı anlatımlarla aramda bağ kuramıyorum. Yüreğimin coşku ve sızısını bana hissettiren eserleri okumaya özen gösteriyorum. Düşünce ölümsüzdür kişilik gibi. Ölen insanların arkalarından bıraktıkları eserleri kişilikleridir. Kişilikleri sayesinde yaşarken hak ettiği saygıyı görmeyenler, öldükten sonra insanlık kahramanı oluyorlar. Akılcı dünyanın taltif ettiği riyakâr ve ikiyüzlü insanlar ise öldükten sonra hak ettiği yeri alıyorlar.    

    Herkes dünya turuna çıkıyor, ben de düşünce turuna çıkıyorum her gece. Bu geceki konuğumu daha önce sizlere tanıştırmamıştım. Ben de kendisiyle ilk kez tanışma şerefine nail oldum. Hayatımın bu zor döneminde onun hayata ve insana bakışı yaşadıklarımı doğru algılamamı, isteklerime de daha gerçekçi yaklaşmamı sağlayacak.  Mutluyum bundan dolayı. Bilge insanların yokluklarıyla bıraktıkları boşluğu aldığım her nefeste hissetmem, onların peşinden gitmemi ve onları daha yakından tanıma isteğini büyütüyor içimde. Bu saygınlığın onlara yaranmak gibi bir amacı olmaması, acıma ve yalnızlığıma yakışır bir düzeye getiriyor bilgelikten yoksun yazdıklarımı.  Samimiyette ve dürüstlüğe onlar kadar kim/ kimler değer biçebilir? Bir duygunun yoksunluğu o duyguyu değerli yapıyor. Aynı duygu ve düşünceleri savunan kişiler tarafından cezalandırılmış olmak, onları gözümde erişilmez yapıyor.   İnsanoğlu yaşadıklarının dilini öğrenmekten korkuyor; özellikle de acılarını unutmak adına sarf edilen çabaların amacı da budur. Yaşamak için ihtiyacımız olan dayanaklar kişilere göre değişiyor.  Kimi başarıyı, kimi de yaşadıklarından öğrendiklerini dayanak alıyor kendine.

     Aleksandr Sergeyeviç Griboyedov’un da yaşarken en büyük dayanağı yaşadıklarından öğrendiklerini insanlığa miras bırakmaktır . Bu uğurda ödediği ve yaşadıkları onun ödülüdür. Tüketilmeyen bir mirasın peşinden koşanların başında yazıyla kendilerini yeni baştan yaratanlar geliyor. Ölümün adaletsizliği söz konusu yazın olunca fire vermiyor. Geç gelen adalet adalet değildir; bu gerçeği yaşadıklarımdan biliyorum.  Kültürlerine tanık etmediğin, tarihi yerlerini görmediğin insanlar tarafından benimsenmek evrensel aydınlığa açılan düşünce kapılarından birisidir sadece. 

   Gerçekten aydınlanmanın rehberleri olan bu insanlar insanlığın onurudurlar. Onların onurlarına verdiği değerler ete kemiğe bürünüp bir anlama dönüştüğünde bizim de onların onurlarına verdikleri değerlere tutkuyla bağlanmamızı sağlıyor.  Yağmurda ıslanmak gibidir onlara duyumsadığımız özlemin güzelliği. Güzellik insandır ve güzel insandır nefes aldığı her ortamda fark yaratan. Kötü şansımız dışında bazen hiçbir şeyimizin olmadığına inandırıyoruz kendimizi. Çocukluğun o büyülü dünyasına salt büyüklerin dikkatini çekmek için sırtımızı dönüyoruz. İnsanın kendisi için mi yoksa başkaları için mi kıymetli olması gerektiğine karar vermesi gerekiyor.

    Bazen bir otogarda buluyorum kendimi. Bir yere gitmek için koşan insanlar içinde kendimi ezik hissetmiyorum. Ulaşacakları bir evi, onları kucaklayacak birilerinin olduğunu bilmek yoksunluğumu unutturuyor bana. Hayallerimde onlardan biri olduğuma inandırıyorum kendimi. Otobüsten indiğimde beni kucaklamak için bekleyen bir insanın sıcaklığını duyumsamış gibi oluyorum hayallerim sayesinde. Hayallerin otogarından gerçeklerime her dönmüşümde kendimi eksik ya da parçalara ayrılmış oyun kartlarına benzetiyorum.  Sahip olamadıklarımıza duyumsadığımız özlemdir hayallerimizi kıymetli yapan. Acı olan bir gerçek de öldüğümde kimsenin ölüm için ne kadar özlem çektiğimi bilmeyecek olmasıdır. Çünkü ben yaşarken ölmekte öyle usandım ki, paramparçalığımdan kurtulmak için gerçekten ölmeyi istedim defalarca.

 

Pazardan eve dönerken evimin kapısında beni beklediğini gördüm Aleksandr Sergeyeviç Griboyedon’un. Aç olduğunu söyleyince hemen yemek hazırlıklarına girişiyorum. Masaya oturuyoruz. Karşılıklı yemek yiyoruz onunla. Çalışma odama geçiyoruz birlikte. Çalışma koltuğuma oturuyor, ben de karşısındaki sandalyeye oturuyorum. Sohbeti ben başlatıyorum şu sorumla: “Sevgili dostum nasıl bir hayatın oldu?”

“Sevgili Bedriye, 1795’te Moskova’da dünyaya geldim. Ailem zengin ve soylu ailelerden biriydi. En iyi eğitmenlerin gözetiminde çok iyi bir eğitim aldım; on beş yaşında da Moskova Üniversitesi’ne girdim. Savaş nedeniyle üniversiteyi bitiremedim;1812 yılında gönüllü olarak süvari alayına katıldım, savaş sonuna kadar orada görev yaptım. 1816’da ordudan istifa ederek Petersburg’a yerleştim ve Dışişleri Bakanlığı’nda göreve başladım. O sıralarda tiyatroyla ilgilendiğim için klasik ekolün yandaşı olan birçok dram yazarıyla dostluk kurdum. Onlarla birlikte aşırı duygusalcı akıma savaş açtım. O sıralarda Fransızcadan bazı oyunlar çeviriyordum. 1819’da Rus elçiliği sekreteri olarak İran’a gittim, orada Doğu dillerini öğrendim. Bu çalışmalarım arasında yazın çalışmalarımı da sürdürüyordum 1824 yılında Akıl Belası oyunumu bitirdim. Oyumum Moskova’da halk arasında başarı kazandığı için oyunun kopyaları elden ele dolaştı. Moskova’nın soylu topluluğu oyunuma tepki duydu. Oyunumun oynanmaması ve yayımlanmaması için ellerinden geleni yaptılar. Bu gerginliğin bana yansıyacağını biliyordum. 1825’te ansızın tutuklandım ve Petersburg’a gönderildim. Dekabrist ayaklanmasına katılmakla suçlanıyordum.  Sorgulanma sırasında aklanarak Kafkasya’ya gittim. 1826-1827 yıllarında İran’a karşı yapılan savaşta General Paskeviç komutası altında görev yaptım. İran’ın yenilmesinden sonra imzalanan Türkmençayı Anlaşması’nın düzenlenmesinde aktif rol oynadım. Diplomatik başarılarımdan sonra zafer haberini I. Nikolay’a iletmek üzere Petersburg’a gönderildim; kısa bir süre sonra da İran’a büyükelçi olarak atandım. Önce evlenmek için Kafkasya’ya, oradan da Tahran’ a gittim. Burada Hıristiyan halkın savunuculuğunu yaptım, pek çok Rus tutsağın ülkesine dönmesini sağladım. Bu olanlarla Türkmen Çayı’nın intikamını almak isteyen İranlılar, elçiliği basarak oraya sığınmış olan Hıristiyanların geri verilmesini talep ettiler, bu isteklerini kesinlikle reddettim. Çıkan çatışma sonucunda 30 Ocak 1829’da öldürüldüm ve cesedim üç gün boyunca Tahran sokaklarında sürüklendi. Ölümümün akabinde  Akıl Belası’ndan sonra yazdığım bir başka yapıt bulunmamıştır ama Puşkin’in de belirttiği gibi üzerime düşeni yapmıştım tek bir yapıtla.”

“Sevgili dostum, tek yapıtın olan Akıl Belası hakkında neler söylemek istersin?”

“Rus edebiyatında gerçekçiliğe ilk adım benim Akıl Belası oyunumla atılmıştır. O dönemde 1816’da Napolyon’un yenilgisiyle sonuçlanan savaş Rusya’da büyük toplumsal ve düşünsel değişime yol açtı. Zaferin kazanılmasında en büyük paya sahip köylü sınıfı, kölelik hukukunun getirdiği ağır koşullarda hayatını sürdürmeye başladı. Bu duygusal ve düşünsel gelişmelerden etkilenmiş aydınlar arasında bilinçlenmiş köylü sınıfının daha iyi yaşaması gerektiği düşüncesi yayılmaya başlamıştı. 1813-1818 yıllar arasında Napolyon’a karşı Avrupa’da savaşmaya giden subaylarla askerler orada gelişmekte olan özgürlük düşüncesinde aşırı derecede etkilendiler. Bu ortamın ülkelerinde de yaratılması için çarlık yönetimine karşı bir savaşa girişme düşüncesine kapıldılar. Ülkede o sıralarda Arakçeyev’in önderliğini yaptığı ağır bir baskı rejimi uygulanıyordu. Soylu sınıf Batı’nın yaşama biçimini benimsemesine karşın oradaki özgürlükçü düşünsel akıma da karşıydı. Bu tür gelişmeler ülkede çarlık yönetimine karşı birtakım gizli örgütlerin kurulmasına yol açtı. Soylu aydınlarla subaylar bu gizli örgütlerin özünü oluşturuyorlardı. Bu karmaşık ve gergin ortam 1825 yılında aydın sınıfın tam bir yenilgisiyle sonuçlanan Dekabrist ayaklanmayla sona erdi. Halktan hiçbir destek görmediği için bu ayaklanma çarlık yönetiminin daha baskıcı bir olmasına yol açtı. Aydınların ve yazarların birçoğu asıldı; yaşayanlar ise susturuldu. Ben de bu aydın örgütlerine üye değildim ama onlarla yakın dostluklarım vardı. Aydınlıkçı ve özgürlükçü ideolojiyi benimsiyordum ama bu ideolojinin halktan kopuk olması içime sinmiyordu. Bir mektubumda şöyle yazmıştım: “Yüz kadar subay koca bir devlet yönetimini değiştirmek istiyor, sanki halk yokmuşçasına davranıyorlar.”  Ayaklanmanın başarısızlığından sonra tutuklandım ve mahkemeye sevk edildim ama kendimi çok iyi savunduğum için delil yetersizliğinden beraat ettim. Akıl Belası da bu yakalanmadan tam bir yıl önce yazılmış, soylu çevreyi eleştiren, yakında kopacak fırtınayı haber veren bir yapıttır. İlk olarak Russkiy Vestnik (Rusya Habercisi)  dergisinde kısmen yayımlanan oyun hemen yasaklandı. Tüm sansür ve baskılara rağmen oyun kulüplerde, toplantılarda okunuyordu. Yapıt öncelikle basında şiddetli tartışmalara yol açtı. Soylularla memurlar yapıtın hiçbir yazınsal değeri olmadığını ileri sürdüler. Dekabristler ile aydınlar yapıtımı göklere çıkardılar. Özellikle de tipler ile betimlemelerin çok yerinde, yapıtımınsa oldukça gerçekçi olduğunu savunuyorlardı. M. Dimitriyev ve A. Pisarev,  Russkiy Vestnik’te yayımlanan yazılarında oyunun Rus yaşamına uymadığını, içerik olarak da yabancı oyunların sıradan bir taklidi olmaktan ileri gitmediğini vurguluyorlardı. Onlara göre başkahraman Çatskiy, Moliére’den alınma “insanlara karşı kin duyan bir karikatürdü.” Dekabristler ise Çatskiy’nin kişiliğinde gerçek Dekabrist ayaklanmasını gördüklerini belirterek yapıtı propaganda aracı olarak kullanıyorlardı. Gerçekteyse Akıl Belası  eski ile yeninin, ilerici ile tutucunun, kölelik hukuku yandaşlarının karşıtlarının savaşımını vermektedir (s.15). Oyunun başkahramanı Çatskiy, soylu olmasına karşın, soylu sınıfın yaşam biçimini eleştiren ilk soylu aydın tipidir. Zeki, coşkulu bir kişidir ve yurduna yararlı olmak istiyor. Diğer soylu aydınlardan farklı olarak çevresine yaranmak değil, hizmet etmek istiyor. Toplumdaki ikiyüzlülükten, riyakârlıktan, okuma düşmanlarından ve kölelik hukukundan nefret ediyor. Herzen, Çatskiy’i bir Dekabrist olarak tanımlarken gerçekçi düşünmüştür. Dekabristler de Çatskiy’nin düşünce ve karakter yapısına uygun düşmektedir. Çatskiy’nin çevresindeki kişiler tutucu Moskova soylu toplumunun birer yansımalarıdır. Famusov, kitap okumanın en büyük kötülüklerin kaynağını oluşturduğunu düşünüyor; bu işin kökünden temizlenmesi için tüm kitapların yakılmasını öneriyor. Gençler kitapları değil büyükleri örnek almalıdırlar. Astlarına oldukça kaba,  üstlerine karşı yağcı ve saygılıdır. Örnek bir aile babası olarak kendisini gösterirken hizmetçi kıza sarkıntılık edecek değin alçak ruhludur. “Önüne gelen yazıları okumadan imzalayıp başından attığını” söylemesi görev algılayışının ne kadar sıradan olduğunun göstergesidir. Molçalin, tam da Famusov’un hayalindeki genç adamdır. Şöyle diyor Molçalin: “Benim yaşımdaki bir kişinin kendi düşünceleri olmamalı… Biz, başkalarına bağlı olmak zorundayız, çünkü küçük mevkilerde insanlarız” (s. 16).  Molçalin, Arakçeyev’in ve Çar I. Nikolay’ın topluma enjekte ettiği “tartışmadan, düşüncelerini kendisine saklayarak itaat etme”  ilkesine bağlıdır. Gününü yaşlılarla kâğıt oynayarak ve susarak geçirmektedir. Yalancı ve ikiyüzlüdür. Kendisine gerçekten âşık olan Sofya ile ilişkisini sürdürürken Liza’ya da kur yapıyor. Albay Skalozub da okuma düşmanıdır. Tek düşüncesi terfi almaktır.  Onun da hayatındaki yegâne amacı bir an önce general olmaktır. Bu kişiliklerinden dolayı Albay Skalozub, Molçalin, Arakçeyev yönetimin gözde kişileridir. Pisarev’e göre de “oyunu tüm bir tarihsel devreyi daha iyi anlayabilmek için bir anahtar görevi yüklenmişlerdir. Repetilov ise içten olmayan, sözde ileri görüşlü, boş laf etmeyi seven bir yapıya sahiptir. Örgüt toplantılarına salt ilgi çekmenin yanında kendini göstermek için katılır; en ufak bir zorlukta hemen tutucuların saflarına katılmaya hazırdır. Tüm bu olumsuz tipler bir yıl sonra Dekabrist hareketini acımasızca bastıranların başında yer alacaktır. Oyunda en çok tartışma yaratan tip Sofya’dır. Sofya’nın Çatskiy’nin yanında mı yoksa karşısında mı yer aldığı tartışma konusu olmuştur. Puşkin, Sofya tipini Griboyedov’un fazla belirgin bir biçimde ortaya koymadığını öne sürerken, M.N. Neçkin, Sofya’nın Çatskiy’nin yanında yer aldığını, V.N.Orlov ise Sofya’nın tümüyle Famusov’un dünyasına ait olduğunu ileri sürer. Gerçekteyse Sofya Çatskiy’i artık sevmediğini açıkça belirtir. Zenginliğe ve unvana önem vermeyişiyle, Molçalin’e olan duygularının samimiyetiyle Çatskiy’i anımsatırken,  yaşadığı çevreden gördüklerinden dolayı Çatskiy’nin karşısındadır. Romantik Fransız romanlarının etkisinde gereğinden fazla kalmış olduğu, Çatskiy’nin ilerici düşüncelerini kavrayamadığı için Molçalin’i Çatskiy’ye tercih eder.  Yoksul Molçalin’i sevgisiyle yüceltmek ve toplumda ona iyi bir yer kazandırmak düşüncesi, okuduğu romanların etkisiyle ortaya çıkmıştır. Her şeyden önce dürüsttür. Sofya’nın böyle bir çevrede yetişmiş olması onun şanssızlığıdır. Tüm bu gerçekler ışığı altında Sofya’nın Rus yazınında karşımıza çıkan en ilginç kadın tiplerinin ilki olduğunu anımsatmak isterim. Asıl gerçek Çatskiy Moskova’ya dönüşünde bu tür kişilerin yer aldığı bir toplumla savaşa girmiştir. Duygularını, düşüncelerini oldukça romantik bir dille ifade eder. Kişilerin okuma düşmanlığı, riyakârlığı, ikiyüzlülüğü, Rusya’da bir mevki kapmaya çalışan yabancılara karşı olan hayranlıkları onu öfkelendirir. Onun özgür düşünceleri, eleştirileri özellikle de acımasız alayları soyluları ürkütür. Çatskiy kimileri için Voltaireci, kimileri için de Jakobendir.  Onlara göre Çatskiy Avrupa’daki özgürlük hareketlerini önderi olduğu için Rusya için tehlikeli birisidir. Çatskiy’i durduramayacaklarını anlayan soylu grup onun deli olduğu söylentisi yayar. Söylenti kısa zamanda toplumda karşılığını bulunca ne yapacağını şaşıran Çatskiy kurtuluşu toplumu terk etmekte bulur ve sonunda da gider.  Onun gidişinden sonra toplum bildik yaşamını sürdürmeye devam eder.  Çatskiy’in davranışında toplum ne kazanmıştır? Sorusunu yönettiğim oyunumda içinde doğup büyüdüğü çevreyi terk eden Çatskiy’in de nereye gittiği de bilinmemektedir.   Dostoyevski de,

“Griboyedov’un oyunu dahice ama tutarsız. Çatskiy halka gitmemektedir”  der. Ben kahramanımın sonunu tarihsel süreç ile zamana bırakmanın doğru olduğunu algıladım. Çatskiy’nin Rus toplumundaki gerçek yerini ve tarihsel işlevini ünlü yazar İvan Gonçarov 1871’de yazdığı “Bir Milyon Acı” adlı eleştirisinde belirler ve Dostoyevski gibi düşünenlerini şöyle yanıtlar: “Çatskiy, büyük bir savaşımın öncüsüdür. Bugün aramızda birçokları Çatskiy neden Moskova’dan uzaklaşıp gitti, düşüncesini duygularına feda etti, diyebilirler. Evet, şimdi böyle bir soru sorulabilir. Ama 19. yüzyılın başlarında toplumsal bir bilinç yoktu, Eğer bir yazara saldırmak gerekirse, devrinin silahlarıyla saldırmak gerekir, bugünkü silahlarla değil.” Gonçarov düşüncelerini şöyle sürdürür: “Çatskiy’nin rolü acı çeken kişi rolüdür. Başka türlü de olmaz. Daima zaferi kazanan kişiler olmalarına karşın, tüm Çatskiylerin rolü budur. Onlar zaferi kazandıklarını bilmezler, yalnızca ekerler, başkaları ise biçer… Bu Çatskiy’lerden pek azı, ancak en aydın olanları boşuna savaşım vermediklerini farkındadır.” Çatskiy’nin evrensel yönünü ise şu sözlerle belirtir: “Çatskiy’nin bir müziği vardır. Eski ile,  bayatlamış ile savaşan herkes,  sesini bu müziğe göre akort etmelidir” ( s. 19).  Benim Akıl Belası oyunum ilk gerçekçi yapıtlardan olmasının yanı sıra, Rus yaşamının en önemli olgularından birisini,  soylu sınıf aydının kendi sınıfına karşı başlattığı savaşımı ilk kez ortaya koyması açısından Rus yazınında özgün bir yer kazanmıştır” (s.19).

“Sevgili dostum, elimde senin hakkında fazla kaynak yok.  Bu yüzden sana sorduğum soruları elimdeki kaynaktan yararlanarak yanıtladın.  Bu da bazı düşüncelerin yapıtta yazıldığı gibi tekrarlanmasını sağladı yer yer. Bu konuyu açığa kavuşturduktan sonra bana yapıttan bağımsız olarak özel hayatını anlatır mısın?”

“Sevgili Bedriye, sorularına verdiğim yanıtları elimdeki yapıta çok fazla bağlı kalarak verdim. Özel hayatıma dair saptamayı senin yapmanı istiyorum. Benin insan yönüme dair duygularını benimle paylaşırsan sevinirim.”

 

“Sevgili dostum, öncelikle zengin ve tanınmış bir aileden geliyorsun. Bu gerçekten yola çıkarak çocukluğunun yoksulluk içinde geçmediğini algılıyorum. En iyi eğitmenler tarafından eğitiliyorsun bunun sonucu olarak da Moskova Üniversitesi’ne giriyorsun ama savaş nedeniyle üniversiteyi bitiremiyorsun. İçinde yaralar büyüten bir çocukluğun olmadığını düşünüyorum. Bu yüzden de tüm ilgini aldığın eğitime adıyorsun. Gönüllü olarak süvari alayına katılıyorsun gençliğini gözden çıkararak. Savaşta gördüklerin ve katlandıklarına rağmen savaşın sonuna kadar orada görev yapıyorsun. Ordudan istifa ederek sivil hayata geçiyorsun kendi isteğinle. Dışişlerinde görevine başlıyorsun. Diplomatik becerilerini, yaptığın görevinle bütünlüyorsun. Tiyatroya karşı yoğun ilgin yazınla tanışmanı sağlıyor. Birçok yazarla dostluk kuruyorsun ve onlarla birlikte aşırı duygusalcı akıma savaş açıyorsun. Hayatının anlamını kendini hem yazın bakımından hem de diplomatik bakımdan geliştirmek üzerine kuruyorsun. Rus elçiliği sekreteri olarak İran’a gidiyorsun. Orada öğrendiğin Doğu dilleri yazınını besleyen bir başka kaynak oluyor. Savaşa yakından tanıklık ettiğin için özgürlükçü düşünceyi yaşama nedenin yapıyorsun. O dönemde Dekabrist ayaklanmasına katılmakla suçlanıyorsun. Aklanmış olmana rağmen bu akımın içinde yer alan yazar dostlarının başına gelenlere çok üzülüyorsun. Kafkasya’ya gidiyorsun. Kafkasya’nın kültürüne tanıklık ediyorsun. Kendini sürekli olarak geliştirmek senin kişiliğinin en belirgin özelliği. Hayatın karşısında silik olmamak senin mizacın. Hayatın boyunca inandığın değerler uğrunda savaşıyorsun. İran’a büyükelçi olarak atandığında farklı bir büyükelçilik görevi yürütüyorsun. İran’a gitmeden önce Kafkasya’ya giderek evlenmekle kendi duygusal ve düşünsel yanını da tamamlıyorsun. Büyükelçiliğinde Hıristiyan halkının savunucuğunu yapmaya adıyorsun kendini. Birçok Rus tutsağın ülkesine dönmesini sağlıyorsun. Ölümünün bu denli hazin olmasında senin kararlı kişiliğinden kaynaklanıyor. İran büyükelçiliği basanlar elçiliğe sığınmış olan Hıristiyanları geri vermeni talep ediyorlar sense geri adım atmadığın için çıkan çatışma sonucu hayatının baharında hayata gözlerini yumuyorsun.  Ülkene ve insanlığa hizmet etmek için dünyaya geldiğine inanıyorsun.  Ülkene hizmet söz konusu olduğunda ne aileni ne de eşini düşünüyorsun. O kadar idealistsin ki,  ki attığın adımın sonucunda öleceğin ve eşinin dul kalacağı gerçeği de seni inandıklarını savunmaktan alıkoymuyor. Buna karşı halkın içinde yer almayan hiçbir ayaklanmanın başarı getirmeyeceğini bilecek değin halk gerçeğine yakınsın. Çıkarlar söz konusu olduğunda soylu sınıf aydınların kendi içinde başlattıkları savaşı tüm çıplaklığıyla oyununda sergiliyorsun. Halk için hizmet etmek istiyorsun Akıl Belası oyunun da halk tarafından bu yüzden benimseniyor ve ünlü olmanı sağlıyor. Sürekli savaşmaktan kendinle baş başa kalmadığın için kendini sorgulama zamanın olmuyor. Bu yüzden hem yazdıklarının hem de yaşadıklarının karşısında dimdik ayakta kalmayı başarıyorsun.  Trajik sonun da bunun kanıtı. Bireyselliği hiç bilmediğin için kendi hayat serüvenini güzel geçirmek aklının ucundan geçmiyor. Halkla bütün olmak senin için her şeyden önemli. Soyluların özellikle de birtakım sözde aydınların pespayeliğini ve ne denli gerici olduklarını özellikle de kendilerini geliştirmemekte çok direndikleri için okuma alışkanlığına savaş açtıklarını ortaya sergilerken oldukça cesursun. Cesaret senin göbek adın. Savaşların içinde yetişmiş birisi olarak merhametin ve özgürlüğün insanlığı kurtaracak yegâne gerçek olduğunu biliyorsun. Ülken için oldukça endişeleniyorsun. İçinde taşıyamadığın tek yük Dekabrist ayaklanması astırılması sonucu yönetimin daha baskıcı bir yönteme başvurmasıdır. İlerici olduğun kadar gerçekçisin de. Oyunun ilk gerçekçi yapıt olması beni şaşırtmıyor. Örgütlü hareket etmek ve örgütlemek senin hayat felsefendir. Kendini kendine saklayan bir insansın. Bu yüzden senin gerçeğine oyunun aracılığıyla ulaşmaya çalıştılar dönemim eleştirmenleri. Sana göre mutluluk önce ülkene sonra da senin yaşamına gelmeliydi. Toplumsal düşündüğün için yenilgiye uğramak senin içini acıtıyordu; çünkü sistem riyakâr ve ikiyüzlü insanları beslediği için sürekli kazananlar onların olması doğaldı. Çoğunluğun yanında yer almaktansa kendi bireysel yalnızlığını tercih ettin. Hiç kimsenin algılamadığı kadar yalnız hissediyordun kendini. Düşüncelerini kendinden başkasıyla paylaşmıyordun.  Ölüme giderken de yalnızdın ve yalnızlığın en iç acıtıcı gerçeğiyle sadece sen değil cesedin de yüzleşti. Taşıdığın insani vasıflarından dolayı sadece   “Akıl Belası” oyununla değil eylem adamlığı sıfatınla da ölümsüzleştin. Oyunun çağımızda da geçerliliğini sürdürüyor/sürdürecek. Zamansız ölmemiş olmasaydın insanlığın kütüphanesine ölümsüz yapıtlar kazandıracaktın. Yaşadıklarının ve yaşadıklarına ödediğin bedellerin önünde saygıyla eğiliyorum. Seni kendini hiç kimseye açamadığın içinin güzelliğiyle kucaklıyor ve seni seviyorum.”

“Sevgili Bedriye ben de seni içinin güzelliğiyle kucaklıyor ve seviyorum. Ölümsüz olduğumu düşünmek zamansız öldüğüm gerçeğini bana unutturuyor. Benim için üzülmeni istemiyorum. Sevgiyle kal.”

Ö.Aydın Süer. XIX. Yüzyıl Rus Edebiyatı Üzerine Yazılar. Evrensel Basım Yayın. İstanbul, S. 13-19

4 ı babaya gider babaya

 

Berfin Bahar Mart 2018 sayısında çıkan yazım


 Şiirin Ölümsüz Kahramanı: William Butler Yeats

Bedriye Korkankorkmaz

    Yalnızlığımı seviyorum. Önüme çıkardığı acıları yalnızlığıma yakışır bir sızlanışla göğüslüyorum. Hiçbir acıya uzak değilim. İçimdeki acılarımın yalnızlığı, yıldızlara uzanacak kadar geniş ve yüksektir. Hiç kimseyi çekip içime almıyorum, içimdeki büyümenin sancılarını yaşamasın diye. Geride bıraktığım acılarıma insaflı davranıyorum. Büyümüşlüğüm karşısına serinkanlı ve büyük bir güvenle çıkıyorum. Yaşadıklarımla aramda sadeliğe ve vefaya dayalı bir ortaklık var. Bu öyle bir ortaklık ki,  ben zamanla değişsem de onların beni içten içe sarıp sarmalamaları değişmiyor.

Yaşadıklarım benim mirasımdır. İçimde büyüyen sevginin bir gücü içerdiğini, bir kutsanmışlığı barındırdığını ve kendimi yalnız hissettiğim anlarda bu kutsanmışlığıma sığındığımı da şimdilerde daha iyi anlıyorum. Beni her şeyden ve herkesten bağımsız kılacak olan yegâne gücün yarınlara ait güzellikler büyüten duygularım olduğunu biliyorum. Hem yaşadıklarım benden çok şey istiyor hem de yaşayamadıklarım. Önüme çıkacak her ödevi layığıyla yapabilme sabrına erişmeyi her şeyden çok istiyorum.

Hiç kimsenin yaşam serüveni bir diğer insanınkine benzemiyor. Biri öldüğü anda bir başka insan doğuyor. Evren dengesini böyle koruyor. Zaman zaman sakin ve gösterişsiz yaralarımla boğuşuyorum.  Bu derinliği içinde barındıran sessizlikte bulduğum dost sıcaklığı, her seferinde daha verimli çalışmamı sağlıyor. Kendime yazıp da göndermediğim mektupları yeni hayatımda da bana ulaştırmayı başarıyor postacılar. Yalnızlığımın her gün büyüdüğünü fark ediyorum. Seviniyorum buna, çünkü içinde büyüklüğü barındırmayan bir yalnızlığın bana layık olmadığını düşünüyorum. Tek sermayem olan yalnızlığımın büyüklüğüne sığınarak ondan öğrendiklerimi hayata geçiriyorum. Bazen de yalnızlığımı hiç tanımadığım bir insana verip karşılığında iki saat sohbet etmek istiyorum. Her seferinde anlıyorum ki, bana gerekli olan yalnızlık,  büyüklüğüyle beni aşan içsel bir yalnızlık olmalı.  Bu sayede iş, paye ve ün gibi içi boş, insana bir şey kazandırmayan duyguların peşinden gitmiyorum. Bir çocuk gibi büyüklerin yaptıklarına akıl erdiremiyorum. Kendini anlamak yalnızlıktır, yalnızlığımı zenginleştiren de içimde yaşattığım dünyanın güzellikleridir. İçimde yekinip kalkan nesnelere çevremde algıladığım anlamsız paylaşımlardan daha fazla değer veriyorum. Ruhumun en ücra köşesinde olup bitenler dostluğuma layık gelişmelerdir. İnsanlar karşısındaki yerimi açığa kavuşturmak için çaba harcamıyorum. Anlıyorum ki yalnız kişi,  derin yasaların yaşatıcısı olan insandır. Her gün ama her gün söken şafaktan içeri yürüyorum. Değişik değişik olaylara sahne olan gecelerin içerlerine çeviriyorum gözlerimi. Tüm olup bitenleri derinden hissediyorum, içimde cıvıl cıvıl olan hayat sevincimle. Hayatımda tüm olan bitenleri korku ve üzüntünün malzemesi yapmamaya gayret gösteriyorum.

Bu tür içsel sorgulamalarla cebelleşirken bir yandan da W. B. Yeats’in ikinci ergenlik döneminde neler hissettiği üzerinde de düşünüyorum. Onun ölümsüz ruhuyla sohbet etmek istiyorum. Aylardır onun ölümsüz ruhunu çağırıyorum. 

Aydınlanma konulu bir panele dinleyici olarak gitmiştim. Panelden çıkmış, sahile bakan bir bankta tek başıma oturuyordum. Bir an bir erkek izin istemeksizin yanıma oturdu. Gayri ihtiyari yüzüne baktığımda onu hemen tanıdım. Yanıma oturan adam W. B. Yeats’ti. Bana gülümsedi.Oldukça konuşkan birine benziyordu. Onun rahat hareket etmesi kendimi onun karşısında daha rahat ifade etme olanağını tanıdı bana. Hemen konuşmaya başladı. Uzun bir sohbetten sonra ona ikinci ergenliği döneminde neler hissettiğini sordum.

 

Şairin yaşam gücü

“Sevgili Bedriye, yaşamının son yıllarını ikinci bir ergenlik dönemi olarak algıladım. Ergenlik sözcüğünü yenilenmiş cinsel gücümü vurgulamak için kullanmıştım. Bu yenilenme aynı zamanda psikolojik bir iyileşmeyi de beraberinde getiriyordu. Elli iki yaşımda evliliğim, hemen ardından bir şaire yakışır sağlıklı bir etim ve kanım var demiştim yazdığım bir şiirimde. Altmış sekiz yaşında gücümü yitirdiğimi algıladım. Bir arkadaşıma cinsel gücümü yitirdiğimi söyledim. Cinsel gücü artıran ameliyatlarla ilgilendim. Arkadaşıma yaklaşık üç yıldır tüm esin kaynağımı yitirdiğimi ve bir şey yazamadığımı anlattım. Tüm yaptığım en belirgin şiirleri seçerek üzerinde çeşitlemeler oluşturmaktı. Hem cinsel gücümü yeniden kazanmak, hem de şiir yazmak için ameliyat olmak istiyordum. ‘Byzantium (Bizans)’ adlı şiirimde düşüncelerimi şöyle ifade ettim: ‘İnsan damarlarındaki patlama ve çamur. Cinsel gücüme yeniden kavuşmak için 1934 yılında ameliyat oldum. Ameliyat sonrasında da olağanüstü bir gelişme olmamıştı. Eşim ölümümden sekiz yıl sonra ameliyatın benim ussal gücüm üzerinde çok önemli bir etkisi olduğunu açıklamıştı. Ameliyat sonrasında yeni şiirler yazdım ve düşüncelerine değer verdiğim kişiler, yazdığım şiirleri beğendi. Bu şiirlerimi Martta Bir Dolunay adlı ciltte topladım. Dostlarıma yazdığım mektupta da belirttiğim gibi şiir yazma gücüme yeniden kavuştum ve yazdığım yeni şiirlerin diğer yazdıklarıma benzemediğini de belirttim.  Ben bu ameliyatın akabinde beş yıl daha yaşadım. Cinsel yakınlığa gereksinim duyduğum için bana bu gücü hissettiren kadınlarla birlikte oldum. Doğuştan bir sanatçıydım. Dünyaya şiir yazmak için gelmiştim. Ben öldükten sonra herkes benim cinselliğe ne kadar düşkün olduğumu söyleyecekti. Benim şiirlerimdeki anlatıcı genellikle yaşlı bir adamdır. Yeniden gençleşerek genç bir kızı kollarına almaktan, sevimli kabadayılığıyla sağda solda dolaşmaktan haz alan birisidir. Yaşlı fahişeyle dertleşmekten de, karanlıklar içinde genç bir adam olmaktan da haz alır. Benim şiirlerimde hep bir merkez olmuştur. Sevdiğim eski karakterim Maud Gonnne’a geri döndüğümde hiç yapmadığım bir şey yaparak kadına adıyla sesleniyorum.  Maud Gonnne ilk kez Howth İstasyonu’nda beklerken bir an için içindekilerden sıyrılır ve gerçek yaşamın içine giriverir. ‘Kasıklarımın arasındaki beter şeytan’ dizelerimde gözüpek  bir ifade kullanmıştım ama ‘Üç Çalı’ dizisinde daha açıkça  ‘Sevgilinin kamışı ve kamışın kabaran başı’ndan söz ederim ve cinsel birleşme sonrasında erkeklik organının durumunu ‘Bir solucan gibi güçsüz’  diye betimlerim.”

Devlete ve kiliseye karşı

“Güçlenen kilise ve devletin, bozulan toplum düzenini düzelteceğini savunan din adamları ve faşistlere şöyle seslendim: ‘Ya kapıda bağırıp çağıran başıbozuklar/Kiliseyle Devletin ta kendisi değilse!’  (s.44). Bununla da yetinmedim adında kendimi tüm hükümetlerden soyutladığımı açıkladığım ‘The Great Day’ (Büyük Gün)  şiirini yazdım: ‘Yaşasın devrim, top sesleri duyalım daha!/ Atına ters binmiş bir dilenci kırbaçlıyor yerdeki bir dilenciyi/ Yaşasın devrim, toplar inletsin ortalığı!/Değiştirdi yerlerini dilenciler, kırbaçlama sürüp gitse de’ (s. 44). Geçirdiğim ameliyat sonrasında hem şiir hem de düzyazılar yazdım. Dört manzum oyunum aynı türde yazılmış olan oyunlarımdan daha çok ilgi gördü. Bunlardan ilki olan ‘A Full Moon in March’, bir şairin başının kesilmesini konu alıyor. ‘The Herne’s Egg’de [Herne’in Yumurtası] yedi erkeğin bir rahibeye tecavüzünü anlatıyorum. ‘Purgatory’de [Araf}  adlı oyunumda uzun yıllar önce babasını öldürmüş yaşlı bir adam şimdi de oğlunu öldürüyor.  Bu dönemde yazdığım ‘Autobiographies’in [Özyaşam Öyküleri]  son bölümünde, her zamanki görkemli biçemin yerini George Moore’un hoppa dedikoducu söylemi almıştı. Çağdaşlarımın fazlasıyla övüp yerdiği The Oxford Book of Modern Verse’ü [Oxford Modern Şiirler Kitabı]  derledim.   Yapıt gelmiş geçmiş en başarılı Oxford derlemesi olarak ilgi gördü.  Yapıtta sadece benim sevdiğim ama hiç tanınmamış şairlere de yer verdim. Kendi yazılarımı derlediğim toplu baskıya yazdığım giriş yazısında düşüncelerimi şöyle açıkladım: ‘Malum nedenlerden dolayı İrlanda hariç milliyetçi değilim.’ (s. 45) Bu yazımla insanları şaşırttım. Hayatım boyunca kendimi İrlandalı olarak algıladım. Ben İrlandalı köklerime çok bağlıydım.  Eğitimde, sanayide her alanda kurtuluşu da İrlanda’nın gerçekleştireceğine inanıyordum. Eşim tamamlamayı çok istediğim ama ömrümün yetmediği için tamamlayamadığım ‘On the Boiler’ın ikinci bölümünü tüm kurumsallaşmış dinlere saldıran bir çalışma olarak tasarladığımı söylemiş, söylediklerinde de haklı. Ben ne kadar yaşlı bir adam olsam da ne sanatım ne de hayranlarım açısından unutulma tehlikesini taşıyan bir yazar olmadım.  Bu rahatlık ve güvenle son yıllarımda en kendime has çalışmam olan ‘A Vision’ [Bir Görü]  adlı yapıtımın yeni baskısı üzerinde çalıştım. 1926’da yayımlanan ilk baskıda iki bölüm son halini bulmuştu ama öteki bölümler bölük pörçüktü. Yapıtımı ulaştığım en büyük sanat anlayışıyla yeniden düzenlemek istiyordum. Kitabı yeniden kurguladım.  ‘A Vision’ı 1917’de eşimle çıktığım balayı döneminde yazmaya başladım. Eşim beni yanlış bir kadınla evlendiğim düşüncesinden uzaklaştırmak için otomatik yazıya yönlendirdi. Bu ani yazım değişikliği başka kapılar açtı bana.  Sonunda ‘A Vision’ın 1937 baskısında kendi Delphoi’simi açıkça ortaya koyuyordum. Yapıt arınmış aşk, güzellik ve bilgeliğin bileşimine varmıştı. Yapıtı yeni bir biçimde elden geçirmiştim. Amacım yeni bir din, yeni bir felsefeye bağlamak değildi, simgesel bir söylemdi.. Bana göre bir insan bir söyleme inanabilir, oysa bir felsefeye ancak boyun eğilir. Kendi yarattığım bir söyleme bağlanmak benim için kolay olmadı. 1928’de yapıtı sevebilecek en son kişi olan Ezra Pound’a adadığım ‘A Packet for Ezra Pound’u [Ezra Pound İçin Bir Deneme] yazdım. Bu adı kullanmam önemliydi. Başka bir düşünce okulundan bir şaire seslenmek benim daha büyük bir birikimle konuşmamı sağlayacaktı.  Bu yapıttan sonra hemen kendi dünyama çekilmedim. Bunu okumaya hazır olmayan okurlar için onlara hoş görünmek için kitaba ‘Stories for Michael Robartes and His Friends”  (Micheal Robartes ve Arkadaşları İçin Öyküler’ diye bir bölüm daha ekledim.”

 

Beden ve ruh

 

“Şiirlerinin özellikleri hakkında neler söylemek istersin dostum?”

“Sevgili Bedriye, ben şiirlerimin çoğunda ruhlar dünyasını somutlaştırmaya, yaşadığımız dünyayı da ruhsallaştırmaya çabaladım. Ben kuramımla uyumlu olması için bedene küçük bir rol verdim ve  ‘A Vision’da da salt ruhların bağımsızlığını sınırlamakla yetinmedim. Aynı dönemde yazmış olduğum diğer şiirlerde ruhların insanları kıskandığını, bir bedene bürünüp ‘ kutsala saygısızlık yapıp aşkı yaşamak istediklerini’ yazdım. İlk dönem şiirlerimde de buna benzer yaklaşımları görebilirsin. Kitabımdaki ikinci sorunu da belirlenimciliğin karşıtı olarak sundum.   Bu konuda elindeki kitaptan şu alıntıyı yapmanın tam da zamanı:  ‘Vision  geçmiş ve geleceğin mekanik yasalara uyduğu, varlıkların bir dizge içinde belirlenmiş, değişmez konumlarına yerleştiği, belirlenimci bir dizgeyi andırsa da, Yeats bu dizgeyi,  yetkinleştirdikten sonra kendisinin On üçüncü Koni veya küre olarak adlandırdığı, her şeyi değiştirebilen bir tür tanrı vekili yaratmıştı.’ (s. 53) Ben özellikle kestirilebilirlik üzerine kurulu bir dizgeye kestirilemezi sokarak fizik ve metafizik arasında bitimsiz bir şekilde dalgalanan bir ilişki kurdum. Böylece ruh ve töz özgürlük ve zorunluluk gibi iki önemli sorun ilk ‘Vision’da olduğu gibi ikincisinde de açıklığa kavuşamadı. Ben dizgemi kapatmayı reddediyordum. Boşta bırakılmış sonları umursamıyordum. İkinci   ‘Vision’ın basımından sonra kitaba dair çeşitli rahatsızlıkları dile getirdim. ‘A General Introduction to My Work’ [Yapıtıma Genel Bir Giriş] adlı yazıda, ‘Varlığın Birliği Üzerine’ şunları yazmıştım ‘Bilinçaltımın işleyişi bana ‘A Vision’ın kaba geometrisi ve bütünlükten uzak yorumunu getirdi.’ (s. 54) Bu kez eşimin değil benim bilinçaltımdı söz konusu olan ve eşim sadece benim bilinçaltımı simgeleyen konumdaydı. Ethel Mannin’e yazdığım bir mektupta ’A Vision’ın genel bir ahlak felsefesi olduğunu belirttim, benim ayrıca ‘kişisel bir felsefem’ olduğunu da ekledim.”

Ölüm ve şair

“Sevgili dostum, kişisel felsefen hakkında neler söylemek istersin?”

“Sevgili Bedriye, ’Vision’ benim tüm yaşam felsefemi kapsıyordu ama ben bu gerçeği yaşamımın sonuna geldiğimde kavradım.  Daha önceleri belli sorunların birden fazla çözümünün olacağını ve yapılması gerekenin bu sorunlara ilişkin birbirleriyle çelişen çözümleri çözmek yerine yalnızca bunları art arda sıralamak olduğunu düşünmüştüm.  ‘A. Vision’da hoşuma gitmeyen şey, neşeli havası içinde nihai konularda içine düştüğü tutarsızlık değildi. Ezelden beri süregelen düzende beni teselli edecek değişiklik yoktu. Her şey eskiden nasıl gidiyorsa şimdi de öyle gidiyordu. ‘A. Vision’da yeterince işlemediğim konulardan birinin ‘Yüce görü’ olduğunu açıkça itiraf ettim. Bir anlamda bütün dizgemin temel taşını oluşturuyordu bu görü, çünkü neredeyse bitimsiz olan oluş,  en sonunda gerçek birliğe kavuşmuş varlık olmayı başarmaktı. Yaşlılığıma şu dizelerle sesleniyordum: ‘Yazacağımı yazdım, yaşlandım, diye düşündü/Çocukça tasarıma bakılırsa;/ Bırakalım deliler azsınlar, hiçliğe savurdum rotamı/Mükemmellikle dolu bir yere’ (s.59). Sanatımda sorguladığım şeyleri özel hayatımda da sorguladım. Kıskançlık ve meydan okumayla dolu olsa da sorgularımda çoğunlukla yaşamı sevdim. Zaman zaman da yaşamın başıboş olduğunu savunuyordum. Son şiirlerimden ‘Meru’da bu görüşlerimin en çarpıcı örneklerini bulabilir okuyucu: ‘Uygarlık kenetlenmiş bir araya, altında/ Toplanmış bir yönetimin, gözüküyor barış içinde/ Bin bir yansımayla; ama ölçülüp biçilmiş insan yaşamı/ Dehşete kapılsa da, durduramıyor bir türlü/ Kudurmuşçasına arıyor yüzyıllardan bu yana/ Kudurmuşçasına, azgınca, her şeyi yıkarak/ Varmak için gerçekliğin ıssızlığına. ‘ ( s. 59). Benim son şiirlerim genellikle ölümle ilgilidir. Yaşlanan insanlar söz konusu olduğu için bir ayağı çukurda olan insanlar çok yer tutar şiirlerimde. Oğlum doktorların bana üç yıl ömrüm kaldığını söylediklerini benim de karıma ‘Bu kadar genç yaşta ölerek ailemin adını lekeliyorum’ dediğimi ölümümden sonra anımsatıyor. Birçok şiirimde yücelttiğim, trajik bir aydınlanmaya olanak veren ölüm düşüncesine karşıt bir bakış açısıyla baktığım için farklı şeyler de söylüyorum.  Benim gerçekten gördüğüm ve ölüme yorduğum bir karabasanı dile getiren dizelerim şöyledir: ‘Beliren on beş hayaletin en kötüsü/ Bir askılığa asılan ceketti.’ (s. 62) Yazdığım şiirler içinde en kasvetlisi olan en son yazdıklarımdan biri ‘The Man and the Echo’ydu [Adam ve Yankı]. Birçok şiirimde olduğu gibi pek çok karşıt düşüncenin tartışıldığı bir yapıttı, bu yapıtım. Terk fark bu kez rakibim ne kendi benliğim ne ruhum ne kalbim ne de karşıt benliğimdi;  boş ve yenilgiyi çoktan kabullenmiş bir yankıydı bu. Yapamadıklarından dolayı acı çeken bir adamın duygularını değerlendirmesiyle başlar şiir: ‘Her şey tatsız gözükecek gözüme/ Ta uykusuzluktan yere serilip de can verene değin.’ (s. 62) Yankı acımasızca yanıtlar adamı, ‘Yere seril ve can ver.’ (s. 62) Adam bu acı sonucu kabul etmek istemez, insancıl düşüncelerle doludur içi. 1938 Mayısı’nda hiçbir yerde yayımlanmamış bir dörtlüğün ilk dizesinde şu soruyu soruyorum: ‘Tüm bunların açıklaması ne? Ve bunları izleyen dizelerde şunları söylüyordum: ‘ Bilge birine nasıl gözüküyor bunlar?/ Hiçbir şey hiçbir yerde kımıldamadı, ya da şöyle diyelim/ Hiçbir yerden hiçbir yere hiçbir şey gitmedi.’ (s.66). Hiçbir şiirimde yüce görü dediğim şeyin karşıtını böylesine karanlık ve karamsar bir biçimde sergilememiştim. Yaşamımın sonuna geldiğimde yüce görü diye adlandırdığım şeyle karşıtı arasında bir karara varamayacağımı kabul etmiştim. Yaşamın zenginliğini simgeleyen, içi yemişlerle, meyvelerle dolu boynuz imgesini acımasızca mahvediyordum. Yaratıcı olduğu kadar yaratıcılığı öldüren bir süreçten geçtiğimi biliyordum. Son mektubum benim tek bir noktada avuntu bulduğumu gösteriyor; insan neyin doğru olduğunu asla bilmese de, sonunda cisimlendirebilir. Bilinçdışı bir gururla, yaşamının sonlarında doğruyu somutlaştırabildiğini söyledim. Büyük soruların yalnızca ateşli söylemlerde ifade bulacak geçici yanıtları olabileceğini söylemek istiyordum. Sevgili Bedriye buraya kadarki sohbetimizi senin elindeki kitaptan belli özetler çıkararak yaptım.”

Yeats’in insan yanı

”Sevgili dostum ben senin özel hayatınla da ilgileniyorum. Nasıl bir hayatın oldu senin?”

“Benin hayatım anlatılacak denli çekici olmadı. Yaşadım ve bitti. Senden rica etsem benim insan yanıma ait özelliklerimi benimle paylaşır mısın?”

“Sevgili dostum özel hayatına ait bilgilerden yoksun olarak insan yanına ışık tutacak saptamalarda bulunacağım. Her şeyden önemlisi sevgi dolu bir insansın. Aşka hayatında büyük bir önem vermen de bundan kaynaklanıyor. Yaşadıklarının karşısında ezik bir insan değilsin. Çocukluğundan kalma ağır dramlar da yok. Tam bir aile sevgisi içinde yaşadığın için çocukluğunu doya doya yaşamışsın. Gençliğinde yazmanın, yaşama nedenin olduğunu anlamışsın. Seninle ikinci ergenliğin üzerinde yoğunlaştırdık sohbetimizi. İkinci ergenliğini gençliğindeki gibi cinsel olarak aktif geçirmek istiyorsun. Cinselliğin yaratıcılığın üzerinde çok önemli bir işlevi olduğunu düşünüyorsun. Sevmek ve yaratmak, kişiliğinin en belirgin iki özelliği. Evlenip baba oluyorsun. İyi bir baba olmak istiyorsun çocuklarına. Sanatı ve yaratıcılığı hayatının her evresinde hissediyorsun. Senin için dostluğun ne kadar önemli olduğunu seni Noel yemeğine davet eden, senden sevgi ve dostluğunu esirgemeyen Wilde’a gönül borcunu onun hakkında ahlaka aykırı davranışları nedeniyle açılan davada destek veren tanıklığınla ortaya koyuyorsun. Sadece şiirlerinde kendini aşmıyorsun yaşadıklarında da kendini aşmaya büyük bir önem veriyorsun. Kurumsallaşmış dine karşı çıkıyorsun, insan iradesini etkisi altına aldığı için. Kilisenin ve devletin el ele vererek insanın özgür iradesini baskı altına aldığını düşünüyorsun. Yaşarken anlaşılan ve hayran kitlesi olan bir şairsin. Ünlü olmak için didinip durmuyorsun. Oyunlarının sahnelendiğini görüyorsun. Hayat sevinciyle dolu bir insansın. Yaşamayı çok seviyorsun. Hayatta her duyguyu yaşamış bir insanın doyumuna ulaşıyorsun. Bu yüzden kendini eksik ya da yoksun hissetmiyorsun. Yalnızlık da çekmiyorsun. Duygu ve düşüncelerin içinde belirli bir olgunluğa ulaştığı için bildiğin yolda ilerliyorsun. Hayatında çok fazla pişmanlıklar taşımıyorsun. Yapmaya çalıştıklarını hayata geçirmek için harekete geçiriyorsun. Bu anlamda eylemci kişiliğin sana yardımcı oluyor. Şiirlerini yaşadıklarından yola çıkarak yazıyorsun. Şiirlerin bu yüzden yaşayan şiirler olduğu için çağımızda bile kendine ait bir hayran kitlesi ediniyorsun. Yaşamındaki tüm sorgulamaları şiirlerine taşıyorsun. Var olma sorunsalı üzerinde çok fazla kafa yoruyorsun. Hayatın sana oldukça cömert davrandığını düşünüyorsun. Genelde kişilikli ve kendini belli bir davaya adamış kadınlardan etkileniyorsun. Âşık olduğun bir kadına dört kez üst üstte ret yanıtı almana karşın evlilik teklif etmekten kaçınmıyorsun. Bu anlamıyla duygularının peşinden giden bir insansın. İnanmadığın hiçbir düşünceyi kimsenin sana dayatmasına izin vermiyorsun. Sanatın her alanına ilgi duyuyorsun.  Sanatçılara karşı da oldukça sevecensin. Eleştirilerinde yıkıcı olmamaya özen gösteriyorsun. Odönemde bile cinsel öğeleri şiirlerine taşımakta hiçbir sakınca görmüyorsun. Kadınların hayatında çok önemli bir yeri var. İnsan usu ile ruhu üzerinde çok düşünüyorsun. Sana göre bir insanı şarap ve aşk iter uyumaya. Önce düşüncelerini yargılıyorsun daha sonra da ruhunu. Tükenmişlik de şiirlerinde yerini alır, kendini yaşamın karşısında yorgun hissettiğin anlarda. Ne yaşarsan yaşa, ne kadar mutsuz olursan ol sonunda mutluluğu bulmayı biliyorsun. ‘Yüz yüze geldiklerimiz dışında/ Bildiğimiz ne şu yeryüzünde’ dizelerinden de anlaşıldığı gibi insanların birbirleriyle birlikte yaşadıkları anın mutluluğunun kıymetini bilmesini istiyorsun; çünkü onun dışında gelişen olayları bilmemizin mümkün olmadığını düşünüyorsun. Çok iyi bir fıkra anlatıcısı ve dinleyicisisin. Hayatta yaşadıklarıyla yazdıklarıyla kendisini gerçekleştirmiş bir insan olarak hayat serüvenini noktalıyorsun. Benin senin insan yönüne ait düşüncelerim böyle sevgili dostum.’

“Sevgili Bedriye, seni dinleyince gerçekten boşuna yaşamadığımı anladım. Bir sonraki sohbetimizde özel hayatımı sana anlatırım. Her şey için teşekkür ederim. Sevgiyle kal.”

“Seni tanımak benim için de gerçek bir ayrıcalık oldu. Bir sonraki görüşmemizde buluşmak üzere şen ve esen kal sevgili dostum.”

Kaynak: Richard Ellmann. Dört Dublinli. Türkçesi: Zeynep Çiftçi.  , İstanbul: Mitos Yayınları. 

 

Aydınlık Gazetesi Bedriye Korkankorkmaz

Otomatik alternatif metin yok.