
Dünyayı Kendine Sahne Yapan Bir Dahi: Shakespeare
Bedriye korkankorkmaz
Sone 7: Bak, o canım aydınlık kaldırırken doğudan/ alev
alev başını, çevrilir bütün gözler /onun taze doğan güzelliklerine hayran/ ve
kutsal görkemi ne hizmet etmeği özler/ sarp yamaçtan çıkarken göklerin
tepesine/ gençliğinin gücünü andırır orta yaşı/ gülyüzüne o fani bakışlar tapar
yine/altın yolculuğunda hepsi onun yoldaşı/ yorgun arabasıyla doruğa çıkar
çıkmaz/ yaşlılık çağı gelmemiş gibi bırakır günü/ üstünden ayrılmayan gözler ona
hiç bakmaz/başka yerleri süzer, izlemez çöküşünü/ sen de kendi öğle’nde ölüp
gözlerden ırak/ unutulmaktan kurtul-bir oğul yaratarak: (Türkçesi: Talat Sait
Halman)
Son zamanlarda Shakespeare ‘in
gerek yapıtları gerekse kendi hayatı ilgi alanım oldu. İngiltere’nin dünyaya
mal olmuş sanatçısının insan yanını bir başka mercek altında incelemek
istiyorum. Bugüne değin onun hakkında yapıtlarına dair bilgim vardı. Salt
bilgi, benim arayışlarımın arasına girmiyor. Ruhu ölümsüz olduğuna göre
pekâlâçağrılarıma yanıt verebilirdi. Çok mu kibirliydi yoksa beni mi
duymuyordu? Bu türden ikilemler arasında onun yapıtlarıyla kendimi teselli
ediyordum. Havalar ısınmış, güller,
güler yüzünü gösteriyordu insanlara. Güllerin özellikle de yaprakların hüzünlü
ayları geride kalmıştı. Doğa tüm güzelliklerini insanın / insanlığın hizmetine
sunmaktan dolayı mutluydu. Her zaman altında oturduğum bir ağaç vardı. O
ağacınaltında kuşların cıvıltısını duymaktan inanılmaz mutluydum. Ağacın
altındaki banka tek başıma oturmuş denizi seyrediyordum. Deniz hırçınlığını
yitirmiş sahili okşuyordu dalgalarıyla. İnsanlar çocuklarının ellerinden tutmuş
hava aldırıyorlardı. İçimi en çok tasmaylaköpeklerini dolaştırmaya çıkarmış
insanlar acıttı. Tasmayla dolaşmak bana savaş esirlerini anımsatıyordu. Shakespeare
hakkında bugüne değin yaptığım araştırmaları okuyordum. Bir an yanıma gayet
kibar bir beyin yaklaştığını fark ettim. Ben çalışmalarımı okumaya devam ettim.
“Yanınıza oturabilir miyim?” diye soran beyin yüzüne bakar bakmaz onun
çağrılarımı duyup da gelenShakespeare olduğunu algıladım. Sevindim. Kelimeler
boğazımda düğümlendi. Yutkunurken zorluk çekiyordum. Bir süre konuşamadım
heyecandan. Bir dostum daha vardı: Shakespeare! Mutluluğum bundandı. Söküp
attım ruhumu paramparça eden yalnızlığı. Yaşam doldum. Yaşamaya kucak açtım
yeniden. Ağaçlara kuşlara börtüye böceğe daha farklı gözlerle bakmaya
başladım.Hayat nasıl da değişkendi; tıpkı duygular gibi. Biraz önce farklı
bakıyordum hayata şimdi farklı.Aklıma dostu olmadığı için yel değirmenlerine saldıran
Cervantes geldi. İnsanın
dostu olması ne güzel dedim içimden. Sözün kilidini ben açtım:
“Sevgili Shakespeare, senden
önce dramlar nasıldı? Dramların kilisenin boyunduruğu altında olduğu doğru mu?”
O, önce bana sarıldı. Bir süre temiz havayı
ciğerlerine çektikten sonra ağladığını gördüm. Gözlerinden yanaklarına doğru
süzülen yaşlara tanık etmenin olağanüstü bir an olduğunu kabul ediyorum. Ben de
ona sarıldım. Sözün tükendiği yerden seslenmiştim ona; onun ruhuna. O da sözün
tükendiği yerden sesleniyordu bana. Bir an ruhunun ezikliğini algıladım.
Utangaç ve naif kırılgan bir ruh… Beni ona daha çok yaklaştırmıştı. Tam
anlamıyla eşitti duygular bazında ilişkimiz.
“İnsanların var olmasıyla
birlikte dram da var olmuştur. Dram da İngiltere’de dine bağlı ve ona hizmet
eden bir faaliyet türü olarak meydana çıktı” dedi ve sürdürdü konuşmasını: “Bu
yüzden önceleri içeriği tamamen diniydi. Zamanla dışarıdan gelen tesirlerinsani
duyguları dadramadahil etti. Öyle bir
noktaya geldi ki kilise dini terbiye etmek istiyorsa halka tiyatroyu sevdirmek
zorundaydı. Bu zorunluluk sayesinde tiyatronun içeriği zamanla yavaş yavaş
farkında olmadan değişiyordu. Bu değişimler içinde halkı daha fazla boyunduruk
altına almakiçin mizahabaşvurdular. Bu da tiyatroda bir devrimin de kapısını
araladı. Ortaçağ dramları takdir edersin
ki, değişmeye başladı. Konular değişti Bedriye. İlk değişim tiyatronun
İncil’den alınan mystére’ler olmaktan
çıktı; azizlerin başlarından geçen vakalara dönüştü. Örneğin temsiller
kilisenin içinde değil, dışında verilir oldu. Temsilleri verenler artık
papazlar değil, amatör sivillerdi. Buna benzer değişikler benim dönemime kadar
yapıla gelmiştir.”
“Sevgili Shakespeare, ailenin
geçmişini benimle paylaşır mısın?”
“Babam John Shakespeare adında
birçiftçiydi. 1550 yılında yakın bir kasabadan göçüp gelerek Stratford’da
yerleşti. Her çeşit mal satan bir
dükkânı işletiyordu. Zengin varlıklı bir ailenin kızı olan Mary Arden’le
evlendi. İlk iki kızları küçükken öldü.
1564 yılında William Shakespeare üçüncü çocukları olarak doğdu. Gittikçe
itibarı artan babam kasabanın belediye meclisine aza olmuşu. Benden sonra da
iki kızı ile üç oğlu daha oldu babamın. Kardeşlerimin hepsi de benden önce
öldüler.”
“Shakespeare’in öğrenciliği ve
gençliği nasıl geçti?”
“Sevgili Bedriye Ben kasabalıyım. Okula
kasabada başladım. Kasabadaki öğrenciliğimde fazla olmamakla birlikte Latince
öğrendim. Babamın bozulan işlerinden
dolayı okulu bırakmak zorunda kaldım ve babama dükkânda yardım ettim. Ben okuldayken
Terentius’unPlautus’un oyunlarını okumuş,
seyretmiştim. Okul dışında renkli bir yaşam sürüyordum. Ailece her Pazar
kiliseye gittiğim için her yönüyle
Hıristiyanlığın etkisi altına girdiğimi daha sonraları fark ettim.
On sekiz yaşımda Anne Hathaway
ile birlikte olduğum için kız tarafının baskısıyla evlendirildim. Önce bir
kızım daha sonra da ikiz çocuklarım oldu. Kızıma Judith oğluma da Hamletadını
verdim. Kısa bir süre sonra eyaletin hâkimi hem de parlamentoda temsilci olan,
Sir Thomas Lucy ile aramız bozuştu. Bu olayların akabinde kasabadan ayrıldım.”
“Sevgili dostum, eşini sevmediğin ve bu tartışmayı
bahane ederek eşinden bilerek ve isteyerek uzaklaştığın doğru mu? Söylentilere
göre eşine mirasından sadecekötü bir yatak bırakmışsın.”
“Bedriye, ben eşimle baskıyla
evlendim. Zorla olan güzellik de ancak bu kadar oluyor. Eşimdenayrılmasaydım
ben Shakespeare olamazdım. Dünyayı
kendime sahne yapabilir miydim eşimin yanında? Benim için dünya salt sahne
değildir. Hem şair hem de oyun yazarı olarak trajedilerimdeki komedilerinde yer
alan kişilerin sözlerini dile getirmekle yetinmedim; şiirlerimde de onların
sözlerini açıkladım. Benim dünyam eşim değil; sonelerdir. Sonelerime senin de
bildiğin gibi dramatik ses değil, lirik ses egemendir. Bu sonelerde insana dair
tüm duyguları bulabilirsin. Derin sevinçleri, derin hüzünler… On altıncı
yüzyılda yazılan Soneler bugünde geçerliliğini koruyor.”
“Sevgili Dostum, senin döneminde oyunculuk nasıldı?”
“Bedriye, O zaman Londra’da
çeşit çeşit eğlence yerleri mevcuttu. Eğlence yerleri belediyenizamlarından
kurtulmak için şehrin dışında kurulmuştu.
Bu eğlence yerlerinde sirkler ve buna benzer yerler de mevcuttu. İki tane tiyatro mevcuttu. Bu uzak yerlere
ancak araba ve atla gelinebiliyordu. Ben önce tiyatronun dış kapısından işe
başladım; yavaş yavaş sahneye ulaştım. Ben oyunculuğa başladığımda Londra’da
sekiz on oyuncu kolu vardı, her bir kolda da yirmi kadar oyuncu vardı. Ben
bunlardan birine katıldım. Onların içinde kendimi göstermem zaman aldı. Ben
eski oyunları yenileme görevini üstlendim. VI.
Henry adlı üç bölümlükoyunum bu mahiyettedir.Oyunun devamı niteliğinde
olanIII. Richard’ı yazdım. Dahası çıraklık yıllarımda bir dizi oyun yazdım.
1594-1596 yıllarından başlayarak II.Richard, Romeo ile Juliet, Venedikli
Tacir gibi oyunlarla ünün kapıları bana açılmıştı. II. Richard’da tarihten yararlandım. Bu yönleriyle zayıftılar.
Kendi içine kapanık, çekingen, kendi
içlerinde düşünmeyi seven kahramanlarımolgunlaşıyordu benim gibi. Hamletbenim olgunluk dönemi oyunum
oldu.”
“Tarihte İngiliz kahramanlığı
üzerine en gururlu duran V.Henry halk kahramanı Essex Beyi’nin İrlanda seferini
anlatır. IV. Hery’i komedisi kraliçenin
çok hoşuna gitti. Bunun üzerine Windsor’lu Şen Kadınlar komedyasını yazdım.
Benim yarattığım tipler sevildi. Falstaff, hakim, Shallow gibi tiplerdi bunlar.
Olgunlaşmam öyle kolay olmadı. Bugün bakıyorum da Bedriye, o tipleri bugün
farklı bir olgunluk içinde ele alırdım Anlayacağın yine de güzel dramlar olarak
kabul ediyorum onları. Bütün eserlerimde
kullandığım on birlik hece, kafiyesiz nazım mısra sonunda soluksuz
kalmıyorakıcılık da kazanıyor Venedikli
Tacir’deShlock, Beğendiğiniz Gibi’deJacques,Julius Caesar’daBrutus’da kısmen olsa bu
türden derinliğin izlerini görmek mümkün. 1595 ile 1600 yıllarındaki eserlerin
derinliği daha farklıdır. Buna karşı
Francis Meres İngiliz şairlerini Yunan, Latin ve İtalyan şairleriyle
karşılaştırılırken benim on kadar eserimi saydı ve tragedyalarımın ise
Plautus’tan aşağı kalmadığını söyledi.”
“Sevgili Shakespeareher
sanatçınınbir altın dönemi oluyor yazın serüveninde. Senin altın çağın ne
zamanı kapsıyor?”
“Ben iyi bir oyuncuydum.
Birinci sınıf bir yazardım. 1597 yılında Stratford kasabasının en büyük evini
bahçesiyle birlikte satın aldım. Aileme de bir arma armağan ettim. Kısa bir
süre sonra da tiyatronun bir oyuncusu değil, hissedarıydım. Kuru Gürültü,Beğendiğiniz Gibi,On İkinci
Gece iki yıllık eserlerimdir. Elbette hayata bakışım değişiyordu Bedriye.
Bu değişim benim yapıtlarımda belli ediyordu kendisini. Elizabeth’in döneminin
sonyılları politika bakımından olduğu kadar,din, ahlak ve sanat bakımından da
bunalımlıydı. Bu kargaşaya benim
hüzünlerim dekarışınca hepten zor oldu 1600 yılları benim içinUmut kıran
acılarla tanıştım.Hamlet ve Othello, Kral Lear, Macbeth,AtinalıTimon, Yalnızlar Komedyası, Bir Yaz Gecesi Rüyası, Veronalı İki Centilmen, Bir Kış Gecesi Masalı…gibi
tragedyalardan ziyade Kısasa Kısas,İşin Sonuna Bakmalı gibi komedyalarda bu acıların izlerini
görebilirsin. Ben yazdıklarımda tarihe, hikâyelere, şiire her zaman sadık kaldım. Buna karşı Kral
Lear’ın küçük kızı ablasının ordularını yendikten sonrahükümdarlığı ele geçirip
babasına veriyor. Kordelia’nın yenilip öldürülmesi sonucunda ihtiyar hükümdarın
çıldırmasıyla bitiyor oyun. 1603 yılında
“I.James” Kralın oyuncuları” adıyla kendi hükümdarlığına aldı bizleri.PeriklesCymbeline, Kış oyunları, Fırtına, çilelerimin ardından gelen yorgunluğun
eserleridir. İyi ile kötünün karşı karşıya geldiği bu eserler,iyinin sabır ve
anlayışıyla kötüyü doğru yola getirmesiyle bitiyor. Her ne kadar benim bakış açım
değişmiş olsa da son oyunlarımda hep karanlıkta kalanları aydınlığa çıkarma
azminde oldum.”
“Tüm bu çalışmaların
sayesinde ekonominde hatırı sayılır bir değişikliğe oldu mu?”
“Sevgili Bedriye, bu
çalışmalarım sayesinde hem itibarhem de ekonomik durum açısından sınıf atladım. Kazandığım parayla yeni yerler
aldım ve kasabalılar arasında sevilen sayılan birisi oldum. Artık Londra’ya
işim düştükçe gidiyordum. Oğlum Hamlet’i
de on bir yaşında kaybetmiştim. Ölümün soluğunu ensemde hissettiğim için
vasiyetimi hazırladım. Zaten şair arkadaşlarımla birlikte çok fazla içki
içtiğim için hummaya yakalandım ve 23 Nisan 1616 tarihinde öldüm.”
“Sevgili Dostum, yapıtlarının
basıldığını gördün mü sen?”
“ Birçoğu sağlığımda basıldı.
Adımla çıkan belli başlı eserlerimin arasındaVenüs ile Adonis(1593),Lucretia’nın
Kaçırışı( 1594) iki mazlum hikâyeile sayısı yüz elliyi geçen Soneler(1609) yayımlandı.”
“Sevgili Dostum Sonelerine
gelmek istiyorum. Soneler hakkında neler düşünüyorsun?”
“Sevgili Bedriye, Soneler
tartışma yaratan eserlerimdir. Sonelerin ilk yüz yirmi altısı bir delikanlıya
diğer yirmi altı sone deesmer bir kadına yazılmıştır. Soneleri yazdığımdelikanlı hem soyludur hem
de yakışıklıdır. Ben o zamanlar
yaşlanmaya başladığım için onu çok seviyordum. Bu delikanlının sahip olduğu
güzelliğin yitip gitmesini istemiyordum.Onun evlenerek güzelliğini çocuklarında
devam ettirmesinden yanaydım.Özüne bakarsan delikanlının asıl güzelliği benim
dizelerimdeki güzelliğidir. Ben tüm
güzellikleri kendi dizelerimde garanti altına alıyordum. Oysakigüzelliğini şiirlerimde
ölümsüzleştirdiğim delikanlı yokluğumda sevgilimle yatıyordu. Olayınfarkına
vardığımda da yalvararak kendini bana affettiriyordu her seferinde. Metresimfettandır, zekidir; sözcüklerle ifade
edilmez bir çekiciliği vardı. Her seferinde beni kendi çekiciliğiyle
büyülüyordu. Bu iki kahramanın kimler olduğu konusunda birçok varsayım ortaya
koyuldu. Soneler’imde W.H Harfleriyle kişileştirdiğim insanların kimliklerine
dair yapılan yorumlara gülüyorum. Bizim dönemimizde eserler Kayıtlar Dairesine
yazdırılırdı. Onlarda sadece kayıt parasını almaya bakarlardı. Eserleri kimin adına kaydının yapıldığına
dair kontrolü yapılmıyordu. Bu günde bu türden bilinmezlikler bilinmezliklerini
koruyor. Oynanan oyunlar sarayın eğlence sorumlusu tarafından sansür
edilirdifakat sansürlerinkayıtları tutulmazdı. Oyunların ya da şiirlerin ne
zaman çıktığı kesinlik kazanmıyor böyle olunca.Ben bile bu konuda bilgiye sahip
değilim. Ölümümden yedi yıl sonra 1623 yılında iki oyuncu arkadaşım tarafından
çıkarıldı eserlerim.Oldukça oylumlu bir yapıttır. Birinci Follo diye anılır
yapıt. Yapıtlarımdan ötevarlığımı da inkâr etmeye kalkıştılar.Eserlerimin
sahibi olmadığım yönünde birçok söylenti çıktı.”
“Sevili Dostum ben yine
Sonelere dönmek istiyorum.”
“ Bedriye benim tüm hayatım
Soneler’dir. Benim insan yanıma en çok şiirlerde rastlarsın. İnceden inceye
yağan kar gibi, sevgilerde iştah kabartan cinsellikle karşılaşırsın. Soneler
İngilizceninen güzel örnekleri arasında olmakla beraber aşk edebiyatının en
güzel örnekleri arasına girmiştir. Bu şiirlerde duygu ve düşünce derinliği
söyleyiş zenginliği bakımından ölümsüzlüğe ulaşmıştır. Yüz elli dört Sone ilk
kez Thomas Thorpe tarafından yayımlanmıştır. 1640 yılında Soneler, John Benson
tarafından yeniden yayımlanıyor. O da şiirlerimi kendisince düzeltmesini
yapıyor. Sonraları ise Soneler’in başka dillere çevirisi yapılıyor. Rönesans
İtalya’sındabaşlayan Sone türü öncelikle İngiliz şiirlerinde genişölçü
biçiminde geliştirerek kullanmıştır. Ben Sonelerdenolgun bir lirik şiir aracı
olarak yararlandım; bu ürünün en sağlam ve güzel örneklerini verdim. Şu saptama
benim şiir çizgimi doğru kavrıyor: ‘Uyak
düzeninde görüleceği gibi İngiliz sonesi üç dörtlükle bir beyitten meydana
gelmişe benziyor. Genellikle birinci dörtlük, konuyu sunar; ikinci dörtlük
konuyu genişletir; üçüncü dörtlük geliştirip doruğa götürür; son iki satırsa
şiirin özü ile sanatını verir.’ Sonelerimi her zaman bu sıraya göre yazmadım.
Biçim bakımındaysa fazla değişiklik yapmadım. Sone 126’da 14 değil 12 satır
vardır. Sone 135 apayrı bir uyak düzeniyle yazılmıştır ( abab/bcbc/adad/aa)Ben
şiirlerimde İngiliz şiir kuralına değişmez bağlarla bağlıolmadım. Vurguların
yerini değiştirdim; duruma göre hece eklediğim de oldu. Şiirde ses ve anlam
bütünlüğüne özen gösterdim. 154 sonemin ana teması sevgidir. Sevginin öyküsünü
yazdığımı düşünüyorum.”
“Bazı eleştirmenlere göre
Soneler senin değil, sanatın sesidir.Bir yandan sevgilinin diğer yanda ise
delikanlının güzelliklerini şiirlerinde kayıt altına alıyorsun. Şu bir gerçek:
Acı ve çile de hayatına böyle yansıyor. Hayatın boyunca doyumsuz bir aşkın
özlemini duyumsuyorsun. Derin acılara ev sahipliği yapan kalbin, dünyadan elini
eteğini çekiyor. Sevgitekrar hayata tutunmanı sağlıyor. Sevgilinin yaptığı her
yanlışın bedelini sen ödüyorsun. Sevgilin yüzünden gözden düştüğünü anlayınca
sevgilini terk ediyorsun; ama bu kez sevgilin seni terk etmiyor. Sevgilinin
ölümsüzlüğünü ne kadar istesen de cinsel iştahlar, ihanetler ve ayrılıklar seni
tüketiyor içten içe.”
“Hayatın, bir çıkmaza giriyor
bir yandan delikanlıya beslediğin sevgi öte yandan esmer kadına bağlılığın.
Metresinin seni cinselliğe mahkûm ettiği anlarda hayatın çıkmaza giriyor. Evli
bir kadın olan metresin başka başka erkeklerle de düşüp kalkmaktadır.
Metresinin sana yaptığı en
büyük ihanet, senin sevdiğin genç delikanlıyla da yatmasıdır. Sen sevdiğin her
şeyi taparcasına seviyorsun. Sonelerinde anlatılan sevgi dünyası senin sevgi
dünyandır. Kırılgan, kıskanç, bağışlayıcı, en önemlisi de çırılçıplaklığıyla
sana/ senin dünyana aittiler. İçinde aldığın her nefeste büyüyen acılar bazen
canlı bazen durgun bazen de lirik bir ses olarak şiirinde yerini almıştır. Bir
erkeğe şiirler yazmış olman senin de homoseksüel olduğun düşüncesine yol
açıyor. Bu algı günümüzde de geçerliliğini koruyor. Özelliklesonelerinde
kendini gösteren erkek sevgisini sevdiklerinle ilişkilerini felsefe estetiği
bakımında yorumlamak gerekiyor: ‘“Shakespeare belki de sarışın genciideal
güzelliğin simgesi olarak görüp öyle yaratmıştır. Ozan sevgilisinin
erkekliğiyle kadın yüzünü eşi olmayan bir karışım halinde birleştirmiş. Sarışın
gencin soyluluğu da, aslında bir manevi temizlik, arınmış ruhun boyutudur.
Böyle bir güzelliğe duyulan sevgi, cinseliştahların çirkinliğinden uzak
kalır. Soyut bir sevgidir o.’(
Shakespere/Tüm Soneler/ Talat Sait Halman)
Sevgili Dostum, sen kasabadan çıkıp
Londra’ya gittin. Aktif olarak sanata katıldın. Para ve itibar kazandın.
Algıladın ki var olan bütün güzellikler akılcı dünyada geçicidir. Zaman gibi
insanlar da nankördür. Tüm bu nankörlüğü yok etmenin yegâne yolu sanattan
geçiyordu. Senin güzelliğe duyumsadığın ilgi ruhen arınmaktır. Manevi
değerlerin yaşam içinde örselenmesi seni içten içe incitiyordu. Her tür
güzelliğim ihanet karşısında ederi nedir?Kim fiyat biçebilir bu edere?
Güzelliklerde erdemi önceledin. Güzelliğin cinsiyeti yoktu. O yüzden bir erkeğe
o kadar şiir yazarak erkek ve kadın yüzünün ancak ve ancak erdem ve güzellik
söz konusu olduğunda cinsiyet eşitliğinisağladığını sonelerinle kanıtladın.
Estetiğe olan düşkünlüğünün sonelerinde yer alması da bu yüzdendir. Sen kendi
kullarını dizelerinde yaratarak onları sonsuz güzellik ve erdemle
ödüllendiriyorsun. Tanrının kulları bebekken tertemizdir ve büyüyünce tamamen hayatın
kuralları içinde kişilikleri yok olup gitmektedir.Sevgiye doymamış bir insan
olarak, o açlığını tamamen şiirlerine kustun. Ünün dünyada duyuldu. İngiliz
tiyatrosuyla ilgilenenlerin seni bilmeme hakkı yoktu. Öyle ünlüsün ki tiyatro yazarları, romancılar, besteciler, filmciler… Senin sözlerinden
etkilenerek yapıtlarını yazıyorlar. Seni bilmek demek Batı edebiyatı
tiyatrosunu ve o tiyatronun seslendiği kültürleri bilmek anlamına geliyor. Bu
anlamıyla ölümünün akabinde de birçok insanın geçim kaynağıoldu yapıtların. Sen
bir yönüyle okura diğer yönüyle seyirciye sesleniyorsun yapıtlarında. Yazdıklarının tarihsel serüvenleri ile
geliştirdiğitoplumsalbağ gizemini koruyor. 17. yüzyılın ortalarında başlayarak
okuru ve izleyicisiyle buluşan yapıtların yalnızlık duygusuna hiç ama hiç
kapılmadı. Herkes tarafından seviliyor.
Seyircilerin kendini okuyucu, okuyucuların kendilerini seyirci yerine
koyabiliyor.
Ne mutlu bir evliliğin ne de mutlu bir
ilişkinin olmaması kendini zaman zaman yitik hissetmene neden oluyor. Sahneye
çıkmadan önce birçok işler yaptın ve yaşam gerçeğini kavrayarak sahnelere
çıktın. Senin en büyük başarın, başarılı olacağın ve yeteneklerini
sergileyebileceğin işle erken yaşta tanışmandır. Bir aşk adamısın. Aşkta
aradığımı bulamadım. Şiirlerimde bu
duygunun ürünüdür. Yaşadıklarının
gerçekte sevgi olmadığını sen de çok iyi biliyorsun. Şehvet sevgiyi
barındırmıyor özünde. Kıskançlık seni
yiyip bitiriyor. Birçok şeye sahipsin ama aşka ve aradığın sevgiye sahip
değilsin. Yalnızlığının doruklarında dolaştığın için kendi kullarını
sözcüklerde yaratıyorsun. Gençliğini ve güzelliğini yitiren her şey sende derin
hüzün yaratıyor. Elbette dostların oluyor düşmanların olduğu gibi. Sen kendi
önünde diz çöküyorsun. Öyle bir gurur taşıyorsun ki kimi zaman yaralı, kimi
zaman soyluen önemliside ne aradığını, neye karşı olduğunu zaman zaman
kestiremeyen bir gurur. Rüzgârın savurduğu bir yaprak gibi yönsüzlüğe özenmek…
Senin varlık nedenin olan Sonelerini birlikte okuyalım istiyorum: Sone 1:” Artmasını isteriz en güzel varlıkların/
güzelliğin gül yüzü solmasın diye asla/ bir güzel, yaşlanıp da göçünce bugün
yarın/anısı yaşar yine körpecik yavrusuyla/ Ama can yoldaşındır kendi parlak
gözlerin/ kendi ateşin besler ruhunun alevini/ kıtlığa çevirirsin bolluğunu her
yerin/kendi düşmanın gibi, ezersin canevini/şimdi sen yeryüzünün taptaze bir
süsüsün/ varlığın çiçek dolu bahardan müjde taşır/ ama kendi goncanda ruhunla
gömülüsün/ pintiliğin arttıkça kendi sonun yaşlaşır/ dünyaya acımazsan, oburlar
gibi ancak /varlığın da mezar da güzelliği yutacak”(Türkçesi: Talat Sait
Halman)
“Bedriye ben aşk adamıyım. Aşkı
bulamadığım için aşk hakkında bu kadar şiir yazdım. Hayatta insan neyin
üzerinde çok fazla yazıyorsa o duygudan yana kederlidir. Kederi ben de çok yakından
tanıdım, ihanet gibi. İnsanlığı gözümde küçülten ikiyüzlülükleri gördüm. Kendim de o kirliliklerin içinde yer aldım,
ruhum yaralandı. Senin kendi kullarını yaratma saptaman inan ki yerinde bir
saptama. Sözcüklerden yarattığımkulları insanlığa armağan ettim. İnsanlar ne
kadar boş hayallerin peşinde koşuyor değil mi? Sevgilim kimmiş vs.vs. Benim
ruhumu görenlerzaten sevgilimin kim olduğunu bilirler. Önceleri bana
haksızlıklar yapıldı, ben de onlara haksızlıklar yaptım. Onlarla kendimi
eşitlememek için didindim durdum. Ben bilge biri değilim, kendimi öyle
görmüyorum. Ben bir ozanım ve oyun yazarıyım. Bu sıfatları kendime daha çok
yakıştırıyorum. Çocuklarımın kardeşlerimin ölümlerini tattım. Bu acıların içine
hangi başarıları sığdırabilirsin? Ben yaralı gezdim dünyada. Arsızlığım da
yaralı oluşumdan kaynaklanıyordu. Ne yana baksam birbirine benzeyen insanlar
görüyorum. Herkesin acılarında biraz
daha azaldım.”
“İçimdeki yaralar Londra’nın
manzarası gibidir. Işıklı gecelerim de karanlıkta kaldığım gecelerim de oldu.
Acılarım kadar içime sindirdim oyunlarım ile sonelerimi. Toprak kokusu değil
sahnenin tozu varhâlâ üzerimde. Beni inciten iyi bir baba olmamamdır. O
koşuşturmaların içinde çocuklarıma gereken özeni gösteremedim. Eksik bir insan
olarak hissetmemde bu duygunun hatırı sayılır rolü vardır. Tabii eşimi de
aldattım. Metresimi de bu yüzden affediyordum. Kirliliğimiz eşitti onunla. Eğer
temiz bir insan olsaydım bu konuda toleranslı olmazdım. Dostlarıma gereken
özeni gösterdim. Bak bu yönden yüreğim tertemiz. İnsan hangi meziyetlere sahip
olursa olsun önce insandır. Benim büyük yanım da insanın insan olma
zayıflığından yola çıkarak çirkinliklerle güzellikleri, iyilik ile kötülükleri
yan yana getirmemdir. İnsan, senin deyiminle
gerçekten yaşadıklarına sığıyor. Bak bu
ağacın altında oturmuş benim yaşamım üzerine düşünce üretiyoruzüzerinden
yıllargeçse de... Seni bu duygularla kucaklıyorum. Ne zaman istersen beni
çağırabilirsin. Dostluğum sana bakidir!
Sevgiyle kal Bedriye.”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder