27 Mart 2017 Pazartesi

BİREYLİKLER DERGİSİ ŞUBAT 2017 SAYISINDA YAYIMLANAN YAZIM


 
Edebiyatın Aykırı Dâhisi: Henry Miller

Bedriye Korkankorkmaz

 

          Yıllardır “dostluk” kavramı üzerinde düşünüyorum. Bu kavrama olan düşkünlüğümden olsa gerek, insan ilişkilerinde duyarlıyım. Ben,  “dostluk” kavramına insan ilişkilerini gözlemleyerek katkı sunabileceğimi düşünüyorum. İnsanların, “dostluk” üzerine yazılmış yazınsal metinlere göstermiş olduğu ilgi ve sevgiyi yazık ki sevdiklerinden esirgediklerini gözlemledim. İnsan, sevgisinden emin olduğu dostunu ihmal ediyor. Dost değeri verdiğiniz arkadaşınızın sizin yaşamdan ve yaşadıklarınızdan aldığınız yaraları sarması; kendi kimliğinizi kazanmanız için sizinle savaşması; korkularınızın üzerine gitmeniz için sizi yüreklendirmesi; sizin kendinizi gerçekleştirmenize engel olan tüm sorunları kendi sorunu olarak algılaması; size fark ettirmeden sizi gözlemlemesi; düştüğünüz anda yerden kalkmanız için elini uzatması; yükseklerde uçarken size paraşütle yere atlamasını öğretmesi; verdiğiniz yanlış bir karardan dolayı sizi yargılamadan, verdiğiniz kararın nelere mal olabileceğini anlatmaya ve anlamanıza yardımcı olmaya çalışması;  siz, hiç tereddüt etmeden, “Benim kararlarıma karışma hakkını sana kim verdi” dediğinizde ve çıkmaza girdiğinizi anladığınız anda gecenin bir yarısı sözlerinizle dostunuzu yaraladığınıza aldırış etmeden kapısını çaldığınızda  “Bunu yaşaman gerekiyordu. Bu kararından dolayı kendini yargılamamalısın” deyip kapısını değil yüreğini size açması; siz,  gündelik işlerinizle meşgulken telefonla size emri vaki yaparak araması ve ses tonunuzdan o günkü ruh durumunuzun grafiğini çizmesi; sıkıntınızı size fark ettirmeden sizinle paylaşması, yapay ilişkilerle kaybettiğiniz, zamanla kanıksadığınız insanlara olan güvensizlik duygusunu içinizden söküp atmanız için kendisine dair tüm yaşanmışlığı, zaaflarını, korkularını… Kısacası kendisini korumak için yıllardır biriktirdiği tüm cephaneyi size teslim etmesi; sizinse ne yazık ki bu paha biçilmez güvenin değerini anlamaktan uzak olduğunuzu adı gibi bilmesine karşın, sizin,  kendisine de değil,  günün birinde tüm savunma mekanizmalarınızı teslim edecek kadar bir insana güvenmenizi sağlamak için tek yanlı uğraşında onu yalnız bırakmanıza aldırmayan, size varlığıyla, servetin gayrimenkuller, bankadaki dolarlar vs. vs.ler olmadığını asıl paha biçilmez servetin kadim dostlarınızın olduğu gerçeğini algılamanızı sağlamaya çalışması;  gözünüzün içine bakarak yalan söylediğinizi hissettiğinde size, “ bu olay hakkında yaptığın yoruma küçük bir katkı sunacağını düşünüyorum ” diyerek hem anlattıklarınızın doğru olmadığını anladığını hem de onurunuzu rencide etmeden,  kendisi hakkındaki düşüncelerinizi itiraf etmenize yardımcı olması; böyle bir dosttan bir saatinizi esirgemenize karşı, sizin için hayatını yok saymasıdır dostluk. Size varlığıyla hissettirdiği güvene ihanet edersiniz, onun içinde nice yaraları kalıt olarak bırakacağınızı bile bile… Her türlü davranışı yapma hakkını kendinizde görürsünüz, ayrıca, kişiliğinizi kazanmanız için emek veren bu insandan kendi kişiliğini yok saymasını isteyebilecek denli de ileri gitmeniz yetmiyormuş gibi size “hayır” dediği için tüm köprüleri yakarsınız. Tüm bu davranışlarınız, dostunuzun yüreğini “yaşayan ölüler mezarlığı” haline getirmiştir. Terentius, böyle bir dostunu yaşarken bu denli ihmal ettiğini ve dostuna bunları hissettirdiğini dostunu yitirdikten sonra algıladığı için sarf etmiş olabilir mi şu sözleri :  "Onunla her şeyi paylaşmak zevkinden mahrum kalınca, hiçbir zevki tatmamaya karar verdim." Ben de Terentius gibi dostlarımı ihmal etmemek için dostluğunu oldum olası kazanmak istediğim Henry Miller’in ruhuyla sohbet etme ihtiyacını hissediyordum uzun zamandır. Elimde onun yapıtlarının dışında özel hayatına dair bilgiler var. Endişem Miller’ın bu yürekten gelen çağrılarıma kulak tıkamasıydı. Günlerden pazardı. Evi temizlemiş kendime bir kahve yapmıştım. Bir an karşıma dikildi “Neden bana da kahve yapmadın” diye sordu. Onun kırk yıllık dostu olarak beni algılamış gibi samimi davranması beni gereğinden fazla heyecanlandırmıştı. “Hemen yaparım” dedim. Kahven nasıl olsun diye sordum kendisine? Şekersiz olsun dedi. İlk konuşan o oldu.

“Benim ruhumu neden bu kadar ısrarla çağırıyorsun? Yaşayan dostların arasına beni de almakta neden bu denli ısrarlısın? Benim ruhumun senin ruhunu karartacağını düşünmüyor musun? Ya da benim ruhumla sohbet etmek seni korkutmuyor mu?

“Hayır. Ben senin yazdıklarına yansıyan hayatın hakkında seninle konuşmak istiyorum. Böhme’nin: “Kendimi  okuduğumda, Tanrı’nın kitabını okuyorum ve siz kardeşlerim benim kendimi okuduğum alfabemsiniz, çünkü tinim ve istencim kendimde sizi buluyor. Sizin de aynı şekilde beni bulmanızı tüm yüreğimle isterdim” Bende aynı duygularla sizin yapıtlarınızı okudum. Aynı duygularla ruhunuzla sohbet etmek istiyorum. Öncelikle neden doğduğunuz yerden nefret ediyordunuz?”

“Sevgili Bedriye doğduğum yerden ölünceye dek nefret ettim. İlk iş olarak doğduğum kentten ayrılmayı hedefliyordum. Annemden baba evinden ülkemden ve aramızda ortak hiçbir şeyin bulunmadığı vatandaşlarımdan ayrılmak. Çocukken yabancı dillerden şiirler okurdum. Yürümeyi ve konuşmayı zamanından önce öğrendim. Henüz çocuk yuvasına başlamadan önce gazete okuyabiliyordum. İyi bir öğrenci olduğum için hem öğretmenlerim hem de arkadaşlarım beni seviyorlardı. Buna karşı aldığım ödüller ve takdirnamelere tepeden bakışımdan dolayı özellikle de disiplinsiz davranışlarımdan dolayı defalarca okuldan uzaklaştırıldım. Okula giderken biricik görevimin öğretmenlerle ve eğitimle dalga geçmekmiş gibi algılıyordum. Her şey basit ve aptalca geliyordu. Kendimi eğitilmiş bir maymuna benzetiyordum. Çocukluğumdan kalma bir özelliğim çok kitap okumamdır. Yılbaşı hediyesi olarak bana kitap alınmasını isterdim. Yirmi beş yaşıma gelinceye değin koltuğumun altına birden çok kitap sıkıştırmadan evden çıktığım olmamıştır benim. Sabah kalktığımda işe giderken kitap okuyor ve sık sık en sevdiğim şiirlerden uzun pasajlar ezberliyordum. Örneğin Goethe’nin Faust’u da bunların arasındaydı.”

“Bu kadar kitap okumanız sizi edebiyata mı sevk etti yoksa isyana mı?”

“Sürekli kitap okumak beni isyanımın daha şiddetli hale gelmesine, gezmek ve macera yaşamak için duyduğum gizli isteğin daha da körüklenmesine ve edebiyattan soğumama yol açtı. Önceleri tüm arkadaşlarıma karşı hoşgörü uyandırdı sonraları arkadaşlarımla yabancılaşmama yol açtı. Bu da beni ayrıksı bir insan yaptı giderek kendi bildiğini okuyan birisi oldum. On sekiz yaşımda mutsuz sefil ve tarif edemeyeceğim kadar yorgundum. Bu ruh halimden kurtulmamın tek çaresini ortamı değiştirmekle mümkün olacağını düşünüyordum. Evden kaçışım bela dolu felaketler yaşamama neden olduğu için her seferinde evime tekrar geri dönüyordum. Kendimi elimde kazma kürek gündelik gezgin işçi, bir serseri olarak çalışırken buluyordum. Ben kentlerde bir burjuva yaşantısı değil açık mekânlarda yaşayan bir insan olmak istiyordum. Kullandığım dilin bir edebiyatçı dili olması bana ihanet ediyordu. İstememe rağmen bir edebiyatçıydım. Özellikle de basit insanlarla iyi geçinmeme karşı kullandığım dil yüzünden kendisinden şüphe edilen birisiydim. Ne zaman bir kütüphaneye gitsem aradığım kitabı bulamıyordum. İşte öyle anlarda yaşımdan beklentilerimin yasak olduğunu algılıyordum. Seni korkutabilir ama o zamanlar hiçbir temel ilke, hiçbir sadakat, hiçbir yasa bütünlüğünü tanımıyordum. Öyle ki dostuma da düşmanıma da haksızlık edebiliyordum. Özellikle de iyiliklere kırıcı sözler ve küfürlerle karşılık vermek benim doğal mizacımdı. Utanması olmayan, küstah kalıplaşmış önyargıları olan katır gibi inatçı biriydim. Her şeye karşın yine de seviliyordum. Bu da beni daha da küstah birisi yapıyordu. Tüm bu hırçınlığımın altında uslu bir çocuk yatıyordu. Asıl karakterim arkadaş canlısı, neşeli, dürüst kalpli birisiydim. Dinginsiz enerjimi anneme ve annemin cisimlendiği her şeye karşı yöneltmiştim. Elli yaşımda bile onu bir kez olsun sevgiyle anmadım.”

“Peki, annene niçin bu kadar öfke besliyordun içinde?”

“İşin tuhafı hiçbir zaman yapmak istediğim işlerimi engellememişti bu öfkenin tek nedeni benim irademin onunkinden daha güçlü olmasıydı. Sürekli olarak onun gölgesinin yolumun üstüne düştüğünü hissediyordum. Bu öyle bir gölgeydi ki, hor görmenin gölgesiydi sessiz ve sinsi bu gölge damarlarıma yavaş yavaş zikredilen bir zehir gibi olduğunu düşün. 

“Yazdıkların ve okuduklarını annen ve babamla paylaştığın oldu mu?”

“Kesinlikle hayır. Ne okuduğum ne de yazdığım bir şeyi onlarla paylaşmak aklımın ucundan geçmemişti. Yazar olmak istediğimi onlara söylediğimde içine düştükleri dehşeti anlatacak kelime bulamıyorum. Geleceğimi garanti altına alacak bir işi neden tercih etmemiştim. Benim ne iş yaptığımı soran dostlarına yazı yazıyor diyorlardı. Babam terzi olduğu için ailem dış görünümüme özen gösteriyordu. Büyüdüğümde babamın tüm giysilerinin bedeni bana uyduğu için bana kaldı. O dönemde kültürlü insanlarla konuşmaktan çekinirdim. Kendileriyle konuşmaktan hoşnut olacağım insanların karşısında kekeliyor kendisini hiçe saydığın insanların karşısında bülbül gibi ötüyordum.”

“Çocukluğunuzda büyüsüne teslim olduğun davranışın var mıydı?”

“Evet, vardı. Sözcüklerin tınısına, tılsımına büyülü güçlerine adeta âşık olmuştum. Beni dinleyenlere saatlerce yeni buluşlar yapardım”

“Şair olarak kimi kıskanıyordunuz?”

“Rimbaud’yu. Her şairin unutulmaz birkaç dizesi ile bir iki şiiri varken Rimbaud bu türden değerli dizeleri birbiri ardına sıralamıştı. Paha biçilmez mücevherlere benziyordu şiirlerinin her biri. “ Azalmayan bir keyif ve heyecanla okuduğum

Ve tekrar tekrar okuduğum biricik şair odur; onda sürekli yeni bir şeyler keşfettim, onun arılığı beni hep derinden etkiledi. Onun hakkında söylediğim şeyler her zaman salt bir deneme, olsa olsa bir yaklaşım, en fazla kabataslak bir özet olarak kalacak. O, dehasından ötürü kıskandığım bir şair; tüm ötekiler, ne denli büyük olsalar da bende kıskançlık doğurmuyorlar”

“İlk âşık olduğunuz kız hakkında neler söylemek istesiniz?”

“Menekşe gözlüydü. Ölüm döşeğinde sadece onu düşüneceğimi biliyorum. Kız beni reddetmedi ben ona meftun olduğum için ondan kaçtım.”

“Rimbaud’yu kendinize bu denli yakın hissetmenizin nedeni nedir?”

“O da benim gibi bir gezgindi. Amerika’daki yaşantımı anımsıyorum. Boş mide ile binlerce mili geride bıraktığımı görüyorum. Birkaç peni, bir dilim ekmek, biraz iş yatacağım bir yatak kolluyordum. Dostça bir yüz bulmanın özlemi içindeydim. New York’ta sayısız restoranı bilmemim nedeni oralarda yemek yediğim için değil orada yemek yiyenleri camdan izlediğim içindir. Genellikle aç doğduğum kanısına kaptırırdım kendimi. Hummasız bir şekilde bir arayışın içindeysen açlık en kadim dostu olur insanın. Karnım toksa elimde kalan parayı tiyatro ve sinemaya gitmek için harcardım. Yatacak yerim olmadığı için sinemadan çıktıktan sonra saatlerce yağmur altında soğukta yürürdüm. İnsanın kendi anavatanın sokaklarında yürümesiyle yabancı ülkelerin sokaklarında yürümesi arasında çok fark vardır. Oralarda her an peşine düşecek hâkimler silahlar muhbirler vardır. Çevrene yabancıysan toprağa uzanmaya bile cesaret edemezsin. New York’a dönüşümü düşünüyorum. Dışarıda on yıl kaldıktan sonra bu zoraki bir dönüştü. Amerika’yı temin ettiğim on dolarla terk etmiştim. Dönüş parasını da bir otel kapıcısından almıştım. Yurt dışında on yıl yaşamak için eşekler gibi çalıştım. Bir yıl boyunca rahat yaşama hakkını elde ettim bu seferde savaş geldi her şeyi mahvetti. “ Fakat eğer insan bir zenginliği, insanların zenginliğini düşlemişse ve insanlığın bu düşün gerçekleştirilmesi için nasıl salyangoz hızıyla hareket ettiğini düşünürse, insani etkinlik denilen şeylerin anlamsızlaşmaları mümkündür” (s.26) Kendi mücadelemi bırakmadım ama bedelini ödedim. Sadece umutsuzluğa dayalı bir mücadele sürdürmek tıpkı bir gerilla savaşı sürdürmeye benziyor. Yazmak istediğim yapıtın ancak bir kısmını bitirebilmiştim.  Sadece kendi sesimi yükseltebilmek sadece kendi sesimle kendi  üslubumla konuşmak için bile mücadele ettim.”

“Sizin için kimler şairdir?”

“Ben uyaklı ya da uyaksız dize yazmış olanlara şair demiyorum. Ben dünyayı temelden değiştirebilme durumunda olan birine şair derim. Hangi sözcük ustası dünyayı Hitler’in yaptığı kadar heyecanlandırmış? Hangi şiir dünyayı atom bombası kadar sarsmıştır. Eğer şiir sanatının görevi uyuyanları uyandırmak ise o zaman çoktan uyanmış olmalıydık. “Uygar insanın şiiri öteden beri ayrımcı, salt meraklılarını ilgilendiren bir şey olmuştur. Kendi ecelini hazırlamıştır.  Yaşama yeni bir bakış getirmiyorsa kendi bakışının doğrulunu ve parlaklığını kanıtlamak için yaşamını feda etme isteğinde değilse, şair ne yarar ki.”.

“ Kitaplarınız basıldığında kaç yaşındaydınız?”

 “İki kitabımın basıldığını görmek için kırk üç yaşıma kadar beklemek zorunda kaldım. Bu kitaplarımın çıkmasıyla Ümitsizlik ve yenilgilerle dolu bir dönem sona erdi. Bana geçmiş bir dönemi kapatma yeni bir dönemi açma fırsatı verdi.”

“Çocukluğun insan hayatındaki önemine değinir misin”

“Çocuklukta yaşamın tabii ki kendi varlığının tüm karanlık yönünü bastırıyorsun. Bu bastırma fark edilmeyecek değin bilinçaltındadır. İnsan kendi bilincinde olmadan şu yargıya varıyor: “eğer varlığın karanlık yüzü reddedilmemiş olsaydı, bu durum bireyselliğin ve her şeyden önce özgürlüğün yitirilmesiyle aynı anlama gelirdi. Özgürlük farklılaşma ile el ele yürür. Bu durumda, sağlıklı olmaktan yalnızca kendi kimliğini korumak anlaşılabilir; bu koruma ise her şeyi ve herkesi düzlemeye çalışan bir dünyada  gerçekleşmektedir. Korkunun kökleri burada. Zincirlerin kabusundan kurtulabilmek için önce anneleriyle olan sorunlarını haletmeleri gerekir. Dışarıya, daima dışarıya!/Böylece anne rahminin eşiğinde oturuyoruz.” Sanırım bunlar benim “Black Spring’teki yaşamımım altın döneminde, neredeyse gizemi yakalamak üzereyken söylediğim kendi sözlerim. Bir defasında “The enormous Womb” (Dev Rahim)  başlıklı bir deneme yazmıştım. Bu denemede dünyanın kendisini bir ana rahmi, bir yaratma mekânı olarak betimlemiştim.” Van Gogh’un dediği gibi “Şikâyet etmeden acı çekmek, bu yaşamın bize sunduğu biricik öğreti budur.”

“Nerede doğdunuz?

26 Aralık 1891, New York,  ABD’de doğdum. Hemen herkesin hayalini kurduğu başarı olanaklarının sunulduğu yerde. Bu yerde işçi bulma kurumları ile yardım severlik bürolarının önünde kuyruğa girdiğim günlerimi unutmadım.

O günlerde bana uygun gördükleri iş bulaşık yıkama işiydi. Garsonluk işi için bile binlerce mil yol kat ettim. Bana göre dâhilerin karınları açtır, yatacak yerleri yoktur; çünkü dahiler bunlara ihtiyaç duymazlar. Dahiler dünyaya cennet halinde geldikleri için ne kadar çılgınca görünse de dünyayı yeni baştan değiştirmek için mücadele ederler. Geçmişi anlarlar, hayalini kurdukları geleceği kucaklarlar ama bugünün onlar için bir anlamı yoktur. Dahi düşlerinin gerçekleşebilecek gibi yaşarlar. Bir şarkıcı ancak şarkı söylemeye son verdiğinde kendi şarkısını söyler.

“Hayatınızı nasıl değerlendiriyorsunuz?”

“ Kimileri doğuştan şanslı oluyor. Başarılı olmanın fırsatını doğduğu ailenin olanakları temin ediyor. Benim gibilerde başarıyı yakalamak içim mücadele etmek zorunda kalıyor. Zor koşullarda mücadele edenler bazen ruhun bütünlüğünü paramparça eden ruhsal rahatsızlıklara yakalanıyor. Eksik doğduklarına inandıkları için eksikliklerini tamamlamaya çalışmak için normal insandan daha fazla çalışmak zorunda kalıyor. Benim kendimi eksik hissetmemde annemin rolü büyük olmuştur. Annemden de her zaman sarhoş olan babamdan da nefret ediyordum. Ailede sevgisine sığınacağım tek kişi olan ablam da geri zekâlıydı. Aile içinde bulmadığım huzuru Brooklyn’in kavgalarla dolu yaşamının içinde buldum. Her türlü kirliliğine zevk düşkünlüğüne en önemlisi de asiliğine tepeden tırnağa bulaşmış bir genç olup çıkmıştım. Anlayacağın zincirlerimden başka kaybedeceğim bir şey yoktu. Hiçbir şeye sahip olmamak beni hem yazma konusunda hem de maceralara atma konusunda daha da cesur birisi yapıyordu. İşin garibi yaptığım her işte hep daha iyi olmak istiyordum. Kurduğum hayaller dünya çapında isimleri olan insanlar içinde yer almaktı. Gençlik yıllarım bunalımlarla geçti. Kazandığım paranın miktarının önemi yoktu, önemli olan kazandığım parayla özgür yaşamaktı. Özgürlüğüme düşkün olan ben para kazanmak için özgürlüğümden taviz veriyordum. Yirmili yaşlarımda maliye memurunun sorumluluğunu yerine getirmeye çalışmak için kendimi zorluyordum. Bazen de bu sorumluluktan kaçarak kendimi taşra kentine atıyordum. İçinde bulunduğum zor koşullar beni mecburen eve dönmeye zorluyordu. Yirmi beş yaşımda babamın yanında çalışmak zorunda kalmıştım. Yirmi altı yaşımda bir piyanist olan Beatrice Sylvas             Wickens ile evlendim. Evlilik işini başkalarıyla da tekrarlayacaktım ilerde. Çeşitli işlerde çalıştığımı söylemiştim ama içki kaçakçılığına bulaştığımı söylememiştim. Yeniden memur oldum. Otuz yaşımda memurluğu bir daha geri dönmemek üzere terk ettim. Ne şairlikte ne de ressamlıkta başarılı oldum. Bu kargaşanın içinde hayatım ve düşüncelerim değişiyordu. İkinci evliliğimi yaptım. İkinci evliliğim de hüsranla bitti. Bir barda tanıştığım June bahşiş karşılığında dans ediyordu. İlk karşılaştığım anda ona yıldırım aşkıyla tutuldum. Aynı gece yediğimiz yemekten sonra ilişkimiz başladı. June beni yazmaya teşvik etti. O evin masraflarını karşılıyordu. Sonra evimize June eski kadın sevgilisini getirdi. Rakibimin bir kadın olması beni çılgına çeviriyordu. Onların gece geç saatte eve gelmelerini beklerdim. Eve gelirken getirdiklerini büyük bir zevkle yerdim. June kısa bir süre sonra sevgilisiyle birlikte Paris’e gitti. O dönene kadar belediyenin fidanlığında çukur kazıcılığı yaparken bir yandan da ikinci kitabımı yazmaya başlamıştım. June ile karmakarışık bir ilişkimiz vardı. Onu her şeye rağmen seviyordum. Yaptıklarımızı birbirimize söylediğimizde aramızdaki kırgınlık da kendiliğinden ortadan kalkıyordu. June beni de Paris’e götürdü. İlk bakışta bu şehirden hoşlanmamıştım. Paris’i tek başıma geldiğim zaman hayalini kurduğum biçimde keşfettim. Paris’te daha önce tanıştığım Fred’i buldum. Onun yanına yerleştim. Paris’in sokak hayatını keşfettim. Geceleri bir gazetede çalışan Fred beni arkadaşlarına Amerikalı yazar olarak tanıtıyordu. Zamanla bu sıfat insanların ilgisini çekti. Birçok insanla tanışma olanağını buldum.  Gazetelere gönderdiğim yazılar yayımlandığında kazandığım parayı Fred’le birlikte genelevlerde, meyhanelerde harcıyorduk. Tüm bu başıboşluk sırasında Dijon’da bir kolejde yardımcı İngilizce öğretmenliği yaptım.”

“O zaman seni üne kavuşturacak olan Yengeç Dönencesi’ni yazmış mıydın?”

“O zamanlar Yengeç Dönencesi’ni tamamlamaya uğraşıyordum. O sıralar daha önceden tanıştığım Anais Nin’le mektuplaşıyorduk. Tam bir burjuva hayatına sahip olan bu kadınla gelecekte sancılı bir aşk yaşayacağımı bilmiyordum. June hayatımdan çıkmamıştı. Amerika’ya geldiğinde onun varlığı hayatımı sarsıyordu. Dijon’dan ayrıldım, Fred’in gazetesinde düzeltmenlik kadrosunda çalışmaya başladım. Benim yazdıklarımı okuyanlar arasında yazdıklarımdan etkilenenler de vardı, nefret eden de. Anais’in öğretmenlerinden aldığım dersler sayesinde Fransızca konuşmaya başladım. Yazdıklarıma karşı çıkanların sayısı arttıkça mutlu oluyordum. La Nouvelle Revue Française Yengeç Dönencesi’ni  yayımlamadığında yaşadığım hayal kırıklığının üstesinden geldim. Yayınevi yapıtımı pornografik olduğu için değil, düşük edebi değerinden dolayı yayımlamadıklarını açıklamıştı. Bu eleştiri bana doğru yolda ilerlediğimi kanıtlamıştı. “Elimde güç olsa okulları, müzeleri ortadan kaldırır, kütüphaneleri yakardım, tarihi bile silerdim” demem insanların tüylerini diken diken ediyordu. Gazetedeki işim çalışma belgem olmadığının anlaşılması üzerine sona erdi.

Anais’ten aldığım para geçimimi sağlamakta yetersiz kalıyordu. Fred’le birlikte yaşadığımız evde çalışmadan yazmak için arkadaşlarımdan para istiyordum. June’un yanıma gelişi Anais’in ve benim hayatımı altüst ediyordu. İngiltere’ye gittim ancak param olmadığı için ülkeye alınmadım. Paris’e özellikle de Anais’e yeniden kavuştum. 1934 yılı benim için çok önemlidir. Yengeç Dönencesi yayımlanmıştı benim adım Henry V. Miller olarak yazılmıştı. Müstehcenliği yüzünden iki yıldır yayımlanmayan yapıt, Anais Nin’in kitabı yeniden elden geçirmesi sonucunda yayımlanmıştı. Nin, kitabı altı yüz sayfadan üç yüz sayfaya düşürmüştü.  Amerika’da 1962 yılında yayımlandı yapıtım. Nihilist gençler kitabıma büyük bir ilgi gösterdi. 1936’da Kara Bahar’ı 1939’da  Oğlak Dönencesi’ni yayımladım. Porno yazarı olarak tanımlansam da edebiyat dünyasında unutulmayanların arasındaki yerimi almıştım. 1944’te Polonyalı Janina M. Lepska ile yedi yıl süren bir evlilik yaptım. 1953’te de Eve McClure ile evlendim. Eşim on iki yıl sonra öldü. Yalnızlığa oldum olası tahammül edemiyordum. Caz şarkıcısı ve piyanist olan yirmi yedi yaşındaki Japon Hoki Tokuda ile evlendim. Hayatım boyunca kadınlarda aradığımı bulamadım, bu yüzden birçok kez evlendim. Bu eşimden de boşandım. Ayrıldıktan sonra bile birbirimize duyduğumuz aşk bitmemişti; mektuplar yoluyla aşkımızı paylaşıyorduk. Son yıllarımda kendimi yazılarıma adadım. Mektuplarımı ve yazılarımı düzelttim.  7 Haziran 1980 yılında arkamda birçok yapıt bırakarak ayrıldım. Aykırı görüşlerimle edebiyat formlarının dışına çıktım. Roman, otobiyografi, felsefe özellikle de mistisizmi karıştırarak kendim gibi sıra dışı bir tarz yarattım. Yapıtlarımı yazarken yaşadıklarımdan çok faydalandım.1961 yılında “Yengeç Dönencesi

Amerika’da pornografik bir roman özelliği taşıdığı için davalık oldu. ABD Yüksek Mahkemesi kitabın bir edebiyat ürünü

Olduğuna karar verdi. Bu karar cinsel devriminde bir milat olma özelliğini taşıyor. 

 “Sevgili dostum yaşandıklarından birçok yaşantı çıkartacak kadar çok beslenendin. Yaşanmışlıklarını kurgulayarak yazdıkların yansıtmasını bildin. Sen yazını kuşatmak için dünyaya gelmiş özel insanlardan birisisin benim için. Seninle yakından tanışma fırsatını bulduğum için çok mutluyum.  

“Ben de öyle sevgili Bedriye.

Kaynak: Henry Miller. Rimbaud ya da Büyük İsyan. Kabalcı Yayınevi. Türkçesi: Mustafa Tüzel. S. 123.

 

 

İmece Dergisi 0cak 2017 yayımlanan Yazım


 
 
 
 Rus Kadınlarını Yücelten Dahi: İvan Sergeyeviç Turgenyev

Bedriye Korkankorkmaz

     Dostluk söz konusu ise benim için ne zamanın ne de paranın önemi vardır. Hayatımda en imrendiğim şey seçkin dostlarımın olması ben de kendimi bu seçkin dostlarımın biyografilerini yazmaya adamam. Dürüst, verdiği söze bağlı kalan insanları tanımakla ve o insanların yanında itibarının olmasıyla övünmek istiyorum. Kendim gibi kişisel çıkarları olmayanların içinde durduk yere kendimi çıkarlarımın karşısında sınamak istiyorum. Doğrusunu isterseniz ben bu sonucun doğal olduğunu düşünüyorum. Çünkü sistemin çarkı böyle dönüyor. Bu çarkın karşısında yer alan insan, öncelikle ekonomik gücünü, sonra da sosyal gücünü korumanın da ötesinde geliştirmeyi başarmak istiyor. Ne yazık ki birçok insan bu kadar şanslı değil. Sosyal gücünü yitiren insan, ilk önce psikolojik bir travmayla karşı karşıya kalıyor. Alıştığı ilgiyi kanıksayan, ilgisizliği yadsıyan bir insan profilini görebiliriz birçok insanda. Kendini değersiz ve yaşam karşısında güçsüz gören insanların bakış açılarını anlamak çok zor değil. İnsanın içsel gücü,  iç otoritesindeki dengeleri oluşturuyor.  İçsel dengelerinin sağlam temeller üzerinde inşa etmek isteyen her insan; öncelikle iç dengelerinin dizlerini eline geçirmelidir. Bu içe yakınlığın bir başka anlamı da,  kişinin kendisini yaşama hazırlamasıdır. Yaşam gerçeğini algılamanın önemi burada da karşımıza çıkıyor. Dengeyi, acılar ile sevinçler kuruluyorsa ve aslolan yaşamsa, söz hakkı yaşanılanın / yaşatılanın olmalıdır. Toplumsal dengeyi güç oluşturuyor. Bu güç, duygusal ve içten dostlukların yakını değil. Dostluk ilişkisi;  her iki insanın birbirlerini tüm çıplaklıklarıyla tanımaları ve tanıdıkları yanlarını yaşadıklarıyla tamamlamasıyla gerçek anlamına ulaşıyor.  Böyle bir ilişki anne ve çocuk arasındaki ilişkiyi anımsatıyor bana. Anneler çocuklarına ne kadar kırgın ve kızgın olursa olsun, çocuğunun dar gününde yanında olur ve onun yaşadığı acıları fazlasıyla içinde hisseder. Gerçek de dostluk da böyle bir ilişkinin en üst basamağıdır. İnsanların dostlarına özveriyle yaklaşan duygusal ve çıkarsal beklentilerin güdümünde olmayan ilişkileri içinde yaşatmamız, yazık ki yaşadığımız yirmi birinci yüzyıl değerleriyle çakışıyor. Bu değerler ne yazık ki, yerini çifte standartlı ikili ilişkilere bırakıyor. Bu hem görünen hem de bilinen toplumsal bir gerçek. Toplumsal yalnızlığa kendini terk edilen insan değersel derinliği olan yalnızlığıyla baş başa kalıyor. Toplumsal yalnızlık; insanların içinde derin boşluklar yaratan ve o boşluk hissiyle yaşayan insanın kendi yaşantısını yok saymasına varacak kadar önemli sonuçları da beraberinde getiren bir gerçek üstelik. Dostluk ve insanlık gibi temel kavramların çöküşü o toplumların ekonomisiyle hal olmuyor.  Umutsuz ve amaçsız bir insan yüzünü neden karanlıklara çeviriyor? Neden yaşamak arzusunu ve insana olan güvenini bu kadar çabuk tüketen gençlerimizin sayıları fazla? Neden ilişkiler uzun süreli değil? Neden bu kadar çok insanımız anti depresan kullanmak zorunda? Montaigne’in dostluk üzerine yazdığı denemeden bir alıntı yapmak istiyorum: “Benim bahsettiğim dostlukla ruhlar birbirine o kadar derin bir ahenkle karışmış ve kaynaşmıştır ki onları birleştiren dikişi silip süpürmüş ve artık bulunmaz olmuşlardır. Onun niçin sevdiğimi bana söyletmek isterlerse bunu ancak şöyle bir cevapla ifade edebileceğimi zannediyorum: Çünkü o, o idi, ben de bendim.” Kaçımızın yaşantısında böylesine derinliği olan bir dostluk ilişkimiz  var? Bizi biz olduğumuz için seven dostlarımız var mı acaba? Doğru ve anlamlı her paylaşım özünde, güzellikleri ve sevgiyi barındırıyor. Yeter ki sevmesini bilelim. Yeter ki,  sevgiyi anlayacak ve yaşadıklarımızla yüceltecek kadar tanıyalım ve tanıtalım kendimizi dostlarımıza.  İnsanın bir başka insana güvenmesi ve yaşadıklarını paylaşması çok önemli. Paylaşmak içimizin birinci kapısıdır. O kapıyı hiç kimsenin kilitlemesine izin vermemeliyiz aslında. Ne yazık ki, çoğunlukla hiç değmeyecek bir insanın davranışı yüzünden, kapımızı kendimize ve insanlığa kapatıyoruz.  İnsanın doğasında vardır kendini kötülüklerden korumak. Peki, bu koruma güdümüzü nasıl kontrol altında tutmalıyız?  Yoksa kendimizi korumak adına yaşamın güzelliklerinin kapısını mı kapatıyoruz kendimize? Ben,  kendimi korumak adına, sanki kendimi hep cezalandırmışım galiba. Dostluğun güzel yüzünü seyretmenin güzelliğini doyasıya yaşamak istiyorum.   Saflığın, inceliğin ve sadeliğin manzarası olan yüzünü. Hangi renk, bu güzelliği bu denli çıplak yansıtabilir? Her yaşanılan kendi içinde gerçeğini buluyor. Ve her gerçek, anlayanın, anlatanın ve de yaşatılanın içinde hayat buluyor. Şu ellerime bak, onlar bile dostluğun o güzel yanaklarını okşamamış olmanın eksikliğini taşıyor. Yaşamak, sevmekle güzel. Dostluk, yüreğimin bir başka kapısı oldu. Ve çok kapılı yüreğimle ben mutluyum aslında. Aslolan yaşadıklarının farkına varmak ve farkında olduklarının kıymetini bilmek. Buradaki yanlış, içimizde taşıdığımız ve bizi insan yapan erdemlerimizi; erdemsizliği, yaşam felsefesi edinmiş insanların elimizden almasına izin vermemiz. O insanların amaçları da bu. İçimizdeki güzelliklere sahip çıkmak direnmeyi gerektiriyor. Tabii ki, bu direnişi sağlıklı bir yaşam birikimi ve yerleşik değerlere olan bağlılığımızla kazanılabiliriz. Farkında olmamız ve altı çizilmesi gereken asıl çelişki,  koruma adına korumamız gereken güzelliklerimizi kaybettiğimizi farkında olmadığımız gerçeğidir. İnsanın doğrularının en ufak bir olumsuzluk karşında yer değiştirmesini anlayamıyorum. Düşüncelerini duygudan yoksun abartılı sözcüklerle ifade edenlerden her zaman korktum. Yüreği ve usu boş olanların bu yüzden süse ve aşırı abartıya ihtiyaçları var. Sicim gibi yağan bir yağmurun sokakları ıslatması için reklâma ihtiyacı var mı? Yağmur, caddeleri, sokakları, ağaçları, çiçekleri yıkadığı gibi, insanların içini yıkayamaz; çünkü insanın içini kendisi yıkayabilir. Bu da, belli bir bedel ödemeyi gerektiriyor. Her şeyden önce, insanın kendisine hangi açıdan bakmayı istemesiyle ilintilidir. Hiç düşündük mü, kocaman pencereleri olan evlerde yaşayan insanların, neden yüreklerinin pencerelerinin olmadığını? Çünkü onlar,  pencerenin sadece evlerde olduğuna inanır ve bu yüzden büyük pencereli, “Bir ev” satın alır, yüreğinin pencereli “bir evi” olmaz. Aynı insanlar, bir kış günü, penceresine konmuş minik bir serçeye ekmek vermeyi düşünmez. O serçeyle konuşmayı, arkadaş olmayı bilmez. Yağan yağmurda ıslanmanın zevkinden de habersizdir. Üzerindeki kalın veya kürklü mantosu, onun dışarıdaki en güvenilir korumasıdır. Aslında, hiç kimsenin göremediği, en acısı, bizim bile farkında olamadığımız binlerce korumayla dolaşıyor olmamız. İnsanın kanayan yarası, kendi gerçeğini görmekte zorlanmasıdır. Benim böylesi bir düşünce sarmalı içinde girmemin nedeni İvan Sergeyeviç Turgenyev oldu. Onun kendi sesinden yapıtlarına yansıyan hayatını dinlemek istedim. Günlerden sonra Kasım güneşinden yararlanmak için bir çay bahçesine uğradım kahve içmek için. Yalnız başıma oturmuş çevreyi seyrediyordum. Birden oldukça kibar bir bey yanınıza oturabilir miyim? diye sordu. Yüzüne bakar bakmaz onu tanıdım. Evet,  yanıma oturmak için izin isteyen kişi İvan Sergeyeviç Turgenyev’den başkası değildi. Şaşkınlığımdan olacak ona oturun demek için bir süre bekledim. Kendime geldikten sonra sevincimden önce ona sarıldım sonra da oturmasını söyledim. Karşımdaki sandalyeye oturdu. Karşılıklı konuşmadan öylece etrafı seyrettik. Sonunda sözün kilidini ben açtım. Sevgili dostum, bana kendi hayatından söz eder misin?”

“Gülümsedi. Ben varlıklı bir toprak ağasının oğlu olarak Rusya’nın merkezindeki Oryol şehrinde doğdum. İlk gençliğimi bir kır malikânesinde geçirdim. Orada serflerin hayatını ve efendi ve serf ilişkilerini en kötü hallerini gözlemleme olanağı buldum. Zor bir kişiliği olan annem hem köylülerin hem de kendi ailesinin sefil bir hayat sürmesine yol açıyordu. Beni çok sevmesine karşı en küçük bir hatamda beni kırbaçla döverek cezalandırıyordu. Ben serfler için aracılık yaptığım için annem benim harçlığımı kesmekle yetinmedi beni konacağım servetten mahrum bırakarak sefalet içinde yaşamamı sağladı. Acı geçen çocukluğumu hiç unutmadım. Annem ölünce köylülerin durumunu düzeltmek için çok çaba harcadım. Hizmetimizdeki tüm hizmetkârları serbest bıraktım. 1861’de köylüler özgürleştiği zaman, hükümetle işbirliği yapmak için elinden geleni ardına koymadı. Ben çocukluğumda yarım yamalak eğitim gördüm.”

“Eğitim durumunuz üzerinde biraz daha yoğunlaşmak istiyorum. Eğitimini nasıl tamamladın?”

“Annem tarafından tutulmuş öğretmenler arasında her türden insan vardı. Moskova Üniversitesi’nde bir, Petersburg Üniversitesi’nde üç yıl geçirdikten sonra 1837’de mezun oldum. Tutarlı ve yeterli bir eğitim almadığım hissine kapıldığım için 1838’le 1841 yılları arasında Berlin’deki üniversiteye devam ederek boşlukları kapattım. Berlin’deyken bir grup genç Rus’la tanıştım. Bu gençler Hegelcilikten oldukça etkilenmiş bir Rus felsefesi hareketinin Alman idealist felsefesinin çekirdeğinin oluşturan gençler oldular aynı zamanda.”

“Yazmaya ilk ne zaman başladın sevgili dostum?”

“Gençliğimde genellikle Mihail Lermontov’a öykünerek şiirler yazdım.1847’de düz yazıya yönelip Bir Avcının Notları  adlı yapıtımın ilk öyküsünü yayımlatınca yazar olamaya karar vermiştim. Bu öyküm inanılmaz bir etki yarattı. Diğer öykülerle birlikte yapıt olarak yayımladığımda da aynı etkiyi yarattı.”

“Kısa bir zaman sürecinde ünlü olmanı neye bağlıyorsun?          

“Benim esnek, müzikal akıcı düz yazım kadar öykülerimin konusu da toplumda bir karşılık gördü. Öykülerimde serflerden söz ediyordum, onların yaşama ve insana bakışlarının psikolojik tahlillerini de yapıyordum. Serflerin insancıl yanlarını kalpsiz efendilerinden üstün kılıyordum.”

“Okuyucunun günümüzde bile ilk yazdıklarınızı beğeniyle okumasını nasıl açıklıyorsun sevgili dostum?”

“Okuyucunun bugün bile hayranlık duyduğu şey ara ara benim nesrime değişik yerlerine giren ve insan yaşamında karşılığı olan öyküler olmasıdır. Benim öykülerimde konu olarak irdelediğim selflerle ilgili dokunaklı ve idealist insani serf portrelerimde serfliğin insanlık dışı olduğunu vurgulamam bazılarının canını sıkıyordu. Gogol’un ölümünün akabinde benim yazdığım kısa makalem Petersburg’da sansüre uğramasına karşı Moskova’da sansüre uğramadan basıldı. Sansürcü emekli oldu ama bende itaatsizlik suçundan bir aylığına hapsedildim malikâneme sürgüne gönderilerek iki yıldan uzun süre orada yaşadım. Döndükten sonra ilk Rudin’i yayımladım. Akabinde Bir Asilzade Yuvası ile Arefe’yi yazdım.”

“İlk romanın Rudin’e ait izlenimlerini benimle paylaşır mısın?”

“1885’te yayımlanan Rudin’de 1840’ların kuşağını Alam üniversitelerinde yaşayan idealist Rus aydınları betimliyordum. Romanda benim en sevdiğim manzaraları betimleyen bölümler çoktur. “ …yaşlı ıhlamur ağaçlarının arasındaki altuni koyuluk güzel kokan bir patika; patikanın ucunda bir parça zümrüt yeşili ışık”.En sevdiğim yöntemi kullanarak bir partinin veya yemeğin bitiminde serinkanlı uysal, zeki kahramanla çabuk sinirlenen kaba gösterişçi budala arasında bir kavga çıkarıyorum. Benim karakterlerimin tipik kaprisli davranış şekillerini görebilirsin. Bizim dönemimizde Rusya koca bir rüyaydı. Kitleler uydudaydı tabiri caizse. Aydın entelektüeller gecelerini uykusuz geçirirlerdi. Gecelerini ülke sorunlarını konuşarak geçiren gençlik yürüyüşe ancak geç saatlerde çıkarlardı. Benim genç kız karakterlerim yataktan hemen kalkıp tel çemberli terliklerini giyer yüzlerini yıkar kokularını sürünür ve öyle bahçeye koşarlar. Bahçede kaçınılmaz buluşmalar gerçekleşir. Rudin Almanya’ya gitmeden evvel Moskova Üniversitesi’nde okur. Bir karakter olarak 1840’ların ilerlemeci idealisti Rudin’i Hamlet’in yanıtını özetliyor: “Sözcükler, sözcükler, sözcükler.” İlerlemeci fikirlere sarılıp sarmalanmışlığına karşın oldukça etkisiz biri. Soğuk kalpli, sıcak bir kafa. İktidarda her şeye karşın kalmayı beceremeyen bir heveskâr, eyleme geçemeyen bir işgüzar. Onu seven ve kendisinin de sevdiği kız, annesinin onunla evlenmesine razı olmadığını söyleyince, kızdan hemen vaz geçer oysaki kız onunla her yere gitmeye razı iken Rudin kızı bırakıp çekip gider ve Rusya’nın dolaşmadık hiçbir yerini bırakmaz ama neye el atsa başarısız olur. Yakasını bırakmayan kötü talihi ve usunun enerjisini birkaç belagatli sözden öte duygularını ifade edememe yetersizliği Rudin’i şekillendirir ve kişiliğini belirginleştirir ve 1848 yılının Paris’inde kurulan barikatlarda lüzumsuz şekilde ama kahramanca ölür.”

“Sevgili Dostum. “Bir Asilzade Yuvası” romanın hakkında ne düşünüyorsun?”

“1858’de eski dönemlerdeki seçkinlerin Ortodoks ideallerinde soylu olan ne varsa, yücelttim. Romanımın kadın kahramanı Liza saf ve gururlu benim kızımın mükemmel cisimleşmiş halidir”.

Arefe romanın hakkında neler söylersin?”

1860 yılında yazdığım Arefe aşığı İnsarov’un ardından gitmek için ailesini ve memleketini terk eden benim bir başka kız öykümdür. İnsarov’un tek amacı Türklerin elindeki ülkesini özgürlüğe kavuşturmak olan bir Bulgar kahramanıdır. Yelena bir savaşçı olan İnsarov’u Rusya’daki gençliğinde benimsediği beceriksiz delikanlıya tercih eder. İnsarov veremden ölür ama Yelena kahramanca yoluna devam eder. Tüm iyi niyetime karşı Arefe sanatsal açıdan benim başarısız bir romanımdır. Ne garip ki, en popüler olan romanım da Arefe’dir. Yelena bir kadın karakter olmasına karşı toplumun istediği kahraman insan tipidir; Aşk ve görev üzerine her şeyinden hiç düşünmeden vaz geçen yazgının yoluna çıkardığı zorlukları cesurca göğüsleyen, özgürlük idealine düşkün, mazlumlarım özgürleşmesine, kadınların hayatlarını gönlünce yaşaması özgürlüğüne kavuşmasına en önemlisi sevme özgürlüğüne yürekten bağlı bir kadın. Bana etkili Rus erkeği yaratmadığım için eleştirilerde bulundular.”

“Senin ölümsüz yapıtın olan “Babalar ve Oğullar” üzerine konuşmak istiyorum. Bu yapıtın hakkında ne düşünüyorsun?”

“1840’ların iyi niyetli, beceriksiz ve zayıf insanlarıyla, devrimci yeni nihilist gençlik arasındaki ahlaki çatışmayı sergiledim. Bu genç neslin temsilcisi olan Bazarov, saldırgan şekilde materyalisttir; onun için ne din ne ahlaki değerler ne de estetik söz konusudur. Kurbağalardan başka hiç bir şeye inanmaz; onların da tek anlamı, kendi pratik bilimsel deneysellerinin sonuçları olmasıdır.  Ne ayıp ne de utanç bilir. Ben Bazarov karakterimi ne kadar övsem de Bazarov aracılığıyla övdüğümü düşündüğüm radikaller öfkelendiler ve Bazarov’u kendi karşıtlarını memnun etmek üzere yaratılmış bir karikatür olarak algıladılar. Çok öfkelendiler bana. Benim bütün yeteneğimi yitirdiğimi düşünüyorlardı. Bir an afalladım. Ne yapacağımı bilemedim. İlerlemeci topluluğun güvenini kazanmışken, iğrenç bir umacıya dönüşmüş olarak buldum kendimi. Ben oldukça kibirli birisiydim. Salt şöhret değil, şöhretin dışsal belirtileri de çok önemliydi benim için. Hem çok gücendim hem de çok hayal kırıklığına uğradım. O sırada yurtdışındaydım hayatımın büyük bir kısmını yurtdışında geçirdim sadece kısa süreliğine döndüm Rusya’ya.”

“Yaşadığınız kırgınlık ve hayal kırıklığından dolayı edebiyatı bırakmayı düşündünüz mü?”

“Evet, düşündüm. “Yeterli” başlıklı metinde edebiyatı bırakma kararımı açıklıyordum. İki roman daha yazdım kararımın akabinde ve hayatım boyunca yazma serüvenini sürdürdüm. Duman’da Rus toplumunun tüm sınıflarına ait yakınmalarımı dile getirdim. Bakir Topraklar’da 1870’te yaşadıkları dönemin toplumsal hareketleriyle yüzleşen iki tip Rus sergilemeye çalıştım. Roman kahramanı Nejdanov’un Hamlet misali tereddütler; kültürlü, rafine gizliden gizliye şiire ilgi duyar. Benim olumlu kahramanlarım gibi mizah duygusundan yoksun biridir Nejdanov. Üstüne üstlük marazi bir aşağılık ve işe yaramazlık duygusunun etkisi altındadır. Marianna saf hakiki amacı uğrunda ölmeye hazır ciddi ve naif bir kız. Solomin ise sessiz ve güçlü adam. Markelov, namuslu ahmak. Sipyagin ve Kalomeytsev’de sahte liberallerle dürüst gericiler vardır. Ben sarih yazdığım için hiçbir şeyi okurun sezgilerine bırakmıyordum bir şeyi aklıma düşürüp sonra da bunun sıkıcı bir şekilde ne olduğunu açıklıyordum. .Romanımın zahmetli önsözleri ve uzun hikâyeleri okuyucuya ıstırap verecek denli yapaydır; ben karakterlerimin yazgısı hakkında okuyucunun merakını iyice tatmin etmek için sanatsal dehamı tehlikeye atacak kadar zor bir şekilde elimden geleni yaptım.”

“Sevgili dostum elimdeki yapıtta senin hoş bir yazar olmakla birlikte büyük bir yazar olmadığın yazıyor. Asla Madam Bovary’yle kıyaslanacak bir şey yazmadığını, seninle Flaubert’in aynı edebiyat ekolüne mensup olduğunu söylemenin yanlış olduğunu, senin gündemdeki toplumsal problemlerle meşgul olma konusundaki hevesin de konuları ele alışındaki banallik de, Flaubert’in haşin sanatıyla benzerlik taşımadığını yazıyor. Bu konudaki fikrini benimle paylaşır mısın?”

“Sevgili Bedriye, her yazar kendi dünya görüşünden yola çıkarak yazar. Ben de hayata bakışımdan yola çıkarak gündemdeki konuları okuyucunun tüm çıplaklığıyla anlaması için elimden geleni yaptım. Kimsenin sanatsal dehasıyla yarışmayı düşünmedim. Kaldı ki ben Gorki ve Çehov gibi Rusya’nın dışında oldukça şöhretliydim. Bu yazarlarla benim aramda doğal bir bağ kurmak yanlış olur. Benim en kötü taraflarımın Gorki’nin eserlerinde yer bulduğu, benim en iyi taraflarımın da Rusya manzarası anlamında Çehov tarafından çok güzel bir şekilde geliştirildiği görebilirsin.”

“Sevgili dostum, Bir Avcının Notları ve romanların dışında çok sayıda hikâye, uzun hikâye ve haber yazdın. Bunlardan erken tarihli olanların pek özgünlüğü veya edebi kıymeti yoktur;  sonradan yazdıkların arasında bazıları oldukça dikkat çekicidir. “Sakin Köşe” ile “İlk Aşkı”ı anımsamak yeterlidir diye düşünüyorum. Ben bunlardan yola çıkarak şunu sormak istiyorum: Mutlu bir hayatın oldu mu? Yaşamın sana iyi davrandığını düşünüyor musun?”

“Sevgili Bedriye, kişisel hayatımda mutlu olmadım. Çileli geçen bir çocukluğum vardı, annemden dolayı.   Hayatımın tek gerçek ve büyük aşkı ünlü şarkıcı Pauline Viardot-Garcia’ydı. Kadının mutlu bir evliliği vardı; ben onların aile dostlarıydım. Ben hiçbir mutluluk beklentisi olmaksızın hayatımı ona adadım. Sevdiğim kadının yakınında yaşamaya özen gösterdim. Sevdiğim kadının kızları evlendiğinde onlara bir drahoma verdim. Rusya’da olduğumdan daha çok mutluydum yurtdışında yaşarken. Yurtdışında radikal eleştirmenler yoktu. Merimée ve Flaubert’le dost olmuştuk. Yapıtlarım Fransızcaya ve Almancaya çevrilmişti. Batı’nın edebiyat çevrelerinde en büyük yazar olmakla beraber tek Rus yazarı olarak algılanmamın huzuru yaşıyordum. Çekiciliğim ve zarif tavırlarla yabancıları etkiliyordum ama Rus yazarları ve eleştirmenleriyle karşılaştığımda hemen kibirleniyor ve sıkılganlaşıyordum. Tolstoy, Dostoyevski ve Nekrasov’la ağız dalaşına girmiştim. Tolstoy’un dehasını takdir ettiğim kadar onu kıskanıyordum da. 1871’de Paris’e yerleştim. Madam Viardot’ya gönülden bağlı olmama karşı kendi ailemi kuramadığım için acı çekiyordum. Dostlarıma yazdığım mektuplarda yalnızlıktan şikâyet ediyordum. Rusya’ya dönmeyi arzu etmeme karşı yerleşik düzenimi değiştirme gücünü kendimde görmüyordum. İrade gücünden yoksunluk benim en zayıf noktamdı. Babalar ve Oğullar yayımladıktan sonra eleştirmenlerin yapıtımı acımasızca eleştirmesini kabullenmekte zorluk çekiyordum tüm bunlara rağmen Babalar ve Oğullar Rusya’da çok okunan yapıtlar arasına girmişti. Yapıtlarım çok seviliyordu; romanlarım her zaman çok okundu dille getirdiğim liberal fikirler halkı özellikle de gençleri bana doğru çekiyordu. 1883’te Paris yakınlarındaki Bougival’de öldüm ama bedenim Petersburg’a  getirildi. Binlerce kişi tabutumun arkasında mezarlığa yürüdü. Cenazem oldukça kalabalıktı; bir sürü dernek temsilcileri katılmıştı. Bir sürü çelenk gönderilmişti tören alayı neredeyse üç kilometre uzunluğundaydı. Rus okurları bana duydukları sevgi ve vefalarını göstermekte cimri davranmamıştı.”

“Sevgili dostum, sen doğayı resmetmekte başarılı olduğun kadar İngiliz taşra kulüplerinde gördüklerine benzer renkli küçük karikatürler boyamakta da ustaydın.”

“Evet, o konuda gerçekten ustaydım. Altmışlı ve yetmişli yılların Rusya’sındaki züppelerin, ünlü kişilerin karikatürlerini yaptım. Benim üslubum tuhaf bir şekilde parça bölüklük etkisi yaratır; çünkü benim çok sevdiğim bazı bölümler diğerlerinden fazla pohpohlanmıştır dolayısıyla sanki benim tercihimle güzel sarih ama çekicilikten uzak nesrin umumi akışı içinde güç ve esneklikle büyüyerek öne çıkar. Ben güzel şeyleri yazmaya koyulduğumda benim zarafetimle yuvarlanmış cümlelere pek yakışıyordu. Öykülerimde kullandığım anlatıcılar yapay, hatta topaldır; karakterini izlerken İki Toprak Sahibi’nin kahramanı gibi topallamaya başlar. Dehamın, edebi hayal gücü bakımından, bir başka anlatımla betimleyici sanatımın özgürlüğüne denk gelen hikâye anlatım biçimlerini doğal şekilde bulmak bakımından yetersiz kaldığını düşünüyorum. Romanlarım ve kısa öykülerim büyüleyici bir biçimde betimlenmiş çeşitli mekânlardaki konuşmalardan oluşur, hoş kısa biyografilerle zarif taşra resimleriyle bölünen güzel uzun konuşmalar vardır bunların arasında. Rusya’nın eski bahçelerinin dışındaki güzellikleri aramak için arayışlara girdiğimde düşkün bir tatlılığa bürünür. Benim yazım deham hakkında yazılan şu saptamayı yerinde buluyorum:” Onun mistisizmi  parfümlerle, sislerle,  her an canlanabilecek eski portrelerle, mermer sütunlarla vs. dolu plastik pitoresk bir mistisizmdir” Benim hayaletlerim insanların tüylerini ürpertmez; daha doğrusu yanlış şekillerde ürpertirler.   Güzelliği betimlerken oldukça cömert davranırım. Altınlar, kristaller, ipekler, elmaslar gibi…”

“Düzyazı şiirler (1883) yapıtın hakkında ne düşünüyorsun?”

“Bu yapıtım diğer yapıtlarımdan eskidir. Bunların melodisi hep yanlıştır; cilaları ucuz durur ve felsefi, inci çıkarmak için suya dalmayı haklı çıkaracak kadar derin değildir. Gene de saf dengeli Rus nesrine öncülük eder. Benim düzyazılarım nasıl tam yağlı sütü akla getirmiyorsa, düzyazı şiirlerimde sütlü tatlı gibidir. Benim en iyi metinlerimden biri de Bir Avcının Notları’dır. Yapıt köylüleri biraz idealize etmesine karşı benim en sade, en sahici karakterlerimdir. Ayrıca mekânlara, insanlara ve tabii ki doğaya ait son derece tatmin edici betimlemeleri içerir. Benim bütün karakterlerimin içinde en mükemmeli “Turgenyev kızı’dır. Maşha (Sakin Bir Köşe), Natalya (Rudin)  ve Lisa (Bir Asilzade Yuvası)  anımsatmakta yarar var diye düşünüyorum. Rus kadınlığını yüksek bir merhum olarak yaratma konusunda üzerime düşen görevi layığıyla yaptığımı düşünüyorum. Benim hayatım ve yapıtlarım konusunda sana söyleyeceklerim bundan ibaret sevgili Bedriye.”

“Şu ana kadar gerek senin yazın dehan gerekse hayatın konusunda elimdeki kitaba gereğinden fazla bağlı kaldım.Yer yer aynı cümleleri yazdığım da oldu.  Şu an elimdeki kitabı bir kenara bırakıyorum. Bana göre sen kibirli değilsin, sadece sevme ve sevilme arzusuyla yanıp tutuşan birisisin. İçindeki aşağılık duygusunu yenmek için şöhrete ve şöhretin sana getirdiği ilgiye bu yüzden çok bağımlısın. İçindeki yalnızlığı tüm çıplaklığıyla dile getirmeyecek denli gururlusun. Aşka ve sevdiğin kadına hiçbir şey beklemeksizin hayatını adaman her türlü övgünün ve sevginin değerini yüceltmenin olmazsa olmazıdır. Mutluluğun ne olduğunu hayatı boyunca bilmeyen birisi olarak yalnızlık ile mutsuzluğunu onuruyla taşıyacak kadar da bilgesin. Çocukluğunda annem tarafından gördüğün işkenceye rağmen romanlarında kadın kahramanları yücelttin. Yapıtlarına eleştirmenler kadar acımasız bakmıyorum. Dilimize çevrilen yapıtların beğeniyle okunuyor hâlâ. Rus yazarlara karşı öfkenin altında yatan asıl nedenin kendini onlarla yarıştırıyor olmandır. Sanat dehanın onların gerisinde kaldığını görmek ruhunu ve gururunu fazlasıyla incitiyordu. Bu yüzden gerçeklerle yüzleşmemek için Rusya’da değil de yurtdışında yaşamak sana kendini daha iyi hissettiriyordu. Yazdıkların, yaşadıklarından beslendiğin kadar toplumsal gerçeklerden de besleniyordu. Çocukluğunun izlerini yapıtlarında özelliklerde serfler hakkında yazdıklarından anlaşılıyor. Erkekleri korkak ve yetersiz bulmanın altında yatan gerçekse senin gerçeklerle yüzleşme cesaretinin olmamasında kaynaklanıyordu. Bir aileye ait olma istediğine rağmen bir aile kurmamanı zaaflarını yenecek gücü ve sevgini bir başka kadına vermeme konusundaki kararsızlığından kaynaklanıyordu. Tüm bunlara karşı yaşadıklarına ve hislerine ölüne değin ihanet etmedin. Çıkarların için kimsenin karşısında boynunu bükmedin. Bildiklerin ile inandıklarını kahramanların aracılığıyla ölümsüzleştirdin. Münzevi bir hayat yaşadığını düşünenlere inat, içinde oldukça sosyal bir hayat yaşadın doğrularına bağlı kalarak. Dostluklara hayatında önemli bir yer verdin ve dostlarına ihanet etmedin. İnsanlığın kütüphanesine kazandırdığın yapıtlarla katkıda bulundun. Hayatta hiç kimse senin kadar sevilmemiş olmanın ağırlığını yüreğinde taşımadı. Bu sevgini evlenerek bir eşe ve baba olarak çocuklara vermeni isterdim. Sevgiye yüklediğin anlamdan yola çıkarak çocukların olsaydı çok iyi bir baba olacağını düşünüyorum. Yalnızlığa kendini mahkûm eden güzelliklerin dervişi olarak algılıyorum seni. Tam anlamıyla ne yazdıkların ne de yaşadıkların doğru algılanmadı. Dünya ve insanlara belki bu yüzden kırgın ayrıldın aramızdan. Hem yaşadıklarınla hem de yazdıklarınla kendini gerçekleştirdiğin için huzurlu olmalısın. Yalnız değilsin. Sevenleri çok olan bir yazarsın. Bana verdiğin bilgilerden ziyade karşılıksız dostluğun için sana minnettarım. Bir sonraki buluşmamızda buluşmak dileğiyle esen ve şen kal.  

Kaynak: Rus Edebiyat Dersleri. Vladimir Nabokov. Türkçesi: Yiğit Yavuz, Fatih Özgüven, Ayşe Nihal Akbulut. İletişim Yayınları. S. 103-149.

                                                            

 

İmece Dergisinde Yayımlanan Yazım


 







Dünyayı Kendine Sahne Yapan Bir Dahi: Shakespeare

Bedriye korkankorkmaz

Sone 7: Bak,  o canım aydınlık kaldırırken doğudan/ alev alev başını, çevrilir bütün gözler /onun taze doğan güzelliklerine hayran/ ve kutsal görkemi ne hizmet etmeği özler/ sarp yamaçtan çıkarken göklerin tepesine/ gençliğinin gücünü andırır orta yaşı/ gülyüzüne o fani bakışlar tapar yine/altın yolculuğunda hepsi onun yoldaşı/ yorgun arabasıyla doruğa çıkar çıkmaz/ yaşlılık çağı gelmemiş gibi bırakır günü/ üstünden ayrılmayan gözler ona hiç bakmaz/başka yerleri süzer, izlemez çöküşünü/ sen de kendi öğle’nde ölüp gözlerden ırak/ unutulmaktan kurtul-bir oğul yaratarak: (Türkçesi: Talat Sait Halman)

Son zamanlarda Shakespeare ‘in gerek yapıtları gerekse kendi hayatı ilgi alanım oldu. İngiltere’nin dünyaya mal olmuş sanatçısının insan yanını bir başka mercek altında incelemek istiyorum. Bugüne değin onun hakkında yapıtlarına dair bilgim vardı. Salt bilgi, benim arayışlarımın arasına girmiyor. Ruhu ölümsüz olduğuna göre pekâlâçağrılarıma yanıt verebilirdi. Çok mu kibirliydi yoksa beni mi duymuyordu? Bu türden ikilemler arasında onun yapıtlarıyla kendimi teselli ediyordum. Havalar ısınmış,  güller, güler yüzünü gösteriyordu insanlara. Güllerin özellikle de yaprakların hüzünlü ayları geride kalmıştı. Doğa tüm güzelliklerini insanın / insanlığın hizmetine sunmaktan dolayı mutluydu. Her zaman altında oturduğum bir ağaç vardı. O ağacınaltında kuşların cıvıltısını duymaktan inanılmaz mutluydum. Ağacın altındaki banka tek başıma oturmuş denizi seyrediyordum. Deniz hırçınlığını yitirmiş sahili okşuyordu dalgalarıyla. İnsanlar çocuklarının ellerinden tutmuş hava aldırıyorlardı. İçimi en çok tasmaylaköpeklerini dolaştırmaya çıkarmış insanlar acıttı. Tasmayla dolaşmak bana savaş esirlerini anımsatıyordu. Shakespeare hakkında bugüne değin yaptığım araştırmaları okuyordum. Bir an yanıma gayet kibar bir beyin yaklaştığını fark ettim. Ben çalışmalarımı okumaya devam ettim. “Yanınıza oturabilir miyim?” diye soran beyin yüzüne bakar bakmaz onun çağrılarımı duyup da gelenShakespeare olduğunu algıladım. Sevindim. Kelimeler boğazımda düğümlendi. Yutkunurken zorluk çekiyordum. Bir süre konuşamadım heyecandan. Bir dostum daha vardı: Shakespeare! Mutluluğum bundandı. Söküp attım ruhumu paramparça eden yalnızlığı. Yaşam doldum. Yaşamaya kucak açtım yeniden. Ağaçlara kuşlara börtüye böceğe daha farklı gözlerle bakmaya başladım.Hayat nasıl da değişkendi; tıpkı duygular gibi. Biraz önce farklı bakıyordum hayata şimdi farklı.Aklıma dostu olmadığı için yel değirmenlerine saldıran Cervantes geldi. İnsanın dostu olması ne güzel dedim içimden. Sözün kilidini ben açtım:

“Sevgili Shakespeare, senden önce dramlar nasıldı? Dramların kilisenin boyunduruğu altında olduğu doğru mu?”

 O, önce bana sarıldı. Bir süre temiz havayı ciğerlerine çektikten sonra ağladığını gördüm. Gözlerinden yanaklarına doğru süzülen yaşlara tanık etmenin olağanüstü bir an olduğunu kabul ediyorum. Ben de ona sarıldım. Sözün tükendiği yerden seslenmiştim ona; onun ruhuna. O da sözün tükendiği yerden sesleniyordu bana. Bir an ruhunun ezikliğini algıladım. Utangaç ve naif kırılgan bir ruh… Beni ona daha çok yaklaştırmıştı. Tam anlamıyla eşitti duygular bazında ilişkimiz.

“İnsanların var olmasıyla birlikte dram da var olmuştur. Dram da İngiltere’de dine bağlı ve ona hizmet eden bir faaliyet türü olarak meydana çıktı” dedi ve sürdürdü konuşmasını: “Bu yüzden önceleri içeriği tamamen diniydi. Zamanla dışarıdan gelen tesirlerinsani duyguları dadramadahil etti.  Öyle bir noktaya geldi ki kilise dini terbiye etmek istiyorsa halka tiyatroyu sevdirmek zorundaydı. Bu zorunluluk sayesinde tiyatronun içeriği zamanla yavaş yavaş farkında olmadan değişiyordu. Bu değişimler içinde halkı daha fazla boyunduruk altına almakiçin mizahabaşvurdular. Bu da tiyatroda bir devrimin de kapısını araladı.  Ortaçağ dramları takdir edersin ki, değişmeye başladı. Konular değişti Bedriye. İlk değişim tiyatronun İncil’den alınan mystére’ler olmaktan çıktı; azizlerin başlarından geçen vakalara dönüştü. Örneğin temsiller kilisenin içinde değil, dışında verilir oldu. Temsilleri verenler artık papazlar değil, amatör sivillerdi. Buna benzer değişikler benim dönemime kadar yapıla gelmiştir.”

“Sevgili Shakespeare, ailenin geçmişini benimle paylaşır mısın?”

“Babam John Shakespeare adında birçiftçiydi. 1550 yılında yakın bir kasabadan göçüp gelerek Stratford’da yerleşti.  Her çeşit mal satan bir dükkânı işletiyordu. Zengin varlıklı bir ailenin kızı olan Mary Arden’le evlendi.  İlk iki kızları küçükken öldü. 1564 yılında William Shakespeare üçüncü çocukları olarak doğdu. Gittikçe itibarı artan babam kasabanın belediye meclisine aza olmuşu. Benden sonra da iki kızı ile üç oğlu daha oldu babamın. Kardeşlerimin hepsi de benden önce öldüler.”

“Shakespeare’in öğrenciliği ve gençliği nasıl geçti?”

 “Sevgili Bedriye Ben kasabalıyım. Okula kasabada başladım. Kasabadaki öğrenciliğimde fazla olmamakla birlikte Latince öğrendim.  Babamın bozulan işlerinden dolayı okulu bırakmak zorunda kaldım ve babama dükkânda yardım ettim. Ben okuldayken Terentius’unPlautus’un oyunlarını okumuş,  seyretmiştim. Okul dışında renkli bir yaşam sürüyordum. Ailece her Pazar kiliseye gittiğim için  her yönüyle Hıristiyanlığın etkisi altına girdiğimi daha sonraları fark ettim.

On sekiz yaşımda Anne Hathaway ile birlikte olduğum için kız tarafının baskısıyla evlendirildim. Önce bir kızım daha sonra da ikiz çocuklarım oldu. Kızıma Judith oğluma da Hamletadını verdim. Kısa bir süre sonra eyaletin hâkimi hem de parlamentoda temsilci olan, Sir Thomas Lucy ile aramız bozuştu. Bu olayların akabinde kasabadan ayrıldım.”

“Sevgili  dostum, eşini sevmediğin ve bu tartışmayı bahane ederek eşinden bilerek ve isteyerek uzaklaştığın doğru mu? Söylentilere göre eşine mirasından sadecekötü bir yatak bırakmışsın.”

“Bedriye, ben eşimle baskıyla evlendim. Zorla olan güzellik de ancak bu kadar oluyor. Eşimdenayrılmasaydım ben Shakespeare olamazdım.  Dünyayı kendime sahne yapabilir miydim eşimin yanında? Benim için dünya salt sahne değildir. Hem şair hem de oyun yazarı olarak trajedilerimdeki komedilerinde yer alan kişilerin sözlerini dile getirmekle yetinmedim; şiirlerimde de onların sözlerini açıkladım. Benim dünyam eşim değil; sonelerdir. Sonelerime senin de bildiğin gibi dramatik ses değil, lirik ses egemendir. Bu sonelerde insana dair tüm duyguları bulabilirsin. Derin sevinçleri, derin hüzünler… On altıncı yüzyılda yazılan Soneler bugünde geçerliliğini koruyor.”

“Sevgili Dostum,  senin döneminde oyunculuk nasıldı?”

“Bedriye, O zaman Londra’da çeşit çeşit eğlence yerleri mevcuttu. Eğlence yerleri belediyenizamlarından kurtulmak için şehrin dışında kurulmuştu.  Bu eğlence yerlerinde sirkler ve buna benzer yerler de mevcuttu.  İki tane tiyatro mevcuttu. Bu uzak yerlere ancak araba ve atla gelinebiliyordu. Ben önce tiyatronun dış kapısından işe başladım; yavaş yavaş sahneye ulaştım. Ben oyunculuğa başladığımda Londra’da sekiz on oyuncu kolu vardı, her bir kolda da yirmi kadar oyuncu vardı. Ben bunlardan birine katıldım. Onların içinde kendimi göstermem zaman aldı. Ben eski oyunları yenileme görevini üstlendim. VI. Henry adlı üç bölümlükoyunum bu mahiyettedir.Oyunun devamı niteliğinde olanIII. Richard’ı yazdım. Dahası çıraklık yıllarımda bir dizi oyun yazdım. 1594-1596 yıllarından başlayarak II.Richard, Romeo ile Juliet, Venedikli Tacir gibi oyunlarla ünün kapıları bana açılmıştı. II. Richard’da tarihten yararlandım. Bu yönleriyle zayıftılar. Kendi içine kapanık,  çekingen, kendi içlerinde düşünmeyi seven kahramanlarımolgunlaşıyordu benim gibi. Hamletbenim olgunluk dönemi oyunum oldu.”

“Tarihte İngiliz kahramanlığı üzerine en gururlu duran V.Henry halk kahramanı Essex Beyi’nin İrlanda seferini anlatır. IV. Hery’i  komedisi kraliçenin çok hoşuna gitti. Bunun üzerine Windsor’lu Şen Kadınlar komedyasını yazdım. Benim yarattığım tipler sevildi. Falstaff, hakim, Shallow gibi tiplerdi bunlar. Olgunlaşmam öyle kolay olmadı. Bugün bakıyorum da Bedriye, o tipleri bugün farklı bir olgunluk içinde ele alırdım Anlayacağın yine de güzel dramlar olarak kabul ediyorum onları.  Bütün eserlerimde kullandığım on birlik hece, kafiyesiz nazım mısra sonunda soluksuz kalmıyorakıcılık da kazanıyor Venedikli Tacir’deShlock, Beğendiğiniz Gibi’deJacques,Julius Caesar’daBrutus’da kısmen olsa bu türden derinliğin izlerini görmek mümkün. 1595 ile 1600 yıllarındaki eserlerin derinliği daha farklıdır.  Buna karşı Francis Meres İngiliz şairlerini Yunan, Latin ve İtalyan şairleriyle karşılaştırılırken benim on kadar eserimi saydı ve tragedyalarımın ise Plautus’tan aşağı kalmadığını söyledi.”

“Sevgili Shakespeareher sanatçınınbir altın dönemi oluyor yazın serüveninde. Senin altın çağın ne zamanı kapsıyor?”

“Ben iyi bir oyuncuydum. Birinci sınıf bir yazardım. 1597 yılında Stratford kasabasının en büyük evini bahçesiyle birlikte satın aldım. Aileme de bir arma armağan ettim. Kısa bir süre sonra da tiyatronun bir oyuncusu değil, hissedarıydım. Kuru Gürültü,Beğendiğiniz Gibi,On İkinci Gece  iki yıllık eserlerimdir.  Elbette hayata bakışım değişiyordu Bedriye. Bu değişim benim yapıtlarımda belli ediyordu kendisini. Elizabeth’in döneminin sonyılları politika bakımından olduğu kadar,din, ahlak ve sanat bakımından da bunalımlıydı.  Bu kargaşaya benim hüzünlerim dekarışınca hepten zor oldu 1600 yılları benim içinUmut kıran acılarla tanıştım.Hamlet ve Othello, Kral Lear, Macbeth,AtinalıTimon, Yalnızlar Komedyası,  Bir Yaz Gecesi Rüyası, Veronalı İki Centilmen, Bir Kış Gecesi Masalı…gibi tragedyalardan ziyade  Kısasa Kısas,İşin Sonuna Bakmalı gibi komedyalarda bu acıların izlerini görebilirsin. Ben yazdıklarımda tarihe, hikâyelere,  şiire her zaman sadık kaldım. Buna karşı Kral Lear’ın küçük kızı ablasının ordularını yendikten sonrahükümdarlığı ele geçirip babasına veriyor. Kordelia’nın yenilip öldürülmesi sonucunda ihtiyar hükümdarın çıldırmasıyla bitiyor oyun. 1603 yılında  “I.James” Kralın oyuncuları” adıyla kendi hükümdarlığına aldı bizleri.PeriklesCymbeline, Kış oyunları, Fırtına,  çilelerimin ardından gelen yorgunluğun eserleridir. İyi ile kötünün karşı karşıya geldiği bu eserler,iyinin sabır ve anlayışıyla kötüyü doğru yola getirmesiyle bitiyor. Her ne kadar benim bakış açım değişmiş olsa da son oyunlarımda hep karanlıkta kalanları aydınlığa çıkarma azminde oldum.”

“Tüm bu çalışmaların sayesinde  ekonominde  hatırı sayılır bir değişikliğe  oldu mu?”

“Sevgili Bedriye, bu çalışmalarım sayesinde hem itibarhem de ekonomik durum açısından  sınıf atladım. Kazandığım parayla yeni yerler aldım ve kasabalılar arasında sevilen sayılan birisi oldum. Artık Londra’ya işim düştükçe gidiyordum. Oğlum Hamlet’i  de on bir yaşında kaybetmiştim. Ölümün soluğunu ensemde hissettiğim için vasiyetimi hazırladım. Zaten şair arkadaşlarımla birlikte çok fazla içki içtiğim için hummaya yakalandım ve 23 Nisan 1616 tarihinde öldüm.”

“Sevgili Dostum, yapıtlarının basıldığını gördün mü sen?”

“ Birçoğu sağlığımda basıldı. Adımla çıkan belli başlı eserlerimin arasındaVenüs ile Adonis(1593),Lucretia’nın Kaçırışı( 1594) iki mazlum hikâyeile sayısı yüz elliyi geçen Soneler(1609) yayımlandı.”

“Sevgili Dostum Sonelerine gelmek istiyorum. Soneler hakkında neler düşünüyorsun?”

“Sevgili Bedriye, Soneler tartışma yaratan eserlerimdir. Sonelerin ilk yüz yirmi altısı bir delikanlıya diğer yirmi altı sone deesmer bir kadına yazılmıştır.  Soneleri yazdığımdelikanlı hem soyludur hem de yakışıklıdır.  Ben o zamanlar yaşlanmaya başladığım için onu çok seviyordum. Bu delikanlının sahip olduğu güzelliğin yitip gitmesini istemiyordum.Onun evlenerek güzelliğini çocuklarında devam ettirmesinden yanaydım.Özüne bakarsan delikanlının asıl güzelliği benim dizelerimdeki güzelliğidir.  Ben tüm güzellikleri kendi dizelerimde garanti altına alıyordum.   Oysakigüzelliğini şiirlerimde ölümsüzleştirdiğim delikanlı yokluğumda sevgilimle yatıyordu. Olayınfarkına vardığımda da yalvararak kendini bana affettiriyordu her seferinde.  Metresimfettandır, zekidir; sözcüklerle ifade edilmez bir çekiciliği vardı. Her seferinde beni kendi çekiciliğiyle büyülüyordu. Bu iki kahramanın kimler olduğu konusunda birçok varsayım ortaya koyuldu. Soneler’imde W.H Harfleriyle kişileştirdiğim insanların kimliklerine dair yapılan yorumlara gülüyorum. Bizim dönemimizde eserler Kayıtlar Dairesine yazdırılırdı. Onlarda sadece kayıt parasını almaya bakarlardı.  Eserleri kimin adına kaydının yapıldığına dair kontrolü yapılmıyordu. Bu günde bu türden bilinmezlikler bilinmezliklerini koruyor. Oynanan oyunlar sarayın eğlence sorumlusu tarafından sansür edilirdifakat sansürlerinkayıtları tutulmazdı. Oyunların ya da şiirlerin ne zaman çıktığı kesinlik kazanmıyor böyle olunca.Ben bile bu konuda bilgiye sahip değilim. Ölümümden yedi yıl sonra 1623 yılında iki oyuncu arkadaşım tarafından çıkarıldı eserlerim.Oldukça oylumlu bir yapıttır. Birinci Follo diye anılır yapıt. Yapıtlarımdan ötevarlığımı da inkâr etmeye kalkıştılar.Eserlerimin sahibi olmadığım yönünde birçok söylenti çıktı.”

“Sevili Dostum ben yine Sonelere dönmek istiyorum.”

“ Bedriye benim tüm hayatım Soneler’dir. Benim insan yanıma en çok şiirlerde rastlarsın. İnceden inceye yağan kar gibi, sevgilerde iştah kabartan cinsellikle karşılaşırsın. Soneler İngilizceninen güzel örnekleri arasında olmakla beraber aşk edebiyatının en güzel örnekleri arasına girmiştir. Bu şiirlerde duygu ve düşünce derinliği söyleyiş zenginliği bakımından ölümsüzlüğe ulaşmıştır. Yüz elli dört Sone ilk kez Thomas Thorpe tarafından yayımlanmıştır. 1640 yılında Soneler, John Benson tarafından yeniden yayımlanıyor. O da şiirlerimi kendisince düzeltmesini yapıyor. Sonraları ise Soneler’in başka dillere çevirisi yapılıyor. Rönesans İtalya’sındabaşlayan Sone türü öncelikle İngiliz şiirlerinde genişölçü biçiminde geliştirerek kullanmıştır. Ben Sonelerdenolgun bir lirik şiir aracı olarak yararlandım; bu ürünün en sağlam ve güzel örneklerini verdim. Şu saptama benim şiir çizgimi doğru kavrıyor:  ‘Uyak düzeninde görüleceği gibi İngiliz sonesi üç dörtlükle bir beyitten meydana gelmişe benziyor. Genellikle birinci dörtlük, konuyu sunar; ikinci dörtlük konuyu genişletir; üçüncü dörtlük geliştirip doruğa götürür; son iki satırsa şiirin özü ile sanatını verir.’ Sonelerimi her zaman bu sıraya göre yazmadım. Biçim bakımındaysa fazla değişiklik yapmadım. Sone 126’da 14 değil 12 satır vardır. Sone 135 apayrı bir uyak düzeniyle yazılmıştır ( abab/bcbc/adad/aa)Ben şiirlerimde İngiliz şiir kuralına değişmez bağlarla bağlıolmadım. Vurguların yerini değiştirdim; duruma göre hece eklediğim de oldu. Şiirde ses ve anlam bütünlüğüne özen gösterdim. 154 sonemin ana teması sevgidir. Sevginin öyküsünü yazdığımı düşünüyorum.”

“Bazı eleştirmenlere göre Soneler senin değil, sanatın sesidir.Bir yandan sevgilinin diğer yanda ise delikanlının güzelliklerini şiirlerinde kayıt altına alıyorsun. Şu bir gerçek: Acı ve çile de hayatına böyle yansıyor. Hayatın boyunca doyumsuz bir aşkın özlemini duyumsuyorsun. Derin acılara ev sahipliği yapan kalbin, dünyadan elini eteğini çekiyor. Sevgitekrar hayata tutunmanı sağlıyor. Sevgilinin yaptığı her yanlışın bedelini sen ödüyorsun. Sevgilin yüzünden gözden düştüğünü anlayınca sevgilini terk ediyorsun; ama bu kez sevgilin seni terk etmiyor. Sevgilinin ölümsüzlüğünü ne kadar istesen de cinsel iştahlar, ihanetler ve ayrılıklar seni tüketiyor içten içe.”

“Hayatın, bir çıkmaza giriyor bir yandan delikanlıya beslediğin sevgi öte yandan esmer kadına bağlılığın. Metresinin seni cinselliğe mahkûm ettiği anlarda hayatın çıkmaza giriyor. Evli bir kadın olan metresin başka başka erkeklerle de düşüp kalkmaktadır.

Metresinin sana yaptığı en büyük ihanet, senin sevdiğin genç delikanlıyla da yatmasıdır. Sen sevdiğin her şeyi taparcasına seviyorsun. Sonelerinde anlatılan sevgi dünyası senin sevgi dünyandır. Kırılgan, kıskanç, bağışlayıcı, en önemlisi de çırılçıplaklığıyla sana/ senin dünyana aittiler. İçinde aldığın her nefeste büyüyen acılar bazen canlı bazen durgun bazen de lirik bir ses olarak şiirinde yerini almıştır. Bir erkeğe şiirler yazmış olman senin de homoseksüel olduğun düşüncesine yol açıyor. Bu algı günümüzde de geçerliliğini koruyor. Özelliklesonelerinde kendini gösteren erkek sevgisini sevdiklerinle ilişkilerini felsefe estetiği bakımında yorumlamak gerekiyor: ‘“Shakespeare belki de sarışın genciideal güzelliğin simgesi olarak görüp öyle yaratmıştır. Ozan sevgilisinin erkekliğiyle kadın yüzünü eşi olmayan bir karışım halinde birleştirmiş. Sarışın gencin soyluluğu da, aslında bir manevi temizlik, arınmış ruhun boyutudur. Böyle bir güzelliğe duyulan sevgi, cinseliştahların çirkinliğinden uzak kalır.  Soyut bir sevgidir o.’( Shakespere/Tüm Soneler/ Talat Sait Halman)

    Sevgili Dostum, sen kasabadan çıkıp Londra’ya gittin. Aktif olarak sanata katıldın. Para ve itibar kazandın. Algıladın ki var olan bütün güzellikler akılcı dünyada geçicidir. Zaman gibi insanlar da nankördür. Tüm bu nankörlüğü yok etmenin yegâne yolu sanattan geçiyordu. Senin güzelliğe duyumsadığın ilgi ruhen arınmaktır. Manevi değerlerin yaşam içinde örselenmesi seni içten içe incitiyordu. Her tür güzelliğim ihanet karşısında ederi nedir?Kim fiyat biçebilir bu edere? Güzelliklerde erdemi önceledin. Güzelliğin cinsiyeti yoktu. O yüzden bir erkeğe o kadar şiir yazarak erkek ve kadın yüzünün ancak ve ancak erdem ve güzellik söz konusu olduğunda cinsiyet eşitliğinisağladığını sonelerinle kanıtladın. Estetiğe olan düşkünlüğünün sonelerinde yer alması da bu yüzdendir. Sen kendi kullarını dizelerinde yaratarak onları sonsuz güzellik ve erdemle ödüllendiriyorsun. Tanrının kulları bebekken tertemizdir ve büyüyünce tamamen hayatın kuralları içinde kişilikleri yok olup gitmektedir.Sevgiye doymamış bir insan olarak, o açlığını tamamen şiirlerine kustun. Ünün dünyada duyuldu. İngiliz tiyatrosuyla ilgilenenlerin seni bilmeme hakkı yoktu.  Öyle ünlüsün ki tiyatro yazarları, romancılar,  besteciler, filmciler… Senin sözlerinden etkilenerek yapıtlarını yazıyorlar. Seni bilmek demek Batı edebiyatı tiyatrosunu ve o tiyatronun seslendiği kültürleri bilmek anlamına geliyor. Bu anlamıyla ölümünün akabinde de birçok insanın geçim kaynağıoldu yapıtların. Sen bir yönüyle okura diğer yönüyle seyirciye sesleniyorsun yapıtlarında.  Yazdıklarının tarihsel serüvenleri ile geliştirdiğitoplumsalbağ gizemini koruyor. 17. yüzyılın ortalarında başlayarak okuru ve izleyicisiyle buluşan yapıtların yalnızlık duygusuna hiç ama hiç kapılmadı. Herkes tarafından seviliyor.  Seyircilerin kendini okuyucu, okuyucuların kendilerini seyirci yerine koyabiliyor.

    Ne mutlu bir evliliğin ne de mutlu bir ilişkinin olmaması kendini zaman zaman yitik hissetmene neden oluyor. Sahneye çıkmadan önce birçok işler yaptın ve yaşam gerçeğini kavrayarak sahnelere çıktın. Senin en büyük başarın, başarılı olacağın ve yeteneklerini sergileyebileceğin işle erken yaşta tanışmandır. Bir aşk adamısın. Aşkta aradığımı  bulamadım. Şiirlerimde bu duygunun  ürünüdür. Yaşadıklarının gerçekte sevgi olmadığını sen de çok iyi biliyorsun. Şehvet sevgiyi barındırmıyor özünde.  Kıskançlık seni yiyip bitiriyor. Birçok şeye sahipsin ama aşka ve aradığın sevgiye sahip değilsin. Yalnızlığının doruklarında dolaştığın için kendi kullarını sözcüklerde yaratıyorsun. Gençliğini ve güzelliğini yitiren her şey sende derin hüzün yaratıyor. Elbette dostların oluyor düşmanların olduğu gibi. Sen kendi önünde diz çöküyorsun. Öyle bir gurur taşıyorsun ki kimi zaman yaralı, kimi zaman soyluen önemliside ne aradığını, neye karşı olduğunu zaman zaman kestiremeyen bir gurur. Rüzgârın savurduğu bir yaprak gibi yönsüzlüğe özenmek… Senin varlık nedenin olan Sonelerini birlikte okuyalım istiyorum: Sone  1:” Artmasını isteriz en güzel varlıkların/ güzelliğin gül yüzü solmasın diye asla/ bir güzel, yaşlanıp da göçünce bugün yarın/anısı yaşar yine körpecik yavrusuyla/ Ama can yoldaşındır kendi parlak gözlerin/ kendi ateşin besler ruhunun alevini/ kıtlığa çevirirsin bolluğunu her yerin/kendi düşmanın gibi, ezersin canevini/şimdi sen yeryüzünün taptaze bir süsüsün/ varlığın çiçek dolu bahardan müjde taşır/ ama kendi goncanda ruhunla gömülüsün/ pintiliğin arttıkça kendi sonun yaşlaşır/ dünyaya acımazsan, oburlar gibi ancak /varlığın da mezar da güzelliği yutacak”(Türkçesi: Talat Sait Halman)

       “Bedriye ben aşk adamıyım. Aşkı bulamadığım için aşk hakkında bu kadar şiir yazdım. Hayatta insan neyin üzerinde çok fazla yazıyorsa o duygudan yana kederlidir. Kederi ben de çok yakından tanıdım, ihanet gibi. İnsanlığı gözümde küçülten ikiyüzlülükleri gördüm.  Kendim de o kirliliklerin içinde yer aldım, ruhum yaralandı. Senin kendi kullarını yaratma saptaman inan ki yerinde bir saptama. Sözcüklerden yarattığımkulları insanlığa armağan ettim. İnsanlar ne kadar boş hayallerin peşinde koşuyor değil mi? Sevgilim kimmiş vs.vs. Benim ruhumu görenlerzaten sevgilimin kim olduğunu bilirler. Önceleri bana haksızlıklar yapıldı, ben de onlara haksızlıklar yaptım. Onlarla kendimi eşitlememek için didindim durdum. Ben bilge biri değilim, kendimi öyle görmüyorum. Ben bir ozanım ve oyun yazarıyım. Bu sıfatları kendime daha çok yakıştırıyorum. Çocuklarımın kardeşlerimin ölümlerini tattım. Bu acıların içine hangi başarıları sığdırabilirsin? Ben yaralı gezdim dünyada. Arsızlığım da yaralı oluşumdan kaynaklanıyordu. Ne yana baksam birbirine benzeyen insanlar görüyorum.  Herkesin acılarında biraz daha azaldım.”

“İçimdeki yaralar Londra’nın manzarası gibidir. Işıklı gecelerim de karanlıkta kaldığım gecelerim de oldu. Acılarım kadar içime sindirdim oyunlarım ile sonelerimi. Toprak kokusu değil sahnenin tozu varhâlâ üzerimde. Beni inciten iyi bir baba olmamamdır. O koşuşturmaların içinde çocuklarıma gereken özeni gösteremedim. Eksik bir insan olarak hissetmemde bu duygunun hatırı sayılır rolü vardır. Tabii eşimi de aldattım. Metresimi de bu yüzden affediyordum. Kirliliğimiz eşitti onunla. Eğer temiz bir insan olsaydım bu konuda toleranslı olmazdım. Dostlarıma gereken özeni gösterdim. Bak bu yönden yüreğim tertemiz. İnsan hangi meziyetlere sahip olursa olsun önce insandır. Benim büyük yanım da insanın insan olma zayıflığından yola çıkarak çirkinliklerle güzellikleri, iyilik ile kötülükleri yan yana getirmemdir.  İnsan, senin deyiminle gerçekten  yaşadıklarına sığıyor. Bak bu ağacın altında oturmuş benim yaşamım üzerine düşünce üretiyoruzüzerinden yıllargeçse de... Seni bu duygularla kucaklıyorum. Ne zaman istersen beni çağırabilirsin.  Dostluğum sana bakidir! Sevgiyle kal Bedriye.”