Şiirin Ölümsüz Kahramanı: William Butler
Yeats
Bedriye
Korkankorkmaz
Yalnızlığımı seviyorum. Önüme çıkardığı
acıları yalnızlığıma yakışır bir sızlanışla göğüslüyorum. Hiçbir acıya uzak
değilim. İçimdeki acılarımın yalnızlığı, yıldızlara uzanacak kadar geniş ve
yüksektir. Hiç kimseyi çekip içime almıyorum, içimdeki büyümenin sancılarını
yaşamasın diye. Geride bıraktığım acılarıma insaflı davranıyorum. Büyümüşlüğüm
karşısına serinkanlı ve büyük bir güvenle çıkıyorum. Yaşadıklarımla aramda
sadeliğe ve vefaya dayalı bir ortaklık var. Bu öyle bir ortaklık ki, ben zamanla değişsem de onların beni içten
içe sarıp sarmalamaları değişmiyor.
Yaşadıklarım
benim mirasımdır. İçimde büyüyen sevginin bir gücü içerdiğini, bir
kutsanmışlığı barındırdığını ve kendimi yalnız hissettiğim anlarda bu
kutsanmışlığıma sığındığımı da şimdilerde daha iyi anlıyorum. Beni her şeyden
ve herkesten bağımsız kılacak olan yegâne gücün yarınlara ait güzellikler büyüten
duygularım olduğunu biliyorum. Hem yaşadıklarım benden çok şey istiyor hem de
yaşayamadıklarım. Önüme çıkacak her ödevi layığıyla yapabilme sabrına erişmeyi
her şeyden çok istiyorum.
Hiç
kimsenin yaşam serüveni bir diğer insanınkine benzemiyor. Biri öldüğü anda bir
başka insan doğuyor. Evren dengesini böyle koruyor. Zaman zaman sakin ve
gösterişsiz yaralarımla boğuşuyorum. Bu
derinliği içinde barındıran sessizlikte bulduğum dost sıcaklığı, her seferinde
daha verimli çalışmamı sağlıyor. Kendime yazıp da göndermediğim mektupları yeni
hayatımda da bana ulaştırmayı başarıyor postacılar. Yalnızlığımın her gün
büyüdüğünü fark ediyorum. Seviniyorum buna, çünkü içinde büyüklüğü
barındırmayan bir yalnızlığın bana layık olmadığını düşünüyorum. Tek sermayem olan
yalnızlığımın büyüklüğüne sığınarak ondan öğrendiklerimi hayata geçiriyorum. Bazen
de yalnızlığımı hiç tanımadığım bir insana verip karşılığında iki saat sohbet
etmek istiyorum. Her seferinde anlıyorum ki, bana gerekli olan yalnızlık, büyüklüğüyle beni aşan içsel bir yalnızlık
olmalı. Bu sayede iş, paye ve ün gibi
içi boş, insana bir şey kazandırmayan duyguların peşinden gitmiyorum. Bir çocuk
gibi büyüklerin yaptıklarına akıl erdiremiyorum. Kendini anlamak yalnızlıktır,
yalnızlığımı zenginleştiren de içimde yaşattığım dünyanın güzellikleridir.
İçimde yekinip kalkan nesnelere çevremde algıladığım anlamsız paylaşımlardan
daha fazla değer veriyorum. Ruhumun en ücra köşesinde olup bitenler dostluğuma
layık gelişmelerdir. İnsanlar karşısındaki yerimi açığa kavuşturmak için çaba
harcamıyorum. Anlıyorum ki yalnız kişi,
derin yasaların yaşatıcısı olan insandır. Her gün ama her gün söken
şafaktan içeri yürüyorum. Değişik değişik olaylara sahne olan gecelerin
içerlerine çeviriyorum gözlerimi. Tüm olup bitenleri derinden hissediyorum,
içimde cıvıl cıvıl olan hayat sevincimle. Hayatımda tüm olan bitenleri korku ve
üzüntünün malzemesi yapmamaya gayret gösteriyorum.
Bu
tür içsel sorgulamalarla cebelleşirken bir yandan da W. B. Yeats’in ikinci ergenlik
döneminde neler hissettiği üzerinde de düşünüyorum. Onun ölümsüz ruhuyla sohbet
etmek istiyorum. Aylardır onun ölümsüz ruhunu çağırıyorum.
Aydınlanma
konulu bir panele dinleyici olarak gitmiştim. Panelden çıkmış, sahile bakan bir
bankta tek başıma oturuyordum. Bir an bir erkek izin istemeksizin yanıma
oturdu. Gayri ihtiyari yüzüne baktığımda onu hemen tanıdım. Yanıma oturan adam W.
B. Yeats’ti. Bana gülümsedi.Oldukça konuşkan birine benziyordu. Onun rahat
hareket etmesi kendimi onun karşısında daha rahat ifade etme olanağını tanıdı
bana. Hemen konuşmaya başladı. Uzun bir sohbetten sonra ona ikinci ergenliği
döneminde neler hissettiğini sordum.
Şairin yaşam gücü
“Sevgili
Bedriye, yaşamının son yıllarını ikinci bir ergenlik dönemi olarak algıladım.
Ergenlik sözcüğünü yenilenmiş cinsel gücümü vurgulamak için kullanmıştım. Bu
yenilenme aynı zamanda psikolojik bir iyileşmeyi de beraberinde getiriyordu.
Elli iki yaşımda evliliğim, hemen ardından bir şaire yakışır sağlıklı bir etim
ve kanım var demiştim yazdığım bir şiirimde. Altmış sekiz yaşında gücümü
yitirdiğimi algıladım. Bir arkadaşıma cinsel gücümü yitirdiğimi söyledim.
Cinsel gücü artıran ameliyatlarla ilgilendim. Arkadaşıma yaklaşık üç yıldır tüm
esin kaynağımı yitirdiğimi ve bir şey yazamadığımı anlattım. Tüm yaptığım en
belirgin şiirleri seçerek üzerinde çeşitlemeler oluşturmaktı. Hem cinsel gücümü
yeniden kazanmak, hem de şiir yazmak için ameliyat olmak istiyordum. ‘Byzantium
(Bizans)’ adlı şiirimde düşüncelerimi şöyle ifade ettim: ‘İnsan damarlarındaki
patlama ve çamur. Cinsel gücüme yeniden kavuşmak için 1934 yılında ameliyat
oldum. Ameliyat sonrasında da olağanüstü bir gelişme olmamıştı. Eşim ölümümden
sekiz yıl sonra ameliyatın benim ussal gücüm üzerinde çok önemli bir etkisi
olduğunu açıklamıştı. Ameliyat sonrasında yeni şiirler yazdım ve düşüncelerine
değer verdiğim kişiler, yazdığım şiirleri beğendi. Bu şiirlerimi Martta Bir Dolunay adlı ciltte topladım.
Dostlarıma yazdığım mektupta da belirttiğim gibi şiir yazma gücüme yeniden
kavuştum ve yazdığım yeni şiirlerin diğer yazdıklarıma benzemediğini de
belirttim. Ben bu ameliyatın akabinde
beş yıl daha yaşadım. Cinsel yakınlığa gereksinim duyduğum için bana bu gücü
hissettiren kadınlarla birlikte oldum. Doğuştan bir sanatçıydım. Dünyaya şiir
yazmak için gelmiştim. Ben öldükten sonra herkes benim cinselliğe ne kadar
düşkün olduğumu söyleyecekti. Benim şiirlerimdeki anlatıcı genellikle yaşlı bir
adamdır. Yeniden gençleşerek genç bir kızı kollarına almaktan, sevimli kabadayılığıyla
sağda solda dolaşmaktan haz alan birisidir. Yaşlı fahişeyle dertleşmekten de,
karanlıklar içinde genç bir adam olmaktan da haz alır. Benim şiirlerimde hep
bir merkez olmuştur. Sevdiğim eski karakterim Maud Gonnne’a geri döndüğümde hiç
yapmadığım bir şey yaparak kadına adıyla sesleniyorum. Maud Gonnne ilk kez Howth İstasyonu’nda beklerken
bir an için içindekilerden sıyrılır ve gerçek yaşamın içine giriverir. ‘Kasıklarımın
arasındaki beter şeytan’ dizelerimde gözüpek
bir ifade kullanmıştım ama ‘Üç Çalı’ dizisinde daha açıkça ‘Sevgilinin kamışı ve kamışın kabaran başı’ndan
söz ederim ve cinsel birleşme sonrasında erkeklik organının durumunu ‘Bir
solucan gibi güçsüz’ diye betimlerim.”
Devlete ve kiliseye karşı
“Güçlenen
kilise ve devletin, bozulan toplum düzenini düzelteceğini savunan din adamları
ve faşistlere şöyle seslendim: ‘Ya kapıda bağırıp çağıran
başıbozuklar/Kiliseyle Devletin ta kendisi değilse!’ (s.44). Bununla da yetinmedim adında kendimi
tüm hükümetlerden soyutladığımı açıkladığım ‘The Great Day’ (Büyük Gün) şiirini yazdım: ‘Yaşasın devrim, top sesleri
duyalım daha!/ Atına ters binmiş bir dilenci kırbaçlıyor yerdeki bir dilenciyi/
Yaşasın devrim, toplar inletsin ortalığı!/Değiştirdi yerlerini dilenciler,
kırbaçlama sürüp gitse de’ (s. 44). Geçirdiğim ameliyat sonrasında hem şiir hem
de düzyazılar yazdım. Dört manzum oyunum aynı türde yazılmış olan oyunlarımdan
daha çok ilgi gördü. Bunlardan ilki olan ‘A Full Moon in March’, bir şairin
başının kesilmesini konu alıyor. ‘The Herne’s Egg’de [Herne’in Yumurtası] yedi
erkeğin bir rahibeye tecavüzünü anlatıyorum. ‘Purgatory’de [Araf} adlı oyunumda uzun yıllar önce babasını
öldürmüş yaşlı bir adam şimdi de oğlunu öldürüyor. Bu dönemde yazdığım ‘Autobiographies’in [Özyaşam
Öyküleri] son bölümünde, her zamanki
görkemli biçemin yerini George Moore’un hoppa dedikoducu söylemi almıştı.
Çağdaşlarımın fazlasıyla övüp yerdiği The
Oxford Book of Modern Verse’ü [Oxford Modern Şiirler Kitabı] derledim.
Yapıt gelmiş geçmiş en başarılı Oxford derlemesi olarak ilgi gördü. Yapıtta sadece benim sevdiğim ama hiç
tanınmamış şairlere de yer verdim. Kendi yazılarımı derlediğim toplu baskıya
yazdığım giriş yazısında düşüncelerimi şöyle açıkladım: ‘Malum nedenlerden
dolayı İrlanda hariç milliyetçi değilim.’ (s. 45) Bu yazımla insanları
şaşırttım. Hayatım boyunca kendimi İrlandalı olarak algıladım. Ben İrlandalı
köklerime çok bağlıydım. Eğitimde,
sanayide her alanda kurtuluşu da İrlanda’nın gerçekleştireceğine inanıyordum.
Eşim tamamlamayı çok istediğim ama ömrümün yetmediği için tamamlayamadığım ‘On
the Boiler’ın ikinci bölümünü tüm kurumsallaşmış dinlere saldıran bir çalışma
olarak tasarladığımı söylemiş, söylediklerinde de haklı. Ben ne kadar yaşlı bir
adam olsam da ne sanatım ne de hayranlarım açısından unutulma tehlikesini
taşıyan bir yazar olmadım. Bu rahatlık
ve güvenle son yıllarımda en kendime has çalışmam olan ‘A Vision’ [Bir Görü] adlı yapıtımın yeni baskısı üzerinde
çalıştım. 1926’da yayımlanan ilk baskıda iki bölüm son halini bulmuştu ama
öteki bölümler bölük pörçüktü. Yapıtımı ulaştığım en büyük sanat anlayışıyla
yeniden düzenlemek istiyordum. Kitabı yeniden kurguladım. ‘A Vision’ı 1917’de eşimle çıktığım balayı
döneminde yazmaya başladım. Eşim beni yanlış bir kadınla evlendiğim
düşüncesinden uzaklaştırmak için otomatik yazıya yönlendirdi. Bu ani yazım
değişikliği başka kapılar açtı bana.
Sonunda ‘A Vision’ın 1937 baskısında kendi Delphoi’simi açıkça ortaya
koyuyordum. Yapıt arınmış aşk, güzellik ve bilgeliğin bileşimine varmıştı.
Yapıtı yeni bir biçimde elden geçirmiştim. Amacım yeni bir din, yeni bir
felsefeye bağlamak değildi, simgesel bir söylemdi.. Bana göre bir insan bir
söyleme inanabilir, oysa bir felsefeye ancak boyun eğilir. Kendi yarattığım bir
söyleme bağlanmak benim için kolay olmadı. 1928’de yapıtı sevebilecek en son
kişi olan Ezra Pound’a adadığım ‘A Packet for Ezra Pound’u [Ezra Pound İçin Bir
Deneme] yazdım. Bu adı kullanmam önemliydi. Başka bir düşünce okulundan bir
şaire seslenmek benim daha büyük bir birikimle konuşmamı sağlayacaktı. Bu yapıttan sonra hemen kendi dünyama
çekilmedim. Bunu okumaya hazır olmayan okurlar için onlara hoş görünmek için
kitaba ‘Stories for Michael Robartes and His Friends” (Micheal Robartes ve Arkadaşları İçin Öyküler’
diye bir bölüm daha ekledim.”
Beden ve ruh
“Şiirlerinin
özellikleri hakkında neler söylemek istersin dostum?”
“Sevgili
Bedriye, ben şiirlerimin çoğunda ruhlar dünyasını somutlaştırmaya, yaşadığımız
dünyayı da ruhsallaştırmaya çabaladım. Ben kuramımla uyumlu olması için bedene
küçük bir rol verdim ve ‘A Vision’da da
salt ruhların bağımsızlığını sınırlamakla yetinmedim. Aynı dönemde yazmış
olduğum diğer şiirlerde ruhların insanları kıskandığını, bir bedene bürünüp ‘
kutsala saygısızlık yapıp aşkı yaşamak istediklerini’ yazdım. İlk dönem
şiirlerimde de buna benzer yaklaşımları görebilirsin. Kitabımdaki ikinci sorunu
da belirlenimciliğin karşıtı olarak sundum.
Bu konuda elindeki kitaptan şu alıntıyı yapmanın tam da zamanı: ‘Vision
geçmiş ve geleceğin mekanik yasalara uyduğu, varlıkların bir dizge
içinde belirlenmiş, değişmez konumlarına yerleştiği, belirlenimci bir dizgeyi
andırsa da, Yeats bu dizgeyi,
yetkinleştirdikten sonra kendisinin On üçüncü Koni veya küre olarak
adlandırdığı, her şeyi değiştirebilen bir tür tanrı vekili yaratmıştı.’ (s. 53)
Ben özellikle kestirilebilirlik üzerine kurulu bir dizgeye kestirilemezi
sokarak fizik ve metafizik arasında bitimsiz bir şekilde dalgalanan bir ilişki
kurdum. Böylece ruh ve töz özgürlük ve zorunluluk gibi iki önemli sorun ilk ‘Vision’da
olduğu gibi ikincisinde de açıklığa kavuşamadı. Ben dizgemi kapatmayı
reddediyordum. Boşta bırakılmış sonları umursamıyordum. İkinci ‘Vision’ın basımından sonra kitaba dair
çeşitli rahatsızlıkları dile getirdim. ‘A General Introduction to My Work’ [Yapıtıma
Genel Bir Giriş] adlı yazıda, ‘Varlığın Birliği Üzerine’ şunları yazmıştım ‘Bilinçaltımın
işleyişi bana ‘A Vision’ın kaba geometrisi ve bütünlükten uzak yorumunu
getirdi.’ (s. 54) Bu kez eşimin değil benim bilinçaltımdı söz konusu olan ve
eşim sadece benim bilinçaltımı simgeleyen konumdaydı. Ethel Mannin’e yazdığım
bir mektupta ’A Vision’ın genel bir ahlak felsefesi olduğunu belirttim, benim
ayrıca ‘kişisel bir felsefem’ olduğunu da ekledim.”
Ölüm ve şair
“Sevgili
dostum, kişisel felsefen hakkında neler söylemek istersin?”
“Sevgili
Bedriye, ’Vision’ benim tüm yaşam felsefemi kapsıyordu ama ben bu gerçeği yaşamımın
sonuna geldiğimde kavradım. Daha
önceleri belli sorunların birden fazla çözümünün olacağını ve yapılması
gerekenin bu sorunlara ilişkin birbirleriyle çelişen çözümleri çözmek yerine
yalnızca bunları art arda sıralamak olduğunu düşünmüştüm. ‘A. Vision’da hoşuma gitmeyen şey, neşeli
havası içinde nihai konularda içine düştüğü tutarsızlık değildi. Ezelden beri
süregelen düzende beni teselli edecek değişiklik yoktu. Her şey eskiden nasıl
gidiyorsa şimdi de öyle gidiyordu. ‘A. Vision’da yeterince işlemediğim
konulardan birinin ‘Yüce görü’ olduğunu açıkça itiraf ettim. Bir anlamda bütün
dizgemin temel taşını oluşturuyordu bu görü, çünkü neredeyse bitimsiz olan
oluş, en sonunda gerçek birliğe kavuşmuş
varlık olmayı başarmaktı. Yaşlılığıma şu dizelerle sesleniyordum: ‘Yazacağımı
yazdım, yaşlandım, diye düşündü/Çocukça tasarıma bakılırsa;/ Bırakalım deliler
azsınlar, hiçliğe savurdum rotamı/Mükemmellikle dolu bir yere’ (s.59).
Sanatımda sorguladığım şeyleri özel hayatımda da sorguladım. Kıskançlık ve meydan
okumayla dolu olsa da sorgularımda çoğunlukla yaşamı sevdim. Zaman zaman da
yaşamın başıboş olduğunu savunuyordum. Son şiirlerimden ‘Meru’da bu
görüşlerimin en çarpıcı örneklerini bulabilir okuyucu: ‘Uygarlık kenetlenmiş
bir araya, altında/ Toplanmış bir yönetimin, gözüküyor barış içinde/ Bin bir
yansımayla; ama ölçülüp biçilmiş insan yaşamı/ Dehşete kapılsa da, durduramıyor
bir türlü/ Kudurmuşçasına arıyor yüzyıllardan bu yana/ Kudurmuşçasına, azgınca,
her şeyi yıkarak/ Varmak için gerçekliğin ıssızlığına. ‘ ( s. 59). Benim son
şiirlerim genellikle ölümle ilgilidir. Yaşlanan insanlar söz konusu olduğu için
bir ayağı çukurda olan insanlar çok yer tutar şiirlerimde. Oğlum doktorların
bana üç yıl ömrüm kaldığını söylediklerini benim de karıma ‘Bu kadar genç yaşta
ölerek ailemin adını lekeliyorum’ dediğimi ölümümden sonra anımsatıyor. Birçok
şiirimde yücelttiğim, trajik bir aydınlanmaya olanak veren ölüm düşüncesine karşıt
bir bakış açısıyla baktığım için farklı şeyler de söylüyorum. Benim gerçekten gördüğüm ve ölüme yorduğum
bir karabasanı dile getiren dizelerim şöyledir: ‘Beliren on beş hayaletin en
kötüsü/ Bir askılığa asılan ceketti.’ (s. 62) Yazdığım şiirler içinde en
kasvetlisi olan en son yazdıklarımdan biri ‘The Man and the Echo’ydu [Adam ve
Yankı]. Birçok şiirimde olduğu gibi pek çok karşıt düşüncenin tartışıldığı bir
yapıttı, bu yapıtım. Terk fark bu kez rakibim ne kendi benliğim ne ruhum ne
kalbim ne de karşıt benliğimdi; boş ve
yenilgiyi çoktan kabullenmiş bir yankıydı bu. Yapamadıklarından dolayı acı
çeken bir adamın duygularını değerlendirmesiyle başlar şiir: ‘Her şey tatsız
gözükecek gözüme/ Ta uykusuzluktan yere serilip de can verene değin.’ (s. 62)
Yankı acımasızca yanıtlar adamı, ‘Yere seril ve can ver.’ (s. 62) Adam bu acı
sonucu kabul etmek istemez, insancıl düşüncelerle doludur içi. 1938 Mayısı’nda
hiçbir yerde yayımlanmamış bir dörtlüğün ilk dizesinde şu soruyu soruyorum: ‘Tüm
bunların açıklaması ne? Ve bunları izleyen dizelerde şunları söylüyordum: ‘
Bilge birine nasıl gözüküyor bunlar?/ Hiçbir şey hiçbir yerde kımıldamadı, ya
da şöyle diyelim/ Hiçbir yerden hiçbir yere hiçbir şey gitmedi.’ (s.66). Hiçbir
şiirimde yüce görü dediğim şeyin karşıtını böylesine karanlık ve karamsar bir
biçimde sergilememiştim. Yaşamımın sonuna geldiğimde yüce görü diye
adlandırdığım şeyle karşıtı arasında bir karara varamayacağımı kabul etmiştim. Yaşamın
zenginliğini simgeleyen, içi yemişlerle, meyvelerle dolu boynuz imgesini
acımasızca mahvediyordum. Yaratıcı olduğu kadar yaratıcılığı öldüren bir
süreçten geçtiğimi biliyordum. Son mektubum benim tek bir noktada avuntu bulduğumu
gösteriyor; insan neyin doğru olduğunu asla bilmese de, sonunda
cisimlendirebilir. Bilinçdışı bir gururla, yaşamının sonlarında doğruyu
somutlaştırabildiğini söyledim. Büyük soruların yalnızca ateşli söylemlerde
ifade bulacak geçici yanıtları olabileceğini söylemek istiyordum. Sevgili
Bedriye buraya kadarki sohbetimizi senin elindeki kitaptan belli özetler
çıkararak yaptım.”
Yeats’in insan yanı
”Sevgili
dostum ben senin özel hayatınla da ilgileniyorum. Nasıl bir hayatın oldu senin?”
“Benin
hayatım anlatılacak denli çekici olmadı. Yaşadım ve bitti. Senden rica etsem
benim insan yanıma ait özelliklerimi benimle paylaşır mısın?”
“Sevgili
dostum özel hayatına ait bilgilerden yoksun olarak insan yanına ışık tutacak
saptamalarda bulunacağım. Her şeyden önemlisi sevgi dolu bir insansın. Aşka
hayatında büyük bir önem vermen de bundan kaynaklanıyor. Yaşadıklarının
karşısında ezik bir insan değilsin. Çocukluğundan kalma ağır dramlar da yok.
Tam bir aile sevgisi içinde yaşadığın için çocukluğunu doya doya yaşamışsın.
Gençliğinde yazmanın, yaşama nedenin olduğunu anlamışsın. Seninle ikinci
ergenliğin üzerinde yoğunlaştırdık sohbetimizi. İkinci ergenliğini
gençliğindeki gibi cinsel olarak aktif geçirmek istiyorsun. Cinselliğin
yaratıcılığın üzerinde çok önemli bir işlevi olduğunu düşünüyorsun. Sevmek ve
yaratmak, kişiliğinin en belirgin iki özelliği. Evlenip baba oluyorsun. İyi bir
baba olmak istiyorsun çocuklarına. Sanatı ve yaratıcılığı hayatının her
evresinde hissediyorsun. Senin için dostluğun ne kadar önemli olduğunu seni
Noel yemeğine davet eden, senden sevgi ve dostluğunu esirgemeyen Wilde’a gönül
borcunu onun hakkında ahlaka aykırı davranışları nedeniyle açılan davada destek
veren tanıklığınla ortaya koyuyorsun. Sadece şiirlerinde kendini aşmıyorsun
yaşadıklarında da kendini aşmaya büyük bir önem veriyorsun. Kurumsallaşmış dine
karşı çıkıyorsun, insan iradesini etkisi altına aldığı için. Kilisenin ve
devletin el ele vererek insanın özgür iradesini baskı altına aldığını
düşünüyorsun. Yaşarken anlaşılan ve hayran kitlesi olan bir şairsin. Ünlü olmak
için didinip durmuyorsun. Oyunlarının sahnelendiğini görüyorsun. Hayat
sevinciyle dolu bir insansın. Yaşamayı çok seviyorsun. Hayatta her duyguyu
yaşamış bir insanın doyumuna ulaşıyorsun. Bu yüzden kendini eksik ya da yoksun
hissetmiyorsun. Yalnızlık da çekmiyorsun. Duygu ve düşüncelerin içinde belirli
bir olgunluğa ulaştığı için bildiğin yolda ilerliyorsun. Hayatında çok fazla
pişmanlıklar taşımıyorsun. Yapmaya çalıştıklarını hayata geçirmek için harekete
geçiriyorsun. Bu anlamda eylemci kişiliğin sana yardımcı oluyor. Şiirlerini
yaşadıklarından yola çıkarak yazıyorsun. Şiirlerin bu yüzden yaşayan şiirler
olduğu için çağımızda bile kendine ait bir hayran kitlesi ediniyorsun.
Yaşamındaki tüm sorgulamaları şiirlerine taşıyorsun. Var olma sorunsalı
üzerinde çok fazla kafa yoruyorsun. Hayatın sana oldukça cömert davrandığını
düşünüyorsun. Genelde kişilikli ve kendini belli bir davaya adamış kadınlardan
etkileniyorsun. Âşık olduğun bir kadına dört kez üst üstte ret yanıtı almana
karşın evlilik teklif etmekten kaçınmıyorsun. Bu anlamıyla duygularının peşinden
giden bir insansın. İnanmadığın hiçbir düşünceyi kimsenin sana dayatmasına izin
vermiyorsun. Sanatın her alanına ilgi duyuyorsun. Sanatçılara karşı da oldukça sevecensin.
Eleştirilerinde yıkıcı olmamaya özen gösteriyorsun. Odönemde bile cinsel
öğeleri şiirlerine taşımakta hiçbir sakınca görmüyorsun. Kadınların hayatında
çok önemli bir yeri var. İnsan usu ile ruhu üzerinde çok düşünüyorsun. Sana
göre bir insanı şarap ve aşk iter uyumaya. Önce düşüncelerini yargılıyorsun
daha sonra da ruhunu. Tükenmişlik de şiirlerinde yerini alır, kendini yaşamın
karşısında yorgun hissettiğin anlarda. Ne yaşarsan yaşa, ne kadar mutsuz
olursan ol sonunda mutluluğu bulmayı biliyorsun. ‘Yüz yüze geldiklerimiz
dışında/ Bildiğimiz ne şu yeryüzünde’ dizelerinden de anlaşıldığı gibi
insanların birbirleriyle birlikte yaşadıkları anın mutluluğunun kıymetini
bilmesini istiyorsun; çünkü onun dışında gelişen olayları bilmemizin mümkün
olmadığını düşünüyorsun. Çok iyi bir fıkra anlatıcısı ve dinleyicisisin.
Hayatta yaşadıklarıyla yazdıklarıyla kendisini gerçekleştirmiş bir insan olarak
hayat serüvenini noktalıyorsun. Benin senin insan yönüne ait düşüncelerim böyle
sevgili dostum.’
“Sevgili
Bedriye, seni dinleyince gerçekten boşuna yaşamadığımı anladım. Bir sonraki
sohbetimizde özel hayatımı sana anlatırım. Her şey için teşekkür ederim.
Sevgiyle kal.”
“Seni
tanımak benim için de gerçek bir ayrıcalık oldu. Bir sonraki görüşmemizde
buluşmak üzere şen ve esen kal sevgili dostum.”
Kaynak:
Richard Ellmann. Dört Dublinli.
Türkçesi: Zeynep Çiftçi. , İstanbul: Mitos
Yayınları.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder