17 Aralık 2020 Perşembe

 

bütün yüzler çiçek açar

Bedriye korkankorkmaz

        

biliyorum kendime yolculuğum

son nefesime değin  sürer

ben ki yıllardır susuyorum

iyi tutkularımın esiri olduğum için  

 

 

gördüğüm düşleri hayra yordum, güneşin gülüşünü anımsayınca

bıraktım ayaklar altında kalsın yüreksizlerin kalbi    

siyahtan daha siyah olduğunu bilirim kederimin 

eşkıyalar gibi dağları mesken tuttuğumda henüz gençtim

 

şafakta kırmızı doruklar beni baştan çıkardığında

aç bırakmam tek bir serçeyi bile

yıllardır koynumda taşıdığım sözün mührünü

göçüp gidenlerin sözlerine basarım

 

inandım aşkın her sözüne

birbirimizi sevmekte geç kalsak da 

oysa bütün yüzler çiçek açardı

görseydi   bakışlarımız baharı

 

 

 

,

 

11 Ağustos 2018 Cumartesi

ŞAİR BERRİN TAŞ'IN YAŞAMAK ÜZERİNE YAZDIĞI YAZI

HEP YOLDA
Berrin Taş
İnsancıl Dergisi. Haziran 2012. Sayı: 263. S. 29-30.
Yaşamak Çocuğum Bedriye Korkankorkmaz kitabını elimde tutuyorum. Sayfaların arasına yapışkan kağıtlardan koymuşum. Şiirlerini okuyup nasıl yazmalı, nerden başlamalı demişim. Sonra bilmiyorum ne oldu.Koşuşturmacaların arasında Atölye, İnsancıl yoğunluğu işte.Anlarsınız. Yazamamışım.
Kitabını elime alınca aklımdan geçenler bunlar. Çok bekletmişim.
Siz beni anlarsınız Bedriye Korkankorkmaz.
“Suları kirlenen çeşmeleri görünce / yeni çeşmeler bulmak için yollara düşüşümü/her köşe başında duvar diplerinde/ gömdüğüm gövdemi öptüğümü nasıl anlatsam” diyen şair yaşamının eksenine anlamayı ve anlatmayı yerleştirmiştir. Anlamak istediği kadar anlaşılmayı da istemektedir. Hakkıdır bunu istemek. Anlamak belki de anlaşılmak eksik olduğu için yaşamlarımızda şiire tutunmuşuz. İnsanın eksik olduğu yerde şiir tutar elinden. Dayanılmaz bir biçimde kişinin kendini anlatmak istediği günleri olacağını biliyorum. Bir insan soluğu, dost sıcaklığı bulmanın güçlüğü kimileyin yaralar insanı. Bedriye Korkankorkmaz’ın kitabı bana ilk okuduğumda bunları düşündürdü.
Şiirlerinin arasında dolanırken şair kadın olmanın güçlüklerini de gördüm. Ülkemizde kadının köklü sorunlarının yanında yaratıcılığının da kolay kabullenilmediğini yaşayarak anladım. Kendi sürecimden biliyorum bunu. Dizeler arasında dolanırken yaratıcı kadının anlaşılmanın yalnızlığıyla boğuşmak zorunda kaldığını da anladım. “
“başımızı önümüze eğecek sırlarımız olmadı bizim/ şiirlerimize dair övgülerde yazılmadı dergilerde/ yazdıklarımızda gelecek görmüyor eleştirmenler/ seninle acıların ve ayrılıkların toplama kampıyız” diyor şair.
Özellikle “acıların ve ayrılıkların toplama kampıyız” deyişindeki dışlanmışlık algısı etkiledi beni. Dilini, yaratıcılığını anlamayan insanlar arasında kalmak yalnızlığın en koyu duyumsandığı bir başka ülkede kalmaktadır. Yaşıyorsundur, aynı dili konuşuyorsundur. Yine de anlaşılmadığını bildiğin için toplama kampında unutulduğunu duyumsayabilirsin. Toplama kampı özgürce yaşamanın dışına sürülmüşlüğünü anlatan gerçekçi bir imge.
Bedriye Korkankorkmaz’ın ben’i yalnız kendiyle dolu değildir. Şairin ben’inde insanlığın acıları da kendine yol bulur. “kendime dair ne yazabilirim yaşadıklarımla/ kendi falıma bakamıyorum insanlığın falına bakmaktan/güçlüyle savaşıyorum güçsüzün hakkı için/ hangi tarih insanın geçim savaşını sorgular” der şair. “Suçluyum” demiş bu şiirin adına. “barış meydanlarında çocuklar ölüyor/ ölenlere ana yüreğiyle sesleniyorum/ bütün seslerden yakın insana”.
Doğuran,büyüten olmak yetmez. Ana olabilmek gerekir. Ana olabilen kadın bütün çocukların anasıdır. Yalnız çocukların da değil insanlığın anasıdır. İnsanlığın anası kimsenin ölmesini istemez.Ana olabilen insan büyütmenin güçlüklerini bilir. Emeği bilir. Emek verileni korumaktır bütün isteği. Bu nedenle “ çağın gerçeklerine asiyim/ asilerin hayat arkadaşıyım/ oyun arkadaşıyım kendimim/ anlayın beni yoldaşlar” diye seslenir. Şair anlaşılmak istediğini yoldaşlardan beklemektedir. Yoldaşlar, çağın gerçeklerini onaylamayanlardır. Şair çağın gerçeklerini onaylamayanlarla yan yana yürümek istemektedir. Bu isteğin gerçekleşmesi için yoldaşlar onu anlamalıdır. Bir çığlık bu. Anlaşılmak için yanıp tutuşan bir şair kadının çığlığı. Bu çığlığı duymakta geciktiğim için üzgünüm.
“bitler gibi kanını/ emen dostları/ evinin anahtarıydı/ çıkarları kadar/ yakın olduklarını/ yoksulluğundan öğrendi” derken yalnızlığı anlatıyor. Bedriye Korkankorkmaz’ da yalnızlık fiziksel bir yalnızlık değil. Onun yalnızlığı insansızlıkla beslenmiş bir yalnızlık. Dost sandığının dost olmadığını anlamanın insana verdiği yalnızlık. Aristoteles geldi aklıma. Aristoteles’de değişik dostlukları anlatıyordu Cengiz Gündoğdu. Üç tür dostluktan söz eder Aristoteles.Haz dostluğu, çıkar dostluğu,yetkin dostluk. Bedriye Korkankorkmaz’ın şiirinde sözünü ettiği “ çıkar dostluğu”. Aristoteles “çıkar dostluğu “ der bu duruma. Çıkarı bitince dostlukta biter. Çıkar dostlukları insanın kanını emer. Çıkar dostları zor günlerinde yanında olamaz. Çıkarları değişince bir yana atılırsın sen de. Açıkça söylemek gerekirse ihanetle tanışırsın. İhanet, insansızlığın dışavurumu. Bedriye Korkankorkmaz ihaneti biliyor.
Bedriye Korkankorkmaz sorgulayıcı yanını şiiriyle de dışlaştırmış. “ yazgım mı bilincim mi/ neyi sorguluyorum/ sen yaşamın armağanı /unutamadığım”Unutamadığına yaşamın armağanı demek şair kadının olgunluğudur.
Bedriye Korkankorkmaz’ın şiirlerinde güçlü anlaşılmak isteği, kadının yaratıcılığını anlatabilmesinin önündeki engeller dile gelir. Çocuk, barış, ana izleği sevmekle bütünleşir. Zengin iç dünyası yalnızlığından besleniyor.
Yaratıcılığını anlatabilmenin önündeki engeller günümüz şair kadınının sorunudur. Şair kadınlar anlaşılmak için yanıp tutuşmaktadır. Onları anlamaya çalışan küçük bir çaba bile yaratıcılıklarına güven duymalarını sağlayacaktır.
Bedriye Korkankorkmaz’ın şiir yolculuğunu sürdürmesini isterim. “gizil bir ülkeyim/ ülkelerin ülkesi/ bütün denizlerin dağların/ ovaların ve bütün halkların” diyen şairden yeni şiirler beklemek şiir okurunun hakkıdır.
Kendini yaşadığı dünyaya ve çağına bağlı duyumsayan şair varoluşunu şiirleriyle derinleştirmenin yollarını aralamıştır.
Bedriye Korkankorkmaz,Yaşamak Çocuğum,Amrgi,Birinci Basım,İstanbul,Aralık 2

Vecihi timuroğlu'nun Yaşamak Çocuğum Kitabıma Dair Yazısı

 
“Yaşamak Çocuğum” Bedriye Korkankorkmaz’ın yapıtı. Bedriye Korkankorkmaz anımsadığım değiniyle Metin Altıok ‘un (1941-1993) sezdiği ve yönlendirdiği bir şair.
Sanatçılarda, yaşam görüngülerini yansıtırlar. Hatta, bunları top-lumsal ilgiye , toplumsal eğilime ve değişime koşut , belirli bir öğretiye -dayana-rak yansıtılar. Bedriye Korkankorkmaz, toplumsalcı öğretiye bağlı, öğretiyi özümsemiş bir şair.Yaşam görüngülerini, bu öğretiye koşut yansıtmaya özen göste...riyor. Onların daha tipsel olmasını sağlamak için , o görüngülerin bireysel-liklerini değiştiriyor:
kent aksanıyla konuşanlar köylü sesimi duymuyor
kentlinin kentliyi taşra sayma hevesleri
büyük şanlar verilmiş sonradan görmeler
bilmezler hangi savaşımdan geldiğimi
gülün devri lâle devri altın devri gömüldü tarihe
yirmi birinci yüzyılda evler evlerin balkonuna taşınıyor
sınır ötesi bekçileri kol geziyor
kentsoylu ölmek yeni ülkü
çağın gerçeklerine asiyim
asilerin hayat arkadaşıyım
oyun arkadaşıyım kendimin
anlayın beni yoldaşlar (Yaşamak Çocuğum, s. 20
“kentsoylu ölmek” , yaşamın yeni bir tipselleşmesidir. Bu yaratışta , yeni ya-şam biçiminin asal niteliklerinden biri , yapıntılı( fictive, farazi) biçimde yansı-tılmış. Yeni yaşam biçiminden bir durum, yeni biçimlere büründürülmüş. Algı-lanan yaşam biçiminin görüngüleri, şairin anlağında yeniden güçlendirilmiş bi-çimde yansıtılıyor.
Sanatsal imgelerde, bir coşkusallık vardır. Tipsel yaşam görüngü-leri, bireysel yaratının özgünlüğü dışında, belirli ülküleri, toplumsal çıkarları, sı-nıfsal dönüşümleri, duygulara, duyarlıklara, düşünlere iletirler. Şair, bu işlevini yaparken, coşkusal yaklaşımını da yansıtır. Özellikle, imgenin coşkusal niteliği, yapıtın içeriğini de belirler. Sanatsal imge, genelleme kuramıyla bağdaşmaz, bi-reysel yaratışı yansıtır.
gizil bir ülkeyim
ülkelerin ülkesi
bütün denizlerin dağların
ovaların ve halkların
Bu dizeler, sanatsal imgenin özgünlüğünü gösteriyor. Özgün-lükler, yaratıcısının içinden çıktığı toplumun tarihsel birikiminden, bu birikimin özümsenmesinden, özümsenmiş ekinin( kültür) içselleştirilerek zaman içinde ayrımlaşmasından kaynaklanmaktadır. Yaşamak Çocuğum, Bedriye Korkankorkmaz’ın içselleştirdiği bir ekinin dilini içeriyor. Yeni bir şiir tadı.
*Vecihi Timuroğlu yazdı: Yaşamak Çocuğum. Bedriye Korkankorkmaz,Amargi Yayınlar.s.79,İstanbul 2010.
İlk Yayım: Berfin Bahar Dergisi. Temmuz 2011,s. 58-59.

YAŞAMAK ÇOCUĞUM” ÜZERİNE ŞAİR MUSTAFA YILDIZ'IN YAZISI

YAŞAMAK ÇOCUĞUM” ÜZERİNE…
Mustafa Yıldız
Bedriye Korkankorkmaz’ı, günümüz dergilerinde yayımladığı şiir ve yazılarından tanıyoruz. Korkankorkmaz, 1965 Bingöl doğumlu. Mersin’de yaşıyor. Şiirlerini topladığı kitabına Yaşamak Çocuğum adını vermiş. Yaşamak Çocuğum, bir ilk kitap. Bölümlere ayrılmamış. Başka bir deyişle, tümü bir bölüm olarak düşünülmüş. Kitapta elli şiir var.
Yaşamak Çocuğum’un başat izleği yalnızlık. “Yalnızlığım” adlı şiirde, şu dizeleri okuyoru...z: “gecelerin yasak aşkı yalnızlığım/ yıllar yılı/ acıyla/ sabırla/ sadakatle karşılar beni” (s.78). Korkankorkmaz, kendi acılarını geriye çekmesini bilir. O, kendinden çok başkalarının acılarını, yalnızlıklarını önceler. Şu dizede olduğu gibi: “kendi falıma bakamıyorum insanlığın falına bakmaktan” (s.19). “çalsam oynasam/ dert etmesem aç çocukları” (s.25 dese de yapamaz. Dizelerinde sadece aç çocuklara değil; işsizlere, toplumdaki aksaklıklara, çarpık davranışlara da yer verir. “son nefesine dek”, “insanoğlunun kara yazgısını yenmek ist”er (s.12). Korkankorkmaz’da toplumsal sorumluluk çok önemlidir.
Bedriye Korkankorkmaz, “her günü bir armağan gibi yaşa”r (s.19). “yalnızlıkla olgunlaşmış bir kadın”dır o; “her gün soylulaşan” (s.41). “her ateş kendi harında külleniyor”dur (s.43). “ev giysilerimin dışında/ bekleyenim yok benim” (s.47) çığlığını bırakır. Onun her edimi, “insan için”dir (s.67). “sayıların dili gibi yalansız”dır “düşleri ve düşünleri” (s.68). O, “bütün acıları unut”muştur. “unutulmayan işkencede ölenler”dir (s.68). Ona göre, “yaşamın gizi aşkta”dır (s.32). “kitapların yakıldığı dönemlerde”, “bir gülün gölgesine sığın”mıştır (s.36). İster ki, “kulluk silinsin kitabından insanlığın” (s.33). Umudunu yitirmez. “güzel günler davetsiz gelin gibi gelecek”tir (s.11).
Korkankorkmaz’ın Yaşamak Çocuğum’unda sık geçen ya da dikkati çeken sözcükleri şöyle sıralayabiliriz: acı, aşk, ayrılık, bakire, bekâr, bekâret, cehennem, cennet, coğrafya, çocuk, dul, düş, ekmek, emek, gereksinim, güneş, harita, kent, kış, mezar, miras, onur, ölüm, pranga, ruh, sokak, sözcük, türkü, umarsız, ülke, üzünç, yalnızlık. Yaşamak Çocuğum’da ak/ beyaz, kara/ siyah, kahverengi, kırmızı/ kızıl, kükürt rengi, lacivert, mavi, mor, sarı, yeşil renklerine rastlıyoruz.
Bedriye Korkankorkmaz dizelerinde başak, çiçek, ekin, fidan, gelincik, gonca, gül, karanfil, kavak, kimyon, lale, lavanta, menekşe, navruz, papatya, portakal çiçeği, selvi, susam, tarçın, üzüm, yosun gibi flora ve arı, at, balık, bit, bülbül, güvercin, horoz, ipekböceği, kartal, karınca, kedi kelebek, köpek balığı, kurt, kuzu, serçe, yılan gibi fauna elemanlarına yer veriyor.
Korkankorkmaz, “acemice dikiyorum içimin söküklerini” (s.16) diyor. Ben de Korkankorkmaz’a, kitaplılar dünyasına hoş geldin diyorum.

*Bedriye Korkankorkmaz,Yaşamak Çocuğum,Amargi,Aralık 2010, 80 s.
*Afrodisyas Sanat Dergisi.Kasım-Aralık 2011.Sayı: 30,s.56

13 Mart 2018 Salı

Bireylikler Dergisi Mart 2018 sayısında yer alan yazım: artur rimbaud


Bedriye KORKANKORKMAZ

    Henry Miller’in, Rimbaud Ya da Büyük İsyan kitabını ile Stefan Zweig'ın Yarının Tarihi eserinde yer alan “Arthur Rimbaud” denemesini okudum. Yazına ve insanlığın kütüphanesine birbirinden değerli eserler bırakan bu iki sanat dehası,  Arthur Rimbaud’nun kişiliği ile yaşam algılayışını ifade ediş biçimlerini karşılaştırma ve üzerinde düşünce üretme olanağını verdi bana. Benim için her iki esere de değer katan, bu birbirinden değerli üç dehanın içgüdülerine, duygularına, düşüncelerine, hayatı ve sanatı algılayış biçimlerine ayrı ayrı tanıklık etme olanağını bulmam. Benzer acıların ve ortak yaşamların insanları birbirine yaklaştırdıklarının doğruluğunu Miller’in ünlü şairin hayatıyla kurduğu yakınlıktan anlıyorum. Böhme’nin: “Kendimi okuduğumda, Tanrı’nın kitabını okuyorum ve siz kardeşlerim benim kendimi okuduğum alfabemsiniz, çünkü tinim ve istencim kendimde sizi buluyor. Sizin de aynı şekilde beni bulmanızı tüm yüreğimle isterdim” (s.77, Rimbaud Ya da Büyük İsyan”) dediği gibi, H.Miller da, kendi tininin alfabesini A.Rimbaud’da buluyor ve kitabında da bu düşüncenin altını ısrarla çiziyor. Miller, tıpkı ozan gibi kendisinin de annesi yüzünden acılar çektiğini, doğduğu kenti terk ettiğini belirtiyor. Ünlü ozan hakkında kaleme alınmış diğer yapıtlar içinde kendi yazdığı yapıtın farklılığını A.Rimbaud ile benzer duygu ve düşüncenin insanları oluşuna bağlıyor. Haklı da.

  20 Ekim 1854 yılında Fransa’nın kuzeyinde Ardenler bölgesi sınırlarında Charleville kasabasında dünyaya geliyor şair. Şiirin kaderini değiştiren Arthur Rimbaud, subay olan  babasının terk ettiği annesi ve kardeşleriyle büyüyor. Annesi Vitalie Cuif, varlıklı bir ailenin çocuğudur. Rimbaud’nun üç kardeşinden en çok değer verdiği kız kardeşi Isabelle'dir. Eğitimini tamamlamak yerine gezmeyi tercih ediyor ve on altı yaşında evden kaçıyor ozan. Annesine duyduğu öfke ile kız kardeşine duyumsadığı yoğun sevgi yüzünden, kendi gerçeğini aramakla geçiyor ömrü. Otuz yedi yaşında Marsilya'da bir hastane yatağında bir bacağı kesilirken ve kanserli hücre tüm vücuduna insafsızca yayılırken, o muhtemelen ustası Baudelaire’in,“Her kim kendi yaşam koşullarına rıza göstermezse, ruhunu satar” dediğini anımsıyor olmalı.

      Rimbaud, çocukken müzikle ve matematikle ilgileniyor. Herkes onun bu iki meslekten birini tercih edeceğini sanıyor. O, her zaman yaptığı gibi yine insanları şaşırtıyor ve sözcüklerin dünyasını fethetmeyi seçiyor. Geçimini yazdığı şiirlerle değil, bir ırgat gibi çalışarak sağlıyor. H.Miller, A.Rimbaud hakkındaki şu değerlendirmesinde haklı: “O tohum olarak doğdu ve hep tohum kalıyor. Onu kuşatan karanlığın anlamı budur. İçinde ışık vardı, harika bir ışık ama ışınlarını ölümünden sonra göndermesi gerekiyordu. O, mezarın öte yanından, uzak bir ırktan geldi ve yeni bir tin ve bilinç ortaya koydu. Je Pense (düşünüyorum), demek yanlıştır; on me pense (düşünülüyorum) demek gerekir diyor. Dehanın beni üzerine söylediği, her şey aydınlatıcı ve öğreticidir. Onun bedeni, düşlenmiş doyum, merhametin parçalanması, yeni canavarla çiftleşmiş (s.77)” sözleri bana çok anlamlı geliyor.

  Yirmi üç yaşında dünyayı gezerek hayatın tüm sınavlarından geçen ozan, hapiste yatıyor, aç kalıyor, çalışmadığı ucuz iş kalmıyor, vahşi ormanların dehşetine sığınıyor, kendisi gibi ünlü şair Paul Verlaine ile birlikte yaşıyor, Somali zencilerinin dillerini öğreniyor.  Bu ele avuca sığmayan genç asi şair, gerçekte sanatı aracılığıyla adını yaşatmayı aklına getirmiyor. Yazın tarihinde çocuk denecek yaşta üne kavuşmuş olması yazgının bir oyunu olsa gerek. Ün hiçbir şairin hizmetine onun hizmetine girdiği kadar kolay girmiyor.

On yedi yaşında Victor Hugo'nun "Çocuk Shakespeare" dediği şair, şiirin dünyasında işgal etmediği tek bir gezegen bırakmıyor. Özelikle "Sarhoş Gemi" ile Fransız şiirinin en güzel örneklerini veriyor. Hükmetme hırsı ile nasıl ki ünlü şair Verlaine’i metresi konumuna koymayı başardıysa hayatı da, şiiri de kendi güdümüne almayı aynı biçimde başarıyor. Rimbaud, kişiliği gereği zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayan birisi değil; kaybedecek zincirleri dahi olmayan şiirin dâhisidir.

     Şiirle alay eder gibi yazıyor şiirlerini. Bu işi o denli ileriye götürüyor ki, sesli harfleri renk değerlerine göre istifleyerek kaleme aldığı Sonesi, Fransızların kutsal kitabı olma özelliğini günümüzde bile taşıyor. Şiirin kutsal topraklarında kâh botanik kuruyor, kâh sözcüklerin vahşi ormanını yetiştiriyor şair. Yazdığı şiirleri gözden çıkarma işini öylesine ileri götürüyor ki, dostları tarafından yazdığı şiirler toplanmamış olsa, elimizde kendi isteğiyle Brüksel’de bastırdığı Cehennemde Bir Mevsim şiir kitabı dışında şiirleri olmayacaktı Rimbaud'nun.

Dizginlenmeyen enerjisi ve aceleciliği yüzünden bilgiye ulaşmak için emek sarf etmiyor. O, uçlarda yaşamının ona verdiği hazla yetiniyor. Diğer bir deyişle şiirlerini yıldızlarla içki sofrasından yazdığı için şiiri yere düşmüyor, yıldızlar gibi parlamaya devam ediyor. Onun kişiliğinin en çarpıcı özelliği eylem adamı olmasıdır. Tehlikenin koynunda yatan bu asi şair, tıpkı bomba yüklü bir kamyonda seyahat eder gibi geziyor  dünyayı. Kısa ömrünün ortalarında rahat etme hayalleri kuruyor. Zengin olmak, istediği kadınlarla bir gecelik ilişkiler yaşamak, politikaya girmek ve yeni yeni ülkeleri fethetmek... Bu hırsı onu erken yaşta sonsuzluğa kavuşturuyor. Rimbaud, gerçekte acımasız bir insandır. Sekmez iradesi ile elini sürdüğü her nesneye hükmediyor. Çocuk denecek bir yaşta olmasına karşın görüntüsü genelde bir işçiyi andırıyor. Kolay sinirlenen ve sinirlendiği anlarda oldukça saldırgan olan Rimbaud,  bu kişilik özelliğiyle Verlaine’i cebinde taşıdığı bir kumanda aletine çeviriyor. Genç şairin kişiliğe dair S. Zweig, şu saptamasında haklıdır: "Rimbaud'nun uzuvları, bütün bütün sıkıntı ve yoksulluklara karşı bir işçinin gücüyle bilenmiştir. Décadence- neredeyse hastalık derecesindeki aşırı duyarlılık, sanrılarla örülü bir görme biçimi, taşıdığı "Galyalı kanının aksaklıkları"- salt ruhsal düzeyde kalmış, şairin dış yaşamına kadar hiçbir zaman uzanmamıştır; bu dış yaşamı açısından Rimbaud, kendini gittikçe artan ölçüde zamanına özgü bütün kültürden koparır; bütün göçebeler gibi kozmopolit, Çingeneler gibi bir toplumsal olgu kimliğiyle, hiçbir yerde tutunamaksızın göçebe kuşlar örneği ülkelerden geçer; tıpkı nereden geldiği unutulmuş, artık kimseye ait olmayan ve ait olmakta istemeyen Kaspar Hauser gibi, Rimbaud da kültür evrenine yalnız bir meteor gibi düşer. Yalnızca kendi yaşamı, her türlü kültürden radikal bir tutumla nefret edişi, her türlü Avrupalılığı aşması, ahlak düzlemlerinin ortasında salt içgüdüsel bir yaşam sürdürmesi, engel tanımayan bireyciliği bile Arthur Rimbaud’yu yeterince ilginç kılabilir. Zamanımız açısından Rimbaud, bir bireysel özgürlük kahramanı, içgüdüler evreninin bir serüvencisidir."(s. 102–103)

        Zweig’ın şairin şiirleri ile ilgili tespitleri içinde benim şairin şiirleri hakkındaki görüşlerime yakın olan saptaması ise şöyle: “Rimbaud’nun şiirleri acımasızdır ve sinirleri zayıf olanlara uygun düşmez; bu şiirlerin kimilerinden yoksulluğun, kirli giysilerin, terli pabuçların, tuvaletlerin kokuları yükselir; bu şiirler, en gerçekçi gerçekçilikten ve dizgin tanımayan imgelemden oluşma, dâhiyane bir yumaktır. Eşsizdir. Rimbaud, sanki dünyanın ilk şairiymiş gibi, sanki kendisinden önce gelmiş binlercenin oluşturdukları estetik, iskambil kâğıtlarından yapılma bir bina örneği çökmüş gibi şiir yazmaya başlar.”( s.104)

      Düşünüyorum da ozanı içinde bulunduğu koşullar özgürleşmiş, sanatçı yeteneği ise şiirini yüceltmiştir. Aile bağları, dostluk, din gibi insan hayatında anlamı olan tüm kavramların onun hayatında anlamı yoktur. Onun için kalem tutan el ile silah, kazma-kürek tutan elin arasında bir fark da yoktur. Tam bir eşitlikçidir o anlamıyla. Üstünlük duygusu onda sadece Galyalı atalarından putperestliği ile günahla duyulan aşkı miras ediniyor ve edindiği bu mirasa da ihanet etmiyor hayatı boyunca. Bu yüzden şiddetin, dehşetli şehvetin, yalanın, tembelliğin, sanatın kaygısından sıyırıyor kendisini. Rimbaud, şair olmasaydı da salt yaşama biçimi onu anılmaya layık insanlar arasında en ön sıralara taşırdı. Onu seven insanlara, kendisine ve şiirlerine acımasız davranan ozan, sözcüklere tecavüz eder gibi, ahlak kurallarını yerle bir eden dizginlenemez bir gerçekçilikle yazıyor şiirlerini. İmgelem gücü karşısında insan ürpererek afallıyor. Dış dünyanın gerçekliğinin onun iç dünyasında geçirdiği evrim sürecinden sonra, şiir olarak yeniden doğması olağanüstü bir yenilik katıyor şiirlerine. Şiirin adeta alfabesini yazıyor. Şiirleri tıpkı Dostoyevski’nin roman kahramanları gibi canlı varlıklar olarak karşımıza dikiliyor. Bize dokunuyor, tabularımızı altüst ediyor, bizi derinden sarsan hamleleri ard arda sıralayan bir boksörden farkı olmuyor. Zaaflarımızı, korkularımızı, acımasızlıklarımızı, dogmalarımızı yüzümüze tükürür gibi söyleyen insanlar ordusu gibi karşımıza dikiliyor şiirdeki sözcükleri. Sesler seslere, sözcükler sözcüklere, imgeler imgelere sığınmadan, sığınağından özgürlüğüne kavuşuyor. Her bir sözcük onun askeri gibi emrine giriyor. Erleri üzerindeki giysileriyle  onun hayata bakışının yansıdığı sözcükleriyle işgal ettiği ülkelerin haritasını taşıyor.

  Şiddetin korkunun, şehvetin, seslerin derinlik bulduğu şiirleri cellâdı gibi insanın peşini bırakmıyor ölene dek. Bu akla hayale sığmayacak dinginsiz yaşam aynı oranda cezp ediyor insanı. Çünkü her insan gidip görmediği ülkeleri görmeyi istiyor. Onun iç dünyasının şiirine nasıl yansıdığını Zweig şöyle yorumluyor: "Rimbaud’nun iç dünyasında bu bağlamların kesinliğinin ne ölçüde canlı olduğunu, bir izlek niteliğindeki “Sonettedes voyelles” gösterir; bu sonede fantastik olaylar, neredeyse dogmatik bir düzeyde kristalize olur, A siyahla, E beyazla, I kırmızıyla, O maviyle ve U yeşille eşitlenir "gizli kaynaklar", vahşi görüntülerle çerçevelenmiş olarak, bir bütün içerisinde bir araya gelir. Burada kısmen şaka niteliğindeki bu olgu, aslında bilinçaltının o karanlık alanına pek az kişinin başarabildiği bir girişimi simgeler." (s. 105)

     O, geleneksel Fransız şiir kabına sığmıyor ama düzyazıyı şiir katında göklere çıkartıyor. On beşinde Sensation'u, on altı yaşında Les chercheuses de Port'yu yazıyor. Onun şiirindeki her dize tek başına sözcük okyanusu gibi okurun üstüne akıyor. Sözcüklerin okyanusunu elinin altında tutan ve istediği gibi sörf yapan şair, şiirinin bayrağını bir de şiir okyanusunda dalgalandırıyor. Anlayacağınız edebiyat ve sanat onun enerjisi ve dehası karşısında dize gelerek ayaklarına kapanıyor. O da kendisinin önünde dize gelen sanatı buruşuk bir kâğıt topu misali fırlatıp atıyor. On sekiz yaşında sanatın şatafatlı sahnesinde değil de hayatın eylem cephanesinde heykelinin dikilmesini istiyor. Onun, bu isteği ne ona ne onun yaşama biçimine ne de eylemlerine ihanet ediyor. En yakın dostu olan yıldızlar ölümünden sonra bile onu başları üstünde tutmayı başarıyor. Göğün ve eylemin şairi Arthur Rimbaud ise ne aşka ne sanata ne de eyleme teslim olmadan Marsilya’da bir hastane odasında 10 Kasım 1891 tarihinde hayata gözlerini yumuyor şiir dünyasında ölümsüzlüğe erişmek için.   

 

*Henry Miller. Rimbaud Ya da Büyük İsyan. Çev. Mustafa Tüzel. Kabalcı Yayınevi, 1994.121sayfa.

* StefanZweig. Yarının Tarihi. Çev. Ahmet Cemal. Can Yayınları. Sayfa: 98–110.

İnsancıl Ocak 2018 sayısında yayımlanan şiirim


ikinci kez dünyaya gelmek
Bedriye korkankorkmaz
 

aşkınla çoğalıyorum 

sana sığınırken

sesimin okyanusunda

ısıt üşüyen duygularını

 

sevgimi yağmurda kurut, güneşte ıslat

hasretinle eskittiğim varlığıma uzat ellerini

dokun acıdan pul pul kalkan tenime

beni küçümseme bağrına bas

 

karanlık ormanlarda kaybolma

yönünü gösteren pusulan olayım 

ateşinle söndüm suyunla yandım

geçmediğim geçit kalmadı

 

açlığının buğday tarlasıyım

tanış tokluğumla

mezarın değil gökyüzünüm

er bende kendi gerçeğine       

 

yokuşlarını çıktığım sevgilim

ruhun sağ bırakmaz beni

yaralarının intikamını alma

senin için dünyaya ikinci kez gelen benden

 

 

 

 

 

Sancı Dergisi 0cak/Şubat 2018 sayısında çıkan yazım


Yazınının İlk Gerçekçi Yapıtını Yazan Dâhi: Aleksandr Sergeyeviç Griboyedov

Bedriye Korkankorkmaz

 

Kışın gücüne tanık oluyorum. Mevsimlerden sabretmeyi öğreniyorum. Sonbahar kışın, ilkbahar ise yazın geleceğini biliyor kendinden sonra. Bildiğinden emin olma bilgeliği böyle bir şey olmalı. Doğa kendi bütünlüğü içinde hikmetlerle dolu. İnsanoğlu tüm çabalarına rağmen doğanın hikmetlerine tam anlamıyla vakıf olamadı.  Doğanın öğreticiliği üzerinde yeterince yoğunlaşamadığımızı düşünüyorum.

   Dünyayı gezmeyi değişik değişik ülkelerin kültürlerine tanıklık etmeyi çok istiyorum. Gerçekte yapamadığım bu dünya seyahatlerini kitaplar sayesinde yapmaya özen gösteriyorum. Ben serüvenini tamamlanmış yazar ve şairlerle daha fazla ilgileniyorum.. Bitişten başlangıca doğru yaptığım düşünsel yolculuklar, içinde yaşadığım çağın gerçeklerine daha farklı bakış açısı edinmemde bana rehberlik ediyor. Hayatın gerçekleri karşısında yetersiz kalan ama cilayla parlatılan abartılı anlatımlarla aramda bağ kuramıyorum. Yüreğimin coşku ve sızısını bana hissettiren eserleri okumaya özen gösteriyorum. Düşünce ölümsüzdür kişilik gibi. Ölen insanların arkalarından bıraktıkları eserleri kişilikleridir. Kişilikleri sayesinde yaşarken hak ettiği saygıyı görmeyenler, öldükten sonra insanlık kahramanı oluyorlar. Akılcı dünyanın taltif ettiği riyakâr ve ikiyüzlü insanlar ise öldükten sonra hak ettiği yeri alıyorlar.    

    Herkes dünya turuna çıkıyor, ben de düşünce turuna çıkıyorum her gece. Bu geceki konuğumu daha önce sizlere tanıştırmamıştım. Ben de kendisiyle ilk kez tanışma şerefine nail oldum. Hayatımın bu zor döneminde onun hayata ve insana bakışı yaşadıklarımı doğru algılamamı, isteklerime de daha gerçekçi yaklaşmamı sağlayacak.  Mutluyum bundan dolayı. Bilge insanların yokluklarıyla bıraktıkları boşluğu aldığım her nefeste hissetmem, onların peşinden gitmemi ve onları daha yakından tanıma isteğini büyütüyor içimde. Bu saygınlığın onlara yaranmak gibi bir amacı olmaması, acıma ve yalnızlığıma yakışır bir düzeye getiriyor bilgelikten yoksun yazdıklarımı.  Samimiyette ve dürüstlüğe onlar kadar kim/ kimler değer biçebilir? Bir duygunun yoksunluğu o duyguyu değerli yapıyor. Aynı duygu ve düşünceleri savunan kişiler tarafından cezalandırılmış olmak, onları gözümde erişilmez yapıyor.   İnsanoğlu yaşadıklarının dilini öğrenmekten korkuyor; özellikle de acılarını unutmak adına sarf edilen çabaların amacı da budur. Yaşamak için ihtiyacımız olan dayanaklar kişilere göre değişiyor.  Kimi başarıyı, kimi de yaşadıklarından öğrendiklerini dayanak alıyor kendine.

     Aleksandr Sergeyeviç Griboyedov’un da yaşarken en büyük dayanağı yaşadıklarından öğrendiklerini insanlığa miras bırakmaktır . Bu uğurda ödediği ve yaşadıkları onun ödülüdür. Tüketilmeyen bir mirasın peşinden koşanların başında yazıyla kendilerini yeni baştan yaratanlar geliyor. Ölümün adaletsizliği söz konusu yazın olunca fire vermiyor. Geç gelen adalet adalet değildir; bu gerçeği yaşadıklarımdan biliyorum.  Kültürlerine tanık etmediğin, tarihi yerlerini görmediğin insanlar tarafından benimsenmek evrensel aydınlığa açılan düşünce kapılarından birisidir sadece. 

   Gerçekten aydınlanmanın rehberleri olan bu insanlar insanlığın onurudurlar. Onların onurlarına verdiği değerler ete kemiğe bürünüp bir anlama dönüştüğünde bizim de onların onurlarına verdikleri değerlere tutkuyla bağlanmamızı sağlıyor.  Yağmurda ıslanmak gibidir onlara duyumsadığımız özlemin güzelliği. Güzellik insandır ve güzel insandır nefes aldığı her ortamda fark yaratan. Kötü şansımız dışında bazen hiçbir şeyimizin olmadığına inandırıyoruz kendimizi. Çocukluğun o büyülü dünyasına salt büyüklerin dikkatini çekmek için sırtımızı dönüyoruz. İnsanın kendisi için mi yoksa başkaları için mi kıymetli olması gerektiğine karar vermesi gerekiyor.

    Bazen bir otogarda buluyorum kendimi. Bir yere gitmek için koşan insanlar içinde kendimi ezik hissetmiyorum. Ulaşacakları bir evi, onları kucaklayacak birilerinin olduğunu bilmek yoksunluğumu unutturuyor bana. Hayallerimde onlardan biri olduğuma inandırıyorum kendimi. Otobüsten indiğimde beni kucaklamak için bekleyen bir insanın sıcaklığını duyumsamış gibi oluyorum hayallerim sayesinde. Hayallerin otogarından gerçeklerime her dönmüşümde kendimi eksik ya da parçalara ayrılmış oyun kartlarına benzetiyorum.  Sahip olamadıklarımıza duyumsadığımız özlemdir hayallerimizi kıymetli yapan. Acı olan bir gerçek de öldüğümde kimsenin ölüm için ne kadar özlem çektiğimi bilmeyecek olmasıdır. Çünkü ben yaşarken ölmekte öyle usandım ki, paramparçalığımdan kurtulmak için gerçekten ölmeyi istedim defalarca.

 

Pazardan eve dönerken evimin kapısında beni beklediğini gördüm Aleksandr Sergeyeviç Griboyedon’un. Aç olduğunu söyleyince hemen yemek hazırlıklarına girişiyorum. Masaya oturuyoruz. Karşılıklı yemek yiyoruz onunla. Çalışma odama geçiyoruz birlikte. Çalışma koltuğuma oturuyor, ben de karşısındaki sandalyeye oturuyorum. Sohbeti ben başlatıyorum şu sorumla: “Sevgili dostum nasıl bir hayatın oldu?”

“Sevgili Bedriye, 1795’te Moskova’da dünyaya geldim. Ailem zengin ve soylu ailelerden biriydi. En iyi eğitmenlerin gözetiminde çok iyi bir eğitim aldım; on beş yaşında da Moskova Üniversitesi’ne girdim. Savaş nedeniyle üniversiteyi bitiremedim;1812 yılında gönüllü olarak süvari alayına katıldım, savaş sonuna kadar orada görev yaptım. 1816’da ordudan istifa ederek Petersburg’a yerleştim ve Dışişleri Bakanlığı’nda göreve başladım. O sıralarda tiyatroyla ilgilendiğim için klasik ekolün yandaşı olan birçok dram yazarıyla dostluk kurdum. Onlarla birlikte aşırı duygusalcı akıma savaş açtım. O sıralarda Fransızcadan bazı oyunlar çeviriyordum. 1819’da Rus elçiliği sekreteri olarak İran’a gittim, orada Doğu dillerini öğrendim. Bu çalışmalarım arasında yazın çalışmalarımı da sürdürüyordum 1824 yılında Akıl Belası oyunumu bitirdim. Oyumum Moskova’da halk arasında başarı kazandığı için oyunun kopyaları elden ele dolaştı. Moskova’nın soylu topluluğu oyunuma tepki duydu. Oyunumun oynanmaması ve yayımlanmaması için ellerinden geleni yaptılar. Bu gerginliğin bana yansıyacağını biliyordum. 1825’te ansızın tutuklandım ve Petersburg’a gönderildim. Dekabrist ayaklanmasına katılmakla suçlanıyordum.  Sorgulanma sırasında aklanarak Kafkasya’ya gittim. 1826-1827 yıllarında İran’a karşı yapılan savaşta General Paskeviç komutası altında görev yaptım. İran’ın yenilmesinden sonra imzalanan Türkmençayı Anlaşması’nın düzenlenmesinde aktif rol oynadım. Diplomatik başarılarımdan sonra zafer haberini I. Nikolay’a iletmek üzere Petersburg’a gönderildim; kısa bir süre sonra da İran’a büyükelçi olarak atandım. Önce evlenmek için Kafkasya’ya, oradan da Tahran’ a gittim. Burada Hıristiyan halkın savunuculuğunu yaptım, pek çok Rus tutsağın ülkesine dönmesini sağladım. Bu olanlarla Türkmen Çayı’nın intikamını almak isteyen İranlılar, elçiliği basarak oraya sığınmış olan Hıristiyanların geri verilmesini talep ettiler, bu isteklerini kesinlikle reddettim. Çıkan çatışma sonucunda 30 Ocak 1829’da öldürüldüm ve cesedim üç gün boyunca Tahran sokaklarında sürüklendi. Ölümümün akabinde  Akıl Belası’ndan sonra yazdığım bir başka yapıt bulunmamıştır ama Puşkin’in de belirttiği gibi üzerime düşeni yapmıştım tek bir yapıtla.”

“Sevgili dostum, tek yapıtın olan Akıl Belası hakkında neler söylemek istersin?”

“Rus edebiyatında gerçekçiliğe ilk adım benim Akıl Belası oyunumla atılmıştır. O dönemde 1816’da Napolyon’un yenilgisiyle sonuçlanan savaş Rusya’da büyük toplumsal ve düşünsel değişime yol açtı. Zaferin kazanılmasında en büyük paya sahip köylü sınıfı, kölelik hukukunun getirdiği ağır koşullarda hayatını sürdürmeye başladı. Bu duygusal ve düşünsel gelişmelerden etkilenmiş aydınlar arasında bilinçlenmiş köylü sınıfının daha iyi yaşaması gerektiği düşüncesi yayılmaya başlamıştı. 1813-1818 yıllar arasında Napolyon’a karşı Avrupa’da savaşmaya giden subaylarla askerler orada gelişmekte olan özgürlük düşüncesinde aşırı derecede etkilendiler. Bu ortamın ülkelerinde de yaratılması için çarlık yönetimine karşı bir savaşa girişme düşüncesine kapıldılar. Ülkede o sıralarda Arakçeyev’in önderliğini yaptığı ağır bir baskı rejimi uygulanıyordu. Soylu sınıf Batı’nın yaşama biçimini benimsemesine karşın oradaki özgürlükçü düşünsel akıma da karşıydı. Bu tür gelişmeler ülkede çarlık yönetimine karşı birtakım gizli örgütlerin kurulmasına yol açtı. Soylu aydınlarla subaylar bu gizli örgütlerin özünü oluşturuyorlardı. Bu karmaşık ve gergin ortam 1825 yılında aydın sınıfın tam bir yenilgisiyle sonuçlanan Dekabrist ayaklanmayla sona erdi. Halktan hiçbir destek görmediği için bu ayaklanma çarlık yönetiminin daha baskıcı bir olmasına yol açtı. Aydınların ve yazarların birçoğu asıldı; yaşayanlar ise susturuldu. Ben de bu aydın örgütlerine üye değildim ama onlarla yakın dostluklarım vardı. Aydınlıkçı ve özgürlükçü ideolojiyi benimsiyordum ama bu ideolojinin halktan kopuk olması içime sinmiyordu. Bir mektubumda şöyle yazmıştım: “Yüz kadar subay koca bir devlet yönetimini değiştirmek istiyor, sanki halk yokmuşçasına davranıyorlar.”  Ayaklanmanın başarısızlığından sonra tutuklandım ve mahkemeye sevk edildim ama kendimi çok iyi savunduğum için delil yetersizliğinden beraat ettim. Akıl Belası da bu yakalanmadan tam bir yıl önce yazılmış, soylu çevreyi eleştiren, yakında kopacak fırtınayı haber veren bir yapıttır. İlk olarak Russkiy Vestnik (Rusya Habercisi)  dergisinde kısmen yayımlanan oyun hemen yasaklandı. Tüm sansür ve baskılara rağmen oyun kulüplerde, toplantılarda okunuyordu. Yapıt öncelikle basında şiddetli tartışmalara yol açtı. Soylularla memurlar yapıtın hiçbir yazınsal değeri olmadığını ileri sürdüler. Dekabristler ile aydınlar yapıtımı göklere çıkardılar. Özellikle de tipler ile betimlemelerin çok yerinde, yapıtımınsa oldukça gerçekçi olduğunu savunuyorlardı. M. Dimitriyev ve A. Pisarev,  Russkiy Vestnik’te yayımlanan yazılarında oyunun Rus yaşamına uymadığını, içerik olarak da yabancı oyunların sıradan bir taklidi olmaktan ileri gitmediğini vurguluyorlardı. Onlara göre başkahraman Çatskiy, Moliére’den alınma “insanlara karşı kin duyan bir karikatürdü.” Dekabristler ise Çatskiy’nin kişiliğinde gerçek Dekabrist ayaklanmasını gördüklerini belirterek yapıtı propaganda aracı olarak kullanıyorlardı. Gerçekteyse Akıl Belası  eski ile yeninin, ilerici ile tutucunun, kölelik hukuku yandaşlarının karşıtlarının savaşımını vermektedir (s.15). Oyunun başkahramanı Çatskiy, soylu olmasına karşın, soylu sınıfın yaşam biçimini eleştiren ilk soylu aydın tipidir. Zeki, coşkulu bir kişidir ve yurduna yararlı olmak istiyor. Diğer soylu aydınlardan farklı olarak çevresine yaranmak değil, hizmet etmek istiyor. Toplumdaki ikiyüzlülükten, riyakârlıktan, okuma düşmanlarından ve kölelik hukukundan nefret ediyor. Herzen, Çatskiy’i bir Dekabrist olarak tanımlarken gerçekçi düşünmüştür. Dekabristler de Çatskiy’nin düşünce ve karakter yapısına uygun düşmektedir. Çatskiy’nin çevresindeki kişiler tutucu Moskova soylu toplumunun birer yansımalarıdır. Famusov, kitap okumanın en büyük kötülüklerin kaynağını oluşturduğunu düşünüyor; bu işin kökünden temizlenmesi için tüm kitapların yakılmasını öneriyor. Gençler kitapları değil büyükleri örnek almalıdırlar. Astlarına oldukça kaba,  üstlerine karşı yağcı ve saygılıdır. Örnek bir aile babası olarak kendisini gösterirken hizmetçi kıza sarkıntılık edecek değin alçak ruhludur. “Önüne gelen yazıları okumadan imzalayıp başından attığını” söylemesi görev algılayışının ne kadar sıradan olduğunun göstergesidir. Molçalin, tam da Famusov’un hayalindeki genç adamdır. Şöyle diyor Molçalin: “Benim yaşımdaki bir kişinin kendi düşünceleri olmamalı… Biz, başkalarına bağlı olmak zorundayız, çünkü küçük mevkilerde insanlarız” (s. 16).  Molçalin, Arakçeyev’in ve Çar I. Nikolay’ın topluma enjekte ettiği “tartışmadan, düşüncelerini kendisine saklayarak itaat etme”  ilkesine bağlıdır. Gününü yaşlılarla kâğıt oynayarak ve susarak geçirmektedir. Yalancı ve ikiyüzlüdür. Kendisine gerçekten âşık olan Sofya ile ilişkisini sürdürürken Liza’ya da kur yapıyor. Albay Skalozub da okuma düşmanıdır. Tek düşüncesi terfi almaktır.  Onun da hayatındaki yegâne amacı bir an önce general olmaktır. Bu kişiliklerinden dolayı Albay Skalozub, Molçalin, Arakçeyev yönetimin gözde kişileridir. Pisarev’e göre de “oyunu tüm bir tarihsel devreyi daha iyi anlayabilmek için bir anahtar görevi yüklenmişlerdir. Repetilov ise içten olmayan, sözde ileri görüşlü, boş laf etmeyi seven bir yapıya sahiptir. Örgüt toplantılarına salt ilgi çekmenin yanında kendini göstermek için katılır; en ufak bir zorlukta hemen tutucuların saflarına katılmaya hazırdır. Tüm bu olumsuz tipler bir yıl sonra Dekabrist hareketini acımasızca bastıranların başında yer alacaktır. Oyunda en çok tartışma yaratan tip Sofya’dır. Sofya’nın Çatskiy’nin yanında mı yoksa karşısında mı yer aldığı tartışma konusu olmuştur. Puşkin, Sofya tipini Griboyedov’un fazla belirgin bir biçimde ortaya koymadığını öne sürerken, M.N. Neçkin, Sofya’nın Çatskiy’nin yanında yer aldığını, V.N.Orlov ise Sofya’nın tümüyle Famusov’un dünyasına ait olduğunu ileri sürer. Gerçekteyse Sofya Çatskiy’i artık sevmediğini açıkça belirtir. Zenginliğe ve unvana önem vermeyişiyle, Molçalin’e olan duygularının samimiyetiyle Çatskiy’i anımsatırken,  yaşadığı çevreden gördüklerinden dolayı Çatskiy’nin karşısındadır. Romantik Fransız romanlarının etkisinde gereğinden fazla kalmış olduğu, Çatskiy’nin ilerici düşüncelerini kavrayamadığı için Molçalin’i Çatskiy’ye tercih eder.  Yoksul Molçalin’i sevgisiyle yüceltmek ve toplumda ona iyi bir yer kazandırmak düşüncesi, okuduğu romanların etkisiyle ortaya çıkmıştır. Her şeyden önce dürüsttür. Sofya’nın böyle bir çevrede yetişmiş olması onun şanssızlığıdır. Tüm bu gerçekler ışığı altında Sofya’nın Rus yazınında karşımıza çıkan en ilginç kadın tiplerinin ilki olduğunu anımsatmak isterim. Asıl gerçek Çatskiy Moskova’ya dönüşünde bu tür kişilerin yer aldığı bir toplumla savaşa girmiştir. Duygularını, düşüncelerini oldukça romantik bir dille ifade eder. Kişilerin okuma düşmanlığı, riyakârlığı, ikiyüzlülüğü, Rusya’da bir mevki kapmaya çalışan yabancılara karşı olan hayranlıkları onu öfkelendirir. Onun özgür düşünceleri, eleştirileri özellikle de acımasız alayları soyluları ürkütür. Çatskiy kimileri için Voltaireci, kimileri için de Jakobendir.  Onlara göre Çatskiy Avrupa’daki özgürlük hareketlerini önderi olduğu için Rusya için tehlikeli birisidir. Çatskiy’i durduramayacaklarını anlayan soylu grup onun deli olduğu söylentisi yayar. Söylenti kısa zamanda toplumda karşılığını bulunca ne yapacağını şaşıran Çatskiy kurtuluşu toplumu terk etmekte bulur ve sonunda da gider.  Onun gidişinden sonra toplum bildik yaşamını sürdürmeye devam eder.  Çatskiy’in davranışında toplum ne kazanmıştır? Sorusunu yönettiğim oyunumda içinde doğup büyüdüğü çevreyi terk eden Çatskiy’in de nereye gittiği de bilinmemektedir.   Dostoyevski de,

“Griboyedov’un oyunu dahice ama tutarsız. Çatskiy halka gitmemektedir”  der. Ben kahramanımın sonunu tarihsel süreç ile zamana bırakmanın doğru olduğunu algıladım. Çatskiy’nin Rus toplumundaki gerçek yerini ve tarihsel işlevini ünlü yazar İvan Gonçarov 1871’de yazdığı “Bir Milyon Acı” adlı eleştirisinde belirler ve Dostoyevski gibi düşünenlerini şöyle yanıtlar: “Çatskiy, büyük bir savaşımın öncüsüdür. Bugün aramızda birçokları Çatskiy neden Moskova’dan uzaklaşıp gitti, düşüncesini duygularına feda etti, diyebilirler. Evet, şimdi böyle bir soru sorulabilir. Ama 19. yüzyılın başlarında toplumsal bir bilinç yoktu, Eğer bir yazara saldırmak gerekirse, devrinin silahlarıyla saldırmak gerekir, bugünkü silahlarla değil.” Gonçarov düşüncelerini şöyle sürdürür: “Çatskiy’nin rolü acı çeken kişi rolüdür. Başka türlü de olmaz. Daima zaferi kazanan kişiler olmalarına karşın, tüm Çatskiylerin rolü budur. Onlar zaferi kazandıklarını bilmezler, yalnızca ekerler, başkaları ise biçer… Bu Çatskiy’lerden pek azı, ancak en aydın olanları boşuna savaşım vermediklerini farkındadır.” Çatskiy’nin evrensel yönünü ise şu sözlerle belirtir: “Çatskiy’nin bir müziği vardır. Eski ile,  bayatlamış ile savaşan herkes,  sesini bu müziğe göre akort etmelidir” ( s. 19).  Benim Akıl Belası oyunum ilk gerçekçi yapıtlardan olmasının yanı sıra, Rus yaşamının en önemli olgularından birisini,  soylu sınıf aydının kendi sınıfına karşı başlattığı savaşımı ilk kez ortaya koyması açısından Rus yazınında özgün bir yer kazanmıştır” (s.19).

“Sevgili dostum, elimde senin hakkında fazla kaynak yok.  Bu yüzden sana sorduğum soruları elimdeki kaynaktan yararlanarak yanıtladın.  Bu da bazı düşüncelerin yapıtta yazıldığı gibi tekrarlanmasını sağladı yer yer. Bu konuyu açığa kavuşturduktan sonra bana yapıttan bağımsız olarak özel hayatını anlatır mısın?”

“Sevgili Bedriye, sorularına verdiğim yanıtları elimdeki yapıta çok fazla bağlı kalarak verdim. Özel hayatıma dair saptamayı senin yapmanı istiyorum. Benin insan yönüme dair duygularını benimle paylaşırsan sevinirim.”

 

“Sevgili dostum, öncelikle zengin ve tanınmış bir aileden geliyorsun. Bu gerçekten yola çıkarak çocukluğunun yoksulluk içinde geçmediğini algılıyorum. En iyi eğitmenler tarafından eğitiliyorsun bunun sonucu olarak da Moskova Üniversitesi’ne giriyorsun ama savaş nedeniyle üniversiteyi bitiremiyorsun. İçinde yaralar büyüten bir çocukluğun olmadığını düşünüyorum. Bu yüzden de tüm ilgini aldığın eğitime adıyorsun. Gönüllü olarak süvari alayına katılıyorsun gençliğini gözden çıkararak. Savaşta gördüklerin ve katlandıklarına rağmen savaşın sonuna kadar orada görev yapıyorsun. Ordudan istifa ederek sivil hayata geçiyorsun kendi isteğinle. Dışişlerinde görevine başlıyorsun. Diplomatik becerilerini, yaptığın görevinle bütünlüyorsun. Tiyatroya karşı yoğun ilgin yazınla tanışmanı sağlıyor. Birçok yazarla dostluk kuruyorsun ve onlarla birlikte aşırı duygusalcı akıma savaş açıyorsun. Hayatının anlamını kendini hem yazın bakımından hem de diplomatik bakımdan geliştirmek üzerine kuruyorsun. Rus elçiliği sekreteri olarak İran’a gidiyorsun. Orada öğrendiğin Doğu dilleri yazınını besleyen bir başka kaynak oluyor. Savaşa yakından tanıklık ettiğin için özgürlükçü düşünceyi yaşama nedenin yapıyorsun. O dönemde Dekabrist ayaklanmasına katılmakla suçlanıyorsun. Aklanmış olmana rağmen bu akımın içinde yer alan yazar dostlarının başına gelenlere çok üzülüyorsun. Kafkasya’ya gidiyorsun. Kafkasya’nın kültürüne tanıklık ediyorsun. Kendini sürekli olarak geliştirmek senin kişiliğinin en belirgin özelliği. Hayatın karşısında silik olmamak senin mizacın. Hayatın boyunca inandığın değerler uğrunda savaşıyorsun. İran’a büyükelçi olarak atandığında farklı bir büyükelçilik görevi yürütüyorsun. İran’a gitmeden önce Kafkasya’ya giderek evlenmekle kendi duygusal ve düşünsel yanını da tamamlıyorsun. Büyükelçiliğinde Hıristiyan halkının savunucuğunu yapmaya adıyorsun kendini. Birçok Rus tutsağın ülkesine dönmesini sağlıyorsun. Ölümünün bu denli hazin olmasında senin kararlı kişiliğinden kaynaklanıyor. İran büyükelçiliği basanlar elçiliğe sığınmış olan Hıristiyanları geri vermeni talep ediyorlar sense geri adım atmadığın için çıkan çatışma sonucu hayatının baharında hayata gözlerini yumuyorsun.  Ülkene ve insanlığa hizmet etmek için dünyaya geldiğine inanıyorsun.  Ülkene hizmet söz konusu olduğunda ne aileni ne de eşini düşünüyorsun. O kadar idealistsin ki,  ki attığın adımın sonucunda öleceğin ve eşinin dul kalacağı gerçeği de seni inandıklarını savunmaktan alıkoymuyor. Buna karşı halkın içinde yer almayan hiçbir ayaklanmanın başarı getirmeyeceğini bilecek değin halk gerçeğine yakınsın. Çıkarlar söz konusu olduğunda soylu sınıf aydınların kendi içinde başlattıkları savaşı tüm çıplaklığıyla oyununda sergiliyorsun. Halk için hizmet etmek istiyorsun Akıl Belası oyunun da halk tarafından bu yüzden benimseniyor ve ünlü olmanı sağlıyor. Sürekli savaşmaktan kendinle baş başa kalmadığın için kendini sorgulama zamanın olmuyor. Bu yüzden hem yazdıklarının hem de yaşadıklarının karşısında dimdik ayakta kalmayı başarıyorsun.  Trajik sonun da bunun kanıtı. Bireyselliği hiç bilmediğin için kendi hayat serüvenini güzel geçirmek aklının ucundan geçmiyor. Halkla bütün olmak senin için her şeyden önemli. Soyluların özellikle de birtakım sözde aydınların pespayeliğini ve ne denli gerici olduklarını özellikle de kendilerini geliştirmemekte çok direndikleri için okuma alışkanlığına savaş açtıklarını ortaya sergilerken oldukça cesursun. Cesaret senin göbek adın. Savaşların içinde yetişmiş birisi olarak merhametin ve özgürlüğün insanlığı kurtaracak yegâne gerçek olduğunu biliyorsun. Ülken için oldukça endişeleniyorsun. İçinde taşıyamadığın tek yük Dekabrist ayaklanması astırılması sonucu yönetimin daha baskıcı bir yönteme başvurmasıdır. İlerici olduğun kadar gerçekçisin de. Oyunun ilk gerçekçi yapıt olması beni şaşırtmıyor. Örgütlü hareket etmek ve örgütlemek senin hayat felsefendir. Kendini kendine saklayan bir insansın. Bu yüzden senin gerçeğine oyunun aracılığıyla ulaşmaya çalıştılar dönemim eleştirmenleri. Sana göre mutluluk önce ülkene sonra da senin yaşamına gelmeliydi. Toplumsal düşündüğün için yenilgiye uğramak senin içini acıtıyordu; çünkü sistem riyakâr ve ikiyüzlü insanları beslediği için sürekli kazananlar onların olması doğaldı. Çoğunluğun yanında yer almaktansa kendi bireysel yalnızlığını tercih ettin. Hiç kimsenin algılamadığı kadar yalnız hissediyordun kendini. Düşüncelerini kendinden başkasıyla paylaşmıyordun.  Ölüme giderken de yalnızdın ve yalnızlığın en iç acıtıcı gerçeğiyle sadece sen değil cesedin de yüzleşti. Taşıdığın insani vasıflarından dolayı sadece   “Akıl Belası” oyununla değil eylem adamlığı sıfatınla da ölümsüzleştin. Oyunun çağımızda da geçerliliğini sürdürüyor/sürdürecek. Zamansız ölmemiş olmasaydın insanlığın kütüphanesine ölümsüz yapıtlar kazandıracaktın. Yaşadıklarının ve yaşadıklarına ödediğin bedellerin önünde saygıyla eğiliyorum. Seni kendini hiç kimseye açamadığın içinin güzelliğiyle kucaklıyor ve seni seviyorum.”

“Sevgili Bedriye ben de seni içinin güzelliğiyle kucaklıyor ve seviyorum. Ölümsüz olduğumu düşünmek zamansız öldüğüm gerçeğini bana unutturuyor. Benim için üzülmeni istemiyorum. Sevgiyle kal.”

Ö.Aydın Süer. XIX. Yüzyıl Rus Edebiyatı Üzerine Yazılar. Evrensel Basım Yayın. İstanbul, S. 13-19

4 ı babaya gider babaya