13 Mart 2018 Salı

Sancı Dergisi 0cak/Şubat 2018 sayısında çıkan yazım


Yazınının İlk Gerçekçi Yapıtını Yazan Dâhi: Aleksandr Sergeyeviç Griboyedov

Bedriye Korkankorkmaz

 

Kışın gücüne tanık oluyorum. Mevsimlerden sabretmeyi öğreniyorum. Sonbahar kışın, ilkbahar ise yazın geleceğini biliyor kendinden sonra. Bildiğinden emin olma bilgeliği böyle bir şey olmalı. Doğa kendi bütünlüğü içinde hikmetlerle dolu. İnsanoğlu tüm çabalarına rağmen doğanın hikmetlerine tam anlamıyla vakıf olamadı.  Doğanın öğreticiliği üzerinde yeterince yoğunlaşamadığımızı düşünüyorum.

   Dünyayı gezmeyi değişik değişik ülkelerin kültürlerine tanıklık etmeyi çok istiyorum. Gerçekte yapamadığım bu dünya seyahatlerini kitaplar sayesinde yapmaya özen gösteriyorum. Ben serüvenini tamamlanmış yazar ve şairlerle daha fazla ilgileniyorum.. Bitişten başlangıca doğru yaptığım düşünsel yolculuklar, içinde yaşadığım çağın gerçeklerine daha farklı bakış açısı edinmemde bana rehberlik ediyor. Hayatın gerçekleri karşısında yetersiz kalan ama cilayla parlatılan abartılı anlatımlarla aramda bağ kuramıyorum. Yüreğimin coşku ve sızısını bana hissettiren eserleri okumaya özen gösteriyorum. Düşünce ölümsüzdür kişilik gibi. Ölen insanların arkalarından bıraktıkları eserleri kişilikleridir. Kişilikleri sayesinde yaşarken hak ettiği saygıyı görmeyenler, öldükten sonra insanlık kahramanı oluyorlar. Akılcı dünyanın taltif ettiği riyakâr ve ikiyüzlü insanlar ise öldükten sonra hak ettiği yeri alıyorlar.    

    Herkes dünya turuna çıkıyor, ben de düşünce turuna çıkıyorum her gece. Bu geceki konuğumu daha önce sizlere tanıştırmamıştım. Ben de kendisiyle ilk kez tanışma şerefine nail oldum. Hayatımın bu zor döneminde onun hayata ve insana bakışı yaşadıklarımı doğru algılamamı, isteklerime de daha gerçekçi yaklaşmamı sağlayacak.  Mutluyum bundan dolayı. Bilge insanların yokluklarıyla bıraktıkları boşluğu aldığım her nefeste hissetmem, onların peşinden gitmemi ve onları daha yakından tanıma isteğini büyütüyor içimde. Bu saygınlığın onlara yaranmak gibi bir amacı olmaması, acıma ve yalnızlığıma yakışır bir düzeye getiriyor bilgelikten yoksun yazdıklarımı.  Samimiyette ve dürüstlüğe onlar kadar kim/ kimler değer biçebilir? Bir duygunun yoksunluğu o duyguyu değerli yapıyor. Aynı duygu ve düşünceleri savunan kişiler tarafından cezalandırılmış olmak, onları gözümde erişilmez yapıyor.   İnsanoğlu yaşadıklarının dilini öğrenmekten korkuyor; özellikle de acılarını unutmak adına sarf edilen çabaların amacı da budur. Yaşamak için ihtiyacımız olan dayanaklar kişilere göre değişiyor.  Kimi başarıyı, kimi de yaşadıklarından öğrendiklerini dayanak alıyor kendine.

     Aleksandr Sergeyeviç Griboyedov’un da yaşarken en büyük dayanağı yaşadıklarından öğrendiklerini insanlığa miras bırakmaktır . Bu uğurda ödediği ve yaşadıkları onun ödülüdür. Tüketilmeyen bir mirasın peşinden koşanların başında yazıyla kendilerini yeni baştan yaratanlar geliyor. Ölümün adaletsizliği söz konusu yazın olunca fire vermiyor. Geç gelen adalet adalet değildir; bu gerçeği yaşadıklarımdan biliyorum.  Kültürlerine tanık etmediğin, tarihi yerlerini görmediğin insanlar tarafından benimsenmek evrensel aydınlığa açılan düşünce kapılarından birisidir sadece. 

   Gerçekten aydınlanmanın rehberleri olan bu insanlar insanlığın onurudurlar. Onların onurlarına verdiği değerler ete kemiğe bürünüp bir anlama dönüştüğünde bizim de onların onurlarına verdikleri değerlere tutkuyla bağlanmamızı sağlıyor.  Yağmurda ıslanmak gibidir onlara duyumsadığımız özlemin güzelliği. Güzellik insandır ve güzel insandır nefes aldığı her ortamda fark yaratan. Kötü şansımız dışında bazen hiçbir şeyimizin olmadığına inandırıyoruz kendimizi. Çocukluğun o büyülü dünyasına salt büyüklerin dikkatini çekmek için sırtımızı dönüyoruz. İnsanın kendisi için mi yoksa başkaları için mi kıymetli olması gerektiğine karar vermesi gerekiyor.

    Bazen bir otogarda buluyorum kendimi. Bir yere gitmek için koşan insanlar içinde kendimi ezik hissetmiyorum. Ulaşacakları bir evi, onları kucaklayacak birilerinin olduğunu bilmek yoksunluğumu unutturuyor bana. Hayallerimde onlardan biri olduğuma inandırıyorum kendimi. Otobüsten indiğimde beni kucaklamak için bekleyen bir insanın sıcaklığını duyumsamış gibi oluyorum hayallerim sayesinde. Hayallerin otogarından gerçeklerime her dönmüşümde kendimi eksik ya da parçalara ayrılmış oyun kartlarına benzetiyorum.  Sahip olamadıklarımıza duyumsadığımız özlemdir hayallerimizi kıymetli yapan. Acı olan bir gerçek de öldüğümde kimsenin ölüm için ne kadar özlem çektiğimi bilmeyecek olmasıdır. Çünkü ben yaşarken ölmekte öyle usandım ki, paramparçalığımdan kurtulmak için gerçekten ölmeyi istedim defalarca.

 

Pazardan eve dönerken evimin kapısında beni beklediğini gördüm Aleksandr Sergeyeviç Griboyedon’un. Aç olduğunu söyleyince hemen yemek hazırlıklarına girişiyorum. Masaya oturuyoruz. Karşılıklı yemek yiyoruz onunla. Çalışma odama geçiyoruz birlikte. Çalışma koltuğuma oturuyor, ben de karşısındaki sandalyeye oturuyorum. Sohbeti ben başlatıyorum şu sorumla: “Sevgili dostum nasıl bir hayatın oldu?”

“Sevgili Bedriye, 1795’te Moskova’da dünyaya geldim. Ailem zengin ve soylu ailelerden biriydi. En iyi eğitmenlerin gözetiminde çok iyi bir eğitim aldım; on beş yaşında da Moskova Üniversitesi’ne girdim. Savaş nedeniyle üniversiteyi bitiremedim;1812 yılında gönüllü olarak süvari alayına katıldım, savaş sonuna kadar orada görev yaptım. 1816’da ordudan istifa ederek Petersburg’a yerleştim ve Dışişleri Bakanlığı’nda göreve başladım. O sıralarda tiyatroyla ilgilendiğim için klasik ekolün yandaşı olan birçok dram yazarıyla dostluk kurdum. Onlarla birlikte aşırı duygusalcı akıma savaş açtım. O sıralarda Fransızcadan bazı oyunlar çeviriyordum. 1819’da Rus elçiliği sekreteri olarak İran’a gittim, orada Doğu dillerini öğrendim. Bu çalışmalarım arasında yazın çalışmalarımı da sürdürüyordum 1824 yılında Akıl Belası oyunumu bitirdim. Oyumum Moskova’da halk arasında başarı kazandığı için oyunun kopyaları elden ele dolaştı. Moskova’nın soylu topluluğu oyunuma tepki duydu. Oyunumun oynanmaması ve yayımlanmaması için ellerinden geleni yaptılar. Bu gerginliğin bana yansıyacağını biliyordum. 1825’te ansızın tutuklandım ve Petersburg’a gönderildim. Dekabrist ayaklanmasına katılmakla suçlanıyordum.  Sorgulanma sırasında aklanarak Kafkasya’ya gittim. 1826-1827 yıllarında İran’a karşı yapılan savaşta General Paskeviç komutası altında görev yaptım. İran’ın yenilmesinden sonra imzalanan Türkmençayı Anlaşması’nın düzenlenmesinde aktif rol oynadım. Diplomatik başarılarımdan sonra zafer haberini I. Nikolay’a iletmek üzere Petersburg’a gönderildim; kısa bir süre sonra da İran’a büyükelçi olarak atandım. Önce evlenmek için Kafkasya’ya, oradan da Tahran’ a gittim. Burada Hıristiyan halkın savunuculuğunu yaptım, pek çok Rus tutsağın ülkesine dönmesini sağladım. Bu olanlarla Türkmen Çayı’nın intikamını almak isteyen İranlılar, elçiliği basarak oraya sığınmış olan Hıristiyanların geri verilmesini talep ettiler, bu isteklerini kesinlikle reddettim. Çıkan çatışma sonucunda 30 Ocak 1829’da öldürüldüm ve cesedim üç gün boyunca Tahran sokaklarında sürüklendi. Ölümümün akabinde  Akıl Belası’ndan sonra yazdığım bir başka yapıt bulunmamıştır ama Puşkin’in de belirttiği gibi üzerime düşeni yapmıştım tek bir yapıtla.”

“Sevgili dostum, tek yapıtın olan Akıl Belası hakkında neler söylemek istersin?”

“Rus edebiyatında gerçekçiliğe ilk adım benim Akıl Belası oyunumla atılmıştır. O dönemde 1816’da Napolyon’un yenilgisiyle sonuçlanan savaş Rusya’da büyük toplumsal ve düşünsel değişime yol açtı. Zaferin kazanılmasında en büyük paya sahip köylü sınıfı, kölelik hukukunun getirdiği ağır koşullarda hayatını sürdürmeye başladı. Bu duygusal ve düşünsel gelişmelerden etkilenmiş aydınlar arasında bilinçlenmiş köylü sınıfının daha iyi yaşaması gerektiği düşüncesi yayılmaya başlamıştı. 1813-1818 yıllar arasında Napolyon’a karşı Avrupa’da savaşmaya giden subaylarla askerler orada gelişmekte olan özgürlük düşüncesinde aşırı derecede etkilendiler. Bu ortamın ülkelerinde de yaratılması için çarlık yönetimine karşı bir savaşa girişme düşüncesine kapıldılar. Ülkede o sıralarda Arakçeyev’in önderliğini yaptığı ağır bir baskı rejimi uygulanıyordu. Soylu sınıf Batı’nın yaşama biçimini benimsemesine karşın oradaki özgürlükçü düşünsel akıma da karşıydı. Bu tür gelişmeler ülkede çarlık yönetimine karşı birtakım gizli örgütlerin kurulmasına yol açtı. Soylu aydınlarla subaylar bu gizli örgütlerin özünü oluşturuyorlardı. Bu karmaşık ve gergin ortam 1825 yılında aydın sınıfın tam bir yenilgisiyle sonuçlanan Dekabrist ayaklanmayla sona erdi. Halktan hiçbir destek görmediği için bu ayaklanma çarlık yönetiminin daha baskıcı bir olmasına yol açtı. Aydınların ve yazarların birçoğu asıldı; yaşayanlar ise susturuldu. Ben de bu aydın örgütlerine üye değildim ama onlarla yakın dostluklarım vardı. Aydınlıkçı ve özgürlükçü ideolojiyi benimsiyordum ama bu ideolojinin halktan kopuk olması içime sinmiyordu. Bir mektubumda şöyle yazmıştım: “Yüz kadar subay koca bir devlet yönetimini değiştirmek istiyor, sanki halk yokmuşçasına davranıyorlar.”  Ayaklanmanın başarısızlığından sonra tutuklandım ve mahkemeye sevk edildim ama kendimi çok iyi savunduğum için delil yetersizliğinden beraat ettim. Akıl Belası da bu yakalanmadan tam bir yıl önce yazılmış, soylu çevreyi eleştiren, yakında kopacak fırtınayı haber veren bir yapıttır. İlk olarak Russkiy Vestnik (Rusya Habercisi)  dergisinde kısmen yayımlanan oyun hemen yasaklandı. Tüm sansür ve baskılara rağmen oyun kulüplerde, toplantılarda okunuyordu. Yapıt öncelikle basında şiddetli tartışmalara yol açtı. Soylularla memurlar yapıtın hiçbir yazınsal değeri olmadığını ileri sürdüler. Dekabristler ile aydınlar yapıtımı göklere çıkardılar. Özellikle de tipler ile betimlemelerin çok yerinde, yapıtımınsa oldukça gerçekçi olduğunu savunuyorlardı. M. Dimitriyev ve A. Pisarev,  Russkiy Vestnik’te yayımlanan yazılarında oyunun Rus yaşamına uymadığını, içerik olarak da yabancı oyunların sıradan bir taklidi olmaktan ileri gitmediğini vurguluyorlardı. Onlara göre başkahraman Çatskiy, Moliére’den alınma “insanlara karşı kin duyan bir karikatürdü.” Dekabristler ise Çatskiy’nin kişiliğinde gerçek Dekabrist ayaklanmasını gördüklerini belirterek yapıtı propaganda aracı olarak kullanıyorlardı. Gerçekteyse Akıl Belası  eski ile yeninin, ilerici ile tutucunun, kölelik hukuku yandaşlarının karşıtlarının savaşımını vermektedir (s.15). Oyunun başkahramanı Çatskiy, soylu olmasına karşın, soylu sınıfın yaşam biçimini eleştiren ilk soylu aydın tipidir. Zeki, coşkulu bir kişidir ve yurduna yararlı olmak istiyor. Diğer soylu aydınlardan farklı olarak çevresine yaranmak değil, hizmet etmek istiyor. Toplumdaki ikiyüzlülükten, riyakârlıktan, okuma düşmanlarından ve kölelik hukukundan nefret ediyor. Herzen, Çatskiy’i bir Dekabrist olarak tanımlarken gerçekçi düşünmüştür. Dekabristler de Çatskiy’nin düşünce ve karakter yapısına uygun düşmektedir. Çatskiy’nin çevresindeki kişiler tutucu Moskova soylu toplumunun birer yansımalarıdır. Famusov, kitap okumanın en büyük kötülüklerin kaynağını oluşturduğunu düşünüyor; bu işin kökünden temizlenmesi için tüm kitapların yakılmasını öneriyor. Gençler kitapları değil büyükleri örnek almalıdırlar. Astlarına oldukça kaba,  üstlerine karşı yağcı ve saygılıdır. Örnek bir aile babası olarak kendisini gösterirken hizmetçi kıza sarkıntılık edecek değin alçak ruhludur. “Önüne gelen yazıları okumadan imzalayıp başından attığını” söylemesi görev algılayışının ne kadar sıradan olduğunun göstergesidir. Molçalin, tam da Famusov’un hayalindeki genç adamdır. Şöyle diyor Molçalin: “Benim yaşımdaki bir kişinin kendi düşünceleri olmamalı… Biz, başkalarına bağlı olmak zorundayız, çünkü küçük mevkilerde insanlarız” (s. 16).  Molçalin, Arakçeyev’in ve Çar I. Nikolay’ın topluma enjekte ettiği “tartışmadan, düşüncelerini kendisine saklayarak itaat etme”  ilkesine bağlıdır. Gününü yaşlılarla kâğıt oynayarak ve susarak geçirmektedir. Yalancı ve ikiyüzlüdür. Kendisine gerçekten âşık olan Sofya ile ilişkisini sürdürürken Liza’ya da kur yapıyor. Albay Skalozub da okuma düşmanıdır. Tek düşüncesi terfi almaktır.  Onun da hayatındaki yegâne amacı bir an önce general olmaktır. Bu kişiliklerinden dolayı Albay Skalozub, Molçalin, Arakçeyev yönetimin gözde kişileridir. Pisarev’e göre de “oyunu tüm bir tarihsel devreyi daha iyi anlayabilmek için bir anahtar görevi yüklenmişlerdir. Repetilov ise içten olmayan, sözde ileri görüşlü, boş laf etmeyi seven bir yapıya sahiptir. Örgüt toplantılarına salt ilgi çekmenin yanında kendini göstermek için katılır; en ufak bir zorlukta hemen tutucuların saflarına katılmaya hazırdır. Tüm bu olumsuz tipler bir yıl sonra Dekabrist hareketini acımasızca bastıranların başında yer alacaktır. Oyunda en çok tartışma yaratan tip Sofya’dır. Sofya’nın Çatskiy’nin yanında mı yoksa karşısında mı yer aldığı tartışma konusu olmuştur. Puşkin, Sofya tipini Griboyedov’un fazla belirgin bir biçimde ortaya koymadığını öne sürerken, M.N. Neçkin, Sofya’nın Çatskiy’nin yanında yer aldığını, V.N.Orlov ise Sofya’nın tümüyle Famusov’un dünyasına ait olduğunu ileri sürer. Gerçekteyse Sofya Çatskiy’i artık sevmediğini açıkça belirtir. Zenginliğe ve unvana önem vermeyişiyle, Molçalin’e olan duygularının samimiyetiyle Çatskiy’i anımsatırken,  yaşadığı çevreden gördüklerinden dolayı Çatskiy’nin karşısındadır. Romantik Fransız romanlarının etkisinde gereğinden fazla kalmış olduğu, Çatskiy’nin ilerici düşüncelerini kavrayamadığı için Molçalin’i Çatskiy’ye tercih eder.  Yoksul Molçalin’i sevgisiyle yüceltmek ve toplumda ona iyi bir yer kazandırmak düşüncesi, okuduğu romanların etkisiyle ortaya çıkmıştır. Her şeyden önce dürüsttür. Sofya’nın böyle bir çevrede yetişmiş olması onun şanssızlığıdır. Tüm bu gerçekler ışığı altında Sofya’nın Rus yazınında karşımıza çıkan en ilginç kadın tiplerinin ilki olduğunu anımsatmak isterim. Asıl gerçek Çatskiy Moskova’ya dönüşünde bu tür kişilerin yer aldığı bir toplumla savaşa girmiştir. Duygularını, düşüncelerini oldukça romantik bir dille ifade eder. Kişilerin okuma düşmanlığı, riyakârlığı, ikiyüzlülüğü, Rusya’da bir mevki kapmaya çalışan yabancılara karşı olan hayranlıkları onu öfkelendirir. Onun özgür düşünceleri, eleştirileri özellikle de acımasız alayları soyluları ürkütür. Çatskiy kimileri için Voltaireci, kimileri için de Jakobendir.  Onlara göre Çatskiy Avrupa’daki özgürlük hareketlerini önderi olduğu için Rusya için tehlikeli birisidir. Çatskiy’i durduramayacaklarını anlayan soylu grup onun deli olduğu söylentisi yayar. Söylenti kısa zamanda toplumda karşılığını bulunca ne yapacağını şaşıran Çatskiy kurtuluşu toplumu terk etmekte bulur ve sonunda da gider.  Onun gidişinden sonra toplum bildik yaşamını sürdürmeye devam eder.  Çatskiy’in davranışında toplum ne kazanmıştır? Sorusunu yönettiğim oyunumda içinde doğup büyüdüğü çevreyi terk eden Çatskiy’in de nereye gittiği de bilinmemektedir.   Dostoyevski de,

“Griboyedov’un oyunu dahice ama tutarsız. Çatskiy halka gitmemektedir”  der. Ben kahramanımın sonunu tarihsel süreç ile zamana bırakmanın doğru olduğunu algıladım. Çatskiy’nin Rus toplumundaki gerçek yerini ve tarihsel işlevini ünlü yazar İvan Gonçarov 1871’de yazdığı “Bir Milyon Acı” adlı eleştirisinde belirler ve Dostoyevski gibi düşünenlerini şöyle yanıtlar: “Çatskiy, büyük bir savaşımın öncüsüdür. Bugün aramızda birçokları Çatskiy neden Moskova’dan uzaklaşıp gitti, düşüncesini duygularına feda etti, diyebilirler. Evet, şimdi böyle bir soru sorulabilir. Ama 19. yüzyılın başlarında toplumsal bir bilinç yoktu, Eğer bir yazara saldırmak gerekirse, devrinin silahlarıyla saldırmak gerekir, bugünkü silahlarla değil.” Gonçarov düşüncelerini şöyle sürdürür: “Çatskiy’nin rolü acı çeken kişi rolüdür. Başka türlü de olmaz. Daima zaferi kazanan kişiler olmalarına karşın, tüm Çatskiylerin rolü budur. Onlar zaferi kazandıklarını bilmezler, yalnızca ekerler, başkaları ise biçer… Bu Çatskiy’lerden pek azı, ancak en aydın olanları boşuna savaşım vermediklerini farkındadır.” Çatskiy’nin evrensel yönünü ise şu sözlerle belirtir: “Çatskiy’nin bir müziği vardır. Eski ile,  bayatlamış ile savaşan herkes,  sesini bu müziğe göre akort etmelidir” ( s. 19).  Benim Akıl Belası oyunum ilk gerçekçi yapıtlardan olmasının yanı sıra, Rus yaşamının en önemli olgularından birisini,  soylu sınıf aydının kendi sınıfına karşı başlattığı savaşımı ilk kez ortaya koyması açısından Rus yazınında özgün bir yer kazanmıştır” (s.19).

“Sevgili dostum, elimde senin hakkında fazla kaynak yok.  Bu yüzden sana sorduğum soruları elimdeki kaynaktan yararlanarak yanıtladın.  Bu da bazı düşüncelerin yapıtta yazıldığı gibi tekrarlanmasını sağladı yer yer. Bu konuyu açığa kavuşturduktan sonra bana yapıttan bağımsız olarak özel hayatını anlatır mısın?”

“Sevgili Bedriye, sorularına verdiğim yanıtları elimdeki yapıta çok fazla bağlı kalarak verdim. Özel hayatıma dair saptamayı senin yapmanı istiyorum. Benin insan yönüme dair duygularını benimle paylaşırsan sevinirim.”

 

“Sevgili dostum, öncelikle zengin ve tanınmış bir aileden geliyorsun. Bu gerçekten yola çıkarak çocukluğunun yoksulluk içinde geçmediğini algılıyorum. En iyi eğitmenler tarafından eğitiliyorsun bunun sonucu olarak da Moskova Üniversitesi’ne giriyorsun ama savaş nedeniyle üniversiteyi bitiremiyorsun. İçinde yaralar büyüten bir çocukluğun olmadığını düşünüyorum. Bu yüzden de tüm ilgini aldığın eğitime adıyorsun. Gönüllü olarak süvari alayına katılıyorsun gençliğini gözden çıkararak. Savaşta gördüklerin ve katlandıklarına rağmen savaşın sonuna kadar orada görev yapıyorsun. Ordudan istifa ederek sivil hayata geçiyorsun kendi isteğinle. Dışişlerinde görevine başlıyorsun. Diplomatik becerilerini, yaptığın görevinle bütünlüyorsun. Tiyatroya karşı yoğun ilgin yazınla tanışmanı sağlıyor. Birçok yazarla dostluk kuruyorsun ve onlarla birlikte aşırı duygusalcı akıma savaş açıyorsun. Hayatının anlamını kendini hem yazın bakımından hem de diplomatik bakımdan geliştirmek üzerine kuruyorsun. Rus elçiliği sekreteri olarak İran’a gidiyorsun. Orada öğrendiğin Doğu dilleri yazınını besleyen bir başka kaynak oluyor. Savaşa yakından tanıklık ettiğin için özgürlükçü düşünceyi yaşama nedenin yapıyorsun. O dönemde Dekabrist ayaklanmasına katılmakla suçlanıyorsun. Aklanmış olmana rağmen bu akımın içinde yer alan yazar dostlarının başına gelenlere çok üzülüyorsun. Kafkasya’ya gidiyorsun. Kafkasya’nın kültürüne tanıklık ediyorsun. Kendini sürekli olarak geliştirmek senin kişiliğinin en belirgin özelliği. Hayatın karşısında silik olmamak senin mizacın. Hayatın boyunca inandığın değerler uğrunda savaşıyorsun. İran’a büyükelçi olarak atandığında farklı bir büyükelçilik görevi yürütüyorsun. İran’a gitmeden önce Kafkasya’ya giderek evlenmekle kendi duygusal ve düşünsel yanını da tamamlıyorsun. Büyükelçiliğinde Hıristiyan halkının savunucuğunu yapmaya adıyorsun kendini. Birçok Rus tutsağın ülkesine dönmesini sağlıyorsun. Ölümünün bu denli hazin olmasında senin kararlı kişiliğinden kaynaklanıyor. İran büyükelçiliği basanlar elçiliğe sığınmış olan Hıristiyanları geri vermeni talep ediyorlar sense geri adım atmadığın için çıkan çatışma sonucu hayatının baharında hayata gözlerini yumuyorsun.  Ülkene ve insanlığa hizmet etmek için dünyaya geldiğine inanıyorsun.  Ülkene hizmet söz konusu olduğunda ne aileni ne de eşini düşünüyorsun. O kadar idealistsin ki,  ki attığın adımın sonucunda öleceğin ve eşinin dul kalacağı gerçeği de seni inandıklarını savunmaktan alıkoymuyor. Buna karşı halkın içinde yer almayan hiçbir ayaklanmanın başarı getirmeyeceğini bilecek değin halk gerçeğine yakınsın. Çıkarlar söz konusu olduğunda soylu sınıf aydınların kendi içinde başlattıkları savaşı tüm çıplaklığıyla oyununda sergiliyorsun. Halk için hizmet etmek istiyorsun Akıl Belası oyunun da halk tarafından bu yüzden benimseniyor ve ünlü olmanı sağlıyor. Sürekli savaşmaktan kendinle baş başa kalmadığın için kendini sorgulama zamanın olmuyor. Bu yüzden hem yazdıklarının hem de yaşadıklarının karşısında dimdik ayakta kalmayı başarıyorsun.  Trajik sonun da bunun kanıtı. Bireyselliği hiç bilmediğin için kendi hayat serüvenini güzel geçirmek aklının ucundan geçmiyor. Halkla bütün olmak senin için her şeyden önemli. Soyluların özellikle de birtakım sözde aydınların pespayeliğini ve ne denli gerici olduklarını özellikle de kendilerini geliştirmemekte çok direndikleri için okuma alışkanlığına savaş açtıklarını ortaya sergilerken oldukça cesursun. Cesaret senin göbek adın. Savaşların içinde yetişmiş birisi olarak merhametin ve özgürlüğün insanlığı kurtaracak yegâne gerçek olduğunu biliyorsun. Ülken için oldukça endişeleniyorsun. İçinde taşıyamadığın tek yük Dekabrist ayaklanması astırılması sonucu yönetimin daha baskıcı bir yönteme başvurmasıdır. İlerici olduğun kadar gerçekçisin de. Oyunun ilk gerçekçi yapıt olması beni şaşırtmıyor. Örgütlü hareket etmek ve örgütlemek senin hayat felsefendir. Kendini kendine saklayan bir insansın. Bu yüzden senin gerçeğine oyunun aracılığıyla ulaşmaya çalıştılar dönemim eleştirmenleri. Sana göre mutluluk önce ülkene sonra da senin yaşamına gelmeliydi. Toplumsal düşündüğün için yenilgiye uğramak senin içini acıtıyordu; çünkü sistem riyakâr ve ikiyüzlü insanları beslediği için sürekli kazananlar onların olması doğaldı. Çoğunluğun yanında yer almaktansa kendi bireysel yalnızlığını tercih ettin. Hiç kimsenin algılamadığı kadar yalnız hissediyordun kendini. Düşüncelerini kendinden başkasıyla paylaşmıyordun.  Ölüme giderken de yalnızdın ve yalnızlığın en iç acıtıcı gerçeğiyle sadece sen değil cesedin de yüzleşti. Taşıdığın insani vasıflarından dolayı sadece   “Akıl Belası” oyununla değil eylem adamlığı sıfatınla da ölümsüzleştin. Oyunun çağımızda da geçerliliğini sürdürüyor/sürdürecek. Zamansız ölmemiş olmasaydın insanlığın kütüphanesine ölümsüz yapıtlar kazandıracaktın. Yaşadıklarının ve yaşadıklarına ödediğin bedellerin önünde saygıyla eğiliyorum. Seni kendini hiç kimseye açamadığın içinin güzelliğiyle kucaklıyor ve seni seviyorum.”

“Sevgili Bedriye ben de seni içinin güzelliğiyle kucaklıyor ve seviyorum. Ölümsüz olduğumu düşünmek zamansız öldüğüm gerçeğini bana unutturuyor. Benim için üzülmeni istemiyorum. Sevgiyle kal.”

Ö.Aydın Süer. XIX. Yüzyıl Rus Edebiyatı Üzerine Yazılar. Evrensel Basım Yayın. İstanbul, S. 13-19

4 ı babaya gider babaya

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder