İnsanın
Kendisini Gerçekleştirmesi Uğrunda Hayatını Adayan Dâhi Sanatçı: T.S.Eliot
Bedriye
Korkankorkmaz
Güneş, tüm cömertliğiyle insanları bağrına
basıyor. Bende insanın kendisini
değerleriyle güneş gibi aydınlatmasının önemi üzerinde düşünüyorum. Kendini
gerçekleştirmenin ne kadar önemli olduğunu kavrayan insan sayısının çok
olduğunu biliyorum. Bunun yanında kendi gerçeğini bulma arayışında olan insan
sayısı da az değil. İnsanların birçoğu yaşadıklarından yola çıkarak bu dünyaya
belli görev üstlendikleri için geldiklerine inanıyorlar. Kendi gerçeğimize
ulaşmak için hangi yolları izlememiz gerektiğini çoğunlukla bilmiyoruz.
Çektiğimiz acıların bize öğrendikleri bir bakıma bizi kendi gerçeğimizle
buluşturmanın rotasını belirliyor. Yumuşak/ hoşgörülü bir kişiliğe sahip olmak,
sert kişilikli olmaktan yüz kat evladır. Sevginin zorbalıktan daha güçlü
olduğunu bilenler, suyun kayadan daha güçlü olduğunu unutmuyorlar. Kendimizi
kötülüklerden/ acıdan/ ve düş kırıklıklarından nasıl koruya biliriz? Tüm
insanların başlıca sorunu kendi yaşadığı hüzünlerden ve kötülüklerden
sevdiklerini nasıl koruyacaklarını bilmemeleridir. Bildiğim tek gerçekse
sevdiğin insanı korumak adına ölümü göze alsan da, sevdiğin insanın kendi
yazgısını yaşamaktan onu alıkoyamazsın. Sevdiklerimize karşı duyumsadığımız
sevgi ve merhametten daha güçlüdür onları kaybetme duygusu. Sevdiğimiz insanı
ne kadar seversek sevelim ona ne kadar kör duygularla bağlı olursak olalım onun
uğrunda ne kadar acı çekersek çekelim yine de kendimizi yaptıklarımızdan dolayı
mutlu hissetmediğimiz gerçeğini değiştiremeyiz. Her gün güne tatlı dil/güler
yüzle sabır mücadelemize yeniden başlıyoruz. Sonun da ne kadar sevdiğimizi
zannetsek de kendimizi o insana tümüyle adamamış, kendimizi o insan için tamamıyla unutmamış
olduğumuzu yaşadıklarımızdan öğreniyoruz. Tıpkı iyi niyetli ve yumuşak kalpli
olmamızın sevdiklerimizi kazanmaya yetmediğini öğrendiğimiz gibi. İnsanın içini
en çok kendisi için yapabileceklerimize geç kaldığını anlamak incitiyor. Bir
zamanlar gözümüzde büyüttüğümüz acılara gülüp geçtiğimizde olgunlaştığımızı
anlıyoruz. Bu bakış acısıyla baktığımızda yaralarımızın içimizde çiçek
açtığının ve kalbimize dolan ışığı etrafımızdakilere saçtığımızın farkında
oluyoruz. Bazen de bize yol gösteren kişinin sadece kendimiz olduğunu
kavrıyoruz. Genellikle birçok insan gibi tasasız ve kaygısız biri olmayı
istiyoruz mutlu olmak için. İçimizdeki iyileşmeyen yaraların diliyle kendimizle
konuştuğumuzda alevin kendiliğinden sönmediğini öğreniyoruz. Hissettiklerimizi
dışarıya yansıtmadan her gün tanımadığımız binlerce yüz içinde bize benzeyen
yüzü arıyoruz. Çoğu kez alıp başımızı, hayatımızdaki insanlara veda edip bir
daha yaşadığımız eve dönmemeyi düşünüyoruz. Hayatımızı anlamı kılmak için
kendimizi önümüze koyduğumuz hedefe doğru yönlendirirsek, acıların her geçen
gün azaldığını, azmin verdiği hazzın içimizde bize huzur verdiğini görürüz.
Aslolansa insanın kendi beninin sesiyle birlikte tüm sesleri aynı duyarlılıkla
duymasıdır. Her insanın yaşam şarkısı kendisine özgüdür. Arayış içinde olan
insanın bir amacı vardır. Aradığını bulmak insanı özgürleştiriyor. Her gerçek
kendi karşıtını da içinde barındırıyor. Düşüncelerimizi sözcüklerle ifade etmek
tek taraflı bir eylemdir. Tek taraflı
eylemlerin toplumsal bir amaca hizmet etmesi için ortak bir paydada buluşması
gerekiyor. İnsan üzerinde ürettiğim düşünceler içimde derinleştikçe anlıyorum
ki, ne dünyanın kendisi ne çevremizdekiler ne de kendimiz tek taraflı değiliz.
Dünyaya ve çevremizdekilere bu gözle baktığımızda ne bir insanın tek başına
mükemmel ne de tek başına günahkâr olduğunu algılıyoruz. Olayları ve insanları doğru algılamamız için
zamana gerçek bir nesne gibi bakmamamız gerekiyor. Hiçbir gerçek kendi
geçerliliğini bir ömür boyu koruyamıyor. Sadece kendi çizdiğimiz yolda ilerlediğimizde
var olan her şeyin iyi yanını görüyoruz. Ölümün de yaşam gibi özünde birçok
gerçekleri barındırdığını kabullendiğimizde aptallığı akıllılık gibi algılamaya
başlıyoruz. En önemlisi de hayatımızda olan her şey bizim kendi onayımızla
kendi isteğimizle gerçekleştiğinde yaşadıklarımız bize ne acı verir ne de
dokunur. Günaha duyumsadığımız gereksinimi kendi bedenimiz ile kendi ruhumuzda
yaşıyoruz. Genellikle kendi hayalimizde yaşattığımız dünyayı kendi uydurduğumuz
kusursuz dünya anlayışıyla karıştırıyoruz. Mutlu olmamız için her şeyin doğru
zamanının gelmesini beklemek gerekiyor. Bir de hayatımızdaki her şeyi olduğu
gibi sevmek ve gönülden onun içinde yer almak da insanı mutlu ediyor. Ayrıca,
aşırı hırstan kendimizi arındırarak mala ve mülke ihtiyacımız dışında
gereksinim duymadan yaşadığımızda ruhumuzun kendiliğinde huzura erdiğini
görürüz. Ben böylesi düşünce sarmalı içinde cebelleşirken bir erkeğin bir anda
yanımda belirdiğini fark ediyorum. O an yanımda duran adamın kimliğini merak
ediyorum. Kim olduğu konusunda hiçbir fikrim olmayan bu erkeğe kim olduğunu ve
neden yanımda yer aldığını sormak üzereyken o bana gülümsüyor. “Biliyorum benim
kim olduğumu merak ediyorsun. Ben de yaşarken senin gibi bu türden konulara çok
kafa yordum. Aslında beni tanıyacağını düşünmüştüm ama yanıldım. Ben Thomas
Stearns Eliot. 1888-1965 yılları arasında yaşadım. Amerika’nın Yeni İngiltere
bölgesinde, Missouri eyaletinin St. Louis kasabasında doğdum.”
“Hakkınızda
yaptığım araştırmalardan tanıyorum sizi. Araştırmalarımdan öğreniyorum sizin
1906 yılında Harvard Üniversitesi’ne girdiğinizi ve üniversitede salt Irving
Babbitt’in etkisi altında kalmadığınızı onunla birlikte Elizabeth devri / James
devri edebiyatı ile İtalyan Rönesans’ı mistik Hint felsefesinin de etkisi altında
kaldığınızı.”
“Sen
benim adımı bilmedin ama ben senin adını biliyorum sevgili Bedriye. O yılları
yeniden anımsamak beni duygulandırıyor. İnsan öldükten sonra da mutlak kendi
görüş açısına inanan insanları arıyor. Ben her zaman insanın kendisine
yetebilen, içinde yaşadığı dış dünyanın ahlakına dâhil olmayan, kendi
hayatındaki değişken akışına bir anlam ve düzen getiren kişi olduğunu
düşünüyorum. Senin düşündüklerinin aksine ben “insanın tecrübelerinden edindiği
değerleri bu mantıki tutarlılık ölçüsünün yardımıyla bağdaştırabilir ve kendi
içinde tutarlı olan dış dünyada objektif karşılığı bulunan bir sistem
oluşturabileceğine inanıyorum.” Tezimi F.H.Bradley’in idealist felsefesi
üzerinde hazırladım. Benim hayatıma yansıyan sanat felsefemin içinden çıkmak zor
olduğu için sana yardımcı olacağım. Hayatıma yansıyan sanat anlayışımı tümüyle
mercek altına almaktansa önemli konuları karşılıklı olarak konuşursak benim
gerçeğime daha kolay erişirsin. Zor bir insan olduğum için sanatım da bu
zorluktan payını aldı. Üniversitede okurken hayatımı edebiyata adamaya karar
vermiştim. Edebiyat bilgimi artırma konusunda oldukça hırslıydım. Bu yüzden
I.Birinci Dünya Savaşı çıktığında Fransa ile Almanya’ya gittim. Orada zamanınım
büyük çoğunluğunu felsefe ve edebiyat üzerine çalışmakla geçirdim.”
“Şimdi
anımsıyorum oradan da Yunan felsefesi
hakkında bilgi edinmek için İngiltere’ye gidiyorsun. Bir süre sonra da
Londra’da öğretmenlik yapıyorsun. 1925 yılına dek Lloyd Bank’ta çalıştıktan
sonra Faber and Faber adlı bir basımevinin müdürlüğünü üstleniyorsun. Yerleşmek
için Londra’yı tercih ediyorsun. Öğrendiklerini özümsedikten sonra şiirlerinin
yayımlanacak olgunluğa eriştiğine karar veriyorsun. “J.A.Prufrock’un Aşk Şarkısı” adını verdiğin
ilk şiirini kısa bir süre sonra kapanan bir dergide yayımlıyorsun. Şiirlerini
daha sonra bir kitapta topluyorsun. Şiir konusunda oldukça üretkensin, hızına
erişmek mümkün olmuyor. 1919-1920 yılları arasında iki ayrı şiir kitabı daha
yayımlıyorsun. İki yıl sonra “Çorak Toprak” adlı yapıtın İngiltere’de The Criterion’da, Amerika’da The Dial’da basılıyor. 1909-1925
yıllarında ise yazdığın tüm şiirleri bir kitapta topluyorsun. Yanılmıyorsam
senin ününe ün katan edebi eleştirilerin oluyor. Edebi eleştirilerini de 1920
yılında The Sacred Wood ve Homage to John Dryden adlı eserlerinde
topluyorsun. “For Lancelot Andrews” ve
“Selected Essays” daha sonraları kaleme
aldığın yapıtların.”
“Sevgili
Bedriye, benimle ilgili bu bilgilere nasıl ulaştığını merak ediyorum?”
“Doç.
Dr. Sevim Kantarcıoğlu’nun T.S. Eliot’ın
Şiirlerinde İnsanın Kendisini Gerçekleştirme Teması adlı yapıtından
ulaştım. Ben sadece yapıtta yer alan bilgileri seninle paylaşıyorum.”
“Anlıyorum.
Yazar benim şiirlerimde insanın kendisini gerçekleştirme teması üzerinde
yoğunlaştırmış yapıtını. Yapıtta da yazıldığı gibi Hulme ve Ezra Pound ile
birlikte romantizme karşı tavır aldık. Benim şiirlerimde dönemin birçok
şairinin şiirlerinin etkisi vardır. Bunlardan bazıları XIX. asır Fransız
şairlerinden olan Jules Laforgue, Theophile Gautier ile Charles Baudelaire’dir.
Ayrıca Fransız sembolistlerinden Paul Verlaine, Arthur Rimbaud ve Stephane
Mallarme’nin derin izleri vardır şiirlerimde. Şiirlerimin derinliğine ulaşman
için şiirlerimi iki bölüm başlığı adı altında toplaman gerekiyor.”
“Biliyorum. Birinci bölümde yer
alan şiirlerinde çağdaş batı dünyasının manevi çöküntüsünü konu olarak
işliyorsun. İkinci bölümde yer alan şiirlerinse, Anglikan Kilisesi’ne girdikten
sonra ruhsal huzur arayışında olduğun devrenin ürünleridir. Öyle sanıyorum ki,
birçok şiir üretmene rağmen kendini inzivaya çekmeyi düşünüyor olmalısın
ki, Anglikan Kilisesi’ne giriyorsun. O
dönemde yazdığın şiirlerinde Dante’nin şiirleri/ İncil ve dini edebiyat
konuları belirleyici olmuş. Bir süre sonra dini sorgulamaların başlıyor. Bu
yüzden 1930 yılından sonra ki, şiirlerini dini şüphenin etkisi altında kalarak
yazıyorsun. “Dört Kuartet” adı ile 1943 yılında bastırdığın yapıtında zaman ve
ebediyet arasındaki ilişki üzerine yoğunlaşıyorsun”.Ününe ün katan
eleştirilerini bir şairin duyarlılığı göz önüne alınarak okunmalı diye
düşünüyorum. Eleştiri yönündeki dehanı Milton/ J.Donne ile Tennyson’a karşı
Hopkins lehine kullanıyorsun. İngiliz edebiyatı tarihinde eleştirilerinle yeni
bir düzen kuruyorsun. Sen şiirlerinin temelini İngiliz şiirleri ile kendi
şiirlerindeki duygu ve düşünce birlikteliğini sağlamak amacı üzerine kurduğun
için, çağdaş şiir teorisinin en büyük şairi
unvanını alıyorsun.1927 yılında ani bir kararla İngiliz vatandaşlığına geçerek
Anglikan mezhebini benimsiyorsun.
Edebiyatta klasik, politikada
krallık taraftarı, inançta ise Anglo –Katolik olmaktan büyük bir keyif
alıyorsun.Dini konuları işleyen şiir/eleştiri ve tiyatrolaryazıyorsun. “Munder
in the Cathedral( 1935), “The Family Reunion”(1939) ile 1950 yılından sonra
yazdığın “The Coctail Party”, “The Confidential Clerk ve de “The Elder
Statesman bunlar arasında yer alan
yapıtlarındır. Senin şiir dilinde
yaptığın yenilikler senden sonra gelen birçok şairin ilgi alanı oluyor.
Özellikle şiirde sınırlı temaları işlemene rağmen eleştiri alanındaki
başarılarından dolayı Nobel ödülü alıyorsun. “Metafizik –sembolik bir şair
olarak edebiyata ve Batı düşüncesine getirdiğin sentez, sana edebiyat alanındaki
hemen herkesin ulaşamayacağı yeri kazandırıyor.” Sen gerek hayatının anlamını
gerek şiirlerinin temasını insanın kendisini gerçekleştirme teması üzerine
oturtuyorsun. İçinde yaşadığın hümanist çağın ürünü olan romantik bir
edebiyatın temel kavramlarına karşı çıkarak edebiyat kariyerini başlatıyorsun.
Çağdaş bilincin geleneklerini şiirlerinde yoğurarak kendi çağdaş klasik
felsefeni kuruyorsun. Kimsenin etkisi
altında Romantik şairlerin “düşünüyorum
ve hissediyorum, öyle ise varım” biçimiyle özetledikleri felsefesine
“düşünüyorum ve hissediyorum, öyle ise sadece görüntüyüm” diyerek karşı
çıkıyorsun. “Prufrock’un Aşk Şarkısı’nda, “Gerontion” ile “ Çorak Toprak” da
insanın ruh ve bedeni arasındaki dengeyi yerli yerine oturtmadığı için
tabiattan ve Tanrı’dan kopuk yaşadığını belirtiyorsun. Hayat felsefenin yanı sıra tanrı/ insan ve
sanat kavramlarını Francis Herbert Bradley ile Sören Kierkegaard’ın Hıristiyan
egzistansiyalizmi arasındaki büyük benzerlikten yararlanarak geliştiriyorsun.
İnsanın hayatı hakkındaki yapıtlarına yansıyan görüşlerini şöyle özetlemek
gerekiyor: İnsanın Tanrısıyla direk iletişime geçmesi için ruhunun mutlak görüş
açısını oluşturan hiyerarşik düzeni içinde kurması gerekiyor.
“Sevgili Bedriye ben sadece bir insanın
ruhundaki hiyerarşik düzeni kurmasıyla kendini gerçekleştiremeyeceğini,
kendisini tam anlamıyla gerçekleştirmesi için de kendi yaratığı Tanrı’sıyla
bire bir ilişki içine girmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu yöndeki görüşlerimi,
yazdığım bir şiir dizesinde şöyle yansıttım: “Ebediyetle zamanın kesiştiği anın
şuuruna varabilmek azize vergidir.” Ben sadece şair değilim. Aynı zamanda oyun
yazarı, eleştirmen ve fikir adamıyım. “Bradley’in Görüntü ve Gerçek” yapıtı
benim en çok etkisi altında kaldığım yapıttır. Bu etkinin bendeki önemini
“F.H.Bradley’in Felsefesinde Bilgi ve Tecrübe” adını verdiğim tezde
görebilirsin. Çağdaş eleştirmenlerden olan Hilis Miller ve Hugh Kenner’e göre
bu etki benim ilk şiirlerimden son oyunum olan “Eski Devlet Adamı’na kadar
devam etmiştir. Ben romantizmin ve hümanizmin sanat ve kültür içinde şaire
verdiği yeri abartılı buluyordum. Bu konu hakkındaki görüşlerimi şöyle dile
getirdim: “Bir kişinin veya bir sınıfın kültüründen bahsetmenin anlamsız
olduğunu söylerken demek istediğim şey, bir kişinin kültürünün, bir sınıfın
kültüründen; bir sınıfın kültürünün de bütün bir toplumun kültüründen
soyutlanamayacağıdır. Kültürde kusursuz olmaktan bahsederken, aynı anda
kültürün üç anlamını da düşünmekteyiz. Kültürde gelişmenin hangi derecesinde
olursa olsun, bir toplumda kültürün farklı dallarıyla uğraşan grupların
birbirinden tamamen kopuk ve birbirleriyle hiçbir ortak yanları olmadığını
söylemek de istemiyoruz. Aksine kültürün farklı dalları arasındaki ortak
vasıflar, birbirinin sahasına taşmalar, karşılıklı takdir ve hizmetler
sayesindedir ki, kültürün farklı dalları birbirinden kopmadan yaşayabilirler”
(s. 5)
“Sevgili
dostum. Sana göre din ve kültür bir paranın iki yüzü gibi aynı şeyin farklı
yönleridir. Kültür ve din arasındaki diyalektik çatışmanın sürekli olduğunu
savunuyorsun. Bir dinin sayısız kültürlere analık etmesi o dinin o kadar çok
kendisini geliştirmesine vesile olacağına inanıyorsun. Batının yetiştirdiği
büyük şairlerden birisisin. Sen, Tanrı merkezli dünya görüşünü savunuyorsun.
Hümanizmin insan odaklı dünya görüşüne karşı çıkarken, bir yanda da hem romantizmin hem hümanizmin
hem de çağdaş ilimdeki gelişmeleri yazdıklarında toplayarak kendi klasik dünya
görüşünü sanat anlayışınla birleştiriyorsun. Bu bakış açın sayesinde sadece
sana özgü sentez üzerinde inşa ediyorsun sanat yapıtlarını. Rousseau’dan sonra Tanrılaştırdıkları insanın
üstünlüğünü yadsıyarak Tanrının yüceliğini anımsatıyorsun. Sana göre insanlar
belli sınırlar içinde bir imanın gereklerini özünde yaşatarak yücelebilir
ancak. Sanatın amacı konusundaki düşünceni de şöyle açıklıyorsun” sanatın
amacı, didaktik olmaksızın insanın kendisini gerçekleştirmesine hizmet
etmektir. Sanat, en büyük meyli kendisinden kaçmak olan insana kendisini
tanıtarak zaman ve mekân içinde insanın ne ölçüde yücelebileceğini zevk vererek
öğretmektir.” Senin hakkında öğrendiklerimden yola çıkarak senin kendini
gerçekleştirdiğini anlıyorum. Yazdıkların ve yaşadıklarınla hayatın/ hayatının
anlamını ifade ediyorsun. En çok da insanın Tanrılaşamayacağı gerçeğine karşı çıkıyorsun.
Karşı çıktığın romantik ve hümanist hayat görüşünden pek de farklı olmayan
dinamik bir hayat felsefeni Hıristiyanlığın özüyle birleştiriyorsun. İnsanın
zaman ve mekândaki misyonunun gerçek bir arayış olduğunu sık sık
anımsatıyorsun. Hayatında belirsizliklerin olmaması kendi çizdiğin yolda
tutarlı bir biçimde ilerlemeni sağlıyor. İç huzuruna dine yönelerek
kavuşuyorsun. Senden önceki ve içinde yaşadığın çağın edebiyatlarını
inceleyerek elde ettiğin bilgileri kendi bakış açınla yeniden yaratarak sadece
sana özgü sanat anlayışına kavuşuyorsun. Kendine çizdiğin yolda ilerlediğini
görünce daha büyük bir heyecanla yeni yapıtlar üretiyorsun. Eleştirideki
başarını da bu bakış açısıyla yakalıyorsun. Sadece kendi dünya görüşünü kendine
rehber olarak alıyorsun. Sana göre inançlı insanlar Tanrı’ya daha yakındır. Bu
bakış açında bilimle insanı birbirine karıştırmıyorsun. Bilimin insan
hayatındaki önemini yadsımıyorsun. Senin insandan beklediğin şeyse insanın
bilimin ötesine geçerek arayışını gerçeğin fiziki boyutunu inkâr etmeksizin
fizik ötesi bir boyutta sürdürmesidir. Bu gerek arayışında fizik ötesi arayışı
vurgulamakla, çağın ihmal ettiği bir noktayı su yüzüne çıkarmak istiyorsun. Tüm
bunlara ek olarak inancın mutlak görüş acısı içinde, çağın uzlaşma kabul etmeyen,
nispeten geçerli olan ideolojilerine hoşgörülü bir barışma zemini sağlıyorsun.
(s. 75.) Yazdıklarında kendi gerçeğini gerçekleştirdiğin için başkalarının
yazdıkların hakkındaki olumlu ve olumsuz görüşlerinden etkilenmiyorsun. Özünde
insansever olduğun için yapıtlarında insanın kendi gerçekleştirmesi üzerinde
yoğunlaşıyorsun. İnsanın hayatında bilinmesi gereken şeylerle kendisini
sınaması sana ne anımsatıyor bilmiyorum ama yazdıkların kuşaklar boyunca bir
kılavuz olma özelliğini koruyor.
“Sevgili
Bedriye, bana ayrılan süre doldu. Bir sonraki söyleşimizde aile hayatıma dair
gerçekleri karşılıklı konuşuruz. Seni sevgiyle kucaklıyorum.”
“Ben de
seni sevgiyle kucaklıyorum sevgili dostum.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder