27 Mart 2017 Pazartesi

İmece Dergisinde Yayımlanan Yazım






Adaletin/ Erdemin/ Merhametin Bilgesi: William Faulkner

Bedriye Korkankorkmaz

 

Amerika’yı görmek istiyordum. En büyük hayalim Ünlü Amerikan yazarı William Faulkner ile Amerika’nın sokaklarında dolaşmak. Amerika’dayım. Sokaklarını dolaşıyorum. Yalnızım. Elimde Amerikalı yazar William Faulkner hakkında yaptığım araştırmalar var. Önüme çıkan ilk kafeye girip kendime bir kahve söylüyorum. Sokaktan geçen insanların yüzlerini seyretmeye başlıyorum.  Hayat koşuşturmasının her ülkede aynı olduğunu algılıyorum. Dünyaya meydan okuyan bir ülkede bulunmaktan dolayı ürküyorum. Hayalim ünlü yazar  William Faulkner’ın eserlerine yansıyan insan yanını yerinde incelemek. Ruhlar ölümsüz olduğuna göre ölümsüz ruhuyla bir söyleşi gerçekleştirmek istiyorum. Şu sözleriyle kendisine hayran olmuştum: “ Şunu anladım ki, yaşamanın her türlüsüyle yazmanın her türlüsü arasında kapatılmaz bir uçurum uzanır: yaşayabilenler yaşar, yaşayamamanın acısını çekenler de bu acıyı yazarlar.” Bu sözleriyle andığım yazar bana hoş geldin demek için masamdaki boş duran sandalyelerden birine oturuyor. Onu içten gülümsemesinden  tanıyorum ve ona sevgiyle sarılıyorum. O da bana sarılıyor. Bir süre birbirimize bakıyoruz. Konuşmayı ben başlatıyorum: “Sevgili dostum nasıl yaşadın? Yaşam serüvenini çok merak ediyorum” diyorum. Konuşmasına gülerek başlıyor: “Hızlı bir gençlikten sonra sakin yaşadım.  Sakin bir hayatın içinde buldum kendimi. Otuz yaşımdan sonra dostlarım yalnızlığı tercih etmemi yadırgadılar. Bana yakın olan birçok insan bendeki bu değişimi farklı yorumladı. Kimine göre eserlerini okuyup yaşamak karşısında duyduğu iğrenme ve derin kaygılarından dolayı tercihimi değiştirmiştim. Gerçekte ben yeryüzünün erozyona uğradığı manevi felaketi benim deyimimle insanlığın kör tragedyasını yalnızca seyretmek ve anlatmak istiyordum. Yaşanılan o insanlığın dramını seyrederek içimde sindirmek istiyordum. Kendi yaşadığım kasabanın efsanelerini sadece dinledim. Aile ve kişilerin özel hayatlarını izledim. Evleri, kiliselerdeki yaşamları gözlemlerimle didik didik ettim.  Sadece gözlemci olarak katıldım o hayatlara. Gözlerimin gördüklerini unutmadım Bedo. Örneğin canileri, fahişeleri, zırdelileri,  zır akılıları, sokakta yatanları, zindan da yatanları… gözlemledim. Bilincin maddi ve manevi varlığında yaşanılanlar ilgi alanıma giriyordu. Hep öldükten sonra dirilmeyi isterdim. Nihayet bu dileğim de gerçekleşti senin sayende. Öldükten sonra dünyaya bir saatliğine de olsa katlanma isteğini kendimde görememiştim. Rahatlığa alışmaya görsün insanlar. Sen benimle söyleşi yapmak için Mersin’den gelince seni kıramadım. Dünya pek değişmemiş Bedriye.  Gelişen olayların mantığı değil sadece adı değişmiş. Baksana hiç alışmakta zorluk çekmedim. Ben de yaşarken dünyayı değiştireceğimizi düşünüyordum. En büyük bir hayalim de dünyaya çaylak olarak gelmekti. Bu dileğim de gerçekleşti. Senin dışında kimse benim gerçek kimliğimi bilmiyor. Bana göre yalnızlık çok önemlidir. Seninle yalnızlık yönümüzle birbirimizi tamamladık. Bana göre yalnızlık insan hayatının haysiyetidir. Yalnızlığını değil, değerlerini yitirmiş insanlar çağdaş dünyada mert ve dürüst biçimde yaşama şanslarını yitirirler. O dönemler benim için hem yaratma hem de yaratılma dönemiydi. Ses ve Gazap eserimde o dönemki yaşam serüvenimi yansıttığım için bazen üzgün, bazen azgın, bazen yaralı, bazen de neşeli olduğum dönemlerimi kapsıyor. Gençken kalıbına sığmayan biriydim. Yıllar sonra André Gide’in “Amerikan yazarlarının en önemlilerinden birisi, belki de en önemlisidir “ diye tanımladı beni. Ama ben ortaokulda dil ve edebiyat derslerini isteksiz izlerdim. Ortaokul eğitimimi de tamamlamadım bu yüzden. Hikâyelerimi neden bu kadar karışık anlattığımı soranlara “cahilliğimden”  diyordum. Kendi kendini yetiştiren yazarlardan birisi de benim. İlk kitaplarından biri olan Sartoris’teki bir kahramanımdan şöyle söz etmiştim: “Eğitimine o kadar vakit harcamıştır ki, hiçbir şey öğrenmeye fırsat bulamamıştır.” Missisippi üniversitesine özel öğrenci olarak yazılmama karşı belli süre sonra ortadan sıkılıp ayrıldım. Okulu bıraktıktan sonra büyükbabamın bankasında işe girdim. Orayı da benimseyemedim.  Phil Stone’la dost oldum. Dostum avukattı. Bana yeni yazarlarla, yeni eserleri tanıttı. Gerçi büyükbabamın geniş kitaplığından da kitaplar okuyordum. Stone, okumalarıma bir düzen ve yön verdi. Rus romancıların içinde en çok James Joyce’u okuyordum. Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde savaşı yakından gözlemlemek için askere gitmeye karar verdim. Önceleri tüm çabalarıma rağmen askere kabul etmediler. Sonraları dostumun sayesinde savaşa asker olarak gittim. Savaşa katılmadım.  Ölüm karşısında ruhumu denemek istiyordum. Yeni heyecanlara ihtiyaç duyuyordum.  O dönemde huzura duyduğum özlemi anlatan lirik şiirler yazdım ve gönderdiğim tüm dergiler şiirlerimi geri gönderdiler bana. Marangozluk,  boyacılık, ateşçilik gibi işlerde çalıştım. Sarhoş olup genelevlerine gidiyordum. Edebiyat alanında şansımı değerlendirmek üzere New York’a gittim.”

“Sevgili Dostum, sanıyorum bu edebiyat alanında attığın ilk ciddi adımdır. Hayatını edebiyata adadığının göstergesi sayabilir miyiz bu kararını?”

“Sevgili Bedriye, ben orada hem edebiyat çalışmalarımla yoğunlaşacaktım hem de desinatörlük eğitimi görecektim. Altı ay kaldım New York’ta. Çeşitli işlerde çalıştıktan sonra kasabama geri döndüm. Mississippi Üniversitesi’nde çalışmaya başladım. Bu üniversitenin çıkarmış olduğu çığlık dergisine birkaç karikatürüm ile şiirlerimi verdim. O yıl şiir kitabım çıktı.  O işi de benimsemedim.   Mississippi Üniversitesi’nin yıllığı ile gündelik gazetesi birkaç şiirlerimi bastı. İki şiirim de başka dergilerde yayımlandı. Çıkardığım şiir kitabımı parayla çıkardım. Sevgili dostum, Stone katkılarını yadsıyamam. Kitabım kapağındaki dizgi hatası yüzünden soyadım yanlış yazılmıştı. Yazgımı yenmek için New Orleans’a gittim. Bir süre içki kaçakçısının yanında çalıştım. Ünlü yazar Sherwood Anderson’la dost oldum. Anderson yayımladığı kitabında beni: “Hep çilenin zindanında yaşayan ufak tefek bir Güneyli.” Onun yardımıyla bir iki hikâyem basıldı. New Orleans’ta yayımladığım bir yazımda şairliğim hakkında şunları söylüyordum: “Şiiri, her şeyden önce birtakım çapkınlıklarıma yardımı dokunduğu için okuyor ve kullanıyordum;  bir de,  küçük bir kasabada başkalarından değişik görünmek amacıyla giriştiğim bir gençlik jestini tamamlamak için.”

Dostumun tavsiyesi üzerine ilk romanım olan Askerin Kazancı’nı yazdım. Anderson romanı okumadan övgü dolu bir mektup yazdı ve yapıt 1926 yılında yayımlandı “ Sivri Sinekler” romanım çıktı. 1929’da “Sartoris yayımlandı. Yapıtımda Sartoris ailesinin bazı kişileri Faulkner ailesinin efsaneleriyle yoğrulmuş gibidir.

Para kazanmak istiyordum Bedriye. 1929’da çıkan Döşeğimde Ölürken yapıtımı geceleri elektrik santralinde ateşçilik yaparken yazmıştım. Hollywood’a senaryo yazıp para kazanmak için gittim. 1929 yılında evlendim. Eşimin ilk kocasından iki çocuğu vardı. Bu evlilikten bir kızım oldu benim. Kızıma Jill adını verdim. Eşim hayatın boyunca sevip seveceğin tek kadınım oldu. Aşk hakkında şunları söylemiştim: “Aşkla ıstırap aynı şeydir. Aşkın ve ıstırabım değeri, onlar için ödeyeceğiniz şeylerin toplamından  ibarettir. Ucuza elde ederseniz kendinizi aldatırsınız demektir.” Kafamdaki ideal kadını da şöyle tasvir etmiştim: “Benden uzaklaşmasın diye bacakları olmayan, beni tutmasın diye kolları olmayan benimle konuşmasın diye kafası olmayan bir bakire.” 1935 yılında kardeşimin özel bir uçakla tehlikeli uçuşlar yaparken gözümün önünde düşüp ölmesi hayatımın yaratıcılık ve olgunluk döneminin başlangıcı oldu.  Artık düzenli okuyan ve yazan bir insan olarak hayatımı idame ettirdim. Yazmanın dışında at, av ve yelkencilik vardı. O zamanlarda içki içiyordum. İşte Bedriye bu dönem dünyadan elimi eteğimi çektiğim döneme tekabül ediyor. Ben ne edebiyat ne de yapıtlarım hakkında konuşurdum.” 

“Senin de benim gibi kendini sürgün hissetmen benim yazarım yapıyor seni.”

“Aynen öyle Bedriye. Ben kendi isteğimle edebiyatın sürgünlerinden birisi oldum. Senin de benim gibi sürgün olman beni de sana yaklaştırdı. Yalnız benim sürgünlüğüm senin sürgünlüğünden farklı. Ben salt kendimi değil tüm Amerikan yazarlarını sürgün olarak görüyordum o dönemde. 10 Kasım 1950’de 1949 Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandığımı öğrenmek beni sevindirdi. Kutlamayı da ailemle yaptıktan sonra yaptığım işi yapmaya devam ettim. Stokholm’e Nobel Ödülü’nü almaya kızımla birlikte giderken New York’tan geçtik. New Yorklu bir muhabir yanıma yaklaştı ve bana sordu: “Amerika’daki ahlak düşkünlüğünü en iyi anlatan yazar olarak tanınıyorsunuz. Sizce Amerika’daki en büyük ahlak bozukluğu nedir?  Benim yanıtım şu oldu: “Sizin yaptığınız efendim.” 30 bin dolar aldım Bedriye. Bu parayı Oxford’da hayır işlerinde kullanılmak üzere hibe ettim.”

“Sevgili dostum, tüm bu olumlu gelişmeler sizin kişiliğinize nasıl yansıdı? Yine insanlardan kaçmayı sürdürdünüz mü?

“Sevgili Bedriye, doğrusunu istersen olumlu yansıdı kişiliğime. İnsanlardan eskisi kadar kaçmıyordum. Davetlere katıldım ve katıldığım davetlerde konuşma yaptım. Televizyona çıktım hatta fotoğraf bile çektirdim insanlarla. Birkaç memleketi gezdim. Virginia Üniversitesi’nde Amerikan edebiyatı hakkında kendi dünya görüşümle yazarlığım hakkında konuşma yaptım, sorulan soruları yanıtladım. Okuduğum eserlerin adlarını yazarlarıyla birlikte söyledim.  1060 yılında edebiyatın yayılması amacıyla zenci yazar ve öğrencilere burs vermek üzere kendi vakfımı kurdum. Onlara mali yardımlarda da bulundum tabii.Beyaz Saray’a çağrılan yüz elli davetli arasında katılmayan tek insan bendim.   “Sevgili Dostum, Senin hayata karşı mert, kendine karşı ise sert olduğun doğru mu?”

“Kesinlikle doğru Bedriye. Ben acının ve acımasızlığın her türlüsünü yaşadım. Yaşamı değersiz görenlere karşı derin nefretim vardı. Genel mizacım olarak da rahat ve merhametliydim. Haksızlıkları tanıdım Bedriye. Hayatta en başta adalet yok.”

“Sevgili dostum doğum tarihin ile yaşam serüvenini tamamladığın tarihi benimle paylaşır mısın?”

“Bedriye ben 25 Eylül 1897’de Mississippi’de doğdum,  buradaki Güney geleneğinden etkilenerek bir çocukluk geçirdiğimi sana anlattım. 6 Temmuz 1962’de kalp krizinden öldüm. Ailemin ve tanıdıklarımın katıldığı sade bir cenaze törenim oldu. Kasabamın dükkânları tören sırasında kepenklerini indirdiler. Benim yaşadığım ve yazdıklarım arasında sarsılmaz bir bağ vardı.”

“Sevgili dostum, sizin yazdıklarınızda yaşadıklarınızın rolü var mıdır?”

 “Sevgili Bedriye, yaşadıklarımla yazdıklarım arasında oldukça sağlam bir bağ vardır. Benim asıl eserim bizzat yaşadıklarımdır. Ben bir konuşmamda şöyle dedim: “William Faulkner olmasaydım, iki kere, üç kere William Faulkner olmak isterdim yine. Ancak böylelikle söylemem gereken şeyleri yazma imkânını bulurdum.” Benim hayatım yaşamak ve yaratmakla sınırlıdır. Bana göre iyi yazarı yıkan tek şey ölümdür ancak. İyi yazarların, ünle, başarıyla,  zenginlikle uğraşacak vakitleri olmaz. Kadın gibidir başarı: önünde diz çökersen seni ezer geçer. Ey iyisi elinin tersini göstermektir ona; belki o zaman senin önünde diz çöker.” Ben hayatım boyunca Bedriye ne başarının ne de varlığın önünde diz çökmedim.  İnsan yanımı merak ediyordun ya işte benim insan yanımla gurur duyduğum başarım budur. Sen nasıl da naif bir ruha sahipsin. Benim sözlerimden dolayı gözlerinden yanaklarına doğru süzüldü yaşlar. İnan bana benim yolumdan yürüdüğün için pişman olmayacaksın. Kendi yalnızlığını sev ve başarıya paye verme. Varlık diyemiyorum; zira zaten tek varlığın kişiliğin.”

“Sevgili Dostum, eserlerin hakkında neler söylemek istersin?”

“Sevgili Bedo, elindeki nottan okuyorum bu satırları:” Yirminci yüzyılda belki hiçbir yazar çağının ve çevresinin tragedyasını Faulkner gibi mutlak anlamda yaşamış ve yaratmış değildir. Faulkner,

Birçok çağdaşlarının aksine korku ve azaptan kaçıp kurtulmaya uğraşmadı”.

 Ben yaşamı olduğu gibi kavradım ve yaşadıklarıma tahammül ettim. Çağımı allak bullak eden gerçeklerin içinde bir yandan yaşarken öte yandan da yazdım. Her sanatçının çağını ve çağının gerçeğini olduğu gibi anlatmak gibi bir misyonları olduğuna inanıyorum. Ben eserlerimde var olan tüm toplumsal çürümüşlüğü tüm çıplaklığıyla anlatarak özlemini duyumsadığım ahlaklı yaşamın yaşayan canlı garantisi olmak istiyordum. İnsanların yüreklerine kötülüğün ve haksızlıkların korkusunu salarak herkesin iyiliğe ve adalete daha sıkı sarılmasını istiyordum.  İnsanlığı kurtarma görevini üstlenmiştim Bedriye. Böylesi ağır bir görevi layığıyla yerine getirmek için olgunluk dönemimde yaşam biçimimi ona göre uyarladım. Sanatçı haysiyetine ve namusuna benim kadar değer veren çok az yazar vardır. “Sözünü kestiğim için özür dilerim dostum. Senin yazın çizgin realist bir  çizgi. Dönemin neo-klasik estetik anlayışına kapılmadan gerçeği yarattın. Adeta gerçeği yaratma konusunda Tanrılaştın sözcüklerinde. Trajik unsurları okurdan gizleme gereği hissetmedin. Gerçekçilik senin yazın anlayışını oluşturuyor. Sen çağının edebi dramlarını tüm çıplaklığıyla yaşayan ve yaşadıklarını yazarak ölümsüzleştiren modern romancısın. Senin büyüklüğün toplumsal çöküşten nasıl kurtulunacağı sorularını yanıtlamış olmandır. Senin romancılığınla yarattığın çağdaş cehennem, akılcı dünyanın cehenneminden daha somuttur.  Cehennemde yaşayanları ruhları tüm çıplaklığıyla verdiğin için akılcı dünyanın cehenneminden daha ürkütücüdür.  İnsanlar birbirinin celladı gibidir sana göre yirminci yüzyılda. “Kör tragedya” evrenseldir. İnsanlar kendi yazgılarından kaçmak şöyle dursun yazgılarına başkaldırmazlar. Şu saptamayı sana anımsatmak istiyorum: “İnsanın kaderi, kendi umut ve seçişlerinin dışında kalır; kader karşısında insanın hiçbir gücü yok gibidir, hürriyeti ve haysiyeti bile yoktur. Ama tragedya yalnız kişisel değildir, yirminci yüzyılda dünya tarihinde ilk defa olarak , tragedyan bütün insanlığı  kapsamaktadır. Jean Paul Sartre’ bende “kozmik kötümserlik”lik  budur, der.

“Bedriye’ciğim kesinlikle yerinde bir saptama.  Jean Paul Sartre’ın bende bulduğu kozmik kötülük tam tamına budur. Bana göre çağımızda tragedyalar hem yoğunluğu hem de yaygınlığı bakımından tragedyalar olmuştur. Benim kendi çağımla ilişkim tamamen bütün insanlıkla ilintili olduğu için eserlerimde şunu verdim: “Yeryüzünde kişiler ve toplumlar nasıl hareket ederlerse etsinler, bütün insanlık metafizik bir gazaba uğramış ve lanetlenmiş olarak yaşayıp azap çekmeye mahkûmdur. İnsanın varlığı, tragedyanın kendisidir.” Bu tragedyanın biçimi bizim yaşadığımız yüzyıla özgüdürİnanç ve ahlak arasındaki duvarlar bile yıkılmış, her şey menfaat üzerine kurulmuş. Eserlerimden Abşalom Abşalom, Ses ve Öfke, Ağustos Işığı, Köy. Toz Toprakta, manen çökmüş ve umutsuzluğa kapılmış Güneyin soysuzlaşmasını kapsıyor. Benim yarattığım dram Güney’in olmaktan çıkmış bütün insanlığın dramı halini almıştır. Eserlerimde Güney’in yitirdiği onurun yasını tuttuğum kadar bütün insanlığın yok oluşundan da yakınıyorum. Benim yapmaya çalıştığım tek tek insanları anlatmak. Bunu yaparken de tanıdığım bölgenin insanlarından yola çıkıyordum.  Benim yakındığım tek gerçek insan iradesinin toplum tarafından sıfıra indirgenmesidir. Ben insanları değil; insanlığı seviyorum. En büyük özlemim mertliğin ve onurun, aşkın ve fedakârlığın hâkim olacağı bir insanlığın özlemi içindeydim.  Senin bir şiir dizen var “Nasıl unuturum gördüklerimi” diye… Ben de gördüklerimi unutamadım Bedriye. Tüm yapıtlarımın özü budur. Tüm mesele insanların kendi içlerindeki karanlıktan kurtulmaları. Bazıları kurtuluyor, bazıları ise kurtulamıyor. Bu da kişisel bir tercih.  Ses ve Öfke’deki kişilere gelelim.  “Eski Yunandaki kahramanların tersine yaşarlar. Yunanda tragedya kahramanı mukadder olan bir günahı işlediği için lanetlenir. Oysa bende herkes başlangıçtan lanetlenmiştir. Lanet kaderin kendisidir ve insan lanetlenmiş olduğu için günaha girmeye mahkûmdur.” Benim kahramanlarımın akılları,  ahlakları ve ruhları karmakarışıktır. Ben kargaşanın yapıtlarını yazdım. Bunun için Edith Hamilton benim kahramanlarımı “kaderin iradesiz köleleri” olarak tanımlıyor. Yapıtlarımın belli başlı özelliği dramın unsurlarından biri olan kadere karşı çabalamanın saçmalığıdır. Yazılan yaşanacaktır. İnsanların yazgılarına savaş açması boşunadır, çünkü varlığın kendisi saçma ve boşunadır.

  Sevgili Dostum, sende mutlak gerçek ölümdür. Bu gerçeğin dışındakileri saçma buluyorsun. Öyle ki eserlerinin başlangıç ve bitiş noktası ölümdür. Ölümü bu denli önemsemen de sonsuz tükeniş olmasıdır. Yani insan saçmalığından ve kötülüğünden ancak ölüm yoluyla kurtulacaktır. Öyle ki sen yaşama sevincini bile ölümden alıyorsun. André Gide senin için diyor ki: “Faulkner’ın yarattığı kişilerden hiçbirinin gerçek anlamda ruhları yoktur.” Bu konuda ne demek istersin?

“Bedriye, Gide’in saptaması yerinde bir saptama. Benim kişilerimde ruh yoktur; çünkü ruh sadece ölümde vardır benim görüşüme göre. Yani kişilerim öldüklerinde gerçek ruhlarına kavuşuyorlar. Ben de ölümü kurtarıcı olarak gösterdim. Kutsal Sığınak’ı ele alalım. Sapık ve gaddar kahramanı Popeye’nin insanlığın timsali olup olmadığını sordular bana, yanıtım şu oldu: İnsanlığın timsali değil, kötülüğün timsali. Ben ona iki göz, bir burun, bir ağız bir de kara elbise verdim. Baştanbaşa bir alegoriydi o.” Ben çağımın tüm kötülüklerini yansıttım yapıtlarımda. Tüm yapıtlarımda iki yol izledim: Biri yaşantıların, elle tutulurcasına gerçek ve soyut

(hatta metafizik)  gerçeklerin düzlemi. İn Aşağı Musa’da, aslında zencilerin uğradığı haksızlıkları ve tabiatın saf güzelliğini iki belli başlı tema olarak işlerken çağdaş uygarlıklardan çok uzak eski çağlardaki insanlık ve tabiat sevgisini yeni baştan yarattım.” Ağustos Işığı’nda beyaz mı kara mı olduğunu bilmeyerek kimliğini bulmak için çırpınan Joe Christmas varlığının niteliğini boşuna arayıp duran modern insanın sembolüdür. Christmas’ın linç edilmesi, tıpkı çağdaş çevrenin kendi insanlarını maddi ve manevi lime lime etmesi gibidir. Ses ve Öfke’deki “Başlıca kişiler insanlığın çöküşünü eski ve soylu bir ailenin çürümesi halinde yaşar ve yansıtırlar. Bir Masal’da ise hikâye meçhul askerin Birinci Dünya Savaşı’ndaki serüveni gibi başlar, İsa’nın hayatı gibi gelişir ve bir büyük imanın katına ererek soyutlaşır.” Şimdi daha iyi anlıyorsun değil mi canım benim yöntemimi. Benim yöntemim olumlu gerçeği göstermek için olumsuz gerçeği yansıtmaktır. Somut olarak anlattığım kötülük ters bir bağlantı ile soyut iyiliği ifade eder. Gerçek somuttan mutlak soyuta çıkıştır benim yaptığım.

Sevgili Dostum, gelelim senin ruh durumuna.  Sana göre iyilik insan ruhunda derin heyecanlara sebep olmaz. Güzelliğin dramı yoktu. Oysa seni sen yapan dramı yaratmak ve yansıtmaktır. Dramatik gerilimler ise iyinin karşısına çıkan kötülüklerden oluşur.  Sen iyiyi yoğun ve hatta erişilmez bir ideal halinde verirken kötüyü fazla belirleyici ve hükmeden bir konuma soktun. İyi ve kötü arasında denge kurmak zorlaştığı için de yapıtlarında olumsuz unsur ağır bastı. Bu yöntemi bilinçli olarak tercih ettin. Öyle tipler yarattın ki gerçek insanlardan hiçbir farkı yoktu tiplerinin. Tanrının yarattığı ile senin yarattığın insanlar sen karşı çıksan da özde birbirinin tam benzeri oldular. Tanrının yarattığı kullardan daha etkilisini yarattın yapıtlarında. Bir eleştirmenin şu saptamasını sana anımsatmak istiyorum: “Romanları birer kliniktir.” Senin bu denli başarılı olmanda inandırıcı konuları seçmenin rolü büyüktür. Şu saptamayı ben yapmadım ama benim yapmak istediğim saptamanın tamı tamına aynı saptama:  ”Hikâyesinin anlatmak ve geliştirmek, gerçek olayları en ince ayrıntılarına kadar işlemek, olayların geçtiği yerleri natüralistik bir görüşle çizmek bakımından yazar konuları genellikle inandırıcıdır;  yardımcı kişileri fotoğrafik bir kesinlikle işler; konuşma dili gerçekçidir.”  Sen bir anlatıcı olarak öyle bir başarıya imza atıyorsun ki eserlerinde, hayran olmamak mümkün değil. Ruh saflığının açısını çekmemiş olsaydın onca yapıtı öyle gerçekçi bir dille yazamazdın. İnsanlık hakkında bu denli karamsar olmanın nedeni senin döneminde zencilerin uğramış olduğu haksızlıklardır. Haksızlıkların kabul gördüğü, hakkın ilahi adalete bırakıldığı bir dünyada umutsuzluğa kapılman doğaldır. Sömürü boyutunun çocuklara indirgenmesi senin hassas ruhunu örseliyordu. Sen zencileri bir fert olarak değil de kendi ırklarının temsilcileri olarak gördüğün için haksızlıkları kınıyordun. Zencilerin mutlak eşitlik isteğini kabul etmeyenlere şu satırlarla isyan ediyordun:

“Sevine sevine yapacaklar bu işi. Çünkü ona acımak  demek, kendi yenilgilerini kabullenmek, merhamet umduklarını ve merhamet dilendiklerini ortaya koymak demektir. Sevine sevine yapacaklar bu işi. İşte asıl korkunç ve feci olan da bu.”

İnsanlığın günahlarını kendi kasabanda izledin ve insanlığa mal ettin yarattığın kişiler aracılığıyla. Sana göre insan Tanrı’nın inancı ile toprak sevgisinden uzaklaştığı için insanlık yönünü kaybetmiştir.  İnsanın dramı sana göre doğumla başlıyor ölümle sona eriyor. Kişiliğinin en belirgin özelliği samimiyetsizlik ile riyakârlığa duyduğun tepkidir. Haksızlıklara katlanma kapasiten dolduğu için bu yöndeki düşüncelerini kahramanlarına kustun. Kahramanlarının her biri akılcı dünyaya kötülükleriyle nanik yapan tiplerdi. Değil mi ki merhamet ile iyiliği koruyup kollamıyordu insanlık, o zaman da insanlığın içine düştüğü hali kahramanlarınla kurduğun panayırdan seyretsinlerdi. Kahramanlarının her biri insanlığın aynasıdır. Yaşayanlar kendilerini bu aynadan görebilirdir/ gördüler deSenin ilginç bir saptamanla insanın ancak ıstırap çekerek yeryüzünde kalıcı olacaktır. İç huzuruna kavuşacak, varlığına değer katabilecektir. Sen yenik ve acı çeken insanlara büyük bir merhamet duyuyorsun. 

İnsanlığı koyduğun yere saygı duymamak, seni anlamamak insanın insanlığından utanması anlamına gelir. Seni eserlerinle değerlendirmek başka şey kişiliğinle değerlendirmek çok başka şey. Ben senin insan yanına yakın olmak istiyordun oldum da. İnsanlığa güzellikleri getirmek istedin hem yaşandıklarınla hem de yazdıklarınla. Eserinden algılıyorum ruhunun ne kadar çile çektiğini. O yüzden ıstırap çeken insan çektiği ıstırapların yoğunluğuna bağlı olarak iç huzuruna ulaşacaktır. Korkunun ve çıkarın ele geçirdiği insanları bu köleliklerinden kurtarmak için verdiğin savaşım bile övgüye değerdir. Her koşulda şartlar ve koşulları değiştirebilecek gücü vardır insanın. İnsanın dolayısıyla da insanlığın yaşama tercihi bu olmamalıdır.  Tüm yazarlar insanlığı yüceltmek adına aşk, onur, fedakârlık ve merhameti işlemeliler yapıtlarında. İnsanlık bu kölelik prangasından kendisini kurtarmalıdır. İnsanlık ölümsüzdür.  Her zaman her an yeni baştan yaşanılır bir dünya yaratılabilir. Bizler insanlığı yazılarımızla yaşatacak kişiler olarak sorumluluğumuza sahipleneceğiz.

  Senin insan yanında gerçekten huzur buldum. Yazık ki senin yazdıklarından farklı bir dünyada yaşamıyorum. Hümanist insanlık günümüzde bir süreçten geçiyor. Hümanist insanlık; iyiliktir, sevgidir, merhamettir en önemlisi de erdemdir. Yaşam serüvenini noktaladığın son ana kadar erdemli yaşamayı kendine ilke edinemem ve haksızlıkların ortada kalması için zenci hakları için mücadele eden insan yanının hala yitirmediğini görüyorum. Sevgili dostum, bugünlük seni daha fazla yormak istemiyorum. Bir sonraki söyleşide buluşmak umuduyla seni sevgiyle kucaklıyorum.

Sevgiyle kal, sevgili Bedriye.”

 

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder