
Adaletin/ Erdemin/ Merhametin Bilgesi: William Faulkner
Bedriye Korkankorkmaz
Amerika’yı görmek istiyordum. En
büyük hayalim Ünlü Amerikan yazarı William Faulkner ile Amerika’nın
sokaklarında dolaşmak. Amerika’dayım. Sokaklarını dolaşıyorum. Yalnızım. Elimde
Amerikalı yazar William Faulkner hakkında yaptığım araştırmalar var. Önüme
çıkan ilk kafeye girip kendime bir kahve söylüyorum. Sokaktan geçen insanların
yüzlerini seyretmeye başlıyorum. Hayat
koşuşturmasının her ülkede aynı olduğunu algılıyorum. Dünyaya meydan okuyan bir
ülkede bulunmaktan dolayı ürküyorum. Hayalim ünlü yazar William Faulkner’ın eserlerine yansıyan insan
yanını yerinde incelemek. Ruhlar ölümsüz olduğuna göre ölümsüz ruhuyla bir
söyleşi gerçekleştirmek istiyorum. Şu sözleriyle kendisine hayran olmuştum: “
Şunu anladım ki, yaşamanın her türlüsüyle yazmanın her türlüsü arasında
kapatılmaz bir uçurum uzanır: yaşayabilenler yaşar, yaşayamamanın acısını
çekenler de bu acıyı yazarlar.” Bu sözleriyle andığım yazar bana hoş geldin
demek için masamdaki boş duran sandalyelerden birine oturuyor. Onu içten
gülümsemesinden tanıyorum ve ona
sevgiyle sarılıyorum. O da bana sarılıyor. Bir süre birbirimize bakıyoruz.
Konuşmayı ben başlatıyorum: “Sevgili dostum nasıl yaşadın? Yaşam serüvenini çok
merak ediyorum” diyorum. Konuşmasına gülerek başlıyor: “Hızlı bir gençlikten
sonra sakin yaşadım. Sakin bir hayatın
içinde buldum kendimi. Otuz yaşımdan sonra dostlarım yalnızlığı tercih etmemi
yadırgadılar. Bana yakın olan birçok insan bendeki bu değişimi farklı
yorumladı. Kimine göre eserlerini okuyup yaşamak karşısında duyduğu iğrenme ve
derin kaygılarından dolayı tercihimi değiştirmiştim. Gerçekte ben yeryüzünün
erozyona uğradığı manevi felaketi benim deyimimle insanlığın kör tragedyasını
yalnızca seyretmek ve anlatmak istiyordum. Yaşanılan o insanlığın dramını
seyrederek içimde sindirmek istiyordum. Kendi yaşadığım kasabanın efsanelerini
sadece dinledim. Aile ve kişilerin özel hayatlarını izledim. Evleri,
kiliselerdeki yaşamları gözlemlerimle didik didik ettim. Sadece gözlemci olarak katıldım o hayatlara.
Gözlerimin gördüklerini unutmadım Bedo. Örneğin canileri, fahişeleri,
zırdelileri, zır akılıları, sokakta
yatanları, zindan da yatanları… gözlemledim. Bilincin maddi ve manevi
varlığında yaşanılanlar ilgi alanıma giriyordu. Hep öldükten sonra dirilmeyi
isterdim. Nihayet bu dileğim de gerçekleşti senin sayende. Öldükten sonra
dünyaya bir saatliğine de olsa katlanma isteğini kendimde görememiştim.
Rahatlığa alışmaya görsün insanlar. Sen benimle söyleşi yapmak için Mersin’den
gelince seni kıramadım. Dünya pek değişmemiş Bedriye. Gelişen olayların mantığı değil sadece adı
değişmiş. Baksana hiç alışmakta zorluk çekmedim. Ben de yaşarken dünyayı
değiştireceğimizi düşünüyordum. En büyük bir hayalim de dünyaya çaylak olarak
gelmekti. Bu dileğim de gerçekleşti. Senin dışında kimse benim gerçek kimliğimi
bilmiyor. Bana göre yalnızlık çok önemlidir. Seninle yalnızlık yönümüzle
birbirimizi tamamladık. Bana göre yalnızlık insan hayatının haysiyetidir.
Yalnızlığını değil, değerlerini yitirmiş insanlar çağdaş dünyada mert ve dürüst
biçimde yaşama şanslarını yitirirler. O dönemler benim için hem yaratma hem de
yaratılma dönemiydi. Ses ve Gazap eserimde o dönemki yaşam serüvenimi
yansıttığım için bazen üzgün, bazen azgın, bazen yaralı, bazen de neşeli
olduğum dönemlerimi kapsıyor. Gençken kalıbına sığmayan biriydim. Yıllar sonra
André Gide’in “Amerikan yazarlarının en önemlilerinden birisi, belki de en
önemlisidir “ diye tanımladı beni. Ama ben ortaokulda dil ve edebiyat derslerini
isteksiz izlerdim. Ortaokul eğitimimi de tamamlamadım bu yüzden. Hikâyelerimi
neden bu kadar karışık anlattığımı soranlara “cahilliğimden” diyordum. Kendi kendini yetiştiren
yazarlardan birisi de benim. İlk kitaplarından biri olan Sartoris’teki bir
kahramanımdan şöyle söz etmiştim: “Eğitimine o kadar vakit harcamıştır ki,
hiçbir şey öğrenmeye fırsat bulamamıştır.” Missisippi üniversitesine özel
öğrenci olarak yazılmama karşı belli süre sonra ortadan sıkılıp ayrıldım. Okulu
bıraktıktan sonra büyükbabamın bankasında işe girdim. Orayı da
benimseyemedim. Phil Stone’la dost
oldum. Dostum avukattı. Bana yeni yazarlarla, yeni eserleri tanıttı. Gerçi
büyükbabamın geniş kitaplığından da kitaplar okuyordum. Stone, okumalarıma bir
düzen ve yön verdi. Rus romancıların içinde en çok James Joyce’u okuyordum.
Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde savaşı yakından gözlemlemek için askere
gitmeye karar verdim. Önceleri tüm çabalarıma rağmen askere kabul etmediler.
Sonraları dostumun sayesinde savaşa asker olarak gittim. Savaşa
katılmadım. Ölüm karşısında ruhumu
denemek istiyordum. Yeni heyecanlara ihtiyaç duyuyordum. O dönemde huzura duyduğum özlemi anlatan lirik
şiirler yazdım ve gönderdiğim tüm dergiler şiirlerimi geri gönderdiler bana.
Marangozluk, boyacılık, ateşçilik gibi
işlerde çalıştım. Sarhoş olup genelevlerine gidiyordum. Edebiyat alanında
şansımı değerlendirmek üzere New York’a gittim.”
“Sevgili Dostum, sanıyorum bu
edebiyat alanında attığın ilk ciddi adımdır. Hayatını edebiyata adadığının
göstergesi sayabilir miyiz bu kararını?”
“Sevgili Bedriye, ben orada hem
edebiyat çalışmalarımla yoğunlaşacaktım hem de desinatörlük eğitimi görecektim.
Altı ay kaldım New York’ta. Çeşitli işlerde çalıştıktan sonra kasabama geri
döndüm. Mississippi Üniversitesi’nde çalışmaya başladım. Bu üniversitenin
çıkarmış olduğu çığlık dergisine birkaç karikatürüm ile şiirlerimi verdim. O
yıl şiir kitabım çıktı. O işi de
benimsemedim. Mississippi Üniversitesi’nin
yıllığı ile gündelik gazetesi birkaç şiirlerimi bastı. İki şiirim de başka
dergilerde yayımlandı. Çıkardığım şiir kitabımı parayla çıkardım. Sevgili
dostum, Stone katkılarını yadsıyamam. Kitabım kapağındaki dizgi hatası yüzünden
soyadım yanlış yazılmıştı. Yazgımı yenmek için New Orleans’a gittim. Bir süre
içki kaçakçısının yanında çalıştım. Ünlü yazar Sherwood Anderson’la dost oldum.
Anderson yayımladığı kitabında beni: “Hep çilenin zindanında yaşayan ufak tefek
bir Güneyli.” Onun yardımıyla bir iki hikâyem basıldı. New Orleans’ta
yayımladığım bir yazımda şairliğim hakkında şunları söylüyordum: “Şiiri, her
şeyden önce birtakım çapkınlıklarıma yardımı dokunduğu için okuyor ve
kullanıyordum; bir de, küçük bir kasabada başkalarından değişik
görünmek amacıyla giriştiğim bir gençlik jestini tamamlamak için.”
Dostumun tavsiyesi üzerine ilk
romanım olan Askerin Kazancı’nı
yazdım. Anderson romanı okumadan övgü dolu bir mektup yazdı ve yapıt 1926 yılında
yayımlandı “ Sivri Sinekler” romanım çıktı. 1929’da “Sartoris yayımlandı.
Yapıtımda Sartoris ailesinin bazı kişileri Faulkner ailesinin efsaneleriyle
yoğrulmuş gibidir.
Para kazanmak istiyordum Bedriye.
1929’da çıkan Döşeğimde Ölürken
yapıtımı geceleri elektrik santralinde ateşçilik yaparken yazmıştım.
Hollywood’a senaryo yazıp para kazanmak için gittim. 1929 yılında evlendim. Eşimin
ilk kocasından iki çocuğu vardı. Bu evlilikten bir kızım oldu benim. Kızıma
Jill adını verdim. Eşim hayatın boyunca sevip seveceğin tek kadınım oldu. Aşk
hakkında şunları söylemiştim: “Aşkla ıstırap aynı şeydir. Aşkın ve ıstırabım
değeri, onlar için ödeyeceğiniz şeylerin toplamından ibarettir. Ucuza elde ederseniz kendinizi
aldatırsınız demektir.” Kafamdaki ideal kadını da şöyle tasvir etmiştim:
“Benden uzaklaşmasın diye bacakları olmayan, beni tutmasın diye kolları olmayan
benimle konuşmasın diye kafası olmayan bir bakire.” 1935 yılında kardeşimin
özel bir uçakla tehlikeli uçuşlar yaparken gözümün önünde düşüp ölmesi hayatımın
yaratıcılık ve olgunluk döneminin başlangıcı oldu. Artık düzenli okuyan ve yazan bir insan
olarak hayatımı idame ettirdim. Yazmanın dışında at, av ve yelkencilik vardı. O
zamanlarda içki içiyordum. İşte Bedriye bu dönem dünyadan elimi eteğimi
çektiğim döneme tekabül ediyor. Ben ne edebiyat ne de yapıtlarım hakkında
konuşurdum.”
“Senin de benim gibi kendini
sürgün hissetmen benim yazarım yapıyor seni.”
“Aynen öyle Bedriye. Ben kendi
isteğimle edebiyatın sürgünlerinden birisi oldum. Senin de benim gibi sürgün
olman beni de sana yaklaştırdı. Yalnız benim sürgünlüğüm senin sürgünlüğünden
farklı. Ben salt kendimi değil tüm Amerikan yazarlarını sürgün olarak
görüyordum o dönemde. 10 Kasım 1950’de 1949 Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandığımı
öğrenmek beni sevindirdi. Kutlamayı da ailemle yaptıktan sonra yaptığım işi
yapmaya devam ettim. Stokholm’e Nobel Ödülü’nü almaya kızımla birlikte giderken
New York’tan geçtik. New Yorklu bir muhabir yanıma yaklaştı ve bana sordu:
“Amerika’daki ahlak düşkünlüğünü en iyi anlatan yazar olarak tanınıyorsunuz.
Sizce Amerika’daki en büyük ahlak bozukluğu nedir? Benim yanıtım şu oldu: “Sizin yaptığınız
efendim.” 30 bin dolar aldım Bedriye. Bu parayı Oxford’da hayır işlerinde
kullanılmak üzere hibe ettim.”
“Sevgili dostum, tüm bu olumlu
gelişmeler sizin kişiliğinize nasıl yansıdı? Yine insanlardan kaçmayı
sürdürdünüz mü?
“Sevgili Bedriye, doğrusunu
istersen olumlu yansıdı kişiliğime. İnsanlardan eskisi kadar kaçmıyordum.
Davetlere katıldım ve katıldığım davetlerde konuşma yaptım. Televizyona çıktım
hatta fotoğraf bile çektirdim insanlarla. Birkaç memleketi gezdim. Virginia
Üniversitesi’nde Amerikan edebiyatı hakkında kendi dünya görüşümle yazarlığım
hakkında konuşma yaptım, sorulan soruları yanıtladım. Okuduğum eserlerin
adlarını yazarlarıyla birlikte söyledim.
1060 yılında edebiyatın yayılması amacıyla zenci yazar ve öğrencilere
burs vermek üzere kendi vakfımı kurdum. Onlara mali yardımlarda da bulundum
tabii.Beyaz Saray’a çağrılan yüz elli davetli arasında katılmayan tek insan
bendim. “Sevgili Dostum, Senin hayata
karşı mert, kendine karşı ise sert olduğun doğru mu?”
“Kesinlikle doğru Bedriye. Ben
acının ve acımasızlığın her türlüsünü yaşadım. Yaşamı değersiz görenlere karşı
derin nefretim vardı. Genel mizacım olarak da rahat ve merhametliydim.
Haksızlıkları tanıdım Bedriye. Hayatta en başta adalet yok.”
“Sevgili dostum doğum tarihin ile
yaşam serüvenini tamamladığın tarihi benimle paylaşır mısın?”
“Bedriye ben 25 Eylül 1897’de
Mississippi’de doğdum, buradaki Güney geleneğinden etkilenerek bir
çocukluk geçirdiğimi sana anlattım. 6 Temmuz 1962’de kalp krizinden öldüm. Ailemin ve tanıdıklarımın
katıldığı sade bir cenaze törenim oldu. Kasabamın dükkânları tören sırasında
kepenklerini indirdiler. Benim yaşadığım ve yazdıklarım arasında sarsılmaz bir
bağ vardı.”
“Sevgili dostum, sizin yazdıklarınızda
yaşadıklarınızın rolü var mıdır?”
“Sevgili
Bedriye, yaşadıklarımla yazdıklarım arasında oldukça sağlam bir bağ vardır.
Benim asıl eserim bizzat yaşadıklarımdır. Ben bir konuşmamda şöyle dedim:
“William Faulkner olmasaydım, iki kere, üç kere William Faulkner olmak isterdim
yine. Ancak böylelikle söylemem gereken şeyleri yazma imkânını bulurdum.” Benim
hayatım yaşamak ve yaratmakla sınırlıdır. Bana göre iyi yazarı yıkan tek şey
ölümdür ancak. İyi yazarların, ünle, başarıyla,
zenginlikle uğraşacak vakitleri olmaz. Kadın gibidir başarı: önünde diz
çökersen seni ezer geçer. Ey iyisi elinin tersini göstermektir ona; belki o
zaman senin önünde diz çöker.” Ben hayatım boyunca Bedriye ne başarının ne de
varlığın önünde diz çökmedim. İnsan
yanımı merak ediyordun ya işte benim insan yanımla gurur duyduğum başarım
budur. Sen nasıl da naif bir ruha sahipsin. Benim sözlerimden dolayı
gözlerinden yanaklarına doğru süzüldü yaşlar. İnan bana benim yolumdan
yürüdüğün için pişman olmayacaksın. Kendi yalnızlığını sev ve başarıya paye
verme. Varlık diyemiyorum; zira zaten tek varlığın kişiliğin.”
“Sevgili Dostum, eserlerin hakkında neler
söylemek istersin?”
“Sevgili Bedo, elindeki nottan okuyorum bu
satırları:” Yirminci yüzyılda belki hiçbir yazar çağının ve çevresinin
tragedyasını Faulkner gibi mutlak anlamda yaşamış ve yaratmış değildir. Faulkner,
Birçok çağdaşlarının aksine korku ve azaptan
kaçıp kurtulmaya uğraşmadı”.
Ben
yaşamı olduğu gibi kavradım ve yaşadıklarıma tahammül ettim. Çağımı allak
bullak eden gerçeklerin içinde bir yandan yaşarken öte yandan da yazdım. Her
sanatçının çağını ve çağının gerçeğini olduğu gibi anlatmak gibi bir misyonları
olduğuna inanıyorum. Ben eserlerimde var olan tüm toplumsal çürümüşlüğü tüm
çıplaklığıyla anlatarak özlemini duyumsadığım ahlaklı yaşamın yaşayan canlı
garantisi olmak istiyordum. İnsanların yüreklerine kötülüğün ve haksızlıkların
korkusunu salarak herkesin iyiliğe ve adalete daha sıkı sarılmasını
istiyordum. İnsanlığı kurtarma görevini
üstlenmiştim Bedriye. Böylesi ağır bir görevi layığıyla yerine getirmek için
olgunluk dönemimde yaşam biçimimi ona göre uyarladım. Sanatçı haysiyetine ve
namusuna benim kadar değer veren çok az yazar vardır. “Sözünü kestiğim için
özür dilerim dostum. Senin yazın çizgin realist bir çizgi. Dönemin neo-klasik estetik anlayışına
kapılmadan gerçeği yarattın. Adeta gerçeği yaratma konusunda Tanrılaştın
sözcüklerinde. Trajik unsurları okurdan gizleme gereği hissetmedin. Gerçekçilik
senin yazın anlayışını oluşturuyor. Sen çağının edebi dramlarını tüm
çıplaklığıyla yaşayan ve yaşadıklarını yazarak ölümsüzleştiren modern
romancısın. Senin büyüklüğün toplumsal çöküşten nasıl kurtulunacağı sorularını
yanıtlamış olmandır. Senin romancılığınla yarattığın çağdaş cehennem, akılcı
dünyanın cehenneminden daha somuttur.
Cehennemde yaşayanları ruhları tüm çıplaklığıyla verdiğin için akılcı
dünyanın cehenneminden daha ürkütücüdür.
İnsanlar birbirinin celladı gibidir sana göre yirminci yüzyılda. “Kör
tragedya” evrenseldir. İnsanlar kendi yazgılarından kaçmak şöyle dursun
yazgılarına başkaldırmazlar. Şu saptamayı sana anımsatmak istiyorum: “İnsanın
kaderi, kendi umut ve seçişlerinin dışında kalır; kader karşısında insanın
hiçbir gücü yok gibidir, hürriyeti ve haysiyeti bile yoktur. Ama tragedya
yalnız kişisel değildir, yirminci yüzyılda dünya tarihinde ilk defa olarak ,
tragedyan bütün insanlığı kapsamaktadır.
Jean Paul Sartre’ bende “kozmik kötümserlik”lik
budur, der.
“Bedriye’ciğim kesinlikle yerinde bir
saptama. Jean Paul Sartre’ın bende
bulduğu kozmik kötülük tam tamına budur. Bana göre çağımızda tragedyalar hem
yoğunluğu hem de yaygınlığı bakımından tragedyalar olmuştur. Benim kendi
çağımla ilişkim tamamen bütün insanlıkla ilintili olduğu için eserlerimde şunu
verdim: “Yeryüzünde kişiler ve toplumlar nasıl hareket ederlerse etsinler,
bütün insanlık metafizik bir gazaba uğramış ve lanetlenmiş olarak yaşayıp azap
çekmeye mahkûmdur. İnsanın varlığı, tragedyanın kendisidir.” Bu tragedyanın
biçimi bizim yaşadığımız yüzyıla özgüdürİnanç ve ahlak arasındaki duvarlar bile
yıkılmış, her şey menfaat üzerine kurulmuş. Eserlerimden Abşalom Abşalom, Ses
ve Öfke, Ağustos Işığı, Köy. Toz Toprakta, manen çökmüş ve umutsuzluğa kapılmış
Güneyin soysuzlaşmasını kapsıyor. Benim yarattığım dram Güney’in olmaktan çıkmış bütün
insanlığın dramı halini almıştır. Eserlerimde Güney’in yitirdiği onurun yasını
tuttuğum kadar bütün insanlığın yok oluşundan da yakınıyorum. Benim yapmaya
çalıştığım tek tek insanları anlatmak. Bunu yaparken de tanıdığım bölgenin
insanlarından yola çıkıyordum. Benim
yakındığım tek gerçek insan iradesinin toplum tarafından sıfıra
indirgenmesidir. Ben insanları değil; insanlığı seviyorum. En büyük özlemim
mertliğin ve onurun, aşkın ve fedakârlığın hâkim olacağı bir insanlığın özlemi
içindeydim. Senin bir şiir dizen var
“Nasıl unuturum gördüklerimi” diye… Ben de gördüklerimi unutamadım Bedriye. Tüm
yapıtlarımın özü budur. Tüm mesele insanların kendi içlerindeki karanlıktan
kurtulmaları. Bazıları kurtuluyor, bazıları ise kurtulamıyor. Bu da kişisel bir
tercih. Ses ve Öfke’deki kişilere gelelim.
“Eski Yunandaki kahramanların tersine yaşarlar. Yunanda tragedya
kahramanı mukadder olan bir günahı işlediği için lanetlenir. Oysa bende herkes
başlangıçtan lanetlenmiştir. Lanet kaderin kendisidir ve insan lanetlenmiş
olduğu için günaha girmeye mahkûmdur.” Benim kahramanlarımın akılları, ahlakları ve ruhları karmakarışıktır. Ben
kargaşanın yapıtlarını yazdım. Bunun için Edith Hamilton benim kahramanlarımı
“kaderin iradesiz köleleri” olarak tanımlıyor. Yapıtlarımın belli başlı
özelliği dramın unsurlarından biri olan kadere karşı çabalamanın saçmalığıdır.
Yazılan yaşanacaktır. İnsanların yazgılarına savaş açması boşunadır, çünkü
varlığın kendisi saçma ve boşunadır.
Sevgili
Dostum, sende mutlak gerçek ölümdür. Bu gerçeğin dışındakileri saçma
buluyorsun. Öyle ki eserlerinin başlangıç ve bitiş noktası ölümdür. Ölümü bu
denli önemsemen de sonsuz tükeniş olmasıdır. Yani insan saçmalığından ve
kötülüğünden ancak ölüm yoluyla kurtulacaktır. Öyle ki sen yaşama sevincini
bile ölümden alıyorsun. André Gide senin için diyor ki: “Faulkner’ın yarattığı
kişilerden hiçbirinin gerçek anlamda ruhları yoktur.” Bu konuda ne demek
istersin?
“Bedriye, Gide’in saptaması yerinde bir
saptama. Benim kişilerimde ruh yoktur; çünkü ruh sadece ölümde vardır benim
görüşüme göre. Yani kişilerim öldüklerinde gerçek ruhlarına kavuşuyorlar. Ben
de ölümü kurtarıcı olarak gösterdim. Kutsal
Sığınak’ı ele alalım. Sapık ve gaddar kahramanı Popeye’nin insanlığın
timsali olup olmadığını sordular bana, yanıtım şu oldu: İnsanlığın timsali
değil, kötülüğün timsali. Ben ona iki göz, bir burun, bir ağız bir de kara
elbise verdim. Baştanbaşa bir alegoriydi o.” Ben çağımın tüm kötülüklerini
yansıttım yapıtlarımda. Tüm yapıtlarımda iki yol izledim: Biri yaşantıların,
elle tutulurcasına gerçek ve soyut
(hatta metafizik) gerçeklerin düzlemi. İn Aşağı Musa’da, aslında zencilerin uğradığı haksızlıkları ve
tabiatın saf güzelliğini iki belli başlı tema olarak işlerken çağdaş
uygarlıklardan çok uzak eski çağlardaki insanlık ve tabiat sevgisini yeni
baştan yarattım.” Ağustos Işığı’nda
beyaz mı kara mı olduğunu bilmeyerek kimliğini bulmak için çırpınan Joe
Christmas varlığının niteliğini boşuna arayıp duran modern insanın sembolüdür. Christmas’ın
linç edilmesi, tıpkı çağdaş çevrenin kendi insanlarını maddi ve manevi lime
lime etmesi gibidir. Ses ve Öfke’deki
“Başlıca kişiler insanlığın çöküşünü eski ve soylu bir ailenin çürümesi halinde
yaşar ve yansıtırlar. Bir Masal’da ise hikâye meçhul askerin Birinci Dünya
Savaşı’ndaki serüveni gibi başlar, İsa’nın hayatı gibi gelişir ve bir büyük
imanın katına ererek soyutlaşır.” Şimdi daha iyi anlıyorsun değil mi canım
benim yöntemimi. Benim yöntemim olumlu gerçeği göstermek için olumsuz gerçeği
yansıtmaktır. Somut olarak anlattığım kötülük ters bir bağlantı ile soyut
iyiliği ifade eder. Gerçek somuttan mutlak soyuta çıkıştır benim yaptığım.
Sevgili Dostum, gelelim senin ruh
durumuna. Sana göre iyilik insan ruhunda
derin heyecanlara sebep olmaz. Güzelliğin dramı yoktu. Oysa seni sen yapan
dramı yaratmak ve yansıtmaktır. Dramatik gerilimler ise iyinin karşısına çıkan
kötülüklerden oluşur. Sen iyiyi yoğun ve
hatta erişilmez bir ideal halinde verirken kötüyü fazla belirleyici ve hükmeden
bir konuma soktun. İyi ve kötü arasında denge kurmak zorlaştığı için de
yapıtlarında olumsuz unsur ağır bastı. Bu yöntemi bilinçli olarak tercih ettin.
Öyle tipler yarattın ki gerçek insanlardan hiçbir farkı yoktu tiplerinin.
Tanrının yarattığı ile senin yarattığın insanlar sen karşı çıksan da özde
birbirinin tam benzeri oldular. Tanrının yarattığı kullardan daha etkilisini
yarattın yapıtlarında. Bir eleştirmenin şu saptamasını sana anımsatmak
istiyorum: “Romanları birer kliniktir.” Senin bu denli başarılı olmanda
inandırıcı konuları seçmenin rolü büyüktür. Şu saptamayı ben yapmadım ama benim
yapmak istediğim saptamanın tamı tamına aynı saptama: ”Hikâyesinin anlatmak ve geliştirmek, gerçek
olayları en ince ayrıntılarına kadar işlemek, olayların geçtiği yerleri
natüralistik bir görüşle çizmek bakımından yazar konuları genellikle
inandırıcıdır; yardımcı kişileri
fotoğrafik bir kesinlikle işler; konuşma dili gerçekçidir.” Sen bir anlatıcı olarak öyle bir başarıya
imza atıyorsun ki eserlerinde, hayran olmamak mümkün değil. Ruh saflığının
açısını çekmemiş olsaydın onca yapıtı öyle gerçekçi bir dille yazamazdın.
İnsanlık hakkında bu denli karamsar olmanın nedeni senin döneminde zencilerin
uğramış olduğu haksızlıklardır. Haksızlıkların kabul gördüğü, hakkın ilahi
adalete bırakıldığı bir dünyada umutsuzluğa kapılman doğaldır. Sömürü boyutunun
çocuklara indirgenmesi senin hassas ruhunu örseliyordu. Sen zencileri bir fert
olarak değil de kendi ırklarının temsilcileri olarak gördüğün için
haksızlıkları kınıyordun. Zencilerin mutlak eşitlik isteğini kabul etmeyenlere
şu satırlarla isyan ediyordun:
“Sevine sevine yapacaklar bu işi. Çünkü ona
acımak demek, kendi yenilgilerini
kabullenmek, merhamet umduklarını ve merhamet dilendiklerini ortaya koymak
demektir. Sevine sevine yapacaklar bu işi. İşte asıl korkunç ve feci olan da
bu.”
İnsanlığın günahlarını kendi kasabanda izledin
ve insanlığa mal ettin yarattığın kişiler aracılığıyla. Sana göre insan
Tanrı’nın inancı ile toprak sevgisinden uzaklaştığı için insanlık yönünü
kaybetmiştir. İnsanın dramı sana göre
doğumla başlıyor ölümle sona eriyor. Kişiliğinin en belirgin özelliği
samimiyetsizlik ile riyakârlığa duyduğun tepkidir. Haksızlıklara katlanma
kapasiten dolduğu için bu yöndeki düşüncelerini kahramanlarına kustun.
Kahramanlarının her biri akılcı dünyaya kötülükleriyle nanik yapan tiplerdi.
Değil mi ki merhamet ile iyiliği koruyup kollamıyordu insanlık, o zaman da
insanlığın içine düştüğü hali kahramanlarınla kurduğun panayırdan
seyretsinlerdi. Kahramanlarının her biri insanlığın aynasıdır. Yaşayanlar
kendilerini bu aynadan görebilirdir/ gördüler deSenin ilginç bir saptamanla
insanın ancak ıstırap çekerek yeryüzünde kalıcı olacaktır. İç huzuruna
kavuşacak, varlığına değer katabilecektir. Sen yenik ve acı çeken insanlara
büyük bir merhamet duyuyorsun.
İnsanlığı koyduğun yere saygı duymamak, seni
anlamamak insanın insanlığından utanması anlamına gelir. Seni eserlerinle
değerlendirmek başka şey kişiliğinle değerlendirmek çok başka şey. Ben senin
insan yanına yakın olmak istiyordun oldum da. İnsanlığa güzellikleri getirmek
istedin hem yaşandıklarınla hem de yazdıklarınla. Eserinden algılıyorum ruhunun
ne kadar çile çektiğini. O yüzden ıstırap çeken insan çektiği ıstırapların
yoğunluğuna bağlı olarak iç huzuruna ulaşacaktır. Korkunun ve çıkarın ele
geçirdiği insanları bu köleliklerinden kurtarmak için verdiğin savaşım bile
övgüye değerdir. Her koşulda şartlar ve koşulları değiştirebilecek gücü vardır
insanın. İnsanın dolayısıyla da insanlığın yaşama tercihi bu olmamalıdır. Tüm yazarlar insanlığı yüceltmek adına aşk,
onur, fedakârlık ve merhameti işlemeliler yapıtlarında. İnsanlık bu kölelik
prangasından kendisini kurtarmalıdır. İnsanlık ölümsüzdür. Her zaman her an yeni baştan yaşanılır bir
dünya yaratılabilir. Bizler insanlığı yazılarımızla yaşatacak kişiler olarak
sorumluluğumuza sahipleneceğiz.
Senin
insan yanında gerçekten huzur buldum. Yazık ki senin yazdıklarından farklı bir
dünyada yaşamıyorum. Hümanist insanlık günümüzde bir süreçten geçiyor. Hümanist
insanlık; iyiliktir, sevgidir, merhamettir en önemlisi de erdemdir. Yaşam
serüvenini noktaladığın son ana kadar erdemli yaşamayı kendine ilke edinemem ve
haksızlıkların ortada kalması için zenci hakları için mücadele eden insan
yanının hala yitirmediğini görüyorum. Sevgili dostum, bugünlük seni daha fazla
yormak istemiyorum. Bir sonraki söyleşide buluşmak umuduyla seni sevgiyle
kucaklıyorum.
Sevgiyle kal, sevgili Bedriye.”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder