13 Mart 2018 Salı

Berfin Bahar Mart 2018 sayısında çıkan yazım


 Şiirin Ölümsüz Kahramanı: William Butler Yeats

Bedriye Korkankorkmaz

    Yalnızlığımı seviyorum. Önüme çıkardığı acıları yalnızlığıma yakışır bir sızlanışla göğüslüyorum. Hiçbir acıya uzak değilim. İçimdeki acılarımın yalnızlığı, yıldızlara uzanacak kadar geniş ve yüksektir. Hiç kimseyi çekip içime almıyorum, içimdeki büyümenin sancılarını yaşamasın diye. Geride bıraktığım acılarıma insaflı davranıyorum. Büyümüşlüğüm karşısına serinkanlı ve büyük bir güvenle çıkıyorum. Yaşadıklarımla aramda sadeliğe ve vefaya dayalı bir ortaklık var. Bu öyle bir ortaklık ki,  ben zamanla değişsem de onların beni içten içe sarıp sarmalamaları değişmiyor.

Yaşadıklarım benim mirasımdır. İçimde büyüyen sevginin bir gücü içerdiğini, bir kutsanmışlığı barındırdığını ve kendimi yalnız hissettiğim anlarda bu kutsanmışlığıma sığındığımı da şimdilerde daha iyi anlıyorum. Beni her şeyden ve herkesten bağımsız kılacak olan yegâne gücün yarınlara ait güzellikler büyüten duygularım olduğunu biliyorum. Hem yaşadıklarım benden çok şey istiyor hem de yaşayamadıklarım. Önüme çıkacak her ödevi layığıyla yapabilme sabrına erişmeyi her şeyden çok istiyorum.

Hiç kimsenin yaşam serüveni bir diğer insanınkine benzemiyor. Biri öldüğü anda bir başka insan doğuyor. Evren dengesini böyle koruyor. Zaman zaman sakin ve gösterişsiz yaralarımla boğuşuyorum.  Bu derinliği içinde barındıran sessizlikte bulduğum dost sıcaklığı, her seferinde daha verimli çalışmamı sağlıyor. Kendime yazıp da göndermediğim mektupları yeni hayatımda da bana ulaştırmayı başarıyor postacılar. Yalnızlığımın her gün büyüdüğünü fark ediyorum. Seviniyorum buna, çünkü içinde büyüklüğü barındırmayan bir yalnızlığın bana layık olmadığını düşünüyorum. Tek sermayem olan yalnızlığımın büyüklüğüne sığınarak ondan öğrendiklerimi hayata geçiriyorum. Bazen de yalnızlığımı hiç tanımadığım bir insana verip karşılığında iki saat sohbet etmek istiyorum. Her seferinde anlıyorum ki, bana gerekli olan yalnızlık,  büyüklüğüyle beni aşan içsel bir yalnızlık olmalı.  Bu sayede iş, paye ve ün gibi içi boş, insana bir şey kazandırmayan duyguların peşinden gitmiyorum. Bir çocuk gibi büyüklerin yaptıklarına akıl erdiremiyorum. Kendini anlamak yalnızlıktır, yalnızlığımı zenginleştiren de içimde yaşattığım dünyanın güzellikleridir. İçimde yekinip kalkan nesnelere çevremde algıladığım anlamsız paylaşımlardan daha fazla değer veriyorum. Ruhumun en ücra köşesinde olup bitenler dostluğuma layık gelişmelerdir. İnsanlar karşısındaki yerimi açığa kavuşturmak için çaba harcamıyorum. Anlıyorum ki yalnız kişi,  derin yasaların yaşatıcısı olan insandır. Her gün ama her gün söken şafaktan içeri yürüyorum. Değişik değişik olaylara sahne olan gecelerin içerlerine çeviriyorum gözlerimi. Tüm olup bitenleri derinden hissediyorum, içimde cıvıl cıvıl olan hayat sevincimle. Hayatımda tüm olan bitenleri korku ve üzüntünün malzemesi yapmamaya gayret gösteriyorum.

Bu tür içsel sorgulamalarla cebelleşirken bir yandan da W. B. Yeats’in ikinci ergenlik döneminde neler hissettiği üzerinde de düşünüyorum. Onun ölümsüz ruhuyla sohbet etmek istiyorum. Aylardır onun ölümsüz ruhunu çağırıyorum. 

Aydınlanma konulu bir panele dinleyici olarak gitmiştim. Panelden çıkmış, sahile bakan bir bankta tek başıma oturuyordum. Bir an bir erkek izin istemeksizin yanıma oturdu. Gayri ihtiyari yüzüne baktığımda onu hemen tanıdım. Yanıma oturan adam W. B. Yeats’ti. Bana gülümsedi.Oldukça konuşkan birine benziyordu. Onun rahat hareket etmesi kendimi onun karşısında daha rahat ifade etme olanağını tanıdı bana. Hemen konuşmaya başladı. Uzun bir sohbetten sonra ona ikinci ergenliği döneminde neler hissettiğini sordum.

 

Şairin yaşam gücü

“Sevgili Bedriye, yaşamının son yıllarını ikinci bir ergenlik dönemi olarak algıladım. Ergenlik sözcüğünü yenilenmiş cinsel gücümü vurgulamak için kullanmıştım. Bu yenilenme aynı zamanda psikolojik bir iyileşmeyi de beraberinde getiriyordu. Elli iki yaşımda evliliğim, hemen ardından bir şaire yakışır sağlıklı bir etim ve kanım var demiştim yazdığım bir şiirimde. Altmış sekiz yaşında gücümü yitirdiğimi algıladım. Bir arkadaşıma cinsel gücümü yitirdiğimi söyledim. Cinsel gücü artıran ameliyatlarla ilgilendim. Arkadaşıma yaklaşık üç yıldır tüm esin kaynağımı yitirdiğimi ve bir şey yazamadığımı anlattım. Tüm yaptığım en belirgin şiirleri seçerek üzerinde çeşitlemeler oluşturmaktı. Hem cinsel gücümü yeniden kazanmak, hem de şiir yazmak için ameliyat olmak istiyordum. ‘Byzantium (Bizans)’ adlı şiirimde düşüncelerimi şöyle ifade ettim: ‘İnsan damarlarındaki patlama ve çamur. Cinsel gücüme yeniden kavuşmak için 1934 yılında ameliyat oldum. Ameliyat sonrasında da olağanüstü bir gelişme olmamıştı. Eşim ölümümden sekiz yıl sonra ameliyatın benim ussal gücüm üzerinde çok önemli bir etkisi olduğunu açıklamıştı. Ameliyat sonrasında yeni şiirler yazdım ve düşüncelerine değer verdiğim kişiler, yazdığım şiirleri beğendi. Bu şiirlerimi Martta Bir Dolunay adlı ciltte topladım. Dostlarıma yazdığım mektupta da belirttiğim gibi şiir yazma gücüme yeniden kavuştum ve yazdığım yeni şiirlerin diğer yazdıklarıma benzemediğini de belirttim.  Ben bu ameliyatın akabinde beş yıl daha yaşadım. Cinsel yakınlığa gereksinim duyduğum için bana bu gücü hissettiren kadınlarla birlikte oldum. Doğuştan bir sanatçıydım. Dünyaya şiir yazmak için gelmiştim. Ben öldükten sonra herkes benim cinselliğe ne kadar düşkün olduğumu söyleyecekti. Benim şiirlerimdeki anlatıcı genellikle yaşlı bir adamdır. Yeniden gençleşerek genç bir kızı kollarına almaktan, sevimli kabadayılığıyla sağda solda dolaşmaktan haz alan birisidir. Yaşlı fahişeyle dertleşmekten de, karanlıklar içinde genç bir adam olmaktan da haz alır. Benim şiirlerimde hep bir merkez olmuştur. Sevdiğim eski karakterim Maud Gonnne’a geri döndüğümde hiç yapmadığım bir şey yaparak kadına adıyla sesleniyorum.  Maud Gonnne ilk kez Howth İstasyonu’nda beklerken bir an için içindekilerden sıyrılır ve gerçek yaşamın içine giriverir. ‘Kasıklarımın arasındaki beter şeytan’ dizelerimde gözüpek  bir ifade kullanmıştım ama ‘Üç Çalı’ dizisinde daha açıkça  ‘Sevgilinin kamışı ve kamışın kabaran başı’ndan söz ederim ve cinsel birleşme sonrasında erkeklik organının durumunu ‘Bir solucan gibi güçsüz’  diye betimlerim.”

Devlete ve kiliseye karşı

“Güçlenen kilise ve devletin, bozulan toplum düzenini düzelteceğini savunan din adamları ve faşistlere şöyle seslendim: ‘Ya kapıda bağırıp çağıran başıbozuklar/Kiliseyle Devletin ta kendisi değilse!’  (s.44). Bununla da yetinmedim adında kendimi tüm hükümetlerden soyutladığımı açıkladığım ‘The Great Day’ (Büyük Gün)  şiirini yazdım: ‘Yaşasın devrim, top sesleri duyalım daha!/ Atına ters binmiş bir dilenci kırbaçlıyor yerdeki bir dilenciyi/ Yaşasın devrim, toplar inletsin ortalığı!/Değiştirdi yerlerini dilenciler, kırbaçlama sürüp gitse de’ (s. 44). Geçirdiğim ameliyat sonrasında hem şiir hem de düzyazılar yazdım. Dört manzum oyunum aynı türde yazılmış olan oyunlarımdan daha çok ilgi gördü. Bunlardan ilki olan ‘A Full Moon in March’, bir şairin başının kesilmesini konu alıyor. ‘The Herne’s Egg’de [Herne’in Yumurtası] yedi erkeğin bir rahibeye tecavüzünü anlatıyorum. ‘Purgatory’de [Araf}  adlı oyunumda uzun yıllar önce babasını öldürmüş yaşlı bir adam şimdi de oğlunu öldürüyor.  Bu dönemde yazdığım ‘Autobiographies’in [Özyaşam Öyküleri]  son bölümünde, her zamanki görkemli biçemin yerini George Moore’un hoppa dedikoducu söylemi almıştı. Çağdaşlarımın fazlasıyla övüp yerdiği The Oxford Book of Modern Verse’ü [Oxford Modern Şiirler Kitabı]  derledim.   Yapıt gelmiş geçmiş en başarılı Oxford derlemesi olarak ilgi gördü.  Yapıtta sadece benim sevdiğim ama hiç tanınmamış şairlere de yer verdim. Kendi yazılarımı derlediğim toplu baskıya yazdığım giriş yazısında düşüncelerimi şöyle açıkladım: ‘Malum nedenlerden dolayı İrlanda hariç milliyetçi değilim.’ (s. 45) Bu yazımla insanları şaşırttım. Hayatım boyunca kendimi İrlandalı olarak algıladım. Ben İrlandalı köklerime çok bağlıydım.  Eğitimde, sanayide her alanda kurtuluşu da İrlanda’nın gerçekleştireceğine inanıyordum. Eşim tamamlamayı çok istediğim ama ömrümün yetmediği için tamamlayamadığım ‘On the Boiler’ın ikinci bölümünü tüm kurumsallaşmış dinlere saldıran bir çalışma olarak tasarladığımı söylemiş, söylediklerinde de haklı. Ben ne kadar yaşlı bir adam olsam da ne sanatım ne de hayranlarım açısından unutulma tehlikesini taşıyan bir yazar olmadım.  Bu rahatlık ve güvenle son yıllarımda en kendime has çalışmam olan ‘A Vision’ [Bir Görü]  adlı yapıtımın yeni baskısı üzerinde çalıştım. 1926’da yayımlanan ilk baskıda iki bölüm son halini bulmuştu ama öteki bölümler bölük pörçüktü. Yapıtımı ulaştığım en büyük sanat anlayışıyla yeniden düzenlemek istiyordum. Kitabı yeniden kurguladım.  ‘A Vision’ı 1917’de eşimle çıktığım balayı döneminde yazmaya başladım. Eşim beni yanlış bir kadınla evlendiğim düşüncesinden uzaklaştırmak için otomatik yazıya yönlendirdi. Bu ani yazım değişikliği başka kapılar açtı bana.  Sonunda ‘A Vision’ın 1937 baskısında kendi Delphoi’simi açıkça ortaya koyuyordum. Yapıt arınmış aşk, güzellik ve bilgeliğin bileşimine varmıştı. Yapıtı yeni bir biçimde elden geçirmiştim. Amacım yeni bir din, yeni bir felsefeye bağlamak değildi, simgesel bir söylemdi.. Bana göre bir insan bir söyleme inanabilir, oysa bir felsefeye ancak boyun eğilir. Kendi yarattığım bir söyleme bağlanmak benim için kolay olmadı. 1928’de yapıtı sevebilecek en son kişi olan Ezra Pound’a adadığım ‘A Packet for Ezra Pound’u [Ezra Pound İçin Bir Deneme] yazdım. Bu adı kullanmam önemliydi. Başka bir düşünce okulundan bir şaire seslenmek benim daha büyük bir birikimle konuşmamı sağlayacaktı.  Bu yapıttan sonra hemen kendi dünyama çekilmedim. Bunu okumaya hazır olmayan okurlar için onlara hoş görünmek için kitaba ‘Stories for Michael Robartes and His Friends”  (Micheal Robartes ve Arkadaşları İçin Öyküler’ diye bir bölüm daha ekledim.”

 

Beden ve ruh

 

“Şiirlerinin özellikleri hakkında neler söylemek istersin dostum?”

“Sevgili Bedriye, ben şiirlerimin çoğunda ruhlar dünyasını somutlaştırmaya, yaşadığımız dünyayı da ruhsallaştırmaya çabaladım. Ben kuramımla uyumlu olması için bedene küçük bir rol verdim ve  ‘A Vision’da da salt ruhların bağımsızlığını sınırlamakla yetinmedim. Aynı dönemde yazmış olduğum diğer şiirlerde ruhların insanları kıskandığını, bir bedene bürünüp ‘ kutsala saygısızlık yapıp aşkı yaşamak istediklerini’ yazdım. İlk dönem şiirlerimde de buna benzer yaklaşımları görebilirsin. Kitabımdaki ikinci sorunu da belirlenimciliğin karşıtı olarak sundum.   Bu konuda elindeki kitaptan şu alıntıyı yapmanın tam da zamanı:  ‘Vision  geçmiş ve geleceğin mekanik yasalara uyduğu, varlıkların bir dizge içinde belirlenmiş, değişmez konumlarına yerleştiği, belirlenimci bir dizgeyi andırsa da, Yeats bu dizgeyi,  yetkinleştirdikten sonra kendisinin On üçüncü Koni veya küre olarak adlandırdığı, her şeyi değiştirebilen bir tür tanrı vekili yaratmıştı.’ (s. 53) Ben özellikle kestirilebilirlik üzerine kurulu bir dizgeye kestirilemezi sokarak fizik ve metafizik arasında bitimsiz bir şekilde dalgalanan bir ilişki kurdum. Böylece ruh ve töz özgürlük ve zorunluluk gibi iki önemli sorun ilk ‘Vision’da olduğu gibi ikincisinde de açıklığa kavuşamadı. Ben dizgemi kapatmayı reddediyordum. Boşta bırakılmış sonları umursamıyordum. İkinci   ‘Vision’ın basımından sonra kitaba dair çeşitli rahatsızlıkları dile getirdim. ‘A General Introduction to My Work’ [Yapıtıma Genel Bir Giriş] adlı yazıda, ‘Varlığın Birliği Üzerine’ şunları yazmıştım ‘Bilinçaltımın işleyişi bana ‘A Vision’ın kaba geometrisi ve bütünlükten uzak yorumunu getirdi.’ (s. 54) Bu kez eşimin değil benim bilinçaltımdı söz konusu olan ve eşim sadece benim bilinçaltımı simgeleyen konumdaydı. Ethel Mannin’e yazdığım bir mektupta ’A Vision’ın genel bir ahlak felsefesi olduğunu belirttim, benim ayrıca ‘kişisel bir felsefem’ olduğunu da ekledim.”

Ölüm ve şair

“Sevgili dostum, kişisel felsefen hakkında neler söylemek istersin?”

“Sevgili Bedriye, ’Vision’ benim tüm yaşam felsefemi kapsıyordu ama ben bu gerçeği yaşamımın sonuna geldiğimde kavradım.  Daha önceleri belli sorunların birden fazla çözümünün olacağını ve yapılması gerekenin bu sorunlara ilişkin birbirleriyle çelişen çözümleri çözmek yerine yalnızca bunları art arda sıralamak olduğunu düşünmüştüm.  ‘A. Vision’da hoşuma gitmeyen şey, neşeli havası içinde nihai konularda içine düştüğü tutarsızlık değildi. Ezelden beri süregelen düzende beni teselli edecek değişiklik yoktu. Her şey eskiden nasıl gidiyorsa şimdi de öyle gidiyordu. ‘A. Vision’da yeterince işlemediğim konulardan birinin ‘Yüce görü’ olduğunu açıkça itiraf ettim. Bir anlamda bütün dizgemin temel taşını oluşturuyordu bu görü, çünkü neredeyse bitimsiz olan oluş,  en sonunda gerçek birliğe kavuşmuş varlık olmayı başarmaktı. Yaşlılığıma şu dizelerle sesleniyordum: ‘Yazacağımı yazdım, yaşlandım, diye düşündü/Çocukça tasarıma bakılırsa;/ Bırakalım deliler azsınlar, hiçliğe savurdum rotamı/Mükemmellikle dolu bir yere’ (s.59). Sanatımda sorguladığım şeyleri özel hayatımda da sorguladım. Kıskançlık ve meydan okumayla dolu olsa da sorgularımda çoğunlukla yaşamı sevdim. Zaman zaman da yaşamın başıboş olduğunu savunuyordum. Son şiirlerimden ‘Meru’da bu görüşlerimin en çarpıcı örneklerini bulabilir okuyucu: ‘Uygarlık kenetlenmiş bir araya, altında/ Toplanmış bir yönetimin, gözüküyor barış içinde/ Bin bir yansımayla; ama ölçülüp biçilmiş insan yaşamı/ Dehşete kapılsa da, durduramıyor bir türlü/ Kudurmuşçasına arıyor yüzyıllardan bu yana/ Kudurmuşçasına, azgınca, her şeyi yıkarak/ Varmak için gerçekliğin ıssızlığına. ‘ ( s. 59). Benim son şiirlerim genellikle ölümle ilgilidir. Yaşlanan insanlar söz konusu olduğu için bir ayağı çukurda olan insanlar çok yer tutar şiirlerimde. Oğlum doktorların bana üç yıl ömrüm kaldığını söylediklerini benim de karıma ‘Bu kadar genç yaşta ölerek ailemin adını lekeliyorum’ dediğimi ölümümden sonra anımsatıyor. Birçok şiirimde yücelttiğim, trajik bir aydınlanmaya olanak veren ölüm düşüncesine karşıt bir bakış açısıyla baktığım için farklı şeyler de söylüyorum.  Benim gerçekten gördüğüm ve ölüme yorduğum bir karabasanı dile getiren dizelerim şöyledir: ‘Beliren on beş hayaletin en kötüsü/ Bir askılığa asılan ceketti.’ (s. 62) Yazdığım şiirler içinde en kasvetlisi olan en son yazdıklarımdan biri ‘The Man and the Echo’ydu [Adam ve Yankı]. Birçok şiirimde olduğu gibi pek çok karşıt düşüncenin tartışıldığı bir yapıttı, bu yapıtım. Terk fark bu kez rakibim ne kendi benliğim ne ruhum ne kalbim ne de karşıt benliğimdi;  boş ve yenilgiyi çoktan kabullenmiş bir yankıydı bu. Yapamadıklarından dolayı acı çeken bir adamın duygularını değerlendirmesiyle başlar şiir: ‘Her şey tatsız gözükecek gözüme/ Ta uykusuzluktan yere serilip de can verene değin.’ (s. 62) Yankı acımasızca yanıtlar adamı, ‘Yere seril ve can ver.’ (s. 62) Adam bu acı sonucu kabul etmek istemez, insancıl düşüncelerle doludur içi. 1938 Mayısı’nda hiçbir yerde yayımlanmamış bir dörtlüğün ilk dizesinde şu soruyu soruyorum: ‘Tüm bunların açıklaması ne? Ve bunları izleyen dizelerde şunları söylüyordum: ‘ Bilge birine nasıl gözüküyor bunlar?/ Hiçbir şey hiçbir yerde kımıldamadı, ya da şöyle diyelim/ Hiçbir yerden hiçbir yere hiçbir şey gitmedi.’ (s.66). Hiçbir şiirimde yüce görü dediğim şeyin karşıtını böylesine karanlık ve karamsar bir biçimde sergilememiştim. Yaşamımın sonuna geldiğimde yüce görü diye adlandırdığım şeyle karşıtı arasında bir karara varamayacağımı kabul etmiştim. Yaşamın zenginliğini simgeleyen, içi yemişlerle, meyvelerle dolu boynuz imgesini acımasızca mahvediyordum. Yaratıcı olduğu kadar yaratıcılığı öldüren bir süreçten geçtiğimi biliyordum. Son mektubum benim tek bir noktada avuntu bulduğumu gösteriyor; insan neyin doğru olduğunu asla bilmese de, sonunda cisimlendirebilir. Bilinçdışı bir gururla, yaşamının sonlarında doğruyu somutlaştırabildiğini söyledim. Büyük soruların yalnızca ateşli söylemlerde ifade bulacak geçici yanıtları olabileceğini söylemek istiyordum. Sevgili Bedriye buraya kadarki sohbetimizi senin elindeki kitaptan belli özetler çıkararak yaptım.”

Yeats’in insan yanı

”Sevgili dostum ben senin özel hayatınla da ilgileniyorum. Nasıl bir hayatın oldu senin?”

“Benin hayatım anlatılacak denli çekici olmadı. Yaşadım ve bitti. Senden rica etsem benim insan yanıma ait özelliklerimi benimle paylaşır mısın?”

“Sevgili dostum özel hayatına ait bilgilerden yoksun olarak insan yanına ışık tutacak saptamalarda bulunacağım. Her şeyden önemlisi sevgi dolu bir insansın. Aşka hayatında büyük bir önem vermen de bundan kaynaklanıyor. Yaşadıklarının karşısında ezik bir insan değilsin. Çocukluğundan kalma ağır dramlar da yok. Tam bir aile sevgisi içinde yaşadığın için çocukluğunu doya doya yaşamışsın. Gençliğinde yazmanın, yaşama nedenin olduğunu anlamışsın. Seninle ikinci ergenliğin üzerinde yoğunlaştırdık sohbetimizi. İkinci ergenliğini gençliğindeki gibi cinsel olarak aktif geçirmek istiyorsun. Cinselliğin yaratıcılığın üzerinde çok önemli bir işlevi olduğunu düşünüyorsun. Sevmek ve yaratmak, kişiliğinin en belirgin iki özelliği. Evlenip baba oluyorsun. İyi bir baba olmak istiyorsun çocuklarına. Sanatı ve yaratıcılığı hayatının her evresinde hissediyorsun. Senin için dostluğun ne kadar önemli olduğunu seni Noel yemeğine davet eden, senden sevgi ve dostluğunu esirgemeyen Wilde’a gönül borcunu onun hakkında ahlaka aykırı davranışları nedeniyle açılan davada destek veren tanıklığınla ortaya koyuyorsun. Sadece şiirlerinde kendini aşmıyorsun yaşadıklarında da kendini aşmaya büyük bir önem veriyorsun. Kurumsallaşmış dine karşı çıkıyorsun, insan iradesini etkisi altına aldığı için. Kilisenin ve devletin el ele vererek insanın özgür iradesini baskı altına aldığını düşünüyorsun. Yaşarken anlaşılan ve hayran kitlesi olan bir şairsin. Ünlü olmak için didinip durmuyorsun. Oyunlarının sahnelendiğini görüyorsun. Hayat sevinciyle dolu bir insansın. Yaşamayı çok seviyorsun. Hayatta her duyguyu yaşamış bir insanın doyumuna ulaşıyorsun. Bu yüzden kendini eksik ya da yoksun hissetmiyorsun. Yalnızlık da çekmiyorsun. Duygu ve düşüncelerin içinde belirli bir olgunluğa ulaştığı için bildiğin yolda ilerliyorsun. Hayatında çok fazla pişmanlıklar taşımıyorsun. Yapmaya çalıştıklarını hayata geçirmek için harekete geçiriyorsun. Bu anlamda eylemci kişiliğin sana yardımcı oluyor. Şiirlerini yaşadıklarından yola çıkarak yazıyorsun. Şiirlerin bu yüzden yaşayan şiirler olduğu için çağımızda bile kendine ait bir hayran kitlesi ediniyorsun. Yaşamındaki tüm sorgulamaları şiirlerine taşıyorsun. Var olma sorunsalı üzerinde çok fazla kafa yoruyorsun. Hayatın sana oldukça cömert davrandığını düşünüyorsun. Genelde kişilikli ve kendini belli bir davaya adamış kadınlardan etkileniyorsun. Âşık olduğun bir kadına dört kez üst üstte ret yanıtı almana karşın evlilik teklif etmekten kaçınmıyorsun. Bu anlamıyla duygularının peşinden giden bir insansın. İnanmadığın hiçbir düşünceyi kimsenin sana dayatmasına izin vermiyorsun. Sanatın her alanına ilgi duyuyorsun.  Sanatçılara karşı da oldukça sevecensin. Eleştirilerinde yıkıcı olmamaya özen gösteriyorsun. Odönemde bile cinsel öğeleri şiirlerine taşımakta hiçbir sakınca görmüyorsun. Kadınların hayatında çok önemli bir yeri var. İnsan usu ile ruhu üzerinde çok düşünüyorsun. Sana göre bir insanı şarap ve aşk iter uyumaya. Önce düşüncelerini yargılıyorsun daha sonra da ruhunu. Tükenmişlik de şiirlerinde yerini alır, kendini yaşamın karşısında yorgun hissettiğin anlarda. Ne yaşarsan yaşa, ne kadar mutsuz olursan ol sonunda mutluluğu bulmayı biliyorsun. ‘Yüz yüze geldiklerimiz dışında/ Bildiğimiz ne şu yeryüzünde’ dizelerinden de anlaşıldığı gibi insanların birbirleriyle birlikte yaşadıkları anın mutluluğunun kıymetini bilmesini istiyorsun; çünkü onun dışında gelişen olayları bilmemizin mümkün olmadığını düşünüyorsun. Çok iyi bir fıkra anlatıcısı ve dinleyicisisin. Hayatta yaşadıklarıyla yazdıklarıyla kendisini gerçekleştirmiş bir insan olarak hayat serüvenini noktalıyorsun. Benin senin insan yönüne ait düşüncelerim böyle sevgili dostum.’

“Sevgili Bedriye, seni dinleyince gerçekten boşuna yaşamadığımı anladım. Bir sonraki sohbetimizde özel hayatımı sana anlatırım. Her şey için teşekkür ederim. Sevgiyle kal.”

“Seni tanımak benim için de gerçek bir ayrıcalık oldu. Bir sonraki görüşmemizde buluşmak üzere şen ve esen kal sevgili dostum.”

Kaynak: Richard Ellmann. Dört Dublinli. Türkçesi: Zeynep Çiftçi.  , İstanbul: Mitos Yayınları. 

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder