27 Mart 2017 Pazartesi

İmece Dergisi 0cak 2017 yayımlanan Yazım


 
 
 
 Rus Kadınlarını Yücelten Dahi: İvan Sergeyeviç Turgenyev

Bedriye Korkankorkmaz

     Dostluk söz konusu ise benim için ne zamanın ne de paranın önemi vardır. Hayatımda en imrendiğim şey seçkin dostlarımın olması ben de kendimi bu seçkin dostlarımın biyografilerini yazmaya adamam. Dürüst, verdiği söze bağlı kalan insanları tanımakla ve o insanların yanında itibarının olmasıyla övünmek istiyorum. Kendim gibi kişisel çıkarları olmayanların içinde durduk yere kendimi çıkarlarımın karşısında sınamak istiyorum. Doğrusunu isterseniz ben bu sonucun doğal olduğunu düşünüyorum. Çünkü sistemin çarkı böyle dönüyor. Bu çarkın karşısında yer alan insan, öncelikle ekonomik gücünü, sonra da sosyal gücünü korumanın da ötesinde geliştirmeyi başarmak istiyor. Ne yazık ki birçok insan bu kadar şanslı değil. Sosyal gücünü yitiren insan, ilk önce psikolojik bir travmayla karşı karşıya kalıyor. Alıştığı ilgiyi kanıksayan, ilgisizliği yadsıyan bir insan profilini görebiliriz birçok insanda. Kendini değersiz ve yaşam karşısında güçsüz gören insanların bakış açılarını anlamak çok zor değil. İnsanın içsel gücü,  iç otoritesindeki dengeleri oluşturuyor.  İçsel dengelerinin sağlam temeller üzerinde inşa etmek isteyen her insan; öncelikle iç dengelerinin dizlerini eline geçirmelidir. Bu içe yakınlığın bir başka anlamı da,  kişinin kendisini yaşama hazırlamasıdır. Yaşam gerçeğini algılamanın önemi burada da karşımıza çıkıyor. Dengeyi, acılar ile sevinçler kuruluyorsa ve aslolan yaşamsa, söz hakkı yaşanılanın / yaşatılanın olmalıdır. Toplumsal dengeyi güç oluşturuyor. Bu güç, duygusal ve içten dostlukların yakını değil. Dostluk ilişkisi;  her iki insanın birbirlerini tüm çıplaklıklarıyla tanımaları ve tanıdıkları yanlarını yaşadıklarıyla tamamlamasıyla gerçek anlamına ulaşıyor.  Böyle bir ilişki anne ve çocuk arasındaki ilişkiyi anımsatıyor bana. Anneler çocuklarına ne kadar kırgın ve kızgın olursa olsun, çocuğunun dar gününde yanında olur ve onun yaşadığı acıları fazlasıyla içinde hisseder. Gerçek de dostluk da böyle bir ilişkinin en üst basamağıdır. İnsanların dostlarına özveriyle yaklaşan duygusal ve çıkarsal beklentilerin güdümünde olmayan ilişkileri içinde yaşatmamız, yazık ki yaşadığımız yirmi birinci yüzyıl değerleriyle çakışıyor. Bu değerler ne yazık ki, yerini çifte standartlı ikili ilişkilere bırakıyor. Bu hem görünen hem de bilinen toplumsal bir gerçek. Toplumsal yalnızlığa kendini terk edilen insan değersel derinliği olan yalnızlığıyla baş başa kalıyor. Toplumsal yalnızlık; insanların içinde derin boşluklar yaratan ve o boşluk hissiyle yaşayan insanın kendi yaşantısını yok saymasına varacak kadar önemli sonuçları da beraberinde getiren bir gerçek üstelik. Dostluk ve insanlık gibi temel kavramların çöküşü o toplumların ekonomisiyle hal olmuyor.  Umutsuz ve amaçsız bir insan yüzünü neden karanlıklara çeviriyor? Neden yaşamak arzusunu ve insana olan güvenini bu kadar çabuk tüketen gençlerimizin sayıları fazla? Neden ilişkiler uzun süreli değil? Neden bu kadar çok insanımız anti depresan kullanmak zorunda? Montaigne’in dostluk üzerine yazdığı denemeden bir alıntı yapmak istiyorum: “Benim bahsettiğim dostlukla ruhlar birbirine o kadar derin bir ahenkle karışmış ve kaynaşmıştır ki onları birleştiren dikişi silip süpürmüş ve artık bulunmaz olmuşlardır. Onun niçin sevdiğimi bana söyletmek isterlerse bunu ancak şöyle bir cevapla ifade edebileceğimi zannediyorum: Çünkü o, o idi, ben de bendim.” Kaçımızın yaşantısında böylesine derinliği olan bir dostluk ilişkimiz  var? Bizi biz olduğumuz için seven dostlarımız var mı acaba? Doğru ve anlamlı her paylaşım özünde, güzellikleri ve sevgiyi barındırıyor. Yeter ki sevmesini bilelim. Yeter ki,  sevgiyi anlayacak ve yaşadıklarımızla yüceltecek kadar tanıyalım ve tanıtalım kendimizi dostlarımıza.  İnsanın bir başka insana güvenmesi ve yaşadıklarını paylaşması çok önemli. Paylaşmak içimizin birinci kapısıdır. O kapıyı hiç kimsenin kilitlemesine izin vermemeliyiz aslında. Ne yazık ki, çoğunlukla hiç değmeyecek bir insanın davranışı yüzünden, kapımızı kendimize ve insanlığa kapatıyoruz.  İnsanın doğasında vardır kendini kötülüklerden korumak. Peki, bu koruma güdümüzü nasıl kontrol altında tutmalıyız?  Yoksa kendimizi korumak adına yaşamın güzelliklerinin kapısını mı kapatıyoruz kendimize? Ben,  kendimi korumak adına, sanki kendimi hep cezalandırmışım galiba. Dostluğun güzel yüzünü seyretmenin güzelliğini doyasıya yaşamak istiyorum.   Saflığın, inceliğin ve sadeliğin manzarası olan yüzünü. Hangi renk, bu güzelliği bu denli çıplak yansıtabilir? Her yaşanılan kendi içinde gerçeğini buluyor. Ve her gerçek, anlayanın, anlatanın ve de yaşatılanın içinde hayat buluyor. Şu ellerime bak, onlar bile dostluğun o güzel yanaklarını okşamamış olmanın eksikliğini taşıyor. Yaşamak, sevmekle güzel. Dostluk, yüreğimin bir başka kapısı oldu. Ve çok kapılı yüreğimle ben mutluyum aslında. Aslolan yaşadıklarının farkına varmak ve farkında olduklarının kıymetini bilmek. Buradaki yanlış, içimizde taşıdığımız ve bizi insan yapan erdemlerimizi; erdemsizliği, yaşam felsefesi edinmiş insanların elimizden almasına izin vermemiz. O insanların amaçları da bu. İçimizdeki güzelliklere sahip çıkmak direnmeyi gerektiriyor. Tabii ki, bu direnişi sağlıklı bir yaşam birikimi ve yerleşik değerlere olan bağlılığımızla kazanılabiliriz. Farkında olmamız ve altı çizilmesi gereken asıl çelişki,  koruma adına korumamız gereken güzelliklerimizi kaybettiğimizi farkında olmadığımız gerçeğidir. İnsanın doğrularının en ufak bir olumsuzluk karşında yer değiştirmesini anlayamıyorum. Düşüncelerini duygudan yoksun abartılı sözcüklerle ifade edenlerden her zaman korktum. Yüreği ve usu boş olanların bu yüzden süse ve aşırı abartıya ihtiyaçları var. Sicim gibi yağan bir yağmurun sokakları ıslatması için reklâma ihtiyacı var mı? Yağmur, caddeleri, sokakları, ağaçları, çiçekleri yıkadığı gibi, insanların içini yıkayamaz; çünkü insanın içini kendisi yıkayabilir. Bu da, belli bir bedel ödemeyi gerektiriyor. Her şeyden önce, insanın kendisine hangi açıdan bakmayı istemesiyle ilintilidir. Hiç düşündük mü, kocaman pencereleri olan evlerde yaşayan insanların, neden yüreklerinin pencerelerinin olmadığını? Çünkü onlar,  pencerenin sadece evlerde olduğuna inanır ve bu yüzden büyük pencereli, “Bir ev” satın alır, yüreğinin pencereli “bir evi” olmaz. Aynı insanlar, bir kış günü, penceresine konmuş minik bir serçeye ekmek vermeyi düşünmez. O serçeyle konuşmayı, arkadaş olmayı bilmez. Yağan yağmurda ıslanmanın zevkinden de habersizdir. Üzerindeki kalın veya kürklü mantosu, onun dışarıdaki en güvenilir korumasıdır. Aslında, hiç kimsenin göremediği, en acısı, bizim bile farkında olamadığımız binlerce korumayla dolaşıyor olmamız. İnsanın kanayan yarası, kendi gerçeğini görmekte zorlanmasıdır. Benim böylesi bir düşünce sarmalı içinde girmemin nedeni İvan Sergeyeviç Turgenyev oldu. Onun kendi sesinden yapıtlarına yansıyan hayatını dinlemek istedim. Günlerden sonra Kasım güneşinden yararlanmak için bir çay bahçesine uğradım kahve içmek için. Yalnız başıma oturmuş çevreyi seyrediyordum. Birden oldukça kibar bir bey yanınıza oturabilir miyim? diye sordu. Yüzüne bakar bakmaz onu tanıdım. Evet,  yanıma oturmak için izin isteyen kişi İvan Sergeyeviç Turgenyev’den başkası değildi. Şaşkınlığımdan olacak ona oturun demek için bir süre bekledim. Kendime geldikten sonra sevincimden önce ona sarıldım sonra da oturmasını söyledim. Karşımdaki sandalyeye oturdu. Karşılıklı konuşmadan öylece etrafı seyrettik. Sonunda sözün kilidini ben açtım. Sevgili dostum, bana kendi hayatından söz eder misin?”

“Gülümsedi. Ben varlıklı bir toprak ağasının oğlu olarak Rusya’nın merkezindeki Oryol şehrinde doğdum. İlk gençliğimi bir kır malikânesinde geçirdim. Orada serflerin hayatını ve efendi ve serf ilişkilerini en kötü hallerini gözlemleme olanağı buldum. Zor bir kişiliği olan annem hem köylülerin hem de kendi ailesinin sefil bir hayat sürmesine yol açıyordu. Beni çok sevmesine karşı en küçük bir hatamda beni kırbaçla döverek cezalandırıyordu. Ben serfler için aracılık yaptığım için annem benim harçlığımı kesmekle yetinmedi beni konacağım servetten mahrum bırakarak sefalet içinde yaşamamı sağladı. Acı geçen çocukluğumu hiç unutmadım. Annem ölünce köylülerin durumunu düzeltmek için çok çaba harcadım. Hizmetimizdeki tüm hizmetkârları serbest bıraktım. 1861’de köylüler özgürleştiği zaman, hükümetle işbirliği yapmak için elinden geleni ardına koymadı. Ben çocukluğumda yarım yamalak eğitim gördüm.”

“Eğitim durumunuz üzerinde biraz daha yoğunlaşmak istiyorum. Eğitimini nasıl tamamladın?”

“Annem tarafından tutulmuş öğretmenler arasında her türden insan vardı. Moskova Üniversitesi’nde bir, Petersburg Üniversitesi’nde üç yıl geçirdikten sonra 1837’de mezun oldum. Tutarlı ve yeterli bir eğitim almadığım hissine kapıldığım için 1838’le 1841 yılları arasında Berlin’deki üniversiteye devam ederek boşlukları kapattım. Berlin’deyken bir grup genç Rus’la tanıştım. Bu gençler Hegelcilikten oldukça etkilenmiş bir Rus felsefesi hareketinin Alman idealist felsefesinin çekirdeğinin oluşturan gençler oldular aynı zamanda.”

“Yazmaya ilk ne zaman başladın sevgili dostum?”

“Gençliğimde genellikle Mihail Lermontov’a öykünerek şiirler yazdım.1847’de düz yazıya yönelip Bir Avcının Notları  adlı yapıtımın ilk öyküsünü yayımlatınca yazar olamaya karar vermiştim. Bu öyküm inanılmaz bir etki yarattı. Diğer öykülerle birlikte yapıt olarak yayımladığımda da aynı etkiyi yarattı.”

“Kısa bir zaman sürecinde ünlü olmanı neye bağlıyorsun?          

“Benim esnek, müzikal akıcı düz yazım kadar öykülerimin konusu da toplumda bir karşılık gördü. Öykülerimde serflerden söz ediyordum, onların yaşama ve insana bakışlarının psikolojik tahlillerini de yapıyordum. Serflerin insancıl yanlarını kalpsiz efendilerinden üstün kılıyordum.”

“Okuyucunun günümüzde bile ilk yazdıklarınızı beğeniyle okumasını nasıl açıklıyorsun sevgili dostum?”

“Okuyucunun bugün bile hayranlık duyduğu şey ara ara benim nesrime değişik yerlerine giren ve insan yaşamında karşılığı olan öyküler olmasıdır. Benim öykülerimde konu olarak irdelediğim selflerle ilgili dokunaklı ve idealist insani serf portrelerimde serfliğin insanlık dışı olduğunu vurgulamam bazılarının canını sıkıyordu. Gogol’un ölümünün akabinde benim yazdığım kısa makalem Petersburg’da sansüre uğramasına karşı Moskova’da sansüre uğramadan basıldı. Sansürcü emekli oldu ama bende itaatsizlik suçundan bir aylığına hapsedildim malikâneme sürgüne gönderilerek iki yıldan uzun süre orada yaşadım. Döndükten sonra ilk Rudin’i yayımladım. Akabinde Bir Asilzade Yuvası ile Arefe’yi yazdım.”

“İlk romanın Rudin’e ait izlenimlerini benimle paylaşır mısın?”

“1885’te yayımlanan Rudin’de 1840’ların kuşağını Alam üniversitelerinde yaşayan idealist Rus aydınları betimliyordum. Romanda benim en sevdiğim manzaraları betimleyen bölümler çoktur. “ …yaşlı ıhlamur ağaçlarının arasındaki altuni koyuluk güzel kokan bir patika; patikanın ucunda bir parça zümrüt yeşili ışık”.En sevdiğim yöntemi kullanarak bir partinin veya yemeğin bitiminde serinkanlı uysal, zeki kahramanla çabuk sinirlenen kaba gösterişçi budala arasında bir kavga çıkarıyorum. Benim karakterlerimin tipik kaprisli davranış şekillerini görebilirsin. Bizim dönemimizde Rusya koca bir rüyaydı. Kitleler uydudaydı tabiri caizse. Aydın entelektüeller gecelerini uykusuz geçirirlerdi. Gecelerini ülke sorunlarını konuşarak geçiren gençlik yürüyüşe ancak geç saatlerde çıkarlardı. Benim genç kız karakterlerim yataktan hemen kalkıp tel çemberli terliklerini giyer yüzlerini yıkar kokularını sürünür ve öyle bahçeye koşarlar. Bahçede kaçınılmaz buluşmalar gerçekleşir. Rudin Almanya’ya gitmeden evvel Moskova Üniversitesi’nde okur. Bir karakter olarak 1840’ların ilerlemeci idealisti Rudin’i Hamlet’in yanıtını özetliyor: “Sözcükler, sözcükler, sözcükler.” İlerlemeci fikirlere sarılıp sarmalanmışlığına karşın oldukça etkisiz biri. Soğuk kalpli, sıcak bir kafa. İktidarda her şeye karşın kalmayı beceremeyen bir heveskâr, eyleme geçemeyen bir işgüzar. Onu seven ve kendisinin de sevdiği kız, annesinin onunla evlenmesine razı olmadığını söyleyince, kızdan hemen vaz geçer oysaki kız onunla her yere gitmeye razı iken Rudin kızı bırakıp çekip gider ve Rusya’nın dolaşmadık hiçbir yerini bırakmaz ama neye el atsa başarısız olur. Yakasını bırakmayan kötü talihi ve usunun enerjisini birkaç belagatli sözden öte duygularını ifade edememe yetersizliği Rudin’i şekillendirir ve kişiliğini belirginleştirir ve 1848 yılının Paris’inde kurulan barikatlarda lüzumsuz şekilde ama kahramanca ölür.”

“Sevgili Dostum. “Bir Asilzade Yuvası” romanın hakkında ne düşünüyorsun?”

“1858’de eski dönemlerdeki seçkinlerin Ortodoks ideallerinde soylu olan ne varsa, yücelttim. Romanımın kadın kahramanı Liza saf ve gururlu benim kızımın mükemmel cisimleşmiş halidir”.

Arefe romanın hakkında neler söylersin?”

1860 yılında yazdığım Arefe aşığı İnsarov’un ardından gitmek için ailesini ve memleketini terk eden benim bir başka kız öykümdür. İnsarov’un tek amacı Türklerin elindeki ülkesini özgürlüğe kavuşturmak olan bir Bulgar kahramanıdır. Yelena bir savaşçı olan İnsarov’u Rusya’daki gençliğinde benimsediği beceriksiz delikanlıya tercih eder. İnsarov veremden ölür ama Yelena kahramanca yoluna devam eder. Tüm iyi niyetime karşı Arefe sanatsal açıdan benim başarısız bir romanımdır. Ne garip ki, en popüler olan romanım da Arefe’dir. Yelena bir kadın karakter olmasına karşı toplumun istediği kahraman insan tipidir; Aşk ve görev üzerine her şeyinden hiç düşünmeden vaz geçen yazgının yoluna çıkardığı zorlukları cesurca göğüsleyen, özgürlük idealine düşkün, mazlumlarım özgürleşmesine, kadınların hayatlarını gönlünce yaşaması özgürlüğüne kavuşmasına en önemlisi sevme özgürlüğüne yürekten bağlı bir kadın. Bana etkili Rus erkeği yaratmadığım için eleştirilerde bulundular.”

“Senin ölümsüz yapıtın olan “Babalar ve Oğullar” üzerine konuşmak istiyorum. Bu yapıtın hakkında ne düşünüyorsun?”

“1840’ların iyi niyetli, beceriksiz ve zayıf insanlarıyla, devrimci yeni nihilist gençlik arasındaki ahlaki çatışmayı sergiledim. Bu genç neslin temsilcisi olan Bazarov, saldırgan şekilde materyalisttir; onun için ne din ne ahlaki değerler ne de estetik söz konusudur. Kurbağalardan başka hiç bir şeye inanmaz; onların da tek anlamı, kendi pratik bilimsel deneysellerinin sonuçları olmasıdır.  Ne ayıp ne de utanç bilir. Ben Bazarov karakterimi ne kadar övsem de Bazarov aracılığıyla övdüğümü düşündüğüm radikaller öfkelendiler ve Bazarov’u kendi karşıtlarını memnun etmek üzere yaratılmış bir karikatür olarak algıladılar. Çok öfkelendiler bana. Benim bütün yeteneğimi yitirdiğimi düşünüyorlardı. Bir an afalladım. Ne yapacağımı bilemedim. İlerlemeci topluluğun güvenini kazanmışken, iğrenç bir umacıya dönüşmüş olarak buldum kendimi. Ben oldukça kibirli birisiydim. Salt şöhret değil, şöhretin dışsal belirtileri de çok önemliydi benim için. Hem çok gücendim hem de çok hayal kırıklığına uğradım. O sırada yurtdışındaydım hayatımın büyük bir kısmını yurtdışında geçirdim sadece kısa süreliğine döndüm Rusya’ya.”

“Yaşadığınız kırgınlık ve hayal kırıklığından dolayı edebiyatı bırakmayı düşündünüz mü?”

“Evet, düşündüm. “Yeterli” başlıklı metinde edebiyatı bırakma kararımı açıklıyordum. İki roman daha yazdım kararımın akabinde ve hayatım boyunca yazma serüvenini sürdürdüm. Duman’da Rus toplumunun tüm sınıflarına ait yakınmalarımı dile getirdim. Bakir Topraklar’da 1870’te yaşadıkları dönemin toplumsal hareketleriyle yüzleşen iki tip Rus sergilemeye çalıştım. Roman kahramanı Nejdanov’un Hamlet misali tereddütler; kültürlü, rafine gizliden gizliye şiire ilgi duyar. Benim olumlu kahramanlarım gibi mizah duygusundan yoksun biridir Nejdanov. Üstüne üstlük marazi bir aşağılık ve işe yaramazlık duygusunun etkisi altındadır. Marianna saf hakiki amacı uğrunda ölmeye hazır ciddi ve naif bir kız. Solomin ise sessiz ve güçlü adam. Markelov, namuslu ahmak. Sipyagin ve Kalomeytsev’de sahte liberallerle dürüst gericiler vardır. Ben sarih yazdığım için hiçbir şeyi okurun sezgilerine bırakmıyordum bir şeyi aklıma düşürüp sonra da bunun sıkıcı bir şekilde ne olduğunu açıklıyordum. .Romanımın zahmetli önsözleri ve uzun hikâyeleri okuyucuya ıstırap verecek denli yapaydır; ben karakterlerimin yazgısı hakkında okuyucunun merakını iyice tatmin etmek için sanatsal dehamı tehlikeye atacak kadar zor bir şekilde elimden geleni yaptım.”

“Sevgili dostum elimdeki yapıtta senin hoş bir yazar olmakla birlikte büyük bir yazar olmadığın yazıyor. Asla Madam Bovary’yle kıyaslanacak bir şey yazmadığını, seninle Flaubert’in aynı edebiyat ekolüne mensup olduğunu söylemenin yanlış olduğunu, senin gündemdeki toplumsal problemlerle meşgul olma konusundaki hevesin de konuları ele alışındaki banallik de, Flaubert’in haşin sanatıyla benzerlik taşımadığını yazıyor. Bu konudaki fikrini benimle paylaşır mısın?”

“Sevgili Bedriye, her yazar kendi dünya görüşünden yola çıkarak yazar. Ben de hayata bakışımdan yola çıkarak gündemdeki konuları okuyucunun tüm çıplaklığıyla anlaması için elimden geleni yaptım. Kimsenin sanatsal dehasıyla yarışmayı düşünmedim. Kaldı ki ben Gorki ve Çehov gibi Rusya’nın dışında oldukça şöhretliydim. Bu yazarlarla benim aramda doğal bir bağ kurmak yanlış olur. Benim en kötü taraflarımın Gorki’nin eserlerinde yer bulduğu, benim en iyi taraflarımın da Rusya manzarası anlamında Çehov tarafından çok güzel bir şekilde geliştirildiği görebilirsin.”

“Sevgili dostum, Bir Avcının Notları ve romanların dışında çok sayıda hikâye, uzun hikâye ve haber yazdın. Bunlardan erken tarihli olanların pek özgünlüğü veya edebi kıymeti yoktur;  sonradan yazdıkların arasında bazıları oldukça dikkat çekicidir. “Sakin Köşe” ile “İlk Aşkı”ı anımsamak yeterlidir diye düşünüyorum. Ben bunlardan yola çıkarak şunu sormak istiyorum: Mutlu bir hayatın oldu mu? Yaşamın sana iyi davrandığını düşünüyor musun?”

“Sevgili Bedriye, kişisel hayatımda mutlu olmadım. Çileli geçen bir çocukluğum vardı, annemden dolayı.   Hayatımın tek gerçek ve büyük aşkı ünlü şarkıcı Pauline Viardot-Garcia’ydı. Kadının mutlu bir evliliği vardı; ben onların aile dostlarıydım. Ben hiçbir mutluluk beklentisi olmaksızın hayatımı ona adadım. Sevdiğim kadının yakınında yaşamaya özen gösterdim. Sevdiğim kadının kızları evlendiğinde onlara bir drahoma verdim. Rusya’da olduğumdan daha çok mutluydum yurtdışında yaşarken. Yurtdışında radikal eleştirmenler yoktu. Merimée ve Flaubert’le dost olmuştuk. Yapıtlarım Fransızcaya ve Almancaya çevrilmişti. Batı’nın edebiyat çevrelerinde en büyük yazar olmakla beraber tek Rus yazarı olarak algılanmamın huzuru yaşıyordum. Çekiciliğim ve zarif tavırlarla yabancıları etkiliyordum ama Rus yazarları ve eleştirmenleriyle karşılaştığımda hemen kibirleniyor ve sıkılganlaşıyordum. Tolstoy, Dostoyevski ve Nekrasov’la ağız dalaşına girmiştim. Tolstoy’un dehasını takdir ettiğim kadar onu kıskanıyordum da. 1871’de Paris’e yerleştim. Madam Viardot’ya gönülden bağlı olmama karşı kendi ailemi kuramadığım için acı çekiyordum. Dostlarıma yazdığım mektuplarda yalnızlıktan şikâyet ediyordum. Rusya’ya dönmeyi arzu etmeme karşı yerleşik düzenimi değiştirme gücünü kendimde görmüyordum. İrade gücünden yoksunluk benim en zayıf noktamdı. Babalar ve Oğullar yayımladıktan sonra eleştirmenlerin yapıtımı acımasızca eleştirmesini kabullenmekte zorluk çekiyordum tüm bunlara rağmen Babalar ve Oğullar Rusya’da çok okunan yapıtlar arasına girmişti. Yapıtlarım çok seviliyordu; romanlarım her zaman çok okundu dille getirdiğim liberal fikirler halkı özellikle de gençleri bana doğru çekiyordu. 1883’te Paris yakınlarındaki Bougival’de öldüm ama bedenim Petersburg’a  getirildi. Binlerce kişi tabutumun arkasında mezarlığa yürüdü. Cenazem oldukça kalabalıktı; bir sürü dernek temsilcileri katılmıştı. Bir sürü çelenk gönderilmişti tören alayı neredeyse üç kilometre uzunluğundaydı. Rus okurları bana duydukları sevgi ve vefalarını göstermekte cimri davranmamıştı.”

“Sevgili dostum, sen doğayı resmetmekte başarılı olduğun kadar İngiliz taşra kulüplerinde gördüklerine benzer renkli küçük karikatürler boyamakta da ustaydın.”

“Evet, o konuda gerçekten ustaydım. Altmışlı ve yetmişli yılların Rusya’sındaki züppelerin, ünlü kişilerin karikatürlerini yaptım. Benim üslubum tuhaf bir şekilde parça bölüklük etkisi yaratır; çünkü benim çok sevdiğim bazı bölümler diğerlerinden fazla pohpohlanmıştır dolayısıyla sanki benim tercihimle güzel sarih ama çekicilikten uzak nesrin umumi akışı içinde güç ve esneklikle büyüyerek öne çıkar. Ben güzel şeyleri yazmaya koyulduğumda benim zarafetimle yuvarlanmış cümlelere pek yakışıyordu. Öykülerimde kullandığım anlatıcılar yapay, hatta topaldır; karakterini izlerken İki Toprak Sahibi’nin kahramanı gibi topallamaya başlar. Dehamın, edebi hayal gücü bakımından, bir başka anlatımla betimleyici sanatımın özgürlüğüne denk gelen hikâye anlatım biçimlerini doğal şekilde bulmak bakımından yetersiz kaldığını düşünüyorum. Romanlarım ve kısa öykülerim büyüleyici bir biçimde betimlenmiş çeşitli mekânlardaki konuşmalardan oluşur, hoş kısa biyografilerle zarif taşra resimleriyle bölünen güzel uzun konuşmalar vardır bunların arasında. Rusya’nın eski bahçelerinin dışındaki güzellikleri aramak için arayışlara girdiğimde düşkün bir tatlılığa bürünür. Benim yazım deham hakkında yazılan şu saptamayı yerinde buluyorum:” Onun mistisizmi  parfümlerle, sislerle,  her an canlanabilecek eski portrelerle, mermer sütunlarla vs. dolu plastik pitoresk bir mistisizmdir” Benim hayaletlerim insanların tüylerini ürpertmez; daha doğrusu yanlış şekillerde ürpertirler.   Güzelliği betimlerken oldukça cömert davranırım. Altınlar, kristaller, ipekler, elmaslar gibi…”

“Düzyazı şiirler (1883) yapıtın hakkında ne düşünüyorsun?”

“Bu yapıtım diğer yapıtlarımdan eskidir. Bunların melodisi hep yanlıştır; cilaları ucuz durur ve felsefi, inci çıkarmak için suya dalmayı haklı çıkaracak kadar derin değildir. Gene de saf dengeli Rus nesrine öncülük eder. Benim düzyazılarım nasıl tam yağlı sütü akla getirmiyorsa, düzyazı şiirlerimde sütlü tatlı gibidir. Benim en iyi metinlerimden biri de Bir Avcının Notları’dır. Yapıt köylüleri biraz idealize etmesine karşı benim en sade, en sahici karakterlerimdir. Ayrıca mekânlara, insanlara ve tabii ki doğaya ait son derece tatmin edici betimlemeleri içerir. Benim bütün karakterlerimin içinde en mükemmeli “Turgenyev kızı’dır. Maşha (Sakin Bir Köşe), Natalya (Rudin)  ve Lisa (Bir Asilzade Yuvası)  anımsatmakta yarar var diye düşünüyorum. Rus kadınlığını yüksek bir merhum olarak yaratma konusunda üzerime düşen görevi layığıyla yaptığımı düşünüyorum. Benim hayatım ve yapıtlarım konusunda sana söyleyeceklerim bundan ibaret sevgili Bedriye.”

“Şu ana kadar gerek senin yazın dehan gerekse hayatın konusunda elimdeki kitaba gereğinden fazla bağlı kaldım.Yer yer aynı cümleleri yazdığım da oldu.  Şu an elimdeki kitabı bir kenara bırakıyorum. Bana göre sen kibirli değilsin, sadece sevme ve sevilme arzusuyla yanıp tutuşan birisisin. İçindeki aşağılık duygusunu yenmek için şöhrete ve şöhretin sana getirdiği ilgiye bu yüzden çok bağımlısın. İçindeki yalnızlığı tüm çıplaklığıyla dile getirmeyecek denli gururlusun. Aşka ve sevdiğin kadına hiçbir şey beklemeksizin hayatını adaman her türlü övgünün ve sevginin değerini yüceltmenin olmazsa olmazıdır. Mutluluğun ne olduğunu hayatı boyunca bilmeyen birisi olarak yalnızlık ile mutsuzluğunu onuruyla taşıyacak kadar da bilgesin. Çocukluğunda annem tarafından gördüğün işkenceye rağmen romanlarında kadın kahramanları yücelttin. Yapıtlarına eleştirmenler kadar acımasız bakmıyorum. Dilimize çevrilen yapıtların beğeniyle okunuyor hâlâ. Rus yazarlara karşı öfkenin altında yatan asıl nedenin kendini onlarla yarıştırıyor olmandır. Sanat dehanın onların gerisinde kaldığını görmek ruhunu ve gururunu fazlasıyla incitiyordu. Bu yüzden gerçeklerle yüzleşmemek için Rusya’da değil de yurtdışında yaşamak sana kendini daha iyi hissettiriyordu. Yazdıkların, yaşadıklarından beslendiğin kadar toplumsal gerçeklerden de besleniyordu. Çocukluğunun izlerini yapıtlarında özelliklerde serfler hakkında yazdıklarından anlaşılıyor. Erkekleri korkak ve yetersiz bulmanın altında yatan gerçekse senin gerçeklerle yüzleşme cesaretinin olmamasında kaynaklanıyordu. Bir aileye ait olma istediğine rağmen bir aile kurmamanı zaaflarını yenecek gücü ve sevgini bir başka kadına vermeme konusundaki kararsızlığından kaynaklanıyordu. Tüm bunlara karşı yaşadıklarına ve hislerine ölüne değin ihanet etmedin. Çıkarların için kimsenin karşısında boynunu bükmedin. Bildiklerin ile inandıklarını kahramanların aracılığıyla ölümsüzleştirdin. Münzevi bir hayat yaşadığını düşünenlere inat, içinde oldukça sosyal bir hayat yaşadın doğrularına bağlı kalarak. Dostluklara hayatında önemli bir yer verdin ve dostlarına ihanet etmedin. İnsanlığın kütüphanesine kazandırdığın yapıtlarla katkıda bulundun. Hayatta hiç kimse senin kadar sevilmemiş olmanın ağırlığını yüreğinde taşımadı. Bu sevgini evlenerek bir eşe ve baba olarak çocuklara vermeni isterdim. Sevgiye yüklediğin anlamdan yola çıkarak çocukların olsaydı çok iyi bir baba olacağını düşünüyorum. Yalnızlığa kendini mahkûm eden güzelliklerin dervişi olarak algılıyorum seni. Tam anlamıyla ne yazdıkların ne de yaşadıkların doğru algılanmadı. Dünya ve insanlara belki bu yüzden kırgın ayrıldın aramızdan. Hem yaşadıklarınla hem de yazdıklarınla kendini gerçekleştirdiğin için huzurlu olmalısın. Yalnız değilsin. Sevenleri çok olan bir yazarsın. Bana verdiğin bilgilerden ziyade karşılıksız dostluğun için sana minnettarım. Bir sonraki buluşmamızda buluşmak dileğiyle esen ve şen kal.  

Kaynak: Rus Edebiyat Dersleri. Vladimir Nabokov. Türkçesi: Yiğit Yavuz, Fatih Özgüven, Ayşe Nihal Akbulut. İletişim Yayınları. S. 103-149.

                                                            

 

1 yorum:

  1. Asilzade Yuvası PDF indir – Epub Oku – Ücretsiz Mobil Download
    ISLIK YAYINLARI tarafından yayınlanan Asilzade Yuvası kitabını okumak ister misiniz? Sizlere Asilzade Yuvası pdf indirme linki ve detaylarını vermeye çalıştık. Ivan Sergeyeviç Turgenyev imzası taşıyan esere ücretsiz olarak ulaşabilirsiniz. Roman (çeviri) kategorisinde kendisine yer bulan Asilzade Yuvası kitabı okumak için harika! Sizlere öncelikle pdf bağlantısını ve ardından da eser özelliklerini vermeye çalıştık. ★★★ Asilzade Yuvası
    https://www.pdfindiroku.xyz/asilzade-yuvasi-pdf-indir-epub-oku-ucretsiz-mobil-download/

    YanıtlaSil