HEP YOLDA
Berrin Taş
İnsancıl Dergisi. Haziran 2012. Sayı: 263. S. 29-30.
Yaşamak Çocuğum Bedriye Korkankorkmaz kitabını elimde tutuyorum. Sayfaların arasına yapışkan kağıtlardan koymuşum. Şiirlerini okuyup nasıl yazmalı, nerden başlamalı demişim. Sonra bilmiyorum ne oldu.Koşuşturmacaların arasında Atölye, İnsancıl yoğunluğu işte.Anlarsınız. Yazamamışım.
Kitabını elime alınca aklımdan geçenler bunlar. Çok bekletmişim.
Siz beni anlarsınız Bedriye Korkankorkmaz.
“Suları kirlenen çeşmeleri görünce / yeni çeşmeler bulmak için yollara düşüşümü/her köşe başında duvar diplerinde/ gömdüğüm gövdemi öptüğümü nasıl anlatsam” diyen şair yaşamının eksenine anlamayı ve anlatmayı yerleştirmiştir. Anlamak istediği kadar anlaşılmayı da istemektedir. Hakkıdır bunu istemek. Anlamak belki de anlaşılmak eksik olduğu için yaşamlarımızda şiire tutunmuşuz. İnsanın eksik olduğu yerde şiir tutar elinden. Dayanılmaz bir biçimde kişinin kendini anlatmak istediği günleri olacağını biliyorum. Bir insan soluğu, dost sıcaklığı bulmanın güçlüğü kimileyin yaralar insanı. Bedriye Korkankorkmaz’ın kitabı bana ilk okuduğumda bunları düşündürdü.
Şiirlerinin arasında dolanırken şair kadın olmanın güçlüklerini de gördüm. Ülkemizde kadının köklü sorunlarının yanında yaratıcılığının da kolay kabullenilmediğini yaşayarak anladım. Kendi sürecimden biliyorum bunu. Dizeler arasında dolanırken yaratıcı kadının anlaşılmanın yalnızlığıyla boğuşmak zorunda kaldığını da anladım. “
“başımızı önümüze eğecek sırlarımız olmadı bizim/ şiirlerimize dair övgülerde yazılmadı dergilerde/ yazdıklarımızda gelecek görmüyor eleştirmenler/ seninle acıların ve ayrılıkların toplama kampıyız” diyor şair.
Özellikle “acıların ve ayrılıkların toplama kampıyız” deyişindeki dışlanmışlık algısı etkiledi beni. Dilini, yaratıcılığını anlamayan insanlar arasında kalmak yalnızlığın en koyu duyumsandığı bir başka ülkede kalmaktadır. Yaşıyorsundur, aynı dili konuşuyorsundur. Yine de anlaşılmadığını bildiğin için toplama kampında unutulduğunu duyumsayabilirsin. Toplama kampı özgürce yaşamanın dışına sürülmüşlüğünü anlatan gerçekçi bir imge.
Bedriye Korkankorkmaz’ın ben’i yalnız kendiyle dolu değildir. Şairin ben’inde insanlığın acıları da kendine yol bulur. “kendime dair ne yazabilirim yaşadıklarımla/ kendi falıma bakamıyorum insanlığın falına bakmaktan/güçlüyle savaşıyorum güçsüzün hakkı için/ hangi tarih insanın geçim savaşını sorgular” der şair. “Suçluyum” demiş bu şiirin adına. “barış meydanlarında çocuklar ölüyor/ ölenlere ana yüreğiyle sesleniyorum/ bütün seslerden yakın insana”.
Doğuran,büyüten olmak yetmez. Ana olabilmek gerekir. Ana olabilen kadın bütün çocukların anasıdır. Yalnız çocukların da değil insanlığın anasıdır. İnsanlığın anası kimsenin ölmesini istemez.Ana olabilen insan büyütmenin güçlüklerini bilir. Emeği bilir. Emek verileni korumaktır bütün isteği. Bu nedenle “ çağın gerçeklerine asiyim/ asilerin hayat arkadaşıyım/ oyun arkadaşıyım kendimim/ anlayın beni yoldaşlar” diye seslenir. Şair anlaşılmak istediğini yoldaşlardan beklemektedir. Yoldaşlar, çağın gerçeklerini onaylamayanlardır. Şair çağın gerçeklerini onaylamayanlarla yan yana yürümek istemektedir. Bu isteğin gerçekleşmesi için yoldaşlar onu anlamalıdır. Bir çığlık bu. Anlaşılmak için yanıp tutuşan bir şair kadının çığlığı. Bu çığlığı duymakta geciktiğim için üzgünüm.
“bitler gibi kanını/ emen dostları/ evinin anahtarıydı/ çıkarları kadar/ yakın olduklarını/ yoksulluğundan öğrendi” derken yalnızlığı anlatıyor. Bedriye Korkankorkmaz’ da yalnızlık fiziksel bir yalnızlık değil. Onun yalnızlığı insansızlıkla beslenmiş bir yalnızlık. Dost sandığının dost olmadığını anlamanın insana verdiği yalnızlık. Aristoteles geldi aklıma. Aristoteles’de değişik dostlukları anlatıyordu Cengiz Gündoğdu. Üç tür dostluktan söz eder Aristoteles.Haz dostluğu, çıkar dostluğu,yetkin dostluk. Bedriye Korkankorkmaz’ın şiirinde sözünü ettiği “ çıkar dostluğu”. Aristoteles “çıkar dostluğu “ der bu duruma. Çıkarı bitince dostlukta biter. Çıkar dostlukları insanın kanını emer. Çıkar dostları zor günlerinde yanında olamaz. Çıkarları değişince bir yana atılırsın sen de. Açıkça söylemek gerekirse ihanetle tanışırsın. İhanet, insansızlığın dışavurumu. Bedriye Korkankorkmaz ihaneti biliyor.
Bedriye Korkankorkmaz sorgulayıcı yanını şiiriyle de dışlaştırmış. “ yazgım mı bilincim mi/ neyi sorguluyorum/ sen yaşamın armağanı /unutamadığım”Unutamadığına yaşamın armağanı demek şair kadının olgunluğudur.
Bedriye Korkankorkmaz’ın şiirlerinde güçlü anlaşılmak isteği, kadının yaratıcılığını anlatabilmesinin önündeki engeller dile gelir. Çocuk, barış, ana izleği sevmekle bütünleşir. Zengin iç dünyası yalnızlığından besleniyor.
Yaratıcılığını anlatabilmenin önündeki engeller günümüz şair kadınının sorunudur. Şair kadınlar anlaşılmak için yanıp tutuşmaktadır. Onları anlamaya çalışan küçük bir çaba bile yaratıcılıklarına güven duymalarını sağlayacaktır.
Bedriye Korkankorkmaz’ın şiir yolculuğunu sürdürmesini isterim. “gizil bir ülkeyim/ ülkelerin ülkesi/ bütün denizlerin dağların/ ovaların ve bütün halkların” diyen şairden yeni şiirler beklemek şiir okurunun hakkıdır.
Kendini yaşadığı dünyaya ve çağına bağlı duyumsayan şair varoluşunu şiirleriyle derinleştirmenin yollarını aralamıştır.
Bedriye Korkankorkmaz,Yaşamak Çocuğum,Amrgi,Birinci Basım,İstanbul,Aralık 2
11 Ağustos 2018 Cumartesi
Vecihi timuroğlu'nun Yaşamak Çocuğum Kitabıma Dair Yazısı
“Yaşamak Çocuğum” Bedriye Korkankorkmaz’ın yapıtı. Bedriye Korkankorkmaz anımsadığım değiniyle Metin Altıok ‘un (1941-1993) sezdiği ve yönlendirdiği bir şair.
Sanatçılarda, yaşam görüngülerini yansıtırlar. Hatta, bunları top-lumsal ilgiye , toplumsal eğilime ve değişime koşut , belirli bir öğretiye -dayana-rak yansıtılar. Bedriye Korkankorkmaz, toplumsalcı öğretiye bağlı, öğretiyi özümsemiş bir şair.Yaşam görüngülerini, bu öğretiye koşut yansıtmaya özen göste...riyor. Onların daha tipsel olmasını sağlamak için , o görüngülerin bireysel-liklerini değiştiriyor:
Sanatçılarda, yaşam görüngülerini yansıtırlar. Hatta, bunları top-lumsal ilgiye , toplumsal eğilime ve değişime koşut , belirli bir öğretiye -dayana-rak yansıtılar. Bedriye Korkankorkmaz, toplumsalcı öğretiye bağlı, öğretiyi özümsemiş bir şair.Yaşam görüngülerini, bu öğretiye koşut yansıtmaya özen göste...riyor. Onların daha tipsel olmasını sağlamak için , o görüngülerin bireysel-liklerini değiştiriyor:
kent aksanıyla konuşanlar köylü sesimi duymuyor
kentlinin kentliyi taşra sayma hevesleri
büyük şanlar verilmiş sonradan görmeler
bilmezler hangi savaşımdan geldiğimi
gülün devri lâle devri altın devri gömüldü tarihe
yirmi birinci yüzyılda evler evlerin balkonuna taşınıyor
sınır ötesi bekçileri kol geziyor
kentsoylu ölmek yeni ülkü
çağın gerçeklerine asiyim
asilerin hayat arkadaşıyım
oyun arkadaşıyım kendimin
anlayın beni yoldaşlar (Yaşamak Çocuğum, s. 20
“kentsoylu ölmek” , yaşamın yeni bir tipselleşmesidir. Bu yaratışta , yeni ya-şam biçiminin asal niteliklerinden biri , yapıntılı( fictive, farazi) biçimde yansı-tılmış. Yeni yaşam biçiminden bir durum, yeni biçimlere büründürülmüş. Algı-lanan yaşam biçiminin görüngüleri, şairin anlağında yeniden güçlendirilmiş bi-çimde yansıtılıyor.
Sanatsal imgelerde, bir coşkusallık vardır. Tipsel yaşam görüngü-leri, bireysel yaratının özgünlüğü dışında, belirli ülküleri, toplumsal çıkarları, sı-nıfsal dönüşümleri, duygulara, duyarlıklara, düşünlere iletirler. Şair, bu işlevini yaparken, coşkusal yaklaşımını da yansıtır. Özellikle, imgenin coşkusal niteliği, yapıtın içeriğini de belirler. Sanatsal imge, genelleme kuramıyla bağdaşmaz, bi-reysel yaratışı yansıtır.
gizil bir ülkeyim
ülkelerin ülkesi
bütün denizlerin dağların
ovaların ve halkların
Bu dizeler, sanatsal imgenin özgünlüğünü gösteriyor. Özgün-lükler, yaratıcısının içinden çıktığı toplumun tarihsel birikiminden, bu birikimin özümsenmesinden, özümsenmiş ekinin( kültür) içselleştirilerek zaman içinde ayrımlaşmasından kaynaklanmaktadır. Yaşamak Çocuğum, Bedriye Korkankorkmaz’ın içselleştirdiği bir ekinin dilini içeriyor. Yeni bir şiir tadı.
*Vecihi Timuroğlu yazdı: Yaşamak Çocuğum. Bedriye Korkankorkmaz,Amargi Yayınlar.s.79,İstanbul 2010.
İlk Yayım: Berfin Bahar Dergisi. Temmuz 2011,s. 58-59.
kentlinin kentliyi taşra sayma hevesleri
büyük şanlar verilmiş sonradan görmeler
bilmezler hangi savaşımdan geldiğimi
gülün devri lâle devri altın devri gömüldü tarihe
yirmi birinci yüzyılda evler evlerin balkonuna taşınıyor
sınır ötesi bekçileri kol geziyor
kentsoylu ölmek yeni ülkü
çağın gerçeklerine asiyim
asilerin hayat arkadaşıyım
oyun arkadaşıyım kendimin
anlayın beni yoldaşlar (Yaşamak Çocuğum, s. 20
“kentsoylu ölmek” , yaşamın yeni bir tipselleşmesidir. Bu yaratışta , yeni ya-şam biçiminin asal niteliklerinden biri , yapıntılı( fictive, farazi) biçimde yansı-tılmış. Yeni yaşam biçiminden bir durum, yeni biçimlere büründürülmüş. Algı-lanan yaşam biçiminin görüngüleri, şairin anlağında yeniden güçlendirilmiş bi-çimde yansıtılıyor.
Sanatsal imgelerde, bir coşkusallık vardır. Tipsel yaşam görüngü-leri, bireysel yaratının özgünlüğü dışında, belirli ülküleri, toplumsal çıkarları, sı-nıfsal dönüşümleri, duygulara, duyarlıklara, düşünlere iletirler. Şair, bu işlevini yaparken, coşkusal yaklaşımını da yansıtır. Özellikle, imgenin coşkusal niteliği, yapıtın içeriğini de belirler. Sanatsal imge, genelleme kuramıyla bağdaşmaz, bi-reysel yaratışı yansıtır.
gizil bir ülkeyim
ülkelerin ülkesi
bütün denizlerin dağların
ovaların ve halkların
Bu dizeler, sanatsal imgenin özgünlüğünü gösteriyor. Özgün-lükler, yaratıcısının içinden çıktığı toplumun tarihsel birikiminden, bu birikimin özümsenmesinden, özümsenmiş ekinin( kültür) içselleştirilerek zaman içinde ayrımlaşmasından kaynaklanmaktadır. Yaşamak Çocuğum, Bedriye Korkankorkmaz’ın içselleştirdiği bir ekinin dilini içeriyor. Yeni bir şiir tadı.
*Vecihi Timuroğlu yazdı: Yaşamak Çocuğum. Bedriye Korkankorkmaz,Amargi Yayınlar.s.79,İstanbul 2010.
İlk Yayım: Berfin Bahar Dergisi. Temmuz 2011,s. 58-59.
YAŞAMAK ÇOCUĞUM” ÜZERİNE ŞAİR MUSTAFA YILDIZ'IN YAZISI
YAŞAMAK ÇOCUĞUM” ÜZERİNE…
Mustafa Yıldız
Bedriye Korkankorkmaz’ı, günümüz dergilerinde yayımladığı şiir ve yazılarından tanıyoruz. Korkankorkmaz, 1965 Bingöl doğumlu. Mersin’de yaşıyor. Şiirlerini topladığı kitabına Yaşamak Çocuğum adını vermiş. Yaşamak Çocuğum, bir ilk kitap. Bölümlere ayrılmamış. Başka bir deyişle, tümü bir bölüm olarak düşünülmüş. Kitapta elli şiir var.
Yaşamak Çocuğum’un başat izleği yalnızlık. “Yalnızlığım” adlı şiirde, şu dizeleri okuyoru...z: “gecelerin yasak aşkı yalnızlığım/ yıllar yılı/ acıyla/ sabırla/ sadakatle karşılar beni” (s.78). Korkankorkmaz, kendi acılarını geriye çekmesini bilir. O, kendinden çok başkalarının acılarını, yalnızlıklarını önceler. Şu dizede olduğu gibi: “kendi falıma bakamıyorum insanlığın falına bakmaktan” (s.19). “çalsam oynasam/ dert etmesem aç çocukları” (s.25 dese de yapamaz. Dizelerinde sadece aç çocuklara değil; işsizlere, toplumdaki aksaklıklara, çarpık davranışlara da yer verir. “son nefesine dek”, “insanoğlunun kara yazgısını yenmek ist”er (s.12). Korkankorkmaz’da toplumsal sorumluluk çok önemlidir.
Bedriye Korkankorkmaz, “her günü bir armağan gibi yaşa”r (s.19). “yalnızlıkla olgunlaşmış bir kadın”dır o; “her gün soylulaşan” (s.41). “her ateş kendi harında külleniyor”dur (s.43). “ev giysilerimin dışında/ bekleyenim yok benim” (s.47) çığlığını bırakır. Onun her edimi, “insan için”dir (s.67). “sayıların dili gibi yalansız”dır “düşleri ve düşünleri” (s.68). O, “bütün acıları unut”muştur. “unutulmayan işkencede ölenler”dir (s.68). Ona göre, “yaşamın gizi aşkta”dır (s.32). “kitapların yakıldığı dönemlerde”, “bir gülün gölgesine sığın”mıştır (s.36). İster ki, “kulluk silinsin kitabından insanlığın” (s.33). Umudunu yitirmez. “güzel günler davetsiz gelin gibi gelecek”tir (s.11).
Korkankorkmaz’ın Yaşamak Çocuğum’unda sık geçen ya da dikkati çeken sözcükleri şöyle sıralayabiliriz: acı, aşk, ayrılık, bakire, bekâr, bekâret, cehennem, cennet, coğrafya, çocuk, dul, düş, ekmek, emek, gereksinim, güneş, harita, kent, kış, mezar, miras, onur, ölüm, pranga, ruh, sokak, sözcük, türkü, umarsız, ülke, üzünç, yalnızlık. Yaşamak Çocuğum’da ak/ beyaz, kara/ siyah, kahverengi, kırmızı/ kızıl, kükürt rengi, lacivert, mavi, mor, sarı, yeşil renklerine rastlıyoruz.
Bedriye Korkankorkmaz dizelerinde başak, çiçek, ekin, fidan, gelincik, gonca, gül, karanfil, kavak, kimyon, lale, lavanta, menekşe, navruz, papatya, portakal çiçeği, selvi, susam, tarçın, üzüm, yosun gibi flora ve arı, at, balık, bit, bülbül, güvercin, horoz, ipekböceği, kartal, karınca, kedi kelebek, köpek balığı, kurt, kuzu, serçe, yılan gibi fauna elemanlarına yer veriyor.
Korkankorkmaz, “acemice dikiyorum içimin söküklerini” (s.16) diyor. Ben de Korkankorkmaz’a, kitaplılar dünyasına hoş geldin diyorum.
Mustafa Yıldız
Bedriye Korkankorkmaz’ı, günümüz dergilerinde yayımladığı şiir ve yazılarından tanıyoruz. Korkankorkmaz, 1965 Bingöl doğumlu. Mersin’de yaşıyor. Şiirlerini topladığı kitabına Yaşamak Çocuğum adını vermiş. Yaşamak Çocuğum, bir ilk kitap. Bölümlere ayrılmamış. Başka bir deyişle, tümü bir bölüm olarak düşünülmüş. Kitapta elli şiir var.
Yaşamak Çocuğum’un başat izleği yalnızlık. “Yalnızlığım” adlı şiirde, şu dizeleri okuyoru...z: “gecelerin yasak aşkı yalnızlığım/ yıllar yılı/ acıyla/ sabırla/ sadakatle karşılar beni” (s.78). Korkankorkmaz, kendi acılarını geriye çekmesini bilir. O, kendinden çok başkalarının acılarını, yalnızlıklarını önceler. Şu dizede olduğu gibi: “kendi falıma bakamıyorum insanlığın falına bakmaktan” (s.19). “çalsam oynasam/ dert etmesem aç çocukları” (s.25 dese de yapamaz. Dizelerinde sadece aç çocuklara değil; işsizlere, toplumdaki aksaklıklara, çarpık davranışlara da yer verir. “son nefesine dek”, “insanoğlunun kara yazgısını yenmek ist”er (s.12). Korkankorkmaz’da toplumsal sorumluluk çok önemlidir.
Bedriye Korkankorkmaz, “her günü bir armağan gibi yaşa”r (s.19). “yalnızlıkla olgunlaşmış bir kadın”dır o; “her gün soylulaşan” (s.41). “her ateş kendi harında külleniyor”dur (s.43). “ev giysilerimin dışında/ bekleyenim yok benim” (s.47) çığlığını bırakır. Onun her edimi, “insan için”dir (s.67). “sayıların dili gibi yalansız”dır “düşleri ve düşünleri” (s.68). O, “bütün acıları unut”muştur. “unutulmayan işkencede ölenler”dir (s.68). Ona göre, “yaşamın gizi aşkta”dır (s.32). “kitapların yakıldığı dönemlerde”, “bir gülün gölgesine sığın”mıştır (s.36). İster ki, “kulluk silinsin kitabından insanlığın” (s.33). Umudunu yitirmez. “güzel günler davetsiz gelin gibi gelecek”tir (s.11).
Korkankorkmaz’ın Yaşamak Çocuğum’unda sık geçen ya da dikkati çeken sözcükleri şöyle sıralayabiliriz: acı, aşk, ayrılık, bakire, bekâr, bekâret, cehennem, cennet, coğrafya, çocuk, dul, düş, ekmek, emek, gereksinim, güneş, harita, kent, kış, mezar, miras, onur, ölüm, pranga, ruh, sokak, sözcük, türkü, umarsız, ülke, üzünç, yalnızlık. Yaşamak Çocuğum’da ak/ beyaz, kara/ siyah, kahverengi, kırmızı/ kızıl, kükürt rengi, lacivert, mavi, mor, sarı, yeşil renklerine rastlıyoruz.
Bedriye Korkankorkmaz dizelerinde başak, çiçek, ekin, fidan, gelincik, gonca, gül, karanfil, kavak, kimyon, lale, lavanta, menekşe, navruz, papatya, portakal çiçeği, selvi, susam, tarçın, üzüm, yosun gibi flora ve arı, at, balık, bit, bülbül, güvercin, horoz, ipekböceği, kartal, karınca, kedi kelebek, köpek balığı, kurt, kuzu, serçe, yılan gibi fauna elemanlarına yer veriyor.
Korkankorkmaz, “acemice dikiyorum içimin söküklerini” (s.16) diyor. Ben de Korkankorkmaz’a, kitaplılar dünyasına hoş geldin diyorum.
*Bedriye Korkankorkmaz,Yaşamak Çocuğum,Amargi,Aralık 2010, 80 s.
*Afrodisyas Sanat Dergisi.Kasım-Aralık 2011.Sayı: 30,s.56
*Afrodisyas Sanat Dergisi.Kasım-Aralık 2011.Sayı: 30,s.56
13 Mart 2018 Salı
Bireylikler Dergisi Mart 2018 sayısında yer alan yazım: artur rimbaud
Bedriye KORKANKORKMAZ
Henry Miller’in, Rimbaud Ya da
Büyük İsyan kitabını ile Stefan Zweig'ın Yarının Tarihi eserinde yer
alan “Arthur Rimbaud” denemesini okudum. Yazına ve insanlığın kütüphanesine
birbirinden değerli eserler bırakan bu iki sanat dehası, Arthur
Rimbaud’nun kişiliği ile yaşam algılayışını ifade ediş biçimlerini
karşılaştırma ve üzerinde düşünce üretme olanağını verdi bana. Benim için her
iki esere de değer katan, bu birbirinden değerli üç dehanın içgüdülerine,
duygularına, düşüncelerine, hayatı ve sanatı algılayış biçimlerine ayrı ayrı
tanıklık etme olanağını bulmam. Benzer acıların ve ortak yaşamların insanları
birbirine yaklaştırdıklarının doğruluğunu Miller’in ünlü şairin hayatıyla
kurduğu yakınlıktan anlıyorum. Böhme’nin: “Kendimi okuduğumda, Tanrı’nın
kitabını okuyorum ve siz kardeşlerim benim kendimi okuduğum alfabemsiniz, çünkü
tinim ve istencim kendimde sizi buluyor. Sizin de aynı şekilde beni bulmanızı
tüm yüreğimle isterdim” (s.77, Rimbaud Ya da Büyük İsyan”) dediği gibi,
H.Miller da, kendi tininin alfabesini A.Rimbaud’da buluyor ve kitabında da bu
düşüncenin altını ısrarla çiziyor. Miller, tıpkı ozan gibi kendisinin de annesi
yüzünden acılar çektiğini, doğduğu kenti terk ettiğini belirtiyor. Ünlü ozan
hakkında kaleme alınmış diğer yapıtlar içinde kendi yazdığı yapıtın
farklılığını A.Rimbaud ile benzer duygu ve düşüncenin insanları oluşuna
bağlıyor. Haklı da.
20
Ekim 1854 yılında Fransa’nın kuzeyinde Ardenler bölgesi sınırlarında
Charleville kasabasında dünyaya geliyor şair. Şiirin kaderini değiştiren Arthur
Rimbaud, subay olan babasının terk ettiği annesi ve kardeşleriyle
büyüyor. Annesi Vitalie Cuif, varlıklı bir ailenin çocuğudur. Rimbaud’nun üç
kardeşinden en çok değer verdiği kız kardeşi Isabelle'dir. Eğitimini tamamlamak
yerine gezmeyi tercih ediyor ve on altı yaşında evden kaçıyor ozan. Annesine
duyduğu öfke ile kız kardeşine duyumsadığı yoğun sevgi yüzünden, kendi
gerçeğini aramakla geçiyor ömrü. Otuz yedi yaşında Marsilya'da bir hastane
yatağında bir bacağı kesilirken ve kanserli hücre tüm vücuduna insafsızca
yayılırken, o muhtemelen ustası Baudelaire’in,“Her kim kendi yaşam koşullarına
rıza göstermezse, ruhunu satar” dediğini anımsıyor olmalı.
Rimbaud, çocukken müzikle ve
matematikle ilgileniyor. Herkes onun bu iki meslekten birini tercih edeceğini
sanıyor. O, her zaman yaptığı gibi yine insanları şaşırtıyor ve sözcüklerin
dünyasını fethetmeyi seçiyor. Geçimini yazdığı şiirlerle değil, bir ırgat gibi
çalışarak sağlıyor. H.Miller, A.Rimbaud hakkındaki şu değerlendirmesinde haklı:
“O tohum olarak doğdu ve hep tohum kalıyor. Onu kuşatan karanlığın anlamı
budur. İçinde ışık vardı, harika bir ışık ama ışınlarını ölümünden sonra
göndermesi gerekiyordu. O, mezarın öte yanından, uzak bir ırktan geldi ve yeni
bir tin ve bilinç ortaya koydu. Je Pense (düşünüyorum), demek yanlıştır;
on me pense (düşünülüyorum) demek gerekir diyor. Dehanın beni üzerine
söylediği, her şey aydınlatıcı ve öğreticidir. Onun bedeni, düşlenmiş doyum,
merhametin parçalanması, yeni canavarla çiftleşmiş (s.77)” sözleri bana çok
anlamlı geliyor.
Yirmi
üç yaşında dünyayı gezerek hayatın tüm sınavlarından geçen ozan, hapiste
yatıyor, aç kalıyor, çalışmadığı ucuz iş kalmıyor, vahşi ormanların dehşetine
sığınıyor, kendisi gibi ünlü şair Paul Verlaine ile birlikte yaşıyor, Somali
zencilerinin dillerini öğreniyor. Bu ele avuca sığmayan genç asi şair,
gerçekte sanatı aracılığıyla adını yaşatmayı aklına getirmiyor. Yazın tarihinde
çocuk denecek yaşta üne kavuşmuş olması yazgının bir oyunu olsa gerek. Ün
hiçbir şairin hizmetine onun hizmetine girdiği kadar kolay girmiyor.
On yedi
yaşında Victor Hugo'nun "Çocuk Shakespeare" dediği şair, şiirin
dünyasında işgal etmediği tek bir gezegen bırakmıyor. Özelikle "Sarhoş
Gemi" ile Fransız şiirinin en güzel örneklerini veriyor. Hükmetme hırsı
ile nasıl ki ünlü şair Verlaine’i metresi konumuna koymayı başardıysa hayatı
da, şiiri de kendi güdümüne almayı aynı biçimde başarıyor. Rimbaud, kişiliği
gereği zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayan birisi değil;
kaybedecek zincirleri dahi olmayan şiirin dâhisidir.
Şiirle alay eder gibi yazıyor
şiirlerini. Bu işi o denli ileriye götürüyor ki, sesli harfleri renk
değerlerine göre istifleyerek kaleme aldığı Sonesi, Fransızların kutsal kitabı
olma özelliğini günümüzde bile taşıyor. Şiirin kutsal topraklarında kâh botanik
kuruyor, kâh sözcüklerin vahşi ormanını yetiştiriyor şair. Yazdığı şiirleri
gözden çıkarma işini öylesine ileri götürüyor ki, dostları tarafından yazdığı
şiirler toplanmamış olsa, elimizde kendi isteğiyle Brüksel’de bastırdığı Cehennemde
Bir Mevsim şiir kitabı dışında şiirleri olmayacaktı Rimbaud'nun.
Dizginlenmeyen
enerjisi ve aceleciliği yüzünden bilgiye ulaşmak için emek sarf etmiyor. O,
uçlarda yaşamının ona verdiği hazla yetiniyor. Diğer bir deyişle şiirlerini
yıldızlarla içki sofrasından yazdığı için şiiri yere düşmüyor, yıldızlar gibi
parlamaya devam ediyor. Onun kişiliğinin en çarpıcı özelliği eylem adamı
olmasıdır. Tehlikenin koynunda yatan bu asi şair, tıpkı bomba yüklü bir
kamyonda seyahat eder gibi geziyor dünyayı. Kısa ömrünün ortalarında
rahat etme hayalleri kuruyor. Zengin olmak, istediği kadınlarla bir gecelik
ilişkiler yaşamak, politikaya girmek ve yeni yeni ülkeleri fethetmek... Bu
hırsı onu erken yaşta sonsuzluğa kavuşturuyor. Rimbaud, gerçekte acımasız bir
insandır. Sekmez iradesi ile elini sürdüğü her nesneye hükmediyor. Çocuk
denecek bir yaşta olmasına karşın görüntüsü genelde bir işçiyi andırıyor. Kolay
sinirlenen ve sinirlendiği anlarda oldukça saldırgan olan Rimbaud, bu
kişilik özelliğiyle Verlaine’i cebinde taşıdığı bir kumanda aletine çeviriyor.
Genç şairin kişiliğe dair S. Zweig, şu saptamasında haklıdır: "Rimbaud'nun
uzuvları, bütün bütün sıkıntı ve yoksulluklara karşı bir işçinin gücüyle
bilenmiştir. Décadence- neredeyse hastalık derecesindeki aşırı duyarlılık,
sanrılarla örülü bir görme biçimi, taşıdığı "Galyalı kanının
aksaklıkları"- salt ruhsal düzeyde kalmış, şairin dış yaşamına kadar
hiçbir zaman uzanmamıştır; bu dış yaşamı açısından Rimbaud, kendini gittikçe
artan ölçüde zamanına özgü bütün kültürden koparır; bütün göçebeler gibi
kozmopolit, Çingeneler gibi bir toplumsal olgu kimliğiyle, hiçbir yerde
tutunamaksızın göçebe kuşlar örneği ülkelerden geçer; tıpkı nereden geldiği
unutulmuş, artık kimseye ait olmayan ve ait olmakta istemeyen Kaspar Hauser
gibi, Rimbaud da kültür evrenine yalnız bir meteor gibi düşer. Yalnızca kendi
yaşamı, her türlü kültürden radikal bir tutumla nefret edişi, her türlü
Avrupalılığı aşması, ahlak düzlemlerinin ortasında salt içgüdüsel bir yaşam
sürdürmesi, engel tanımayan bireyciliği bile Arthur Rimbaud’yu yeterince ilginç
kılabilir. Zamanımız açısından Rimbaud, bir bireysel özgürlük kahramanı,
içgüdüler evreninin bir serüvencisidir."(s. 102–103)
Zweig’ın şairin şiirleri ile ilgili
tespitleri içinde benim şairin şiirleri hakkındaki görüşlerime yakın olan
saptaması ise şöyle: “Rimbaud’nun şiirleri acımasızdır ve sinirleri zayıf
olanlara uygun düşmez; bu şiirlerin kimilerinden yoksulluğun, kirli giysilerin,
terli pabuçların, tuvaletlerin kokuları yükselir; bu şiirler, en gerçekçi
gerçekçilikten ve dizgin tanımayan imgelemden oluşma, dâhiyane bir yumaktır.
Eşsizdir. Rimbaud, sanki dünyanın ilk şairiymiş gibi, sanki kendisinden önce
gelmiş binlercenin oluşturdukları estetik, iskambil kâğıtlarından yapılma bir
bina örneği çökmüş gibi şiir yazmaya başlar.”( s.104)
Düşünüyorum da ozanı içinde bulunduğu
koşullar özgürleşmiş, sanatçı yeteneği ise şiirini yüceltmiştir. Aile bağları,
dostluk, din gibi insan hayatında anlamı olan tüm kavramların onun hayatında
anlamı yoktur. Onun için kalem tutan el ile silah, kazma-kürek tutan elin
arasında bir fark da yoktur. Tam bir eşitlikçidir o anlamıyla. Üstünlük duygusu
onda sadece Galyalı atalarından putperestliği ile günahla duyulan aşkı miras
ediniyor ve edindiği bu mirasa da ihanet etmiyor hayatı boyunca. Bu yüzden
şiddetin, dehşetli şehvetin, yalanın, tembelliğin, sanatın kaygısından
sıyırıyor kendisini. Rimbaud, şair olmasaydı da salt yaşama biçimi onu anılmaya
layık insanlar arasında en ön sıralara taşırdı. Onu seven insanlara, kendisine
ve şiirlerine acımasız davranan ozan, sözcüklere tecavüz eder gibi, ahlak
kurallarını yerle bir eden dizginlenemez bir gerçekçilikle yazıyor şiirlerini.
İmgelem gücü karşısında insan ürpererek afallıyor. Dış dünyanın gerçekliğinin
onun iç dünyasında geçirdiği evrim sürecinden sonra, şiir olarak yeniden
doğması olağanüstü bir yenilik katıyor şiirlerine. Şiirin adeta alfabesini
yazıyor. Şiirleri tıpkı Dostoyevski’nin roman kahramanları gibi canlı varlıklar
olarak karşımıza dikiliyor. Bize dokunuyor, tabularımızı altüst ediyor, bizi
derinden sarsan hamleleri ard arda sıralayan bir boksörden farkı olmuyor.
Zaaflarımızı, korkularımızı, acımasızlıklarımızı, dogmalarımızı yüzümüze
tükürür gibi söyleyen insanlar ordusu gibi karşımıza dikiliyor şiirdeki
sözcükleri. Sesler seslere, sözcükler sözcüklere, imgeler imgelere sığınmadan,
sığınağından özgürlüğüne kavuşuyor. Her bir sözcük onun askeri gibi emrine
giriyor. Erleri üzerindeki giysileriyle onun hayata bakışının yansıdığı
sözcükleriyle işgal ettiği ülkelerin haritasını taşıyor.
Şiddetin
korkunun, şehvetin, seslerin derinlik bulduğu şiirleri cellâdı gibi insanın
peşini bırakmıyor ölene dek. Bu akla hayale sığmayacak dinginsiz yaşam aynı
oranda cezp ediyor insanı. Çünkü her insan gidip görmediği ülkeleri görmeyi
istiyor. Onun iç dünyasının şiirine nasıl yansıdığını Zweig şöyle yorumluyor:
"Rimbaud’nun iç dünyasında bu bağlamların kesinliğinin ne ölçüde canlı
olduğunu, bir izlek niteliğindeki “Sonettedes voyelles” gösterir; bu sonede
fantastik olaylar, neredeyse dogmatik bir düzeyde kristalize olur, A siyahla, E
beyazla, I kırmızıyla, O maviyle ve U yeşille eşitlenir "gizli
kaynaklar", vahşi görüntülerle çerçevelenmiş olarak, bir bütün içerisinde
bir araya gelir. Burada kısmen şaka niteliğindeki bu olgu, aslında
bilinçaltının o karanlık alanına pek az kişinin başarabildiği bir girişimi
simgeler." (s. 105)
O, geleneksel Fransız şiir kabına
sığmıyor ama düzyazıyı şiir katında göklere çıkartıyor. On beşinde Sensation'u,
on altı yaşında Les chercheuses de Port'yu yazıyor. Onun şiirindeki her dize
tek başına sözcük okyanusu gibi okurun üstüne akıyor. Sözcüklerin okyanusunu
elinin altında tutan ve istediği gibi sörf yapan şair, şiirinin bayrağını bir de
şiir okyanusunda dalgalandırıyor. Anlayacağınız edebiyat ve sanat onun enerjisi
ve dehası karşısında dize gelerek ayaklarına kapanıyor. O da kendisinin önünde
dize gelen sanatı buruşuk bir kâğıt topu misali fırlatıp atıyor. On sekiz
yaşında sanatın şatafatlı sahnesinde değil de hayatın eylem cephanesinde
heykelinin dikilmesini istiyor. Onun, bu isteği ne ona ne onun yaşama biçimine
ne de eylemlerine ihanet ediyor. En yakın dostu olan yıldızlar ölümünden sonra
bile onu başları üstünde tutmayı başarıyor. Göğün ve eylemin şairi Arthur
Rimbaud ise ne aşka ne sanata ne de eyleme teslim olmadan Marsilya’da bir
hastane odasında 10 Kasım 1891 tarihinde hayata gözlerini yumuyor şiir
dünyasında ölümsüzlüğe erişmek için.
*Henry
Miller. Rimbaud Ya da Büyük İsyan. Çev. Mustafa Tüzel. Kabalcı Yayınevi,
1994.121sayfa.
* StefanZweig. Yarının Tarihi.
Çev. Ahmet Cemal. Can Yayınları. Sayfa: 98–110.
İnsancıl Ocak 2018 sayısında yayımlanan şiirim
ikinci kez dünyaya gelmek
Bedriye korkankorkmaz
aşkınla çoğalıyorum
sana sığınırken
sesimin okyanusunda
ısıt üşüyen duygularını
sevgimi yağmurda kurut,
güneşte ıslat
hasretinle eskittiğim
varlığıma uzat ellerini
dokun acıdan pul pul kalkan
tenime
beni küçümseme bağrına bas
karanlık ormanlarda kaybolma
yönünü gösteren pusulan
olayım
ateşinle söndüm suyunla yandım
geçmediğim geçit kalmadı
açlığının buğday tarlasıyım
tanış tokluğumla
mezarın değil gökyüzünüm
er bende kendi gerçeğine
yokuşlarını çıktığım sevgilim
ruhun sağ bırakmaz beni
yaralarının intikamını alma
senin için dünyaya ikinci kez gelen benden
Sancı Dergisi 0cak/Şubat 2018 sayısında çıkan yazım
Yazınının
İlk Gerçekçi Yapıtını Yazan Dâhi: Aleksandr Sergeyeviç Griboyedov
Bedriye
Korkankorkmaz
Kışın gücüne tanık oluyorum. Mevsimlerden sabretmeyi
öğreniyorum. Sonbahar kışın, ilkbahar ise yazın geleceğini biliyor kendinden
sonra. Bildiğinden emin olma bilgeliği böyle bir şey olmalı. Doğa kendi
bütünlüğü içinde hikmetlerle dolu. İnsanoğlu tüm çabalarına rağmen doğanın
hikmetlerine tam anlamıyla vakıf olamadı.
Doğanın öğreticiliği üzerinde yeterince yoğunlaşamadığımızı düşünüyorum.
Dünyayı gezmeyi değişik değişik ülkelerin
kültürlerine tanıklık etmeyi çok istiyorum. Gerçekte yapamadığım bu dünya
seyahatlerini kitaplar sayesinde yapmaya özen gösteriyorum. Ben serüvenini
tamamlanmış yazar ve şairlerle daha fazla ilgileniyorum.. Bitişten başlangıca doğru
yaptığım düşünsel yolculuklar, içinde yaşadığım çağın gerçeklerine daha farklı
bakış açısı edinmemde bana rehberlik ediyor. Hayatın gerçekleri karşısında
yetersiz kalan ama cilayla parlatılan abartılı anlatımlarla aramda bağ
kuramıyorum. Yüreğimin coşku ve sızısını bana hissettiren eserleri okumaya özen
gösteriyorum. Düşünce ölümsüzdür kişilik gibi. Ölen insanların arkalarından
bıraktıkları eserleri kişilikleridir. Kişilikleri sayesinde yaşarken hak ettiği
saygıyı görmeyenler, öldükten sonra insanlık kahramanı oluyorlar. Akılcı
dünyanın taltif ettiği riyakâr ve ikiyüzlü insanlar ise öldükten sonra hak
ettiği yeri alıyorlar.
Herkes dünya turuna çıkıyor, ben de düşünce
turuna çıkıyorum her gece. Bu geceki konuğumu daha önce sizlere tanıştırmamıştım.
Ben de kendisiyle ilk kez tanışma şerefine nail oldum. Hayatımın bu zor
döneminde onun hayata ve insana bakışı yaşadıklarımı doğru algılamamı,
isteklerime de daha gerçekçi yaklaşmamı sağlayacak. Mutluyum bundan dolayı. Bilge insanların
yokluklarıyla bıraktıkları boşluğu aldığım her nefeste hissetmem, onların
peşinden gitmemi ve onları daha yakından tanıma isteğini büyütüyor içimde. Bu
saygınlığın onlara yaranmak gibi bir amacı olmaması, acıma ve yalnızlığıma
yakışır bir düzeye getiriyor bilgelikten yoksun yazdıklarımı. Samimiyette ve dürüstlüğe onlar kadar kim/
kimler değer biçebilir? Bir duygunun yoksunluğu o duyguyu değerli yapıyor. Aynı
duygu ve düşünceleri savunan kişiler tarafından cezalandırılmış olmak, onları
gözümde erişilmez yapıyor. İnsanoğlu
yaşadıklarının dilini öğrenmekten korkuyor; özellikle de acılarını unutmak
adına sarf edilen çabaların amacı da budur. Yaşamak için ihtiyacımız olan
dayanaklar kişilere göre değişiyor. Kimi
başarıyı, kimi de yaşadıklarından öğrendiklerini dayanak alıyor kendine.
Aleksandr Sergeyeviç Griboyedov’un da
yaşarken en büyük dayanağı yaşadıklarından öğrendiklerini insanlığa miras
bırakmaktır . Bu uğurda ödediği ve yaşadıkları onun ödülüdür. Tüketilmeyen bir
mirasın peşinden koşanların başında yazıyla kendilerini yeni baştan yaratanlar
geliyor. Ölümün adaletsizliği söz konusu yazın olunca fire vermiyor. Geç gelen
adalet adalet değildir; bu gerçeği yaşadıklarımdan biliyorum. Kültürlerine tanık etmediğin, tarihi yerlerini
görmediğin insanlar tarafından benimsenmek evrensel aydınlığa açılan düşünce
kapılarından birisidir sadece.
Gerçekten aydınlanmanın rehberleri olan bu
insanlar insanlığın onurudurlar. Onların onurlarına verdiği değerler ete kemiğe
bürünüp bir anlama dönüştüğünde bizim de onların onurlarına verdikleri
değerlere tutkuyla bağlanmamızı sağlıyor.
Yağmurda ıslanmak gibidir onlara duyumsadığımız özlemin güzelliği.
Güzellik insandır ve güzel insandır nefes aldığı her ortamda fark yaratan. Kötü
şansımız dışında bazen hiçbir şeyimizin olmadığına inandırıyoruz kendimizi.
Çocukluğun o büyülü dünyasına salt büyüklerin dikkatini çekmek için sırtımızı
dönüyoruz. İnsanın kendisi için mi yoksa başkaları için mi kıymetli olması
gerektiğine karar vermesi gerekiyor.
Bazen bir otogarda buluyorum kendimi. Bir
yere gitmek için koşan insanlar içinde kendimi ezik hissetmiyorum. Ulaşacakları
bir evi, onları kucaklayacak birilerinin olduğunu bilmek yoksunluğumu
unutturuyor bana. Hayallerimde onlardan biri olduğuma inandırıyorum kendimi.
Otobüsten indiğimde beni kucaklamak için bekleyen bir insanın sıcaklığını
duyumsamış gibi oluyorum hayallerim sayesinde. Hayallerin otogarından
gerçeklerime her dönmüşümde kendimi eksik ya da parçalara ayrılmış oyun
kartlarına benzetiyorum. Sahip
olamadıklarımıza duyumsadığımız özlemdir hayallerimizi kıymetli yapan. Acı olan
bir gerçek de öldüğümde kimsenin ölüm için ne kadar özlem çektiğimi bilmeyecek
olmasıdır. Çünkü ben yaşarken ölmekte öyle usandım ki, paramparçalığımdan
kurtulmak için gerçekten ölmeyi istedim defalarca.
Pazardan eve dönerken evimin kapısında beni
beklediğini gördüm Aleksandr Sergeyeviç Griboyedon’un. Aç olduğunu söyleyince
hemen yemek hazırlıklarına girişiyorum. Masaya oturuyoruz. Karşılıklı yemek
yiyoruz onunla. Çalışma odama geçiyoruz birlikte. Çalışma koltuğuma oturuyor,
ben de karşısındaki sandalyeye oturuyorum. Sohbeti ben başlatıyorum şu sorumla:
“Sevgili dostum nasıl bir hayatın oldu?”
“Sevgili
Bedriye, 1795’te Moskova’da dünyaya geldim. Ailem zengin ve soylu ailelerden
biriydi. En iyi eğitmenlerin gözetiminde çok iyi bir eğitim aldım; on beş
yaşında da Moskova Üniversitesi’ne girdim. Savaş nedeniyle üniversiteyi
bitiremedim;1812 yılında gönüllü olarak süvari alayına katıldım, savaş sonuna
kadar orada görev yaptım. 1816’da ordudan istifa ederek Petersburg’a yerleştim
ve Dışişleri Bakanlığı’nda göreve başladım. O sıralarda tiyatroyla ilgilendiğim
için klasik ekolün yandaşı olan birçok dram yazarıyla dostluk kurdum. Onlarla
birlikte aşırı duygusalcı akıma savaş açtım. O sıralarda Fransızcadan bazı
oyunlar çeviriyordum. 1819’da Rus elçiliği sekreteri olarak İran’a gittim,
orada Doğu dillerini öğrendim. Bu çalışmalarım arasında yazın çalışmalarımı da
sürdürüyordum 1824 yılında Akıl Belası
oyunumu bitirdim. Oyumum Moskova’da halk arasında başarı kazandığı için oyunun
kopyaları elden ele dolaştı. Moskova’nın soylu topluluğu oyunuma tepki duydu.
Oyunumun oynanmaması ve yayımlanmaması için ellerinden geleni yaptılar. Bu
gerginliğin bana yansıyacağını biliyordum. 1825’te ansızın tutuklandım ve
Petersburg’a gönderildim. Dekabrist ayaklanmasına katılmakla
suçlanıyordum. Sorgulanma sırasında
aklanarak Kafkasya’ya gittim. 1826-1827 yıllarında İran’a karşı yapılan savaşta
General Paskeviç komutası altında görev yaptım. İran’ın yenilmesinden sonra
imzalanan Türkmençayı Anlaşması’nın düzenlenmesinde aktif rol oynadım.
Diplomatik başarılarımdan sonra zafer haberini I. Nikolay’a iletmek üzere
Petersburg’a gönderildim; kısa bir süre sonra da İran’a büyükelçi olarak
atandım. Önce evlenmek için Kafkasya’ya, oradan da Tahran’ a gittim. Burada
Hıristiyan halkın savunuculuğunu yaptım, pek çok Rus tutsağın ülkesine
dönmesini sağladım. Bu olanlarla Türkmen Çayı’nın intikamını almak isteyen
İranlılar, elçiliği basarak oraya sığınmış olan Hıristiyanların geri
verilmesini talep ettiler, bu isteklerini kesinlikle reddettim. Çıkan çatışma
sonucunda 30 Ocak 1829’da öldürüldüm ve cesedim üç gün boyunca Tahran
sokaklarında sürüklendi. Ölümümün akabinde
Akıl Belası’ndan sonra
yazdığım bir başka yapıt bulunmamıştır ama Puşkin’in de belirttiği gibi üzerime
düşeni yapmıştım tek bir yapıtla.”
“Sevgili
dostum, tek yapıtın olan Akıl Belası
hakkında neler söylemek istersin?”
“Rus
edebiyatında gerçekçiliğe ilk adım benim Akıl
Belası oyunumla atılmıştır. O dönemde 1816’da Napolyon’un yenilgisiyle sonuçlanan
savaş Rusya’da büyük toplumsal ve düşünsel değişime yol açtı. Zaferin
kazanılmasında en büyük paya sahip köylü sınıfı, kölelik hukukunun getirdiği
ağır koşullarda hayatını sürdürmeye başladı. Bu duygusal ve düşünsel
gelişmelerden etkilenmiş aydınlar arasında bilinçlenmiş köylü sınıfının daha
iyi yaşaması gerektiği düşüncesi yayılmaya başlamıştı. 1813-1818 yıllar
arasında Napolyon’a karşı Avrupa’da savaşmaya giden subaylarla askerler orada
gelişmekte olan özgürlük düşüncesinde aşırı derecede etkilendiler. Bu ortamın
ülkelerinde de yaratılması için çarlık yönetimine karşı bir savaşa girişme
düşüncesine kapıldılar. Ülkede o sıralarda Arakçeyev’in önderliğini yaptığı
ağır bir baskı rejimi uygulanıyordu. Soylu sınıf Batı’nın yaşama biçimini
benimsemesine karşın oradaki özgürlükçü düşünsel akıma da karşıydı. Bu tür
gelişmeler ülkede çarlık yönetimine karşı birtakım gizli örgütlerin kurulmasına
yol açtı. Soylu aydınlarla subaylar bu gizli örgütlerin özünü oluşturuyorlardı.
Bu karmaşık ve gergin ortam 1825 yılında aydın sınıfın tam bir yenilgisiyle
sonuçlanan Dekabrist ayaklanmayla sona erdi. Halktan hiçbir destek görmediği
için bu ayaklanma çarlık yönetiminin daha baskıcı bir olmasına yol açtı.
Aydınların ve yazarların birçoğu asıldı; yaşayanlar ise susturuldu. Ben de bu
aydın örgütlerine üye değildim ama onlarla yakın dostluklarım vardı. Aydınlıkçı
ve özgürlükçü ideolojiyi benimsiyordum ama bu ideolojinin halktan kopuk olması
içime sinmiyordu. Bir mektubumda şöyle yazmıştım: “Yüz kadar subay koca bir
devlet yönetimini değiştirmek istiyor, sanki halk yokmuşçasına
davranıyorlar.” Ayaklanmanın
başarısızlığından sonra tutuklandım ve mahkemeye sevk edildim ama kendimi çok
iyi savunduğum için delil yetersizliğinden beraat ettim. Akıl Belası da bu yakalanmadan tam bir yıl önce yazılmış, soylu
çevreyi eleştiren, yakında kopacak fırtınayı haber veren bir yapıttır. İlk
olarak Russkiy Vestnik (Rusya
Habercisi) dergisinde kısmen yayımlanan
oyun hemen yasaklandı. Tüm sansür ve baskılara rağmen oyun kulüplerde,
toplantılarda okunuyordu. Yapıt öncelikle basında şiddetli tartışmalara yol
açtı. Soylularla memurlar yapıtın hiçbir yazınsal değeri olmadığını ileri
sürdüler. Dekabristler ile aydınlar yapıtımı göklere çıkardılar. Özellikle de
tipler ile betimlemelerin çok yerinde, yapıtımınsa oldukça gerçekçi olduğunu
savunuyorlardı. M. Dimitriyev ve A. Pisarev,
Russkiy Vestnik’te yayımlanan
yazılarında oyunun Rus yaşamına uymadığını, içerik olarak da yabancı oyunların
sıradan bir taklidi olmaktan ileri gitmediğini vurguluyorlardı. Onlara göre
başkahraman Çatskiy, Moliére’den alınma “insanlara karşı kin duyan bir
karikatürdü.” Dekabristler ise Çatskiy’nin kişiliğinde gerçek Dekabrist
ayaklanmasını gördüklerini belirterek yapıtı propaganda aracı olarak
kullanıyorlardı. Gerçekteyse Akıl Belası eski ile yeninin, ilerici ile tutucunun,
kölelik hukuku yandaşlarının karşıtlarının savaşımını vermektedir (s.15).
Oyunun başkahramanı Çatskiy, soylu olmasına karşın, soylu sınıfın yaşam
biçimini eleştiren ilk soylu aydın tipidir. Zeki, coşkulu bir kişidir ve
yurduna yararlı olmak istiyor. Diğer soylu aydınlardan farklı olarak çevresine
yaranmak değil, hizmet etmek istiyor. Toplumdaki ikiyüzlülükten, riyakârlıktan,
okuma düşmanlarından ve kölelik hukukundan nefret ediyor. Herzen, Çatskiy’i bir
Dekabrist olarak tanımlarken gerçekçi düşünmüştür. Dekabristler de Çatskiy’nin
düşünce ve karakter yapısına uygun düşmektedir. Çatskiy’nin çevresindeki
kişiler tutucu Moskova soylu toplumunun birer yansımalarıdır. Famusov, kitap
okumanın en büyük kötülüklerin kaynağını oluşturduğunu düşünüyor; bu işin
kökünden temizlenmesi için tüm kitapların yakılmasını öneriyor. Gençler
kitapları değil büyükleri örnek almalıdırlar. Astlarına oldukça kaba, üstlerine karşı yağcı ve saygılıdır. Örnek
bir aile babası olarak kendisini gösterirken hizmetçi kıza sarkıntılık edecek
değin alçak ruhludur. “Önüne gelen yazıları okumadan imzalayıp başından
attığını” söylemesi görev algılayışının ne kadar sıradan olduğunun
göstergesidir. Molçalin, tam da Famusov’un hayalindeki genç adamdır. Şöyle
diyor Molçalin: “Benim yaşımdaki bir kişinin kendi düşünceleri olmamalı… Biz,
başkalarına bağlı olmak zorundayız, çünkü küçük mevkilerde insanlarız” (s.
16). Molçalin, Arakçeyev’in ve Çar I.
Nikolay’ın topluma enjekte ettiği “tartışmadan, düşüncelerini kendisine
saklayarak itaat etme” ilkesine
bağlıdır. Gününü yaşlılarla kâğıt oynayarak ve susarak geçirmektedir. Yalancı
ve ikiyüzlüdür. Kendisine gerçekten âşık olan Sofya ile ilişkisini sürdürürken
Liza’ya da kur yapıyor. Albay Skalozub da okuma düşmanıdır. Tek düşüncesi terfi
almaktır. Onun da hayatındaki yegâne
amacı bir an önce general olmaktır. Bu kişiliklerinden dolayı Albay Skalozub, Molçalin,
Arakçeyev yönetimin gözde kişileridir. Pisarev’e göre de “oyunu tüm bir
tarihsel devreyi daha iyi anlayabilmek için bir anahtar görevi yüklenmişlerdir.
Repetilov ise içten olmayan, sözde ileri görüşlü, boş laf etmeyi seven bir
yapıya sahiptir. Örgüt toplantılarına salt ilgi çekmenin yanında kendini
göstermek için katılır; en ufak bir zorlukta hemen tutucuların saflarına
katılmaya hazırdır. Tüm bu olumsuz tipler bir yıl sonra Dekabrist hareketini
acımasızca bastıranların başında yer alacaktır. Oyunda en çok tartışma yaratan
tip Sofya’dır. Sofya’nın Çatskiy’nin yanında mı yoksa karşısında mı yer aldığı
tartışma konusu olmuştur. Puşkin, Sofya tipini Griboyedov’un fazla belirgin bir
biçimde ortaya koymadığını öne sürerken, M.N. Neçkin, Sofya’nın Çatskiy’nin
yanında yer aldığını, V.N.Orlov ise Sofya’nın tümüyle Famusov’un dünyasına ait
olduğunu ileri sürer. Gerçekteyse Sofya Çatskiy’i artık sevmediğini açıkça
belirtir. Zenginliğe ve unvana önem vermeyişiyle, Molçalin’e olan duygularının
samimiyetiyle Çatskiy’i anımsatırken,
yaşadığı çevreden gördüklerinden dolayı Çatskiy’nin karşısındadır.
Romantik Fransız romanlarının etkisinde gereğinden fazla kalmış olduğu, Çatskiy’nin
ilerici düşüncelerini kavrayamadığı için Molçalin’i Çatskiy’ye tercih
eder. Yoksul Molçalin’i sevgisiyle
yüceltmek ve toplumda ona iyi bir yer kazandırmak düşüncesi, okuduğu romanların
etkisiyle ortaya çıkmıştır. Her şeyden önce dürüsttür. Sofya’nın böyle bir çevrede
yetişmiş olması onun şanssızlığıdır. Tüm bu gerçekler ışığı altında Sofya’nın
Rus yazınında karşımıza çıkan en ilginç kadın tiplerinin ilki olduğunu
anımsatmak isterim. Asıl gerçek Çatskiy Moskova’ya dönüşünde bu tür kişilerin
yer aldığı bir toplumla savaşa girmiştir. Duygularını, düşüncelerini oldukça
romantik bir dille ifade eder. Kişilerin okuma düşmanlığı, riyakârlığı,
ikiyüzlülüğü, Rusya’da bir mevki kapmaya çalışan yabancılara karşı olan
hayranlıkları onu öfkelendirir. Onun özgür düşünceleri, eleştirileri özellikle
de acımasız alayları soyluları ürkütür. Çatskiy kimileri için Voltaireci,
kimileri için de Jakobendir. Onlara göre
Çatskiy Avrupa’daki özgürlük hareketlerini önderi olduğu için Rusya için
tehlikeli birisidir. Çatskiy’i durduramayacaklarını anlayan soylu grup onun
deli olduğu söylentisi yayar. Söylenti kısa zamanda toplumda karşılığını
bulunca ne yapacağını şaşıran Çatskiy kurtuluşu toplumu terk etmekte bulur ve
sonunda da gider. Onun gidişinden sonra
toplum bildik yaşamını sürdürmeye devam eder.
Çatskiy’in davranışında toplum ne kazanmıştır? Sorusunu yönettiğim
oyunumda içinde doğup büyüdüğü çevreyi terk eden Çatskiy’in de nereye gittiği
de bilinmemektedir. Dostoyevski de,
“Griboyedov’un
oyunu dahice ama tutarsız. Çatskiy halka gitmemektedir” der. Ben kahramanımın sonunu tarihsel süreç
ile zamana bırakmanın doğru olduğunu algıladım. Çatskiy’nin Rus toplumundaki
gerçek yerini ve tarihsel işlevini ünlü yazar İvan Gonçarov 1871’de yazdığı
“Bir Milyon Acı” adlı eleştirisinde belirler ve Dostoyevski gibi düşünenlerini
şöyle yanıtlar: “Çatskiy, büyük bir savaşımın öncüsüdür. Bugün aramızda
birçokları Çatskiy neden Moskova’dan uzaklaşıp gitti, düşüncesini duygularına
feda etti, diyebilirler. Evet, şimdi böyle bir soru sorulabilir. Ama 19. yüzyılın
başlarında toplumsal bir bilinç yoktu, Eğer bir yazara saldırmak gerekirse,
devrinin silahlarıyla saldırmak gerekir, bugünkü silahlarla değil.” Gonçarov
düşüncelerini şöyle sürdürür: “Çatskiy’nin rolü acı çeken kişi rolüdür. Başka
türlü de olmaz. Daima zaferi kazanan kişiler olmalarına karşın, tüm
Çatskiylerin rolü budur. Onlar zaferi kazandıklarını bilmezler, yalnızca
ekerler, başkaları ise biçer… Bu Çatskiy’lerden pek azı, ancak en aydın
olanları boşuna savaşım vermediklerini farkındadır.” Çatskiy’nin evrensel
yönünü ise şu sözlerle belirtir: “Çatskiy’nin bir müziği vardır. Eski ile, bayatlamış ile savaşan herkes, sesini bu müziğe göre akort etmelidir” ( s.
19). Benim Akıl Belası oyunum ilk gerçekçi yapıtlardan olmasının yanı sıra,
Rus yaşamının en önemli olgularından birisini,
soylu sınıf aydının kendi sınıfına karşı başlattığı savaşımı ilk kez
ortaya koyması açısından Rus yazınında özgün bir yer kazanmıştır” (s.19).
“Sevgili
dostum, elimde senin hakkında fazla kaynak yok.
Bu yüzden sana sorduğum soruları elimdeki kaynaktan yararlanarak
yanıtladın. Bu da bazı düşüncelerin
yapıtta yazıldığı gibi tekrarlanmasını sağladı yer yer. Bu konuyu açığa
kavuşturduktan sonra bana yapıttan bağımsız olarak özel hayatını anlatır
mısın?”
“Sevgili
Bedriye, sorularına verdiğim yanıtları elimdeki yapıta çok fazla bağlı kalarak
verdim. Özel hayatıma dair saptamayı senin yapmanı istiyorum. Benin insan
yönüme dair duygularını benimle paylaşırsan sevinirim.”
“Sevgili
dostum, öncelikle zengin ve tanınmış bir aileden geliyorsun. Bu gerçekten yola
çıkarak çocukluğunun yoksulluk içinde geçmediğini algılıyorum. En iyi
eğitmenler tarafından eğitiliyorsun bunun sonucu olarak da Moskova
Üniversitesi’ne giriyorsun ama savaş nedeniyle üniversiteyi bitiremiyorsun.
İçinde yaralar büyüten bir çocukluğun olmadığını düşünüyorum. Bu yüzden de tüm
ilgini aldığın eğitime adıyorsun. Gönüllü olarak süvari alayına katılıyorsun
gençliğini gözden çıkararak. Savaşta gördüklerin ve katlandıklarına rağmen
savaşın sonuna kadar orada görev yapıyorsun. Ordudan istifa ederek sivil hayata
geçiyorsun kendi isteğinle. Dışişlerinde görevine başlıyorsun. Diplomatik
becerilerini, yaptığın görevinle bütünlüyorsun. Tiyatroya karşı yoğun ilgin
yazınla tanışmanı sağlıyor. Birçok yazarla dostluk kuruyorsun ve onlarla
birlikte aşırı duygusalcı akıma savaş açıyorsun. Hayatının anlamını kendini hem
yazın bakımından hem de diplomatik bakımdan geliştirmek üzerine kuruyorsun. Rus
elçiliği sekreteri olarak İran’a gidiyorsun. Orada öğrendiğin Doğu dilleri
yazınını besleyen bir başka kaynak oluyor. Savaşa yakından tanıklık ettiğin
için özgürlükçü düşünceyi yaşama nedenin yapıyorsun. O dönemde Dekabrist
ayaklanmasına katılmakla suçlanıyorsun. Aklanmış olmana rağmen bu akımın içinde
yer alan yazar dostlarının başına gelenlere çok üzülüyorsun. Kafkasya’ya
gidiyorsun. Kafkasya’nın kültürüne tanıklık ediyorsun. Kendini sürekli olarak
geliştirmek senin kişiliğinin en belirgin özelliği. Hayatın karşısında silik
olmamak senin mizacın. Hayatın boyunca inandığın değerler uğrunda savaşıyorsun.
İran’a büyükelçi olarak atandığında farklı bir büyükelçilik görevi
yürütüyorsun. İran’a gitmeden önce Kafkasya’ya giderek evlenmekle kendi
duygusal ve düşünsel yanını da tamamlıyorsun. Büyükelçiliğinde Hıristiyan
halkının savunucuğunu yapmaya adıyorsun kendini. Birçok Rus tutsağın ülkesine
dönmesini sağlıyorsun. Ölümünün bu denli hazin olmasında senin kararlı
kişiliğinden kaynaklanıyor. İran büyükelçiliği basanlar elçiliğe sığınmış olan
Hıristiyanları geri vermeni talep ediyorlar sense geri adım atmadığın için
çıkan çatışma sonucu hayatının baharında hayata gözlerini yumuyorsun. Ülkene ve insanlığa hizmet etmek için dünyaya
geldiğine inanıyorsun. Ülkene hizmet söz
konusu olduğunda ne aileni ne de eşini düşünüyorsun. O kadar idealistsin
ki, ki attığın adımın sonucunda öleceğin
ve eşinin dul kalacağı gerçeği de seni inandıklarını savunmaktan alıkoymuyor.
Buna karşı halkın içinde yer almayan hiçbir ayaklanmanın başarı getirmeyeceğini
bilecek değin halk gerçeğine yakınsın. Çıkarlar söz konusu olduğunda soylu
sınıf aydınların kendi içinde başlattıkları savaşı tüm çıplaklığıyla oyununda
sergiliyorsun. Halk için hizmet etmek istiyorsun Akıl Belası oyunun da halk tarafından bu yüzden benimseniyor ve
ünlü olmanı sağlıyor. Sürekli savaşmaktan kendinle baş başa kalmadığın için
kendini sorgulama zamanın olmuyor. Bu yüzden hem yazdıklarının hem de
yaşadıklarının karşısında dimdik ayakta kalmayı başarıyorsun. Trajik sonun da bunun kanıtı. Bireyselliği
hiç bilmediğin için kendi hayat serüvenini güzel geçirmek aklının ucundan
geçmiyor. Halkla bütün olmak senin için her şeyden önemli. Soyluların özellikle
de birtakım sözde aydınların pespayeliğini ve ne denli gerici olduklarını
özellikle de kendilerini geliştirmemekte çok direndikleri için okuma
alışkanlığına savaş açtıklarını ortaya sergilerken oldukça cesursun. Cesaret
senin göbek adın. Savaşların içinde yetişmiş birisi olarak merhametin ve
özgürlüğün insanlığı kurtaracak yegâne gerçek olduğunu biliyorsun. Ülken için
oldukça endişeleniyorsun. İçinde taşıyamadığın tek yük Dekabrist ayaklanması
astırılması sonucu yönetimin daha baskıcı bir yönteme başvurmasıdır. İlerici
olduğun kadar gerçekçisin de. Oyunun ilk gerçekçi yapıt olması beni
şaşırtmıyor. Örgütlü hareket etmek ve örgütlemek senin hayat felsefendir. Kendini
kendine saklayan bir insansın. Bu yüzden senin gerçeğine oyunun aracılığıyla
ulaşmaya çalıştılar dönemim eleştirmenleri. Sana göre mutluluk önce ülkene
sonra da senin yaşamına gelmeliydi. Toplumsal düşündüğün için yenilgiye uğramak
senin içini acıtıyordu; çünkü sistem riyakâr ve ikiyüzlü insanları beslediği
için sürekli kazananlar onların olması doğaldı. Çoğunluğun yanında yer
almaktansa kendi bireysel yalnızlığını tercih ettin. Hiç kimsenin algılamadığı
kadar yalnız hissediyordun kendini. Düşüncelerini kendinden başkasıyla
paylaşmıyordun. Ölüme giderken de
yalnızdın ve yalnızlığın en iç acıtıcı gerçeğiyle sadece sen değil cesedin de
yüzleşti. Taşıdığın insani vasıflarından dolayı sadece “Akıl Belası” oyununla değil eylem adamlığı
sıfatınla da ölümsüzleştin. Oyunun çağımızda da geçerliliğini
sürdürüyor/sürdürecek. Zamansız ölmemiş olmasaydın insanlığın kütüphanesine
ölümsüz yapıtlar kazandıracaktın. Yaşadıklarının ve yaşadıklarına ödediğin
bedellerin önünde saygıyla eğiliyorum. Seni kendini hiç kimseye açamadığın
içinin güzelliğiyle kucaklıyor ve seni seviyorum.”
“Sevgili
Bedriye ben de seni içinin güzelliğiyle kucaklıyor ve seviyorum. Ölümsüz
olduğumu düşünmek zamansız öldüğüm gerçeğini bana unutturuyor. Benim için
üzülmeni istemiyorum. Sevgiyle kal.”
Ö.Aydın
Süer. XIX. Yüzyıl Rus Edebiyatı Üzerine
Yazılar. Evrensel Basım Yayın. İstanbul, S. 13-19
4 ı babaya
gider babaya
Berfin Bahar Mart 2018 sayısında çıkan yazım
Şiirin Ölümsüz Kahramanı: William Butler
Yeats
Bedriye
Korkankorkmaz
Yalnızlığımı seviyorum. Önüme çıkardığı
acıları yalnızlığıma yakışır bir sızlanışla göğüslüyorum. Hiçbir acıya uzak
değilim. İçimdeki acılarımın yalnızlığı, yıldızlara uzanacak kadar geniş ve
yüksektir. Hiç kimseyi çekip içime almıyorum, içimdeki büyümenin sancılarını
yaşamasın diye. Geride bıraktığım acılarıma insaflı davranıyorum. Büyümüşlüğüm
karşısına serinkanlı ve büyük bir güvenle çıkıyorum. Yaşadıklarımla aramda
sadeliğe ve vefaya dayalı bir ortaklık var. Bu öyle bir ortaklık ki, ben zamanla değişsem de onların beni içten
içe sarıp sarmalamaları değişmiyor.
Yaşadıklarım
benim mirasımdır. İçimde büyüyen sevginin bir gücü içerdiğini, bir
kutsanmışlığı barındırdığını ve kendimi yalnız hissettiğim anlarda bu
kutsanmışlığıma sığındığımı da şimdilerde daha iyi anlıyorum. Beni her şeyden
ve herkesten bağımsız kılacak olan yegâne gücün yarınlara ait güzellikler büyüten
duygularım olduğunu biliyorum. Hem yaşadıklarım benden çok şey istiyor hem de
yaşayamadıklarım. Önüme çıkacak her ödevi layığıyla yapabilme sabrına erişmeyi
her şeyden çok istiyorum.
Hiç
kimsenin yaşam serüveni bir diğer insanınkine benzemiyor. Biri öldüğü anda bir
başka insan doğuyor. Evren dengesini böyle koruyor. Zaman zaman sakin ve
gösterişsiz yaralarımla boğuşuyorum. Bu
derinliği içinde barındıran sessizlikte bulduğum dost sıcaklığı, her seferinde
daha verimli çalışmamı sağlıyor. Kendime yazıp da göndermediğim mektupları yeni
hayatımda da bana ulaştırmayı başarıyor postacılar. Yalnızlığımın her gün
büyüdüğünü fark ediyorum. Seviniyorum buna, çünkü içinde büyüklüğü
barındırmayan bir yalnızlığın bana layık olmadığını düşünüyorum. Tek sermayem olan
yalnızlığımın büyüklüğüne sığınarak ondan öğrendiklerimi hayata geçiriyorum. Bazen
de yalnızlığımı hiç tanımadığım bir insana verip karşılığında iki saat sohbet
etmek istiyorum. Her seferinde anlıyorum ki, bana gerekli olan yalnızlık, büyüklüğüyle beni aşan içsel bir yalnızlık
olmalı. Bu sayede iş, paye ve ün gibi
içi boş, insana bir şey kazandırmayan duyguların peşinden gitmiyorum. Bir çocuk
gibi büyüklerin yaptıklarına akıl erdiremiyorum. Kendini anlamak yalnızlıktır,
yalnızlığımı zenginleştiren de içimde yaşattığım dünyanın güzellikleridir.
İçimde yekinip kalkan nesnelere çevremde algıladığım anlamsız paylaşımlardan
daha fazla değer veriyorum. Ruhumun en ücra köşesinde olup bitenler dostluğuma
layık gelişmelerdir. İnsanlar karşısındaki yerimi açığa kavuşturmak için çaba
harcamıyorum. Anlıyorum ki yalnız kişi,
derin yasaların yaşatıcısı olan insandır. Her gün ama her gün söken
şafaktan içeri yürüyorum. Değişik değişik olaylara sahne olan gecelerin
içerlerine çeviriyorum gözlerimi. Tüm olup bitenleri derinden hissediyorum,
içimde cıvıl cıvıl olan hayat sevincimle. Hayatımda tüm olan bitenleri korku ve
üzüntünün malzemesi yapmamaya gayret gösteriyorum.
Bu
tür içsel sorgulamalarla cebelleşirken bir yandan da W. B. Yeats’in ikinci ergenlik
döneminde neler hissettiği üzerinde de düşünüyorum. Onun ölümsüz ruhuyla sohbet
etmek istiyorum. Aylardır onun ölümsüz ruhunu çağırıyorum.
Aydınlanma
konulu bir panele dinleyici olarak gitmiştim. Panelden çıkmış, sahile bakan bir
bankta tek başıma oturuyordum. Bir an bir erkek izin istemeksizin yanıma
oturdu. Gayri ihtiyari yüzüne baktığımda onu hemen tanıdım. Yanıma oturan adam W.
B. Yeats’ti. Bana gülümsedi.Oldukça konuşkan birine benziyordu. Onun rahat
hareket etmesi kendimi onun karşısında daha rahat ifade etme olanağını tanıdı
bana. Hemen konuşmaya başladı. Uzun bir sohbetten sonra ona ikinci ergenliği
döneminde neler hissettiğini sordum.
Şairin yaşam gücü
“Sevgili
Bedriye, yaşamının son yıllarını ikinci bir ergenlik dönemi olarak algıladım.
Ergenlik sözcüğünü yenilenmiş cinsel gücümü vurgulamak için kullanmıştım. Bu
yenilenme aynı zamanda psikolojik bir iyileşmeyi de beraberinde getiriyordu.
Elli iki yaşımda evliliğim, hemen ardından bir şaire yakışır sağlıklı bir etim
ve kanım var demiştim yazdığım bir şiirimde. Altmış sekiz yaşında gücümü
yitirdiğimi algıladım. Bir arkadaşıma cinsel gücümü yitirdiğimi söyledim.
Cinsel gücü artıran ameliyatlarla ilgilendim. Arkadaşıma yaklaşık üç yıldır tüm
esin kaynağımı yitirdiğimi ve bir şey yazamadığımı anlattım. Tüm yaptığım en
belirgin şiirleri seçerek üzerinde çeşitlemeler oluşturmaktı. Hem cinsel gücümü
yeniden kazanmak, hem de şiir yazmak için ameliyat olmak istiyordum. ‘Byzantium
(Bizans)’ adlı şiirimde düşüncelerimi şöyle ifade ettim: ‘İnsan damarlarındaki
patlama ve çamur. Cinsel gücüme yeniden kavuşmak için 1934 yılında ameliyat
oldum. Ameliyat sonrasında da olağanüstü bir gelişme olmamıştı. Eşim ölümümden
sekiz yıl sonra ameliyatın benim ussal gücüm üzerinde çok önemli bir etkisi
olduğunu açıklamıştı. Ameliyat sonrasında yeni şiirler yazdım ve düşüncelerine
değer verdiğim kişiler, yazdığım şiirleri beğendi. Bu şiirlerimi Martta Bir Dolunay adlı ciltte topladım.
Dostlarıma yazdığım mektupta da belirttiğim gibi şiir yazma gücüme yeniden
kavuştum ve yazdığım yeni şiirlerin diğer yazdıklarıma benzemediğini de
belirttim. Ben bu ameliyatın akabinde
beş yıl daha yaşadım. Cinsel yakınlığa gereksinim duyduğum için bana bu gücü
hissettiren kadınlarla birlikte oldum. Doğuştan bir sanatçıydım. Dünyaya şiir
yazmak için gelmiştim. Ben öldükten sonra herkes benim cinselliğe ne kadar
düşkün olduğumu söyleyecekti. Benim şiirlerimdeki anlatıcı genellikle yaşlı bir
adamdır. Yeniden gençleşerek genç bir kızı kollarına almaktan, sevimli kabadayılığıyla
sağda solda dolaşmaktan haz alan birisidir. Yaşlı fahişeyle dertleşmekten de,
karanlıklar içinde genç bir adam olmaktan da haz alır. Benim şiirlerimde hep
bir merkez olmuştur. Sevdiğim eski karakterim Maud Gonnne’a geri döndüğümde hiç
yapmadığım bir şey yaparak kadına adıyla sesleniyorum. Maud Gonnne ilk kez Howth İstasyonu’nda beklerken
bir an için içindekilerden sıyrılır ve gerçek yaşamın içine giriverir. ‘Kasıklarımın
arasındaki beter şeytan’ dizelerimde gözüpek
bir ifade kullanmıştım ama ‘Üç Çalı’ dizisinde daha açıkça ‘Sevgilinin kamışı ve kamışın kabaran başı’ndan
söz ederim ve cinsel birleşme sonrasında erkeklik organının durumunu ‘Bir
solucan gibi güçsüz’ diye betimlerim.”
Devlete ve kiliseye karşı
“Güçlenen
kilise ve devletin, bozulan toplum düzenini düzelteceğini savunan din adamları
ve faşistlere şöyle seslendim: ‘Ya kapıda bağırıp çağıran
başıbozuklar/Kiliseyle Devletin ta kendisi değilse!’ (s.44). Bununla da yetinmedim adında kendimi
tüm hükümetlerden soyutladığımı açıkladığım ‘The Great Day’ (Büyük Gün) şiirini yazdım: ‘Yaşasın devrim, top sesleri
duyalım daha!/ Atına ters binmiş bir dilenci kırbaçlıyor yerdeki bir dilenciyi/
Yaşasın devrim, toplar inletsin ortalığı!/Değiştirdi yerlerini dilenciler,
kırbaçlama sürüp gitse de’ (s. 44). Geçirdiğim ameliyat sonrasında hem şiir hem
de düzyazılar yazdım. Dört manzum oyunum aynı türde yazılmış olan oyunlarımdan
daha çok ilgi gördü. Bunlardan ilki olan ‘A Full Moon in March’, bir şairin
başının kesilmesini konu alıyor. ‘The Herne’s Egg’de [Herne’in Yumurtası] yedi
erkeğin bir rahibeye tecavüzünü anlatıyorum. ‘Purgatory’de [Araf} adlı oyunumda uzun yıllar önce babasını
öldürmüş yaşlı bir adam şimdi de oğlunu öldürüyor. Bu dönemde yazdığım ‘Autobiographies’in [Özyaşam
Öyküleri] son bölümünde, her zamanki
görkemli biçemin yerini George Moore’un hoppa dedikoducu söylemi almıştı.
Çağdaşlarımın fazlasıyla övüp yerdiği The
Oxford Book of Modern Verse’ü [Oxford Modern Şiirler Kitabı] derledim.
Yapıt gelmiş geçmiş en başarılı Oxford derlemesi olarak ilgi gördü. Yapıtta sadece benim sevdiğim ama hiç
tanınmamış şairlere de yer verdim. Kendi yazılarımı derlediğim toplu baskıya
yazdığım giriş yazısında düşüncelerimi şöyle açıkladım: ‘Malum nedenlerden
dolayı İrlanda hariç milliyetçi değilim.’ (s. 45) Bu yazımla insanları
şaşırttım. Hayatım boyunca kendimi İrlandalı olarak algıladım. Ben İrlandalı
köklerime çok bağlıydım. Eğitimde,
sanayide her alanda kurtuluşu da İrlanda’nın gerçekleştireceğine inanıyordum.
Eşim tamamlamayı çok istediğim ama ömrümün yetmediği için tamamlayamadığım ‘On
the Boiler’ın ikinci bölümünü tüm kurumsallaşmış dinlere saldıran bir çalışma
olarak tasarladığımı söylemiş, söylediklerinde de haklı. Ben ne kadar yaşlı bir
adam olsam da ne sanatım ne de hayranlarım açısından unutulma tehlikesini
taşıyan bir yazar olmadım. Bu rahatlık
ve güvenle son yıllarımda en kendime has çalışmam olan ‘A Vision’ [Bir Görü] adlı yapıtımın yeni baskısı üzerinde
çalıştım. 1926’da yayımlanan ilk baskıda iki bölüm son halini bulmuştu ama
öteki bölümler bölük pörçüktü. Yapıtımı ulaştığım en büyük sanat anlayışıyla
yeniden düzenlemek istiyordum. Kitabı yeniden kurguladım. ‘A Vision’ı 1917’de eşimle çıktığım balayı
döneminde yazmaya başladım. Eşim beni yanlış bir kadınla evlendiğim
düşüncesinden uzaklaştırmak için otomatik yazıya yönlendirdi. Bu ani yazım
değişikliği başka kapılar açtı bana.
Sonunda ‘A Vision’ın 1937 baskısında kendi Delphoi’simi açıkça ortaya
koyuyordum. Yapıt arınmış aşk, güzellik ve bilgeliğin bileşimine varmıştı.
Yapıtı yeni bir biçimde elden geçirmiştim. Amacım yeni bir din, yeni bir
felsefeye bağlamak değildi, simgesel bir söylemdi.. Bana göre bir insan bir
söyleme inanabilir, oysa bir felsefeye ancak boyun eğilir. Kendi yarattığım bir
söyleme bağlanmak benim için kolay olmadı. 1928’de yapıtı sevebilecek en son
kişi olan Ezra Pound’a adadığım ‘A Packet for Ezra Pound’u [Ezra Pound İçin Bir
Deneme] yazdım. Bu adı kullanmam önemliydi. Başka bir düşünce okulundan bir
şaire seslenmek benim daha büyük bir birikimle konuşmamı sağlayacaktı. Bu yapıttan sonra hemen kendi dünyama
çekilmedim. Bunu okumaya hazır olmayan okurlar için onlara hoş görünmek için
kitaba ‘Stories for Michael Robartes and His Friends” (Micheal Robartes ve Arkadaşları İçin Öyküler’
diye bir bölüm daha ekledim.”
Beden ve ruh
“Şiirlerinin
özellikleri hakkında neler söylemek istersin dostum?”
“Sevgili
Bedriye, ben şiirlerimin çoğunda ruhlar dünyasını somutlaştırmaya, yaşadığımız
dünyayı da ruhsallaştırmaya çabaladım. Ben kuramımla uyumlu olması için bedene
küçük bir rol verdim ve ‘A Vision’da da
salt ruhların bağımsızlığını sınırlamakla yetinmedim. Aynı dönemde yazmış
olduğum diğer şiirlerde ruhların insanları kıskandığını, bir bedene bürünüp ‘
kutsala saygısızlık yapıp aşkı yaşamak istediklerini’ yazdım. İlk dönem
şiirlerimde de buna benzer yaklaşımları görebilirsin. Kitabımdaki ikinci sorunu
da belirlenimciliğin karşıtı olarak sundum.
Bu konuda elindeki kitaptan şu alıntıyı yapmanın tam da zamanı: ‘Vision
geçmiş ve geleceğin mekanik yasalara uyduğu, varlıkların bir dizge
içinde belirlenmiş, değişmez konumlarına yerleştiği, belirlenimci bir dizgeyi
andırsa da, Yeats bu dizgeyi,
yetkinleştirdikten sonra kendisinin On üçüncü Koni veya küre olarak
adlandırdığı, her şeyi değiştirebilen bir tür tanrı vekili yaratmıştı.’ (s. 53)
Ben özellikle kestirilebilirlik üzerine kurulu bir dizgeye kestirilemezi
sokarak fizik ve metafizik arasında bitimsiz bir şekilde dalgalanan bir ilişki
kurdum. Böylece ruh ve töz özgürlük ve zorunluluk gibi iki önemli sorun ilk ‘Vision’da
olduğu gibi ikincisinde de açıklığa kavuşamadı. Ben dizgemi kapatmayı
reddediyordum. Boşta bırakılmış sonları umursamıyordum. İkinci ‘Vision’ın basımından sonra kitaba dair
çeşitli rahatsızlıkları dile getirdim. ‘A General Introduction to My Work’ [Yapıtıma
Genel Bir Giriş] adlı yazıda, ‘Varlığın Birliği Üzerine’ şunları yazmıştım ‘Bilinçaltımın
işleyişi bana ‘A Vision’ın kaba geometrisi ve bütünlükten uzak yorumunu
getirdi.’ (s. 54) Bu kez eşimin değil benim bilinçaltımdı söz konusu olan ve
eşim sadece benim bilinçaltımı simgeleyen konumdaydı. Ethel Mannin’e yazdığım
bir mektupta ’A Vision’ın genel bir ahlak felsefesi olduğunu belirttim, benim
ayrıca ‘kişisel bir felsefem’ olduğunu da ekledim.”
Ölüm ve şair
“Sevgili
dostum, kişisel felsefen hakkında neler söylemek istersin?”
“Sevgili
Bedriye, ’Vision’ benim tüm yaşam felsefemi kapsıyordu ama ben bu gerçeği yaşamımın
sonuna geldiğimde kavradım. Daha
önceleri belli sorunların birden fazla çözümünün olacağını ve yapılması
gerekenin bu sorunlara ilişkin birbirleriyle çelişen çözümleri çözmek yerine
yalnızca bunları art arda sıralamak olduğunu düşünmüştüm. ‘A. Vision’da hoşuma gitmeyen şey, neşeli
havası içinde nihai konularda içine düştüğü tutarsızlık değildi. Ezelden beri
süregelen düzende beni teselli edecek değişiklik yoktu. Her şey eskiden nasıl
gidiyorsa şimdi de öyle gidiyordu. ‘A. Vision’da yeterince işlemediğim
konulardan birinin ‘Yüce görü’ olduğunu açıkça itiraf ettim. Bir anlamda bütün
dizgemin temel taşını oluşturuyordu bu görü, çünkü neredeyse bitimsiz olan
oluş, en sonunda gerçek birliğe kavuşmuş
varlık olmayı başarmaktı. Yaşlılığıma şu dizelerle sesleniyordum: ‘Yazacağımı
yazdım, yaşlandım, diye düşündü/Çocukça tasarıma bakılırsa;/ Bırakalım deliler
azsınlar, hiçliğe savurdum rotamı/Mükemmellikle dolu bir yere’ (s.59).
Sanatımda sorguladığım şeyleri özel hayatımda da sorguladım. Kıskançlık ve meydan
okumayla dolu olsa da sorgularımda çoğunlukla yaşamı sevdim. Zaman zaman da
yaşamın başıboş olduğunu savunuyordum. Son şiirlerimden ‘Meru’da bu
görüşlerimin en çarpıcı örneklerini bulabilir okuyucu: ‘Uygarlık kenetlenmiş
bir araya, altında/ Toplanmış bir yönetimin, gözüküyor barış içinde/ Bin bir
yansımayla; ama ölçülüp biçilmiş insan yaşamı/ Dehşete kapılsa da, durduramıyor
bir türlü/ Kudurmuşçasına arıyor yüzyıllardan bu yana/ Kudurmuşçasına, azgınca,
her şeyi yıkarak/ Varmak için gerçekliğin ıssızlığına. ‘ ( s. 59). Benim son
şiirlerim genellikle ölümle ilgilidir. Yaşlanan insanlar söz konusu olduğu için
bir ayağı çukurda olan insanlar çok yer tutar şiirlerimde. Oğlum doktorların
bana üç yıl ömrüm kaldığını söylediklerini benim de karıma ‘Bu kadar genç yaşta
ölerek ailemin adını lekeliyorum’ dediğimi ölümümden sonra anımsatıyor. Birçok
şiirimde yücelttiğim, trajik bir aydınlanmaya olanak veren ölüm düşüncesine karşıt
bir bakış açısıyla baktığım için farklı şeyler de söylüyorum. Benim gerçekten gördüğüm ve ölüme yorduğum
bir karabasanı dile getiren dizelerim şöyledir: ‘Beliren on beş hayaletin en
kötüsü/ Bir askılığa asılan ceketti.’ (s. 62) Yazdığım şiirler içinde en
kasvetlisi olan en son yazdıklarımdan biri ‘The Man and the Echo’ydu [Adam ve
Yankı]. Birçok şiirimde olduğu gibi pek çok karşıt düşüncenin tartışıldığı bir
yapıttı, bu yapıtım. Terk fark bu kez rakibim ne kendi benliğim ne ruhum ne
kalbim ne de karşıt benliğimdi; boş ve
yenilgiyi çoktan kabullenmiş bir yankıydı bu. Yapamadıklarından dolayı acı
çeken bir adamın duygularını değerlendirmesiyle başlar şiir: ‘Her şey tatsız
gözükecek gözüme/ Ta uykusuzluktan yere serilip de can verene değin.’ (s. 62)
Yankı acımasızca yanıtlar adamı, ‘Yere seril ve can ver.’ (s. 62) Adam bu acı
sonucu kabul etmek istemez, insancıl düşüncelerle doludur içi. 1938 Mayısı’nda
hiçbir yerde yayımlanmamış bir dörtlüğün ilk dizesinde şu soruyu soruyorum: ‘Tüm
bunların açıklaması ne? Ve bunları izleyen dizelerde şunları söylüyordum: ‘
Bilge birine nasıl gözüküyor bunlar?/ Hiçbir şey hiçbir yerde kımıldamadı, ya
da şöyle diyelim/ Hiçbir yerden hiçbir yere hiçbir şey gitmedi.’ (s.66). Hiçbir
şiirimde yüce görü dediğim şeyin karşıtını böylesine karanlık ve karamsar bir
biçimde sergilememiştim. Yaşamımın sonuna geldiğimde yüce görü diye
adlandırdığım şeyle karşıtı arasında bir karara varamayacağımı kabul etmiştim. Yaşamın
zenginliğini simgeleyen, içi yemişlerle, meyvelerle dolu boynuz imgesini
acımasızca mahvediyordum. Yaratıcı olduğu kadar yaratıcılığı öldüren bir
süreçten geçtiğimi biliyordum. Son mektubum benim tek bir noktada avuntu bulduğumu
gösteriyor; insan neyin doğru olduğunu asla bilmese de, sonunda
cisimlendirebilir. Bilinçdışı bir gururla, yaşamının sonlarında doğruyu
somutlaştırabildiğini söyledim. Büyük soruların yalnızca ateşli söylemlerde
ifade bulacak geçici yanıtları olabileceğini söylemek istiyordum. Sevgili
Bedriye buraya kadarki sohbetimizi senin elindeki kitaptan belli özetler
çıkararak yaptım.”
Yeats’in insan yanı
”Sevgili
dostum ben senin özel hayatınla da ilgileniyorum. Nasıl bir hayatın oldu senin?”
“Benin
hayatım anlatılacak denli çekici olmadı. Yaşadım ve bitti. Senden rica etsem
benim insan yanıma ait özelliklerimi benimle paylaşır mısın?”
“Sevgili
dostum özel hayatına ait bilgilerden yoksun olarak insan yanına ışık tutacak
saptamalarda bulunacağım. Her şeyden önemlisi sevgi dolu bir insansın. Aşka
hayatında büyük bir önem vermen de bundan kaynaklanıyor. Yaşadıklarının
karşısında ezik bir insan değilsin. Çocukluğundan kalma ağır dramlar da yok.
Tam bir aile sevgisi içinde yaşadığın için çocukluğunu doya doya yaşamışsın.
Gençliğinde yazmanın, yaşama nedenin olduğunu anlamışsın. Seninle ikinci
ergenliğin üzerinde yoğunlaştırdık sohbetimizi. İkinci ergenliğini
gençliğindeki gibi cinsel olarak aktif geçirmek istiyorsun. Cinselliğin
yaratıcılığın üzerinde çok önemli bir işlevi olduğunu düşünüyorsun. Sevmek ve
yaratmak, kişiliğinin en belirgin iki özelliği. Evlenip baba oluyorsun. İyi bir
baba olmak istiyorsun çocuklarına. Sanatı ve yaratıcılığı hayatının her
evresinde hissediyorsun. Senin için dostluğun ne kadar önemli olduğunu seni
Noel yemeğine davet eden, senden sevgi ve dostluğunu esirgemeyen Wilde’a gönül
borcunu onun hakkında ahlaka aykırı davranışları nedeniyle açılan davada destek
veren tanıklığınla ortaya koyuyorsun. Sadece şiirlerinde kendini aşmıyorsun
yaşadıklarında da kendini aşmaya büyük bir önem veriyorsun. Kurumsallaşmış dine
karşı çıkıyorsun, insan iradesini etkisi altına aldığı için. Kilisenin ve
devletin el ele vererek insanın özgür iradesini baskı altına aldığını
düşünüyorsun. Yaşarken anlaşılan ve hayran kitlesi olan bir şairsin. Ünlü olmak
için didinip durmuyorsun. Oyunlarının sahnelendiğini görüyorsun. Hayat
sevinciyle dolu bir insansın. Yaşamayı çok seviyorsun. Hayatta her duyguyu
yaşamış bir insanın doyumuna ulaşıyorsun. Bu yüzden kendini eksik ya da yoksun
hissetmiyorsun. Yalnızlık da çekmiyorsun. Duygu ve düşüncelerin içinde belirli
bir olgunluğa ulaştığı için bildiğin yolda ilerliyorsun. Hayatında çok fazla
pişmanlıklar taşımıyorsun. Yapmaya çalıştıklarını hayata geçirmek için harekete
geçiriyorsun. Bu anlamda eylemci kişiliğin sana yardımcı oluyor. Şiirlerini
yaşadıklarından yola çıkarak yazıyorsun. Şiirlerin bu yüzden yaşayan şiirler
olduğu için çağımızda bile kendine ait bir hayran kitlesi ediniyorsun.
Yaşamındaki tüm sorgulamaları şiirlerine taşıyorsun. Var olma sorunsalı
üzerinde çok fazla kafa yoruyorsun. Hayatın sana oldukça cömert davrandığını
düşünüyorsun. Genelde kişilikli ve kendini belli bir davaya adamış kadınlardan
etkileniyorsun. Âşık olduğun bir kadına dört kez üst üstte ret yanıtı almana
karşın evlilik teklif etmekten kaçınmıyorsun. Bu anlamıyla duygularının peşinden
giden bir insansın. İnanmadığın hiçbir düşünceyi kimsenin sana dayatmasına izin
vermiyorsun. Sanatın her alanına ilgi duyuyorsun. Sanatçılara karşı da oldukça sevecensin.
Eleştirilerinde yıkıcı olmamaya özen gösteriyorsun. Odönemde bile cinsel
öğeleri şiirlerine taşımakta hiçbir sakınca görmüyorsun. Kadınların hayatında
çok önemli bir yeri var. İnsan usu ile ruhu üzerinde çok düşünüyorsun. Sana
göre bir insanı şarap ve aşk iter uyumaya. Önce düşüncelerini yargılıyorsun
daha sonra da ruhunu. Tükenmişlik de şiirlerinde yerini alır, kendini yaşamın
karşısında yorgun hissettiğin anlarda. Ne yaşarsan yaşa, ne kadar mutsuz
olursan ol sonunda mutluluğu bulmayı biliyorsun. ‘Yüz yüze geldiklerimiz
dışında/ Bildiğimiz ne şu yeryüzünde’ dizelerinden de anlaşıldığı gibi
insanların birbirleriyle birlikte yaşadıkları anın mutluluğunun kıymetini
bilmesini istiyorsun; çünkü onun dışında gelişen olayları bilmemizin mümkün
olmadığını düşünüyorsun. Çok iyi bir fıkra anlatıcısı ve dinleyicisisin.
Hayatta yaşadıklarıyla yazdıklarıyla kendisini gerçekleştirmiş bir insan olarak
hayat serüvenini noktalıyorsun. Benin senin insan yönüne ait düşüncelerim böyle
sevgili dostum.’
“Sevgili
Bedriye, seni dinleyince gerçekten boşuna yaşamadığımı anladım. Bir sonraki
sohbetimizde özel hayatımı sana anlatırım. Her şey için teşekkür ederim.
Sevgiyle kal.”
“Seni
tanımak benim için de gerçek bir ayrıcalık oldu. Bir sonraki görüşmemizde
buluşmak üzere şen ve esen kal sevgili dostum.”
Kaynak:
Richard Ellmann. Dört Dublinli.
Türkçesi: Zeynep Çiftçi. , İstanbul: Mitos
Yayınları.
16 Şubat 2018 Cuma
Hasan Akarsu'nun yazısı
Ozan, yazar Bedriye Korkankorkmaz, 1965 Bingöl doğumlu olup şiirleri, öyküleri ve kitap tanıtma yazılarıyla tanınır. Yeni iki yapıtından biri “Eski Eser Karanfiller” adıyla şiirlerini kapsar. Diğeriyse “Tinsel Söyleşiler” adlı deneme yapıtıdır.
Eski Eser Karanfiller (1)
Ozan, uzun soluklu, imge yüklü nehir şiirleriyle ilgi çeker. Yalnızlığın öğretmeni olarak, “İnsanlığın en eski şehri” olarak duyumsar kendini. İnsanlığın ülkesini dolaşırken “Evrenin dışladığı tek canlı”dır. İnsanlığa, ekmekle barışı bölüşmeleri için seslenir. Emekten, barıştan yana şiirler yazar. Baskıları kınar ve baskı görenlere yardım elini uzatır: “…Kuşlarla bebelerin olacağı dünyada/ Eziyet edemeyeceksiniz tek bir insana/ Kılıktan kılığa girip kirletmeyin/ Temiz aklımla vicdanımı benim…” (s.11). Baskı yapanlara ilenerek dünyaya güneş gibi doğacağını söyler. Kadınların emeğini yüceltir, kadınların savaşımına katılır. Kıyımlarda insanların, çocukların öldürülmesini kınar. Hapislerde düşünce suçundan yatanların düşüncelerine konuk olur. Karşılıksız sevgilerin yanında olup “sözcüklerin hasadını” toplar. Anılarını bırakabileceği bir insan arar: “…Karanfillerin hüznünü benimle paylaşan/ Kuruyan çiçekleri yeşerten/ Kuzuların yünlerini kırpmayan/ Bir insan arıyorum anılarımı bırakacağım…” (s.24). Kendi tarlasında korkuluk olmayan bir insan arayışını sürdürür ve sevgiliden yakınır. Onun sevdiğinin “Gülüşü yamalıdır.” Ozan, insanlığa cesareti ve aşkı getirmek için yola çıkanlardandır. Sevgilisine ne güzel seslenir: “…Sevgilim gülmek güneşlenmektir/ Birbirimizin hasretinde güneşlenelim” (s.28). Onu sürekli bir özlem içinde görürüz. “…Biz ölürsek de serçeler gibi genç öleceğiz…(s. 31)…Sana dokunmak istesem ellerim oluyorsun sevgili (s.32)…Sarmaşık çiçekler gibi birbirimize sarıldık/ Birlikte bir nehir gibi kendimizi aştık” (s.33) vb etkileyici dizelerle şiirselliğin doruğundadır ozan. Aşkla söyleşi yapacak kadar tutkuludur: “…Gözlerden uzak bağların has şarabısın ey aşk” (s.36) der ve yapıtına ad olan dizesini söyler: “Eski eser karanfiller gibi kokuyorum içinizde” (s.38).
Ozan, Gezi Direnişi’ndeki gençliği unutur mu? “Aydınlık geleceğe doğru yürüyorum sizlerle” diyerek onlarla birlikte olduğunu vurgular. Barış güvercinlerinden birisi de odur ve güvercinlerin mezara gömülmelerine başkaldırır, güzel günlerin yakın olduğunu duyurur. “Sömürü güneşinin batacağı günler yakın” (s.40) der. Çocuklara güzellikleri miras bırakacağını söyler. Zamansız güzelliklere sevdalıdır, dirençlidir. Arınmışlığı ilke edinerek yaşamını sürdürür. Aydınlık yarınlara inancını yineler. İnsanlığa yürürken düşünce özgürlüğünü savunur ve işkencenin tarihten silinmesini ister. “Güzelliklerle yüklü bir gemidir” ozan. İnsanların değerlerine yabancılaşmasına karşı dururken sevmeyi bilenlerin peşine düşer. Sistemin uşağı olanlarla savaşır. Sevdiklerimizi taşa çeviren ölümü de kargışlar.
Bedriye Korkankorkmaz, düşünce ve duygularıyla insanlığın yücelmesini savunan, emekten yana, onurlu, dirençli bir ozan olduğunu yalın, akıcı, soluklu şiirleriyle kanıtlar.
Tinsel Söyleşiler (2)
Bedriye Korkankorkmaz, “Tinsel Söyleşiler” adlı deneme yapıtında, dünyaca ünlü yirmi bir yazar ve düşünürle tinsel söyleşi yapar. Söyleşi tadındaki denemelerde, konuştuğu yazarları, düşünürleri yaşadıkları çağ içinde tüm yönleriyle yansıtır. Bu denemeleri yazmak için ele aldığı yazarlarla ilgili geniş araştırmalar yaptığı bellidir. Schiller için “İnsanlığın en iyi insanı” nitelemesini yapar. Onun başkaldırıcı yönünü anımsatır. Her yazarla olduğu gibi Schiller’le de düşsel buluşmasını yapar. Yazarını konuşturur. Baudelaire için “Acıların ve Şiirin Tanrısı” derken haklıdır. Onun yaşamöyküsünü anlatırken şiirinin derinliğiyle ilgili ipuçlarını vermiş olur: “…Hayatım içimle kavga etmekle ve ruhuma söz geçirememekle geçti… Ben her şiirimde öncelikle mısra arayışı içine girdim… Ürkme öyle. Çiçeklerimin hepsi kötülük açmaz…” (s.27) der Baudelaire.
Bilim adamı Pascal ve “Dünyayı kendine sahne yapan bir dâhi” olan Shakespeare, ilginç yönleriyle ortaya çıkar. Boccaccio, Voltaire, Faulkner, Cervantes, Thomas Mann, Jean Jacgues Rousseau, Thomas Hardy, Blake, Shelley, William Morris, T.S. Eliot, Goethe, Samuel Johnson, Lord Byron, Sophokles ve Hermann Hesse tarihin içinden çıkıp karşımıza gelir denemeleri okudukça. Her birinin özelliği, sanatı, yaşamöyküsü farklıdır.
Tinsel Söyleşiler’de sanatı, felsefeyi sevenler için ünlü sanatçıların yaşantılarından alınacak örnekler çoktur. Bedriye Korkankorkmaz, bu yapıtında dünya yazınının ünlü adlarını yapıtlarıyla birlikte bir söyleşi ortamında tanıtırken okuyucuyu sıkmaz. Bu yönüyle ilginç bir yapıt olduğunu belirtmeliyiz.
---
(1)Eski Eser Karanfiller-Bedriye Korkankorkmaz, Şiir, İnsancıl Yayınları, 1. Basım, Aralık 2016, 80 s.
(2)Tinsel Söyleşiler-Bedriye Korkankorkmaz, Deneme, 1. Basım, Aralık 2016, 304 s.
(İnsancıl, Şubat 2018)
Eski Eser Karanfiller (1)
Ozan, uzun soluklu, imge yüklü nehir şiirleriyle ilgi çeker. Yalnızlığın öğretmeni olarak, “İnsanlığın en eski şehri” olarak duyumsar kendini. İnsanlığın ülkesini dolaşırken “Evrenin dışladığı tek canlı”dır. İnsanlığa, ekmekle barışı bölüşmeleri için seslenir. Emekten, barıştan yana şiirler yazar. Baskıları kınar ve baskı görenlere yardım elini uzatır: “…Kuşlarla bebelerin olacağı dünyada/ Eziyet edemeyeceksiniz tek bir insana/ Kılıktan kılığa girip kirletmeyin/ Temiz aklımla vicdanımı benim…” (s.11). Baskı yapanlara ilenerek dünyaya güneş gibi doğacağını söyler. Kadınların emeğini yüceltir, kadınların savaşımına katılır. Kıyımlarda insanların, çocukların öldürülmesini kınar. Hapislerde düşünce suçundan yatanların düşüncelerine konuk olur. Karşılıksız sevgilerin yanında olup “sözcüklerin hasadını” toplar. Anılarını bırakabileceği bir insan arar: “…Karanfillerin hüznünü benimle paylaşan/ Kuruyan çiçekleri yeşerten/ Kuzuların yünlerini kırpmayan/ Bir insan arıyorum anılarımı bırakacağım…” (s.24). Kendi tarlasında korkuluk olmayan bir insan arayışını sürdürür ve sevgiliden yakınır. Onun sevdiğinin “Gülüşü yamalıdır.” Ozan, insanlığa cesareti ve aşkı getirmek için yola çıkanlardandır. Sevgilisine ne güzel seslenir: “…Sevgilim gülmek güneşlenmektir/ Birbirimizin hasretinde güneşlenelim” (s.28). Onu sürekli bir özlem içinde görürüz. “…Biz ölürsek de serçeler gibi genç öleceğiz…(s. 31)…Sana dokunmak istesem ellerim oluyorsun sevgili (s.32)…Sarmaşık çiçekler gibi birbirimize sarıldık/ Birlikte bir nehir gibi kendimizi aştık” (s.33) vb etkileyici dizelerle şiirselliğin doruğundadır ozan. Aşkla söyleşi yapacak kadar tutkuludur: “…Gözlerden uzak bağların has şarabısın ey aşk” (s.36) der ve yapıtına ad olan dizesini söyler: “Eski eser karanfiller gibi kokuyorum içinizde” (s.38).
Ozan, Gezi Direnişi’ndeki gençliği unutur mu? “Aydınlık geleceğe doğru yürüyorum sizlerle” diyerek onlarla birlikte olduğunu vurgular. Barış güvercinlerinden birisi de odur ve güvercinlerin mezara gömülmelerine başkaldırır, güzel günlerin yakın olduğunu duyurur. “Sömürü güneşinin batacağı günler yakın” (s.40) der. Çocuklara güzellikleri miras bırakacağını söyler. Zamansız güzelliklere sevdalıdır, dirençlidir. Arınmışlığı ilke edinerek yaşamını sürdürür. Aydınlık yarınlara inancını yineler. İnsanlığa yürürken düşünce özgürlüğünü savunur ve işkencenin tarihten silinmesini ister. “Güzelliklerle yüklü bir gemidir” ozan. İnsanların değerlerine yabancılaşmasına karşı dururken sevmeyi bilenlerin peşine düşer. Sistemin uşağı olanlarla savaşır. Sevdiklerimizi taşa çeviren ölümü de kargışlar.
Bedriye Korkankorkmaz, düşünce ve duygularıyla insanlığın yücelmesini savunan, emekten yana, onurlu, dirençli bir ozan olduğunu yalın, akıcı, soluklu şiirleriyle kanıtlar.
Tinsel Söyleşiler (2)
Bedriye Korkankorkmaz, “Tinsel Söyleşiler” adlı deneme yapıtında, dünyaca ünlü yirmi bir yazar ve düşünürle tinsel söyleşi yapar. Söyleşi tadındaki denemelerde, konuştuğu yazarları, düşünürleri yaşadıkları çağ içinde tüm yönleriyle yansıtır. Bu denemeleri yazmak için ele aldığı yazarlarla ilgili geniş araştırmalar yaptığı bellidir. Schiller için “İnsanlığın en iyi insanı” nitelemesini yapar. Onun başkaldırıcı yönünü anımsatır. Her yazarla olduğu gibi Schiller’le de düşsel buluşmasını yapar. Yazarını konuşturur. Baudelaire için “Acıların ve Şiirin Tanrısı” derken haklıdır. Onun yaşamöyküsünü anlatırken şiirinin derinliğiyle ilgili ipuçlarını vermiş olur: “…Hayatım içimle kavga etmekle ve ruhuma söz geçirememekle geçti… Ben her şiirimde öncelikle mısra arayışı içine girdim… Ürkme öyle. Çiçeklerimin hepsi kötülük açmaz…” (s.27) der Baudelaire.
Bilim adamı Pascal ve “Dünyayı kendine sahne yapan bir dâhi” olan Shakespeare, ilginç yönleriyle ortaya çıkar. Boccaccio, Voltaire, Faulkner, Cervantes, Thomas Mann, Jean Jacgues Rousseau, Thomas Hardy, Blake, Shelley, William Morris, T.S. Eliot, Goethe, Samuel Johnson, Lord Byron, Sophokles ve Hermann Hesse tarihin içinden çıkıp karşımıza gelir denemeleri okudukça. Her birinin özelliği, sanatı, yaşamöyküsü farklıdır.
Tinsel Söyleşiler’de sanatı, felsefeyi sevenler için ünlü sanatçıların yaşantılarından alınacak örnekler çoktur. Bedriye Korkankorkmaz, bu yapıtında dünya yazınının ünlü adlarını yapıtlarıyla birlikte bir söyleşi ortamında tanıtırken okuyucuyu sıkmaz. Bu yönüyle ilginç bir yapıt olduğunu belirtmeliyiz.
---
(1)Eski Eser Karanfiller-Bedriye Korkankorkmaz, Şiir, İnsancıl Yayınları, 1. Basım, Aralık 2016, 80 s.
(2)Tinsel Söyleşiler-Bedriye Korkankorkmaz, Deneme, 1. Basım, Aralık 2016, 304 s.
(İnsancıl, Şubat 2018)
Kaydol:
Yorumlar (Atom)