Rus
Kadınlarını Yücelten Dahi: İvan
Sergeyeviç Turgenyev
Bedriye Korkankorkmaz
Dostluk söz konusu ise benim için ne
zamanın ne de paranın önemi vardır. Hayatımda en imrendiğim şey seçkin
dostlarımın olması ben de kendimi bu seçkin dostlarımın biyografilerini yazmaya
adamam. Dürüst, verdiği söze bağlı kalan insanları tanımakla ve o insanların
yanında itibarının olmasıyla övünmek istiyorum. Kendim gibi kişisel çıkarları
olmayanların içinde durduk yere kendimi çıkarlarımın karşısında sınamak
istiyorum. Doğrusunu isterseniz ben bu sonucun doğal olduğunu düşünüyorum. Çünkü
sistemin çarkı böyle dönüyor. Bu çarkın karşısında yer alan insan, öncelikle
ekonomik gücünü, sonra da sosyal gücünü korumanın da ötesinde geliştirmeyi
başarmak istiyor. Ne yazık ki birçok insan bu kadar şanslı değil. Sosyal gücünü
yitiren insan, ilk önce psikolojik bir travmayla karşı karşıya kalıyor.
Alıştığı ilgiyi kanıksayan, ilgisizliği yadsıyan bir insan profilini
görebiliriz birçok insanda. Kendini değersiz ve yaşam karşısında güçsüz gören
insanların bakış açılarını anlamak çok zor değil. İnsanın içsel gücü, iç otoritesindeki dengeleri oluşturuyor. İçsel dengelerinin sağlam temeller üzerinde
inşa etmek isteyen her insan; öncelikle iç dengelerinin dizlerini eline
geçirmelidir. Bu içe yakınlığın bir başka anlamı da, kişinin kendisini yaşama hazırlamasıdır.
Yaşam gerçeğini algılamanın önemi burada da karşımıza çıkıyor. Dengeyi, acılar
ile sevinçler kuruluyorsa ve aslolan yaşamsa, söz hakkı yaşanılanın /
yaşatılanın olmalıdır. Toplumsal dengeyi güç oluşturuyor. Bu güç, duygusal ve
içten dostlukların yakını değil. Dostluk ilişkisi; her iki insanın birbirlerini tüm
çıplaklıklarıyla tanımaları ve tanıdıkları yanlarını yaşadıklarıyla
tamamlamasıyla gerçek anlamına ulaşıyor.
Böyle bir ilişki anne ve çocuk arasındaki ilişkiyi anımsatıyor bana.
Anneler çocuklarına ne kadar kırgın ve kızgın olursa olsun, çocuğunun dar
gününde yanında olur ve onun yaşadığı acıları fazlasıyla içinde hisseder.
Gerçek de dostluk da böyle bir ilişkinin en üst basamağıdır. İnsanların
dostlarına özveriyle yaklaşan duygusal ve çıkarsal beklentilerin güdümünde
olmayan ilişkileri içinde yaşatmamız, yazık ki yaşadığımız yirmi birinci yüzyıl
değerleriyle çakışıyor. Bu değerler ne yazık ki, yerini çifte standartlı ikili
ilişkilere bırakıyor. Bu hem görünen hem de bilinen toplumsal bir gerçek.
Toplumsal yalnızlığa kendini terk edilen insan değersel derinliği olan
yalnızlığıyla baş başa kalıyor. Toplumsal yalnızlık; insanların içinde derin
boşluklar yaratan ve o boşluk hissiyle yaşayan insanın kendi yaşantısını yok
saymasına varacak kadar önemli sonuçları da beraberinde getiren bir gerçek
üstelik. Dostluk ve insanlık gibi temel kavramların çöküşü o toplumların
ekonomisiyle hal olmuyor. Umutsuz ve
amaçsız bir insan yüzünü neden karanlıklara çeviriyor? Neden yaşamak arzusunu
ve insana olan güvenini bu kadar çabuk tüketen gençlerimizin sayıları fazla?
Neden ilişkiler uzun süreli değil? Neden bu kadar çok insanımız anti depresan
kullanmak zorunda? Montaigne’in dostluk üzerine yazdığı denemeden bir alıntı
yapmak istiyorum: “Benim bahsettiğim dostlukla ruhlar birbirine o kadar derin
bir ahenkle karışmış ve kaynaşmıştır ki onları birleştiren dikişi silip
süpürmüş ve artık bulunmaz olmuşlardır. Onun niçin sevdiğimi bana söyletmek
isterlerse bunu ancak şöyle bir cevapla ifade edebileceğimi zannediyorum: Çünkü
o, o idi, ben de bendim.” Kaçımızın yaşantısında böylesine derinliği olan bir
dostluk ilişkimiz var? Bizi biz
olduğumuz için seven dostlarımız var mı acaba? Doğru ve anlamlı her paylaşım
özünde, güzellikleri ve sevgiyi barındırıyor. Yeter ki sevmesini bilelim. Yeter
ki, sevgiyi anlayacak ve
yaşadıklarımızla yüceltecek kadar tanıyalım ve tanıtalım kendimizi
dostlarımıza. İnsanın bir başka insana
güvenmesi ve yaşadıklarını paylaşması çok önemli. Paylaşmak içimizin birinci
kapısıdır. O kapıyı hiç kimsenin kilitlemesine izin vermemeliyiz aslında. Ne
yazık ki, çoğunlukla hiç değmeyecek bir insanın davranışı yüzünden, kapımızı
kendimize ve insanlığa kapatıyoruz.
İnsanın doğasında vardır kendini kötülüklerden korumak. Peki, bu koruma
güdümüzü nasıl kontrol altında tutmalıyız?
Yoksa kendimizi korumak adına yaşamın güzelliklerinin kapısını mı
kapatıyoruz kendimize? Ben, kendimi
korumak adına, sanki kendimi hep cezalandırmışım galiba. Dostluğun güzel yüzünü
seyretmenin güzelliğini doyasıya yaşamak istiyorum. Saflığın, inceliğin ve sadeliğin manzarası
olan yüzünü. Hangi renk, bu güzelliği bu denli çıplak yansıtabilir? Her
yaşanılan kendi içinde gerçeğini buluyor. Ve her gerçek, anlayanın, anlatanın
ve de yaşatılanın içinde hayat buluyor. Şu ellerime bak, onlar bile dostluğun o
güzel yanaklarını okşamamış olmanın eksikliğini taşıyor. Yaşamak, sevmekle
güzel. Dostluk, yüreğimin bir başka kapısı oldu. Ve çok kapılı yüreğimle ben
mutluyum aslında. Aslolan yaşadıklarının farkına varmak ve farkında
olduklarının kıymetini bilmek. Buradaki yanlış, içimizde taşıdığımız ve bizi
insan yapan erdemlerimizi; erdemsizliği, yaşam felsefesi edinmiş insanların
elimizden almasına izin vermemiz. O insanların amaçları da bu. İçimizdeki
güzelliklere sahip çıkmak direnmeyi gerektiriyor. Tabii ki, bu direnişi
sağlıklı bir yaşam birikimi ve yerleşik değerlere olan bağlılığımızla
kazanılabiliriz. Farkında olmamız ve altı çizilmesi gereken asıl çelişki, koruma adına korumamız gereken
güzelliklerimizi kaybettiğimizi farkında olmadığımız gerçeğidir. İnsanın
doğrularının en ufak bir olumsuzluk karşında yer değiştirmesini anlayamıyorum.
Düşüncelerini duygudan yoksun abartılı sözcüklerle ifade edenlerden her zaman
korktum. Yüreği ve usu boş olanların bu yüzden süse ve aşırı abartıya
ihtiyaçları var. Sicim gibi yağan bir yağmurun sokakları ıslatması için reklâma
ihtiyacı var mı? Yağmur, caddeleri, sokakları, ağaçları, çiçekleri yıkadığı
gibi, insanların içini yıkayamaz; çünkü insanın içini kendisi yıkayabilir. Bu
da, belli bir bedel ödemeyi gerektiriyor. Her şeyden önce, insanın kendisine
hangi açıdan bakmayı istemesiyle ilintilidir. Hiç düşündük mü, kocaman
pencereleri olan evlerde yaşayan insanların, neden yüreklerinin pencerelerinin
olmadığını? Çünkü onlar, pencerenin
sadece evlerde olduğuna inanır ve bu yüzden büyük pencereli, “Bir ev” satın
alır, yüreğinin pencereli “bir evi” olmaz. Aynı insanlar, bir kış günü,
penceresine konmuş minik bir serçeye ekmek vermeyi düşünmez. O serçeyle
konuşmayı, arkadaş olmayı bilmez. Yağan yağmurda ıslanmanın zevkinden de
habersizdir. Üzerindeki kalın veya kürklü mantosu, onun dışarıdaki en güvenilir
korumasıdır. Aslında, hiç
kimsenin göremediği, en acısı, bizim bile farkında olamadığımız binlerce
korumayla dolaşıyor olmamız. İnsanın kanayan yarası, kendi gerçeğini görmekte
zorlanmasıdır. Benim böylesi bir düşünce sarmalı içinde girmemin nedeni İvan
Sergeyeviç Turgenyev oldu. Onun kendi sesinden yapıtlarına yansıyan hayatını
dinlemek istedim. Günlerden sonra Kasım güneşinden yararlanmak için bir çay
bahçesine uğradım kahve içmek için. Yalnız başıma oturmuş çevreyi
seyrediyordum. Birden oldukça kibar bir bey yanınıza oturabilir miyim? diye
sordu. Yüzüne bakar bakmaz onu tanıdım. Evet,
yanıma oturmak için izin isteyen kişi İvan Sergeyeviç Turgenyev’den
başkası değildi. Şaşkınlığımdan olacak ona oturun demek için bir süre bekledim.
Kendime geldikten sonra sevincimden önce ona sarıldım sonra da oturmasını
söyledim. Karşımdaki sandalyeye oturdu. Karşılıklı konuşmadan öylece etrafı
seyrettik. Sonunda sözün kilidini ben açtım. Sevgili dostum, bana kendi
hayatından söz eder misin?”
“Gülümsedi. Ben varlıklı bir toprak ağasının oğlu
olarak Rusya’nın merkezindeki Oryol şehrinde doğdum. İlk gençliğimi bir kır
malikânesinde geçirdim. Orada serflerin hayatını ve efendi ve serf ilişkilerini
en kötü hallerini gözlemleme olanağı buldum. Zor bir kişiliği olan annem hem
köylülerin hem de kendi ailesinin sefil bir hayat sürmesine yol açıyordu. Beni
çok sevmesine karşı en küçük bir hatamda beni kırbaçla döverek
cezalandırıyordu. Ben serfler için aracılık yaptığım için annem benim
harçlığımı kesmekle yetinmedi beni konacağım servetten mahrum bırakarak sefalet
içinde yaşamamı sağladı. Acı geçen çocukluğumu hiç unutmadım. Annem ölünce
köylülerin durumunu düzeltmek için çok çaba harcadım. Hizmetimizdeki tüm
hizmetkârları serbest bıraktım. 1861’de köylüler özgürleştiği zaman, hükümetle
işbirliği yapmak için elinden geleni ardına koymadı. Ben çocukluğumda yarım
yamalak eğitim gördüm.”
“Eğitim durumunuz üzerinde biraz daha yoğunlaşmak
istiyorum. Eğitimini nasıl tamamladın?”
“Annem tarafından tutulmuş öğretmenler arasında her
türden insan vardı. Moskova Üniversitesi’nde bir, Petersburg Üniversitesi’nde
üç yıl geçirdikten sonra 1837’de mezun oldum. Tutarlı ve yeterli bir eğitim
almadığım hissine kapıldığım için 1838’le 1841 yılları arasında Berlin’deki
üniversiteye devam ederek boşlukları kapattım. Berlin’deyken bir grup genç
Rus’la tanıştım. Bu gençler Hegelcilikten oldukça etkilenmiş bir Rus felsefesi
hareketinin Alman idealist felsefesinin çekirdeğinin oluşturan gençler oldular
aynı zamanda.”
“Yazmaya ilk ne zaman başladın sevgili dostum?”
“Gençliğimde genellikle Mihail Lermontov’a öykünerek
şiirler yazdım.1847’de düz yazıya yönelip Bir
Avcının Notları adlı yapıtımın ilk
öyküsünü yayımlatınca yazar olamaya karar vermiştim. Bu öyküm inanılmaz bir
etki yarattı. Diğer öykülerle birlikte yapıt olarak yayımladığımda da aynı
etkiyi yarattı.”
“Kısa bir zaman sürecinde ünlü olmanı neye
bağlıyorsun?
“Benim esnek, müzikal akıcı düz yazım kadar
öykülerimin konusu da toplumda bir karşılık gördü. Öykülerimde serflerden söz
ediyordum, onların yaşama ve insana bakışlarının psikolojik tahlillerini de
yapıyordum. Serflerin insancıl yanlarını kalpsiz efendilerinden üstün
kılıyordum.”
“Okuyucunun günümüzde bile ilk yazdıklarınızı
beğeniyle okumasını nasıl açıklıyorsun sevgili dostum?”
“Okuyucunun bugün bile hayranlık duyduğu şey ara ara
benim nesrime değişik yerlerine giren ve insan yaşamında karşılığı olan öyküler
olmasıdır. Benim öykülerimde konu olarak irdelediğim selflerle ilgili dokunaklı
ve idealist insani serf portrelerimde serfliğin insanlık dışı olduğunu
vurgulamam bazılarının canını sıkıyordu. Gogol’un ölümünün akabinde benim
yazdığım kısa makalem Petersburg’da sansüre uğramasına karşı Moskova’da sansüre
uğramadan basıldı. Sansürcü emekli oldu ama bende itaatsizlik suçundan bir
aylığına hapsedildim malikâneme sürgüne gönderilerek iki yıldan uzun süre orada
yaşadım. Döndükten sonra ilk Rudin’i
yayımladım. Akabinde Bir Asilzade Yuvası
ile Arefe’yi yazdım.”
“İlk romanın Rudin’e ait izlenimlerini benimle
paylaşır mısın?”
“1885’te
yayımlanan Rudin’de 1840’ların kuşağını Alam üniversitelerinde yaşayan idealist
Rus aydınları betimliyordum. Romanda benim en sevdiğim manzaraları betimleyen
bölümler çoktur. “ …yaşlı ıhlamur ağaçlarının arasındaki altuni koyuluk güzel
kokan bir patika; patikanın ucunda bir parça zümrüt yeşili ışık”.En sevdiğim
yöntemi kullanarak bir partinin veya yemeğin bitiminde serinkanlı uysal, zeki
kahramanla çabuk sinirlenen kaba gösterişçi budala arasında bir kavga
çıkarıyorum. Benim karakterlerimin tipik kaprisli davranış şekillerini
görebilirsin. Bizim dönemimizde Rusya koca bir rüyaydı. Kitleler uydudaydı
tabiri caizse. Aydın entelektüeller gecelerini uykusuz geçirirlerdi. Gecelerini
ülke sorunlarını konuşarak geçiren gençlik yürüyüşe ancak geç saatlerde
çıkarlardı. Benim genç kız karakterlerim yataktan hemen kalkıp tel çemberli
terliklerini giyer yüzlerini yıkar kokularını sürünür ve öyle bahçeye koşarlar.
Bahçede kaçınılmaz buluşmalar gerçekleşir. Rudin Almanya’ya gitmeden evvel
Moskova Üniversitesi’nde okur. Bir karakter olarak 1840’ların ilerlemeci
idealisti Rudin’i Hamlet’in yanıtını özetliyor: “Sözcükler, sözcükler, sözcükler.”
İlerlemeci fikirlere sarılıp sarmalanmışlığına karşın oldukça etkisiz biri.
Soğuk kalpli, sıcak bir kafa. İktidarda her şeye karşın kalmayı beceremeyen bir
heveskâr, eyleme geçemeyen bir işgüzar. Onu seven ve kendisinin de sevdiği kız,
annesinin onunla evlenmesine razı olmadığını söyleyince, kızdan hemen vaz geçer
oysaki kız onunla her yere gitmeye razı iken Rudin kızı bırakıp çekip gider ve
Rusya’nın dolaşmadık hiçbir yerini bırakmaz ama neye el atsa başarısız olur.
Yakasını bırakmayan kötü talihi ve usunun enerjisini birkaç belagatli sözden
öte duygularını ifade edememe yetersizliği Rudin’i şekillendirir ve kişiliğini
belirginleştirir ve 1848 yılının Paris’inde kurulan barikatlarda lüzumsuz
şekilde ama kahramanca ölür.”
“Sevgili
Dostum. “Bir Asilzade Yuvası” romanın hakkında ne düşünüyorsun?”
“1858’de
eski dönemlerdeki seçkinlerin Ortodoks ideallerinde soylu olan ne varsa,
yücelttim. Romanımın kadın kahramanı Liza saf ve gururlu benim kızımın mükemmel
cisimleşmiş halidir”.
“Arefe romanın hakkında neler söylersin?”
“1860
yılında yazdığım Arefe aşığı
İnsarov’un ardından gitmek için ailesini ve memleketini terk eden benim bir
başka kız öykümdür. İnsarov’un tek amacı Türklerin elindeki ülkesini özgürlüğe
kavuşturmak olan bir Bulgar kahramanıdır. Yelena bir savaşçı olan İnsarov’u
Rusya’daki gençliğinde benimsediği beceriksiz delikanlıya tercih eder. İnsarov
veremden ölür ama Yelena kahramanca yoluna devam eder. Tüm iyi niyetime karşı Arefe sanatsal açıdan benim başarısız
bir romanımdır. Ne garip ki, en popüler olan romanım da Arefe’dir. Yelena bir kadın karakter olmasına karşı toplumun
istediği kahraman insan tipidir; Aşk ve görev üzerine her şeyinden hiç
düşünmeden vaz geçen yazgının yoluna çıkardığı zorlukları cesurca göğüsleyen,
özgürlük idealine düşkün, mazlumlarım özgürleşmesine, kadınların hayatlarını
gönlünce yaşaması özgürlüğüne kavuşmasına en önemlisi sevme özgürlüğüne
yürekten bağlı bir kadın. Bana etkili Rus erkeği yaratmadığım için
eleştirilerde bulundular.”
“Senin
ölümsüz yapıtın olan “Babalar ve Oğullar” üzerine konuşmak istiyorum. Bu
yapıtın hakkında ne düşünüyorsun?”
“1840’ların
iyi niyetli, beceriksiz ve zayıf insanlarıyla, devrimci yeni nihilist gençlik
arasındaki ahlaki çatışmayı sergiledim. Bu genç neslin temsilcisi olan Bazarov,
saldırgan şekilde materyalisttir; onun için ne din ne ahlaki değerler ne de
estetik söz konusudur. Kurbağalardan başka hiç bir şeye inanmaz; onların da tek
anlamı, kendi pratik bilimsel deneysellerinin sonuçları olmasıdır. Ne ayıp ne de utanç bilir. Ben Bazarov
karakterimi ne kadar övsem de Bazarov aracılığıyla övdüğümü düşündüğüm
radikaller öfkelendiler ve Bazarov’u kendi karşıtlarını memnun etmek üzere
yaratılmış bir karikatür olarak algıladılar. Çok öfkelendiler bana. Benim bütün
yeteneğimi yitirdiğimi düşünüyorlardı. Bir an afalladım. Ne yapacağımı
bilemedim. İlerlemeci topluluğun güvenini kazanmışken, iğrenç bir umacıya
dönüşmüş olarak buldum kendimi. Ben oldukça kibirli birisiydim. Salt şöhret
değil, şöhretin dışsal belirtileri de çok önemliydi benim için. Hem çok
gücendim hem de çok hayal kırıklığına uğradım. O sırada yurtdışındaydım
hayatımın büyük bir kısmını yurtdışında geçirdim sadece kısa süreliğine döndüm
Rusya’ya.”
“Yaşadığınız
kırgınlık ve hayal kırıklığından dolayı edebiyatı bırakmayı düşündünüz mü?”
“Evet,
düşündüm. “Yeterli” başlıklı metinde edebiyatı bırakma kararımı açıklıyordum.
İki roman daha yazdım kararımın akabinde ve hayatım boyunca yazma serüvenini
sürdürdüm. Duman’da Rus toplumunun
tüm sınıflarına ait yakınmalarımı dile getirdim. Bakir Topraklar’da 1870’te
yaşadıkları dönemin toplumsal hareketleriyle yüzleşen iki tip Rus sergilemeye
çalıştım. Roman kahramanı Nejdanov’un Hamlet misali tereddütler; kültürlü, rafine
gizliden gizliye şiire ilgi duyar. Benim olumlu kahramanlarım gibi mizah
duygusundan yoksun biridir Nejdanov. Üstüne üstlük marazi bir aşağılık ve işe
yaramazlık duygusunun etkisi altındadır. Marianna saf hakiki amacı uğrunda
ölmeye hazır ciddi ve naif bir kız. Solomin ise sessiz ve güçlü adam. Markelov,
namuslu ahmak. Sipyagin ve Kalomeytsev’de sahte liberallerle dürüst gericiler
vardır. Ben sarih yazdığım için hiçbir şeyi okurun sezgilerine bırakmıyordum
bir şeyi aklıma düşürüp sonra da bunun sıkıcı bir şekilde ne olduğunu
açıklıyordum. .Romanımın zahmetli önsözleri ve uzun hikâyeleri okuyucuya
ıstırap verecek denli yapaydır; ben karakterlerimin yazgısı hakkında okuyucunun
merakını iyice tatmin etmek için sanatsal dehamı tehlikeye atacak kadar zor bir
şekilde elimden geleni yaptım.”
“Sevgili
dostum elimdeki yapıtta senin hoş bir yazar olmakla birlikte büyük bir yazar
olmadığın yazıyor. Asla Madam Bovary’yle kıyaslanacak bir şey yazmadığını,
seninle Flaubert’in aynı edebiyat ekolüne mensup olduğunu söylemenin yanlış
olduğunu, senin gündemdeki toplumsal problemlerle meşgul olma konusundaki
hevesin de konuları ele alışındaki banallik de, Flaubert’in haşin sanatıyla
benzerlik taşımadığını yazıyor. Bu konudaki fikrini benimle paylaşır mısın?”
“Sevgili
Bedriye, her yazar kendi dünya görüşünden yola çıkarak yazar. Ben de hayata
bakışımdan yola çıkarak gündemdeki konuları okuyucunun tüm çıplaklığıyla
anlaması için elimden geleni yaptım. Kimsenin sanatsal dehasıyla yarışmayı
düşünmedim. Kaldı ki ben Gorki ve Çehov gibi Rusya’nın dışında oldukça
şöhretliydim. Bu yazarlarla benim aramda doğal bir bağ kurmak yanlış olur.
Benim en kötü taraflarımın Gorki’nin eserlerinde yer bulduğu, benim en iyi
taraflarımın da Rusya manzarası anlamında Çehov tarafından çok güzel bir şekilde
geliştirildiği görebilirsin.”
“Sevgili
dostum, Bir Avcının Notları ve
romanların dışında çok sayıda hikâye, uzun hikâye ve haber yazdın. Bunlardan
erken tarihli olanların pek özgünlüğü veya edebi kıymeti yoktur; sonradan yazdıkların arasında bazıları
oldukça dikkat çekicidir. “Sakin Köşe” ile “İlk Aşkı”ı anımsamak yeterlidir
diye düşünüyorum. Ben bunlardan yola çıkarak şunu sormak istiyorum: Mutlu bir
hayatın oldu mu? Yaşamın sana iyi davrandığını düşünüyor musun?”
“Sevgili
Bedriye, kişisel hayatımda mutlu olmadım. Çileli geçen bir çocukluğum vardı,
annemden dolayı. Hayatımın tek gerçek
ve büyük aşkı ünlü şarkıcı Pauline Viardot-Garcia’ydı. Kadının mutlu bir
evliliği vardı; ben onların aile dostlarıydım. Ben hiçbir mutluluk beklentisi
olmaksızın hayatımı ona adadım. Sevdiğim kadının yakınında yaşamaya özen
gösterdim. Sevdiğim kadının kızları evlendiğinde onlara bir drahoma verdim.
Rusya’da olduğumdan daha çok mutluydum yurtdışında yaşarken. Yurtdışında
radikal eleştirmenler yoktu. Merimée ve Flaubert’le dost olmuştuk. Yapıtlarım
Fransızcaya ve Almancaya çevrilmişti. Batı’nın edebiyat çevrelerinde en büyük
yazar olmakla beraber tek Rus yazarı olarak algılanmamın huzuru yaşıyordum.
Çekiciliğim ve zarif tavırlarla yabancıları etkiliyordum ama Rus yazarları ve
eleştirmenleriyle karşılaştığımda hemen kibirleniyor ve sıkılganlaşıyordum.
Tolstoy, Dostoyevski ve Nekrasov’la ağız dalaşına girmiştim. Tolstoy’un
dehasını takdir ettiğim kadar onu kıskanıyordum da. 1871’de Paris’e yerleştim.
Madam Viardot’ya gönülden bağlı olmama karşı kendi ailemi kuramadığım için acı
çekiyordum. Dostlarıma yazdığım mektuplarda yalnızlıktan şikâyet ediyordum.
Rusya’ya dönmeyi arzu etmeme karşı yerleşik düzenimi değiştirme gücünü kendimde
görmüyordum. İrade gücünden yoksunluk benim en zayıf noktamdı. Babalar ve Oğullar yayımladıktan sonra
eleştirmenlerin yapıtımı acımasızca eleştirmesini kabullenmekte zorluk
çekiyordum tüm bunlara rağmen Babalar ve
Oğullar Rusya’da çok okunan yapıtlar arasına girmişti. Yapıtlarım çok
seviliyordu; romanlarım her zaman çok okundu dille getirdiğim liberal fikirler
halkı özellikle de gençleri bana doğru çekiyordu. 1883’te Paris yakınlarındaki
Bougival’de öldüm ama bedenim Petersburg’a
getirildi. Binlerce kişi tabutumun arkasında mezarlığa yürüdü. Cenazem
oldukça kalabalıktı; bir sürü dernek temsilcileri katılmıştı. Bir sürü çelenk
gönderilmişti tören alayı neredeyse üç kilometre uzunluğundaydı. Rus okurları
bana duydukları sevgi ve vefalarını göstermekte cimri davranmamıştı.”
“Sevgili
dostum, sen doğayı resmetmekte başarılı olduğun kadar İngiliz taşra
kulüplerinde gördüklerine benzer renkli küçük karikatürler boyamakta da
ustaydın.”
“Evet,
o konuda gerçekten ustaydım. Altmışlı ve yetmişli yılların Rusya’sındaki
züppelerin, ünlü kişilerin karikatürlerini yaptım. Benim üslubum tuhaf bir
şekilde parça bölüklük etkisi yaratır; çünkü benim çok sevdiğim bazı bölümler
diğerlerinden fazla pohpohlanmıştır dolayısıyla sanki benim tercihimle güzel
sarih ama çekicilikten uzak nesrin umumi akışı içinde güç ve esneklikle
büyüyerek öne çıkar. Ben güzel şeyleri yazmaya koyulduğumda benim zarafetimle
yuvarlanmış cümlelere pek yakışıyordu. Öykülerimde kullandığım anlatıcılar
yapay, hatta topaldır; karakterini izlerken İki
Toprak Sahibi’nin kahramanı gibi topallamaya başlar. Dehamın, edebi hayal
gücü bakımından, bir başka anlatımla betimleyici sanatımın özgürlüğüne denk
gelen hikâye anlatım biçimlerini doğal şekilde bulmak bakımından yetersiz
kaldığını düşünüyorum. Romanlarım ve kısa öykülerim büyüleyici bir biçimde
betimlenmiş çeşitli mekânlardaki konuşmalardan oluşur, hoş kısa biyografilerle
zarif taşra resimleriyle bölünen güzel uzun konuşmalar vardır bunların
arasında. Rusya’nın eski bahçelerinin dışındaki güzellikleri aramak için
arayışlara girdiğimde düşkün bir tatlılığa bürünür. Benim yazım deham hakkında
yazılan şu saptamayı yerinde buluyorum:” Onun mistisizmi parfümlerle, sislerle, her an canlanabilecek eski portrelerle,
mermer sütunlarla vs. dolu plastik pitoresk bir mistisizmdir” Benim
hayaletlerim insanların tüylerini ürpertmez; daha doğrusu yanlış şekillerde
ürpertirler. Güzelliği betimlerken
oldukça cömert davranırım. Altınlar, kristaller, ipekler, elmaslar gibi…”
“Düzyazı
şiirler (1883) yapıtın hakkında ne düşünüyorsun?”
“Bu
yapıtım diğer yapıtlarımdan eskidir. Bunların melodisi hep yanlıştır; cilaları
ucuz durur ve felsefi, inci çıkarmak için suya dalmayı haklı çıkaracak kadar
derin değildir. Gene de saf dengeli Rus nesrine öncülük eder. Benim
düzyazılarım nasıl tam yağlı sütü akla getirmiyorsa, düzyazı şiirlerimde sütlü
tatlı gibidir. Benim en iyi metinlerimden biri de Bir Avcının Notları’dır. Yapıt köylüleri biraz idealize etmesine
karşı benim en sade, en sahici karakterlerimdir. Ayrıca mekânlara, insanlara ve
tabii ki doğaya ait son derece tatmin edici betimlemeleri içerir. Benim bütün
karakterlerimin içinde en mükemmeli “Turgenyev kızı’dır. Maşha (Sakin Bir
Köşe), Natalya (Rudin) ve Lisa (Bir Asilzade Yuvası) anımsatmakta yarar var diye düşünüyorum. Rus
kadınlığını yüksek bir merhum olarak yaratma konusunda üzerime düşen görevi
layığıyla yaptığımı düşünüyorum. Benim hayatım ve yapıtlarım konusunda sana
söyleyeceklerim bundan ibaret sevgili Bedriye.”
“Şu ana
kadar gerek senin yazın dehan gerekse hayatın konusunda elimdeki kitaba
gereğinden fazla bağlı kaldım.Yer yer aynı cümleleri yazdığım da oldu. Şu an elimdeki kitabı bir kenara bırakıyorum.
Bana göre sen kibirli değilsin, sadece sevme ve sevilme arzusuyla yanıp tutuşan
birisisin. İçindeki aşağılık duygusunu yenmek için şöhrete ve şöhretin sana
getirdiği ilgiye bu yüzden çok bağımlısın. İçindeki yalnızlığı tüm
çıplaklığıyla dile getirmeyecek denli gururlusun. Aşka ve sevdiğin kadına
hiçbir şey beklemeksizin hayatını adaman her türlü övgünün ve sevginin değerini
yüceltmenin olmazsa olmazıdır. Mutluluğun ne olduğunu hayatı boyunca bilmeyen
birisi olarak yalnızlık ile mutsuzluğunu onuruyla taşıyacak kadar da bilgesin.
Çocukluğunda annem tarafından gördüğün işkenceye rağmen romanlarında kadın
kahramanları yücelttin. Yapıtlarına eleştirmenler kadar acımasız bakmıyorum.
Dilimize çevrilen yapıtların beğeniyle okunuyor hâlâ. Rus yazarlara karşı
öfkenin altında yatan asıl nedenin kendini onlarla yarıştırıyor olmandır. Sanat
dehanın onların gerisinde kaldığını görmek ruhunu ve gururunu fazlasıyla
incitiyordu. Bu yüzden gerçeklerle yüzleşmemek için Rusya’da değil de
yurtdışında yaşamak sana kendini daha iyi hissettiriyordu. Yazdıkların,
yaşadıklarından beslendiğin kadar toplumsal gerçeklerden de besleniyordu.
Çocukluğunun izlerini yapıtlarında özelliklerde serfler hakkında yazdıklarından
anlaşılıyor. Erkekleri korkak ve yetersiz bulmanın altında yatan gerçekse senin
gerçeklerle yüzleşme cesaretinin olmamasında kaynaklanıyordu. Bir aileye ait
olma istediğine rağmen bir aile kurmamanı zaaflarını yenecek gücü ve sevgini
bir başka kadına vermeme konusundaki kararsızlığından kaynaklanıyordu. Tüm
bunlara karşı yaşadıklarına ve hislerine ölüne değin ihanet etmedin. Çıkarların
için kimsenin karşısında boynunu bükmedin. Bildiklerin ile inandıklarını
kahramanların aracılığıyla ölümsüzleştirdin. Münzevi bir hayat yaşadığını
düşünenlere inat, içinde oldukça sosyal bir hayat yaşadın doğrularına bağlı
kalarak. Dostluklara hayatında önemli bir yer verdin ve dostlarına ihanet
etmedin. İnsanlığın kütüphanesine kazandırdığın yapıtlarla katkıda bulundun.
Hayatta hiç kimse senin kadar sevilmemiş olmanın ağırlığını yüreğinde taşımadı.
Bu sevgini evlenerek bir eşe ve baba olarak çocuklara vermeni isterdim. Sevgiye
yüklediğin anlamdan yola çıkarak çocukların olsaydı çok iyi bir baba olacağını
düşünüyorum. Yalnızlığa kendini mahkûm eden güzelliklerin dervişi olarak
algılıyorum seni. Tam anlamıyla ne yazdıkların ne de yaşadıkların doğru
algılanmadı. Dünya ve insanlara belki bu yüzden kırgın ayrıldın aramızdan. Hem
yaşadıklarınla hem de yazdıklarınla kendini gerçekleştirdiğin için huzurlu
olmalısın. Yalnız değilsin. Sevenleri çok olan bir yazarsın. Bana verdiğin
bilgilerden ziyade karşılıksız dostluğun için sana minnettarım. Bir sonraki
buluşmamızda buluşmak dileğiyle esen ve şen kal.
Kaynak:
Rus Edebiyat Dersleri. Vladimir
Nabokov. Türkçesi: Yiğit Yavuz, Fatih Özgüven, Ayşe Nihal Akbulut. İletişim
Yayınları. S. 103-149.

Asilzade Yuvası PDF indir – Epub Oku – Ücretsiz Mobil Download
YanıtlaSilISLIK YAYINLARI tarafından yayınlanan Asilzade Yuvası kitabını okumak ister misiniz? Sizlere Asilzade Yuvası pdf indirme linki ve detaylarını vermeye çalıştık. Ivan Sergeyeviç Turgenyev imzası taşıyan esere ücretsiz olarak ulaşabilirsiniz. Roman (çeviri) kategorisinde kendisine yer bulan Asilzade Yuvası kitabı okumak için harika! Sizlere öncelikle pdf bağlantısını ve ardından da eser özelliklerini vermeye çalıştık. ★★★ Asilzade Yuvası
https://www.pdfindiroku.xyz/asilzade-yuvasi-pdf-indir-epub-oku-ucretsiz-mobil-download/