Yazınının
İlk Gerçekçi Yapıtını Yazan Dâhi: Aleksandr Sergeyeviç Griboyedov
Bedriye
Korkankorkmaz
Kışın gücüne tanık oluyorum. Mevsimlerden sabretmeyi
öğreniyorum. Sonbahar kışın, ilkbahar ise yazın geleceğini biliyor kendinden
sonra. Bildiğinden emin olma bilgeliği böyle bir şey olmalı. Doğa kendi
bütünlüğü içinde hikmetlerle dolu. İnsanoğlu tüm çabalarına rağmen doğanın
hikmetlerine tam anlamıyla vakıf olamadı.
Doğanın öğreticiliği üzerinde yeterince yoğunlaşamadığımızı düşünüyorum.
Dünyayı gezmeyi değişik değişik ülkelerin
kültürlerine tanıklık etmeyi çok istiyorum. Gerçekte yapamadığım bu dünya
seyahatlerini kitaplar sayesinde yapmaya özen gösteriyorum. Ben serüvenini
tamamlanmış yazar ve şairlerle daha fazla ilgileniyorum.. Bitişten başlangıca doğru
yaptığım düşünsel yolculuklar, içinde yaşadığım çağın gerçeklerine daha farklı
bakış açısı edinmemde bana rehberlik ediyor. Hayatın gerçekleri karşısında
yetersiz kalan ama cilayla parlatılan abartılı anlatımlarla aramda bağ
kuramıyorum. Yüreğimin coşku ve sızısını bana hissettiren eserleri okumaya özen
gösteriyorum. Düşünce ölümsüzdür kişilik gibi. Ölen insanların arkalarından
bıraktıkları eserleri kişilikleridir. Kişilikleri sayesinde yaşarken hak ettiği
saygıyı görmeyenler, öldükten sonra insanlık kahramanı oluyorlar. Akılcı
dünyanın taltif ettiği riyakâr ve ikiyüzlü insanlar ise öldükten sonra hak
ettiği yeri alıyorlar.
Herkes dünya turuna çıkıyor, ben de düşünce
turuna çıkıyorum her gece. Bu geceki konuğumu daha önce sizlere tanıştırmamıştım.
Ben de kendisiyle ilk kez tanışma şerefine nail oldum. Hayatımın bu zor
döneminde onun hayata ve insana bakışı yaşadıklarımı doğru algılamamı,
isteklerime de daha gerçekçi yaklaşmamı sağlayacak. Mutluyum bundan dolayı. Bilge insanların
yokluklarıyla bıraktıkları boşluğu aldığım her nefeste hissetmem, onların
peşinden gitmemi ve onları daha yakından tanıma isteğini büyütüyor içimde. Bu
saygınlığın onlara yaranmak gibi bir amacı olmaması, acıma ve yalnızlığıma
yakışır bir düzeye getiriyor bilgelikten yoksun yazdıklarımı. Samimiyette ve dürüstlüğe onlar kadar kim/
kimler değer biçebilir? Bir duygunun yoksunluğu o duyguyu değerli yapıyor. Aynı
duygu ve düşünceleri savunan kişiler tarafından cezalandırılmış olmak, onları
gözümde erişilmez yapıyor. İnsanoğlu
yaşadıklarının dilini öğrenmekten korkuyor; özellikle de acılarını unutmak
adına sarf edilen çabaların amacı da budur. Yaşamak için ihtiyacımız olan
dayanaklar kişilere göre değişiyor. Kimi
başarıyı, kimi de yaşadıklarından öğrendiklerini dayanak alıyor kendine.
Aleksandr Sergeyeviç Griboyedov’un da
yaşarken en büyük dayanağı yaşadıklarından öğrendiklerini insanlığa miras
bırakmaktır . Bu uğurda ödediği ve yaşadıkları onun ödülüdür. Tüketilmeyen bir
mirasın peşinden koşanların başında yazıyla kendilerini yeni baştan yaratanlar
geliyor. Ölümün adaletsizliği söz konusu yazın olunca fire vermiyor. Geç gelen
adalet adalet değildir; bu gerçeği yaşadıklarımdan biliyorum. Kültürlerine tanık etmediğin, tarihi yerlerini
görmediğin insanlar tarafından benimsenmek evrensel aydınlığa açılan düşünce
kapılarından birisidir sadece.
Gerçekten aydınlanmanın rehberleri olan bu
insanlar insanlığın onurudurlar. Onların onurlarına verdiği değerler ete kemiğe
bürünüp bir anlama dönüştüğünde bizim de onların onurlarına verdikleri
değerlere tutkuyla bağlanmamızı sağlıyor.
Yağmurda ıslanmak gibidir onlara duyumsadığımız özlemin güzelliği.
Güzellik insandır ve güzel insandır nefes aldığı her ortamda fark yaratan. Kötü
şansımız dışında bazen hiçbir şeyimizin olmadığına inandırıyoruz kendimizi.
Çocukluğun o büyülü dünyasına salt büyüklerin dikkatini çekmek için sırtımızı
dönüyoruz. İnsanın kendisi için mi yoksa başkaları için mi kıymetli olması
gerektiğine karar vermesi gerekiyor.
Bazen bir otogarda buluyorum kendimi. Bir
yere gitmek için koşan insanlar içinde kendimi ezik hissetmiyorum. Ulaşacakları
bir evi, onları kucaklayacak birilerinin olduğunu bilmek yoksunluğumu
unutturuyor bana. Hayallerimde onlardan biri olduğuma inandırıyorum kendimi.
Otobüsten indiğimde beni kucaklamak için bekleyen bir insanın sıcaklığını
duyumsamış gibi oluyorum hayallerim sayesinde. Hayallerin otogarından
gerçeklerime her dönmüşümde kendimi eksik ya da parçalara ayrılmış oyun
kartlarına benzetiyorum. Sahip
olamadıklarımıza duyumsadığımız özlemdir hayallerimizi kıymetli yapan. Acı olan
bir gerçek de öldüğümde kimsenin ölüm için ne kadar özlem çektiğimi bilmeyecek
olmasıdır. Çünkü ben yaşarken ölmekte öyle usandım ki, paramparçalığımdan
kurtulmak için gerçekten ölmeyi istedim defalarca.
Pazardan eve dönerken evimin kapısında beni
beklediğini gördüm Aleksandr Sergeyeviç Griboyedon’un. Aç olduğunu söyleyince
hemen yemek hazırlıklarına girişiyorum. Masaya oturuyoruz. Karşılıklı yemek
yiyoruz onunla. Çalışma odama geçiyoruz birlikte. Çalışma koltuğuma oturuyor,
ben de karşısındaki sandalyeye oturuyorum. Sohbeti ben başlatıyorum şu sorumla:
“Sevgili dostum nasıl bir hayatın oldu?”
“Sevgili
Bedriye, 1795’te Moskova’da dünyaya geldim. Ailem zengin ve soylu ailelerden
biriydi. En iyi eğitmenlerin gözetiminde çok iyi bir eğitim aldım; on beş
yaşında da Moskova Üniversitesi’ne girdim. Savaş nedeniyle üniversiteyi
bitiremedim;1812 yılında gönüllü olarak süvari alayına katıldım, savaş sonuna
kadar orada görev yaptım. 1816’da ordudan istifa ederek Petersburg’a yerleştim
ve Dışişleri Bakanlığı’nda göreve başladım. O sıralarda tiyatroyla ilgilendiğim
için klasik ekolün yandaşı olan birçok dram yazarıyla dostluk kurdum. Onlarla
birlikte aşırı duygusalcı akıma savaş açtım. O sıralarda Fransızcadan bazı
oyunlar çeviriyordum. 1819’da Rus elçiliği sekreteri olarak İran’a gittim,
orada Doğu dillerini öğrendim. Bu çalışmalarım arasında yazın çalışmalarımı da
sürdürüyordum 1824 yılında Akıl Belası
oyunumu bitirdim. Oyumum Moskova’da halk arasında başarı kazandığı için oyunun
kopyaları elden ele dolaştı. Moskova’nın soylu topluluğu oyunuma tepki duydu.
Oyunumun oynanmaması ve yayımlanmaması için ellerinden geleni yaptılar. Bu
gerginliğin bana yansıyacağını biliyordum. 1825’te ansızın tutuklandım ve
Petersburg’a gönderildim. Dekabrist ayaklanmasına katılmakla
suçlanıyordum. Sorgulanma sırasında
aklanarak Kafkasya’ya gittim. 1826-1827 yıllarında İran’a karşı yapılan savaşta
General Paskeviç komutası altında görev yaptım. İran’ın yenilmesinden sonra
imzalanan Türkmençayı Anlaşması’nın düzenlenmesinde aktif rol oynadım.
Diplomatik başarılarımdan sonra zafer haberini I. Nikolay’a iletmek üzere
Petersburg’a gönderildim; kısa bir süre sonra da İran’a büyükelçi olarak
atandım. Önce evlenmek için Kafkasya’ya, oradan da Tahran’ a gittim. Burada
Hıristiyan halkın savunuculuğunu yaptım, pek çok Rus tutsağın ülkesine
dönmesini sağladım. Bu olanlarla Türkmen Çayı’nın intikamını almak isteyen
İranlılar, elçiliği basarak oraya sığınmış olan Hıristiyanların geri
verilmesini talep ettiler, bu isteklerini kesinlikle reddettim. Çıkan çatışma
sonucunda 30 Ocak 1829’da öldürüldüm ve cesedim üç gün boyunca Tahran
sokaklarında sürüklendi. Ölümümün akabinde
Akıl Belası’ndan sonra
yazdığım bir başka yapıt bulunmamıştır ama Puşkin’in de belirttiği gibi üzerime
düşeni yapmıştım tek bir yapıtla.”
“Sevgili
dostum, tek yapıtın olan Akıl Belası
hakkında neler söylemek istersin?”
“Rus
edebiyatında gerçekçiliğe ilk adım benim Akıl
Belası oyunumla atılmıştır. O dönemde 1816’da Napolyon’un yenilgisiyle sonuçlanan
savaş Rusya’da büyük toplumsal ve düşünsel değişime yol açtı. Zaferin
kazanılmasında en büyük paya sahip köylü sınıfı, kölelik hukukunun getirdiği
ağır koşullarda hayatını sürdürmeye başladı. Bu duygusal ve düşünsel
gelişmelerden etkilenmiş aydınlar arasında bilinçlenmiş köylü sınıfının daha
iyi yaşaması gerektiği düşüncesi yayılmaya başlamıştı. 1813-1818 yıllar
arasında Napolyon’a karşı Avrupa’da savaşmaya giden subaylarla askerler orada
gelişmekte olan özgürlük düşüncesinde aşırı derecede etkilendiler. Bu ortamın
ülkelerinde de yaratılması için çarlık yönetimine karşı bir savaşa girişme
düşüncesine kapıldılar. Ülkede o sıralarda Arakçeyev’in önderliğini yaptığı
ağır bir baskı rejimi uygulanıyordu. Soylu sınıf Batı’nın yaşama biçimini
benimsemesine karşın oradaki özgürlükçü düşünsel akıma da karşıydı. Bu tür
gelişmeler ülkede çarlık yönetimine karşı birtakım gizli örgütlerin kurulmasına
yol açtı. Soylu aydınlarla subaylar bu gizli örgütlerin özünü oluşturuyorlardı.
Bu karmaşık ve gergin ortam 1825 yılında aydın sınıfın tam bir yenilgisiyle
sonuçlanan Dekabrist ayaklanmayla sona erdi. Halktan hiçbir destek görmediği
için bu ayaklanma çarlık yönetiminin daha baskıcı bir olmasına yol açtı.
Aydınların ve yazarların birçoğu asıldı; yaşayanlar ise susturuldu. Ben de bu
aydın örgütlerine üye değildim ama onlarla yakın dostluklarım vardı. Aydınlıkçı
ve özgürlükçü ideolojiyi benimsiyordum ama bu ideolojinin halktan kopuk olması
içime sinmiyordu. Bir mektubumda şöyle yazmıştım: “Yüz kadar subay koca bir
devlet yönetimini değiştirmek istiyor, sanki halk yokmuşçasına
davranıyorlar.” Ayaklanmanın
başarısızlığından sonra tutuklandım ve mahkemeye sevk edildim ama kendimi çok
iyi savunduğum için delil yetersizliğinden beraat ettim. Akıl Belası da bu yakalanmadan tam bir yıl önce yazılmış, soylu
çevreyi eleştiren, yakında kopacak fırtınayı haber veren bir yapıttır. İlk
olarak Russkiy Vestnik (Rusya
Habercisi) dergisinde kısmen yayımlanan
oyun hemen yasaklandı. Tüm sansür ve baskılara rağmen oyun kulüplerde,
toplantılarda okunuyordu. Yapıt öncelikle basında şiddetli tartışmalara yol
açtı. Soylularla memurlar yapıtın hiçbir yazınsal değeri olmadığını ileri
sürdüler. Dekabristler ile aydınlar yapıtımı göklere çıkardılar. Özellikle de
tipler ile betimlemelerin çok yerinde, yapıtımınsa oldukça gerçekçi olduğunu
savunuyorlardı. M. Dimitriyev ve A. Pisarev,
Russkiy Vestnik’te yayımlanan
yazılarında oyunun Rus yaşamına uymadığını, içerik olarak da yabancı oyunların
sıradan bir taklidi olmaktan ileri gitmediğini vurguluyorlardı. Onlara göre
başkahraman Çatskiy, Moliére’den alınma “insanlara karşı kin duyan bir
karikatürdü.” Dekabristler ise Çatskiy’nin kişiliğinde gerçek Dekabrist
ayaklanmasını gördüklerini belirterek yapıtı propaganda aracı olarak
kullanıyorlardı. Gerçekteyse Akıl Belası eski ile yeninin, ilerici ile tutucunun,
kölelik hukuku yandaşlarının karşıtlarının savaşımını vermektedir (s.15).
Oyunun başkahramanı Çatskiy, soylu olmasına karşın, soylu sınıfın yaşam
biçimini eleştiren ilk soylu aydın tipidir. Zeki, coşkulu bir kişidir ve
yurduna yararlı olmak istiyor. Diğer soylu aydınlardan farklı olarak çevresine
yaranmak değil, hizmet etmek istiyor. Toplumdaki ikiyüzlülükten, riyakârlıktan,
okuma düşmanlarından ve kölelik hukukundan nefret ediyor. Herzen, Çatskiy’i bir
Dekabrist olarak tanımlarken gerçekçi düşünmüştür. Dekabristler de Çatskiy’nin
düşünce ve karakter yapısına uygun düşmektedir. Çatskiy’nin çevresindeki
kişiler tutucu Moskova soylu toplumunun birer yansımalarıdır. Famusov, kitap
okumanın en büyük kötülüklerin kaynağını oluşturduğunu düşünüyor; bu işin
kökünden temizlenmesi için tüm kitapların yakılmasını öneriyor. Gençler
kitapları değil büyükleri örnek almalıdırlar. Astlarına oldukça kaba, üstlerine karşı yağcı ve saygılıdır. Örnek
bir aile babası olarak kendisini gösterirken hizmetçi kıza sarkıntılık edecek
değin alçak ruhludur. “Önüne gelen yazıları okumadan imzalayıp başından
attığını” söylemesi görev algılayışının ne kadar sıradan olduğunun
göstergesidir. Molçalin, tam da Famusov’un hayalindeki genç adamdır. Şöyle
diyor Molçalin: “Benim yaşımdaki bir kişinin kendi düşünceleri olmamalı… Biz,
başkalarına bağlı olmak zorundayız, çünkü küçük mevkilerde insanlarız” (s.
16). Molçalin, Arakçeyev’in ve Çar I.
Nikolay’ın topluma enjekte ettiği “tartışmadan, düşüncelerini kendisine
saklayarak itaat etme” ilkesine
bağlıdır. Gününü yaşlılarla kâğıt oynayarak ve susarak geçirmektedir. Yalancı
ve ikiyüzlüdür. Kendisine gerçekten âşık olan Sofya ile ilişkisini sürdürürken
Liza’ya da kur yapıyor. Albay Skalozub da okuma düşmanıdır. Tek düşüncesi terfi
almaktır. Onun da hayatındaki yegâne
amacı bir an önce general olmaktır. Bu kişiliklerinden dolayı Albay Skalozub, Molçalin,
Arakçeyev yönetimin gözde kişileridir. Pisarev’e göre de “oyunu tüm bir
tarihsel devreyi daha iyi anlayabilmek için bir anahtar görevi yüklenmişlerdir.
Repetilov ise içten olmayan, sözde ileri görüşlü, boş laf etmeyi seven bir
yapıya sahiptir. Örgüt toplantılarına salt ilgi çekmenin yanında kendini
göstermek için katılır; en ufak bir zorlukta hemen tutucuların saflarına
katılmaya hazırdır. Tüm bu olumsuz tipler bir yıl sonra Dekabrist hareketini
acımasızca bastıranların başında yer alacaktır. Oyunda en çok tartışma yaratan
tip Sofya’dır. Sofya’nın Çatskiy’nin yanında mı yoksa karşısında mı yer aldığı
tartışma konusu olmuştur. Puşkin, Sofya tipini Griboyedov’un fazla belirgin bir
biçimde ortaya koymadığını öne sürerken, M.N. Neçkin, Sofya’nın Çatskiy’nin
yanında yer aldığını, V.N.Orlov ise Sofya’nın tümüyle Famusov’un dünyasına ait
olduğunu ileri sürer. Gerçekteyse Sofya Çatskiy’i artık sevmediğini açıkça
belirtir. Zenginliğe ve unvana önem vermeyişiyle, Molçalin’e olan duygularının
samimiyetiyle Çatskiy’i anımsatırken,
yaşadığı çevreden gördüklerinden dolayı Çatskiy’nin karşısındadır.
Romantik Fransız romanlarının etkisinde gereğinden fazla kalmış olduğu, Çatskiy’nin
ilerici düşüncelerini kavrayamadığı için Molçalin’i Çatskiy’ye tercih
eder. Yoksul Molçalin’i sevgisiyle
yüceltmek ve toplumda ona iyi bir yer kazandırmak düşüncesi, okuduğu romanların
etkisiyle ortaya çıkmıştır. Her şeyden önce dürüsttür. Sofya’nın böyle bir çevrede
yetişmiş olması onun şanssızlığıdır. Tüm bu gerçekler ışığı altında Sofya’nın
Rus yazınında karşımıza çıkan en ilginç kadın tiplerinin ilki olduğunu
anımsatmak isterim. Asıl gerçek Çatskiy Moskova’ya dönüşünde bu tür kişilerin
yer aldığı bir toplumla savaşa girmiştir. Duygularını, düşüncelerini oldukça
romantik bir dille ifade eder. Kişilerin okuma düşmanlığı, riyakârlığı,
ikiyüzlülüğü, Rusya’da bir mevki kapmaya çalışan yabancılara karşı olan
hayranlıkları onu öfkelendirir. Onun özgür düşünceleri, eleştirileri özellikle
de acımasız alayları soyluları ürkütür. Çatskiy kimileri için Voltaireci,
kimileri için de Jakobendir. Onlara göre
Çatskiy Avrupa’daki özgürlük hareketlerini önderi olduğu için Rusya için
tehlikeli birisidir. Çatskiy’i durduramayacaklarını anlayan soylu grup onun
deli olduğu söylentisi yayar. Söylenti kısa zamanda toplumda karşılığını
bulunca ne yapacağını şaşıran Çatskiy kurtuluşu toplumu terk etmekte bulur ve
sonunda da gider. Onun gidişinden sonra
toplum bildik yaşamını sürdürmeye devam eder.
Çatskiy’in davranışında toplum ne kazanmıştır? Sorusunu yönettiğim
oyunumda içinde doğup büyüdüğü çevreyi terk eden Çatskiy’in de nereye gittiği
de bilinmemektedir. Dostoyevski de,
“Griboyedov’un
oyunu dahice ama tutarsız. Çatskiy halka gitmemektedir” der. Ben kahramanımın sonunu tarihsel süreç
ile zamana bırakmanın doğru olduğunu algıladım. Çatskiy’nin Rus toplumundaki
gerçek yerini ve tarihsel işlevini ünlü yazar İvan Gonçarov 1871’de yazdığı
“Bir Milyon Acı” adlı eleştirisinde belirler ve Dostoyevski gibi düşünenlerini
şöyle yanıtlar: “Çatskiy, büyük bir savaşımın öncüsüdür. Bugün aramızda
birçokları Çatskiy neden Moskova’dan uzaklaşıp gitti, düşüncesini duygularına
feda etti, diyebilirler. Evet, şimdi böyle bir soru sorulabilir. Ama 19. yüzyılın
başlarında toplumsal bir bilinç yoktu, Eğer bir yazara saldırmak gerekirse,
devrinin silahlarıyla saldırmak gerekir, bugünkü silahlarla değil.” Gonçarov
düşüncelerini şöyle sürdürür: “Çatskiy’nin rolü acı çeken kişi rolüdür. Başka
türlü de olmaz. Daima zaferi kazanan kişiler olmalarına karşın, tüm
Çatskiylerin rolü budur. Onlar zaferi kazandıklarını bilmezler, yalnızca
ekerler, başkaları ise biçer… Bu Çatskiy’lerden pek azı, ancak en aydın
olanları boşuna savaşım vermediklerini farkındadır.” Çatskiy’nin evrensel
yönünü ise şu sözlerle belirtir: “Çatskiy’nin bir müziği vardır. Eski ile, bayatlamış ile savaşan herkes, sesini bu müziğe göre akort etmelidir” ( s.
19). Benim Akıl Belası oyunum ilk gerçekçi yapıtlardan olmasının yanı sıra,
Rus yaşamının en önemli olgularından birisini,
soylu sınıf aydının kendi sınıfına karşı başlattığı savaşımı ilk kez
ortaya koyması açısından Rus yazınında özgün bir yer kazanmıştır” (s.19).
“Sevgili
dostum, elimde senin hakkında fazla kaynak yok.
Bu yüzden sana sorduğum soruları elimdeki kaynaktan yararlanarak
yanıtladın. Bu da bazı düşüncelerin
yapıtta yazıldığı gibi tekrarlanmasını sağladı yer yer. Bu konuyu açığa
kavuşturduktan sonra bana yapıttan bağımsız olarak özel hayatını anlatır
mısın?”
“Sevgili
Bedriye, sorularına verdiğim yanıtları elimdeki yapıta çok fazla bağlı kalarak
verdim. Özel hayatıma dair saptamayı senin yapmanı istiyorum. Benin insan
yönüme dair duygularını benimle paylaşırsan sevinirim.”
“Sevgili
dostum, öncelikle zengin ve tanınmış bir aileden geliyorsun. Bu gerçekten yola
çıkarak çocukluğunun yoksulluk içinde geçmediğini algılıyorum. En iyi
eğitmenler tarafından eğitiliyorsun bunun sonucu olarak da Moskova
Üniversitesi’ne giriyorsun ama savaş nedeniyle üniversiteyi bitiremiyorsun.
İçinde yaralar büyüten bir çocukluğun olmadığını düşünüyorum. Bu yüzden de tüm
ilgini aldığın eğitime adıyorsun. Gönüllü olarak süvari alayına katılıyorsun
gençliğini gözden çıkararak. Savaşta gördüklerin ve katlandıklarına rağmen
savaşın sonuna kadar orada görev yapıyorsun. Ordudan istifa ederek sivil hayata
geçiyorsun kendi isteğinle. Dışişlerinde görevine başlıyorsun. Diplomatik
becerilerini, yaptığın görevinle bütünlüyorsun. Tiyatroya karşı yoğun ilgin
yazınla tanışmanı sağlıyor. Birçok yazarla dostluk kuruyorsun ve onlarla
birlikte aşırı duygusalcı akıma savaş açıyorsun. Hayatının anlamını kendini hem
yazın bakımından hem de diplomatik bakımdan geliştirmek üzerine kuruyorsun. Rus
elçiliği sekreteri olarak İran’a gidiyorsun. Orada öğrendiğin Doğu dilleri
yazınını besleyen bir başka kaynak oluyor. Savaşa yakından tanıklık ettiğin
için özgürlükçü düşünceyi yaşama nedenin yapıyorsun. O dönemde Dekabrist
ayaklanmasına katılmakla suçlanıyorsun. Aklanmış olmana rağmen bu akımın içinde
yer alan yazar dostlarının başına gelenlere çok üzülüyorsun. Kafkasya’ya
gidiyorsun. Kafkasya’nın kültürüne tanıklık ediyorsun. Kendini sürekli olarak
geliştirmek senin kişiliğinin en belirgin özelliği. Hayatın karşısında silik
olmamak senin mizacın. Hayatın boyunca inandığın değerler uğrunda savaşıyorsun.
İran’a büyükelçi olarak atandığında farklı bir büyükelçilik görevi
yürütüyorsun. İran’a gitmeden önce Kafkasya’ya giderek evlenmekle kendi
duygusal ve düşünsel yanını da tamamlıyorsun. Büyükelçiliğinde Hıristiyan
halkının savunucuğunu yapmaya adıyorsun kendini. Birçok Rus tutsağın ülkesine
dönmesini sağlıyorsun. Ölümünün bu denli hazin olmasında senin kararlı
kişiliğinden kaynaklanıyor. İran büyükelçiliği basanlar elçiliğe sığınmış olan
Hıristiyanları geri vermeni talep ediyorlar sense geri adım atmadığın için
çıkan çatışma sonucu hayatının baharında hayata gözlerini yumuyorsun. Ülkene ve insanlığa hizmet etmek için dünyaya
geldiğine inanıyorsun. Ülkene hizmet söz
konusu olduğunda ne aileni ne de eşini düşünüyorsun. O kadar idealistsin
ki, ki attığın adımın sonucunda öleceğin
ve eşinin dul kalacağı gerçeği de seni inandıklarını savunmaktan alıkoymuyor.
Buna karşı halkın içinde yer almayan hiçbir ayaklanmanın başarı getirmeyeceğini
bilecek değin halk gerçeğine yakınsın. Çıkarlar söz konusu olduğunda soylu
sınıf aydınların kendi içinde başlattıkları savaşı tüm çıplaklığıyla oyununda
sergiliyorsun. Halk için hizmet etmek istiyorsun Akıl Belası oyunun da halk tarafından bu yüzden benimseniyor ve
ünlü olmanı sağlıyor. Sürekli savaşmaktan kendinle baş başa kalmadığın için
kendini sorgulama zamanın olmuyor. Bu yüzden hem yazdıklarının hem de
yaşadıklarının karşısında dimdik ayakta kalmayı başarıyorsun. Trajik sonun da bunun kanıtı. Bireyselliği
hiç bilmediğin için kendi hayat serüvenini güzel geçirmek aklının ucundan
geçmiyor. Halkla bütün olmak senin için her şeyden önemli. Soyluların özellikle
de birtakım sözde aydınların pespayeliğini ve ne denli gerici olduklarını
özellikle de kendilerini geliştirmemekte çok direndikleri için okuma
alışkanlığına savaş açtıklarını ortaya sergilerken oldukça cesursun. Cesaret
senin göbek adın. Savaşların içinde yetişmiş birisi olarak merhametin ve
özgürlüğün insanlığı kurtaracak yegâne gerçek olduğunu biliyorsun. Ülken için
oldukça endişeleniyorsun. İçinde taşıyamadığın tek yük Dekabrist ayaklanması
astırılması sonucu yönetimin daha baskıcı bir yönteme başvurmasıdır. İlerici
olduğun kadar gerçekçisin de. Oyunun ilk gerçekçi yapıt olması beni
şaşırtmıyor. Örgütlü hareket etmek ve örgütlemek senin hayat felsefendir. Kendini
kendine saklayan bir insansın. Bu yüzden senin gerçeğine oyunun aracılığıyla
ulaşmaya çalıştılar dönemim eleştirmenleri. Sana göre mutluluk önce ülkene
sonra da senin yaşamına gelmeliydi. Toplumsal düşündüğün için yenilgiye uğramak
senin içini acıtıyordu; çünkü sistem riyakâr ve ikiyüzlü insanları beslediği
için sürekli kazananlar onların olması doğaldı. Çoğunluğun yanında yer
almaktansa kendi bireysel yalnızlığını tercih ettin. Hiç kimsenin algılamadığı
kadar yalnız hissediyordun kendini. Düşüncelerini kendinden başkasıyla
paylaşmıyordun. Ölüme giderken de
yalnızdın ve yalnızlığın en iç acıtıcı gerçeğiyle sadece sen değil cesedin de
yüzleşti. Taşıdığın insani vasıflarından dolayı sadece “Akıl Belası” oyununla değil eylem adamlığı
sıfatınla da ölümsüzleştin. Oyunun çağımızda da geçerliliğini
sürdürüyor/sürdürecek. Zamansız ölmemiş olmasaydın insanlığın kütüphanesine
ölümsüz yapıtlar kazandıracaktın. Yaşadıklarının ve yaşadıklarına ödediğin
bedellerin önünde saygıyla eğiliyorum. Seni kendini hiç kimseye açamadığın
içinin güzelliğiyle kucaklıyor ve seni seviyorum.”
“Sevgili
Bedriye ben de seni içinin güzelliğiyle kucaklıyor ve seviyorum. Ölümsüz
olduğumu düşünmek zamansız öldüğüm gerçeğini bana unutturuyor. Benim için
üzülmeni istemiyorum. Sevgiyle kal.”
Ö.Aydın
Süer. XIX. Yüzyıl Rus Edebiyatı Üzerine
Yazılar. Evrensel Basım Yayın. İstanbul, S. 13-19
4 ı babaya
gider babaya
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder