31 Ağustos 2016 Çarşamba

DOGMANIN CELLÂDI, ÖZGÜRLÜĞÜN YALNIZ ŞÖVALYESİ/Bedriye KORKANKORKMAZ


 
 
 
 
 
 
 
 
DOGMANIN CELLÂDI, ÖZGÜRLÜĞÜN YALNIZ ŞÖVALYESİ

Bedriye KORKANKORKMAZ

           "Bu kusursuz gün- her şey olgunlaşmakta, yalnız üzüm değil altın rengini alan-, bir güneş ışını vurdu hayatımın  üstüne: Geriye baktım, ileriye baktım, hiç bu denli çok, bu denli iyi şeyler görmemiştim  bir seferde. Boşuna görmemişim bugün kırk dördüncü yaşımı; gömebildim, çünkü onun içinde yaşayan şey kurtuldu, ölümsüz oldu. "Tüm değerleri yenileyiş"in ilk kitabı; Zerdüşt'ün Türküleri; Putların Batışı, çekiçle felsefe yapma denemem, - hepsi de bu yılın  hem de son çeyreğinin armağanları! Nasıl mihnet duymazdım hayatımın bütününe? İşte  böyle kendime hayatımı anlatıyorum" (s.6) diye giriş yapmış "ECCE HOMO"( kişi nasıl kendisi olur)  eserine Nietzsche. 

Salt bir okur olarak F. Nietzsche'nin düşün dünyasında yolumu kaybetmeden ilerlemek için okuduğum eserden yola çıkıp kişiliğine dair yorumlar yaparak onun insana özgü yanını ön plana çıkarmaya özen gösterdim. Eseri değerlendirme çabamın beni Nietzsche'ye mektup yazmaya ittiğini düşünüyorum. Yazarın çıplak gerçeğine yakın olmak isteyen okuyucunun yazarla kendisini birebir eşitlemesi gerektiğine  inanıyorum. Nietzsche ile dostluk kavramının tam karşılığı olan anlam üzerinde gerçek bir ilişki kurmaya ve bu ilişkiyi geliştirmeye çalıştım. İnsan Nietzsche'nin çıplak gerçeğine ulaşmak adına filozof Nietzsche'yi zaman zaman bilinçli olarak ikinci plana ittim. Ona, yapabileceğim en büyük kötülüğün onu ilahlaştırmak olduğunu biliyorum. O da acılar çekti, özledi, öfkelendi, kendisini yalnız… hissetti, bizler gibi.  O'nun bu sorunlar içinde bir Anka kuşu gibi kendisini  külünden  yaratma gücünü nasıl bulduğunu anlamaya çalıştım.    

     Nietzsche  öğretisinin yirmi birinci yüzyılda bile anlaşılmadığı kanısındayım. Kendisinin bir nesil önceden dünyaya geldiğini, okuyucularının ise henüz dünyaya gelmediğini düşünen filozof;  çağların  hızla gerileme dönemine girdiğini, yaşadığı çağın aydınlarına, feylesoflarına, müzisyenlerine… bakarak anlamıştır. O, yarattığı felsefenin toprağını değiştirmekle yetinmemiş, o toprağı yenilemiştir adeta. Sistemin kirli çarkını duyguları ile düşünceleri; duyarlılık, bilgi,  cesaret, bilim etiği, içtenlik, dürüstlük ışığıyla aydınlanmamış olanların döndürdüğünü yüksek sesle haykırmıştır. Sistemin içinde yuva yapan güçler birliği  insanlığın geleceğini tehdit altına alır. Kirli güçler birliği, temiz azınlığı dişlerinde öğütür. Bu toplu katliamda yerini alan babası dahi olsa onun düşmanıdır. Düşmanlık onda arınma ve kendini korumanın tek adresidir. Tek kişilik bir oyundur onun hayatı. Hayatını oynadığı hayat sahnesinde ne sahne dekoru ne seyircisi ne de alkışlayanı vardır. Düşüncelerini bire bir hayata geçiren bu dehanın seyircisi de alkışlayanı da kendisidir. Müziğin, felsefenin, özgür düşüncenin, psikolojinin... orkestrası olan bu düşün adamının yalnızlığının heybeti karşısında yapayalnız

kalır yalnızlık.

     

 Öyle ki insan kılığına giren kurtuluşun tanrısı Zerdüşt bile terk etmeliydi onu. Dostlarının, düşmanlarının terk ettiği Nietzsche, kendinin cellâdı olur ve daha büyük, çok daha büyük kederler içinde sınadığı hayatında kendisinden başka kahraman çıkarmaz.  Kendisinin karşıtı yine kendisidir.  Ünlü düşünürün başta Zerdüşt olmak üzere tüm tanrıları öldürmesinin altında yatan asıl mesele, "yaratıcılık" kavramından kaynaklanıyor bana göre. Tanrılar ölsün ki insanlar kendi yaratıcılığını keşfetsin. Var olan Tanrı'ya inanmak ve Tanrı'nın arkasından gitmek kolaycılıktır. Yaratmak! Nietzsche, kendini yaratmak için  her nefeste  beynini ve yüreğini kanattı.    Kanının mürekkebiyle yazdı eserlerini.

       Genç  yaşında profesör  olmuştu.  Kürsüsü vardı. Bir papaz olan babası 36 yaşında ölürken  o altı yaşındaydı.  Arkasında yaşadıklarından  başka eser bırakmayan babasının öldüğü yaşta ünlü düşünürün yaşama  tutkusunu yitirmesinin asıl nedeni,  babasına duyduğu özlem ve sevgi.  

            1879 yılında rahatsızlığından kaynaklanan mazeretleri ileri sürerek genç yaşında   Basel'deki görevinden ayrılarak on beş yıl süren bir göçebe hayatın peşinden sürüklenmiştir sonbahar yaprakları gibi.  Hayatı boyunca ne güç ne şehvet ne de para peşinden gitmiştir. İki gömlek, ihtiyacı  kadar pantolon,  tahta bir bavul,  mide, migren ve sindirim sistemi bozukluğuna,  uykusuzluğa karşı bir tepsi dolusu ilaç, kitaplar, tashihler, emekli profesör maaşı, bekâr odaları... insanlık kurtarıcısının dünyalığıydı.

Hastalığı bir yanıyla onu  özgür kılmış, diğer yanıyla onu ölüm korkusuyla yüzleştirmiştir. Doğru zamanda ölmek için durmaksızın  yazdı, yazdı… Zaferi ölümün pençesinden kurtardığı eserleriydi.  

Nietzsche, annesi, ablası, teyzesi gibi soğuk, mesafeli kadınlar içinde büyümüştür. Bu deneyimlerin sonucunda  beden zevkini kadın teninde yaşayan erkeklerin görevleri  önündeki engellerin kadınlar olduğu sonucuna varmıştır. Erkekler, kadınların yani "şehvetin tuzağına" düşerek kendilerini  alçaltmamalı ve misyonlarına ihanet etmemeliler. Geceleri bir kadının şefkatli kollarında uyumayan Nietzsche, Rus şairi Lou Salome'ye  duyduğu aşkın karşılıksız olduğunu anladığında sarsılır. Rus şair, bir kadının bir  erkeğe oynayacağı en acımasız oyunu oynamıştır Nietzche’ye. O'nu kaderine yazılan "erkek" olduğuna inandırarak kendisine âşık etmiş daha sonra da evlilik teklifini elinin tersi ile itmiş, dostu Paul Reé ile birlikte yaşamıştır. Gerçekte  Salome'nin  erkek Nietzsche'yle  değil, filozof Nietzsche'yle romantik ilişkisi vardı.

 Dostları P. Reé, R.Wagner ve  âşık olduğu kadın, ona ihanet etmişti. Salome, onun elinden yalnız aşkı değil,  dostluğu da almıştı. Sevgilisinden aldığı yaradan güç alarak tüm kadınları gaddarca eleştirdi. Çektiği aşk acısı onun yüreğini nasıl acıtıyorsa, o da kadınları aşağılayarak aynı acıyı onlara da yaşatmak istedi. Bu üç ihanetin açtığı yara onu derinden sarsmıştı.  Değer verdiği üç insan ( Salome, Wagner, Reé)  onun ruhunda kendilerinin bile merhem olamayacakları yaralar açtı. İnsan, kaderini seçmeli ve seçtiği kaderi sevmeliydi. O’nun kaderi yalnızlıktı. Psikolojik cerrah olan filozof,  hakikatlerle yüzleşmek için acının neşterini beynine sonuna kadar saplamakta sakınca görmedi. Gerçekte  hakikate ve hakikat arayışına âşıktı.  

 Kadınların yanına giden tüm erkeklerin  yanında kırbacını da götürmesini isteyen filozofun  genel olarak kadınlar hakkındaki düşünceleri şöyle: "sırası gelmişken, şu kadın ulusunu tanıyorum der ve devam eder: " Kim bilir, belki de "bengi dişiliğin" ilk psikologuyum ben. Eski bir öyküdür: O mutsuz kadıncıklar,  özgürleşmiş olanlar, çocuk doğurmaya gücü yetmeyenler dışında hepsi beni severler. –Bereket versin, kendimi parçalatmaya niyetim yok. Sevdi mi parçalar gerçek kadın dediğin. (…) Ah o ne tehlikeli, o ne sinsi, yeraltında yaşayan bir yırtıcı hayvancıktır. Nasıl şirindir üstelik! (…) Bir kadın nasıl iyileştirilir, kurtarılır sorusuna verdiğim cevabı biliyor musun? İnsan ondan bir çocuk edinmelidir.(…) Kadının özgürleşmesi, özürlü, doğuramaz kadınların gerçek kadına karşı içgüdüsel kinidir bu; "erkek"le kavgaya gelince, bu bir yoldur, bir sözde nedendir, bir taktiktir yalnızca."(s.66- 67)      

Yaşam biçimiyle,  yaşadıklarıyla hayata kattığı anlamın kendisini nasıl ötekileştirdiğini ise şöyle haykırır Nietzsche:  "Dinleyin! Ben falancayım. Başkasıyla karıştırmayın beni her şeyden önce! ( s.7) 
Güç, onun inancı karşısında kılıcını kınına koymuştur. Göçebe hayatında," hayatın anlamını" gölgeler, doğa, müzik" üzerine kurmuştur. Gölgelere ve gizlere yüklediği anlam çok geçmeden meyvesini vermiş "Gezgin ve Gölgesi"nin akabinde,   "Tan Kızıllığı"nı  yazmıştı  Nietzsche.

 " İnsan denen çalgı nasıl bir çalgı olursa olsun, nasıl uyumlanırsa uyumlansın, ondan dinlenebilir bir şeyler çıkaramazsam  hastayım demektir"( s.20) diyen Nietzsche'yi tedavi eden doktoru sıra dışı hastasının sinirleri hakkındaki düşüncelerini şöyle özetliyor: " hayır. Demişti, bozukluk sizin  sinirlerinizde değil, sinirli olan benim yalnızca" (s.14)  

Ünlü düşünür depresyonda beyninde parlayan ışık kütlesi sayesinde aklının köşe bucaklarını keşfeder. Düşünce sınırlarını aşar. Kendinin  karşıt Kutbu olur. Zafer çığlıkları atar. Hastalığı, ondan önce; hiçbir bilim adamına, sahip olmayan, görme, bakma, özleme yetisi ile hasta  kavramları iyileştirme, içgüdünün şifresini bulma gücünü verir ona.  Ölümü rahatsız etmek için yaşayan bu yalnız insan, hastalığını hekimlere emanet etmemek için kendisinin hekimi olur. Hastalığı ona en büyük hazine olan "kişi nasıl kendisi olur”un mührünü vermiştir. Bu yüzden huzuru sevmez.  Savaşmayı ve sürekli tetikte olmayı tercih eden düşüncenin simyacısı Nietzsche, insanlığı özgür kılmanın yolunun dogmadan kurtarmak olduğuna inanır. Özgürlüğün tanrısı "Zerdüşt"  insan kılığına girmiş bir kâhindir aslında.     Bu kâhinin amacı dogmanın tanrılarını tek tek  öldürmektir.

Yüce özgürlükler, büyük, çok büyük gelecekler, aydınlanmış geleceğe ulaşmak için insanlığı esir eden tarihten kurtuluşun müjdecisi Nietzsche, öğretisini  direkt hayat üzerine kurmuştur. Bu özelliğiyle ünlü düşünür Goethe ile de ayırır yolunu. Goethe, İtalya'da kaldığı yıllar boyunca sanat ve sanat estetiği üzerine kendine özgü bir sanat anlayışı edinmiş, 'beyin ve estetik' üzerine yazmıştır eserlerini. Hegel ve Kant gibi birçok filozof u akademik kariyer yapmak için eserlerini halkı dışlayarak sadece akademik  çevrelerin anlayacağı akademik bir dille yazmalarını eleştirir.

 Nietzsche ise,   göçebe hayatında kendisine özgü yeni, yepyeni bir yaşam algılayışı yaratmıştır.  Çağ'ın  ve çağlar'ın kaderine yön çizme  gücünü kendisinde bulması bana göre ancak böyle açıklanabilir diye düşünüyorum. Nietzsche,  bu güçle  düşün ve düşüncenin gezenine ilk ayak basan felsefeci,  psikolog astronot olmuştur. Ondan önce hiçbir feylesof insan psikolojisi üzerinde  onun kadar düşünmemiş, en önemlisi insanlığın  psikologu olmamıştır. O'nun yoldaşı meslektaşları değil; yoldaşı doğa tanrıları olan Dionysos'tur.  "Feylesof  Dionysos'un çömeziyim ben; ermiş  olmaktansa, satir  olmayı yeğ tutarım."( s.8)

   Her zaman yükseklerden aşağıya bakarak, düşür. Yüksekten bakarak aşağıların çıplak gerçeğini daha  iyi görür, çünkü. 

         Yazılarının havasını soluyabilmesi için insanın her şeyden önce o hava içinde yaratılmış olması gerekiyor. Yoksa yazılarının havasının okuyucusunu   çarpacağını hatta hasta edeceğini savunur Nietzsche. Bilgide ve bilgelikte ilerlemek isteyen her feylesofun öncelikle kendisine karşı toleransını sıfıra indirgemesi gerekir. Kendisine karşı acımasız bir sertlikte dürüst olmayan bir feylesof korkaktır. Bir insan kör olduğu için yanılmaz,

korkak olduğu için yanılır.

  
Emekli maaşından biriktirdiği  parayla bastığı ve arkadaşlarına okumaları için dağıttığı "Zerdüşt”ü insanlığa armağan etmiştir. Nietzsche, kendisi gibi tüm insanların gerçek uyanışı yaşamaları ister.   Çağın ve çağların kurtarıcısı bu hasta adam, dogmanın köküne fikir bombasını koymuştur Zerdüşt'ü ile.  Herkesin kendisinin kurtarıcısı olduğu  toplumlarda tapılacak ve  ayrıcalıklarla donatılacak en önemlisi insan iradesine hükmedecek putlar yoktur. Kurtuluşu her insanın kendisinin herkesleştirecek benzerliklerden sakınmasından ve kendi özgür iradelerini hayatları boyunca sahiplenmesinden geçtiğini yüksek sesle haykırır, düşünür.
        Bu yüzden Zerdüşt'ün öğrencilerinin Zerdüşt’ü anlayabilecek derinlikleri ve yaşam birikimleri olmalıdır. Burada sözü edilen birikim sıradan bir birikim değildir.  Zerdüşt'ü aşan hatta hatta Zerdüşt'e acıdıkları için onu azat eden bir bilgi derinliği ile yaşam birikiminden söz ediyorum. Sürekli öğrenci kalanlar Zerdüşt' ün öğrencileri olamaz. Kendisini bulmayan bir insanın  Zerdüşt' ü anlaması mümkün değildir. Zerdüşt, adının anlamını ise kendi ağzından şöyle açıklar:  "Zerdüşt öbür düşünürlerin topundan daha yüreklidir. Doğruyu söylemek  ve iyi ok atmak, budur Pers erdemi. –Bilmem anlıyor musunuz? Törenin, dürüst olduğu için, kendi kendini yenmesi törecinin ise tam karşıtına – yani bana- dönüşmesi… Budur benim ağzımda Zerdüşt

adının anlamı" (s.143).

 
 Nietzsche'nin  dostluk ve arkadaşlık algılayışı da öğretisinden ayrı düşünülmez. En büyük erdem, doğrulara inanmak ve doğruları savunma cesaretidir. Bu yüzden yazdığı her eser bir dostunu, bir arkadaşını kaybetmesine vesile olmuştur. Her şeyden önce dostlarının kendisine özellikle de yazılarına sahip çıkmamış olmalarına şu sözlerle sitem eder: "Tam on yıl: Almanya'da hiç kimse benim adımı, o içine gömüldüğü anlamsız suskuya karşı savunmayı kendine dert edinmedi. Bu iş için yeterince yürekli olan, burnu koku alabilen, sözde dostlarıma karşı öfkeye kapılan, ilk kez bir yabancı, bir Danimarkalı oldu…"( s. 139)     

    İnandıklarını acımasız bir dürüstlükle savunması kadim dostu Wagner  ile yollarını ayırmıştır. Her şeyden önce Wagner' i onun dostu yapan salt müziği değildir. Wagner de onun gibi  Alman karşıtı ve devrimcidir. Nietzsche, Almanları oldukça sert sözlerle  oldukça ciddi ithamlarla eleştirir. Ona göre sadece Fransızlar  edebiyattan anlıyordu. Wagner'in eserinin Almancaya çevrilmesinin Almanların Wagner'i avucunun içine alması demekti. Bu yüzden  biricik dostuna içten içe acır.

        Bir zamanlar hayranı olduğu dostu Wagner tarafından hayal kırıklığına uğratılmak  Nietzsche'yi  kendi içinde özgürleştiriyor. Çünkü Nietzsche  dostu Wagner'e tapıyordu adeta. Acı çeken bir özgürlüktü bu… Nietzsche'nin  Wagner'den ayrılmasına sebep olan olay şu: Wagner umarsız ve yıkık bir durumda Hıristiyanlığın Haçı önünde diz çöktü.  Bu dehşet verici  bir oyundu en önemlisi kendisine karşı olan güvenini yitirmişti  Nietzsche.  Bu olayda Nietzsche gerçekte Wagner'e değil Wagner'den başkasına değer verdiğini anladığı için kendisine çok kızgındı.  

        Evet, Nietzsche acılarıyla, yalnızlığıyla baş etmesinin yolunu bulmuştu. Acılarını ve yalnızlığını bireysel olmaktan çıkarıp topluma mal etmişti. Bir yanıyla acılarını soylu bir anlamla toplumsallaştırmış, diğer yanıyla da acılarının karşısında güçsüz, acınacak bir insan olmaktan kurtarmıştı kendisini.  Hayatını insanlığı putlardan kurtarmaya adayan ve kendisine hayatını anlatan dogmanın cellâdı, özgürlüğün yalnız şövalyesinin sesini duymakla yetinmeyen,  kendisi olmak isteyen her okurun mutlaka okuması gerektiğine inandığım  on dört farklı konu başlığı ile kaleme alınan eserdir  “Ecce Homo” .

* Friedrich Nietzsche. Ecce Homo ( Kişi Nasıl Kendisi Olur). Çev. Can Alkor. İstanbul: Say Yayınları.

 

 *“ Doğmanın Cellâdı, Özgürlüğü Yalnız  Şövelyesi” BireyliklerOcak-Şubat 2009, s.43-44-45

Yapıt yayımı: Kitaplarla Söyleşi.Camgöz Yayınları. İstanbul. S.119-125.

 Yazar e posta:bedriyekorkankorkmaz@gmail.com

 

30 Ağustos 2016 Salı

bebek sesim/Bedriye korkankorkmaz






bebek sesim

bedriye korkankorkmaz

bebek sesim

yaşlı sesimi benimsemiyor

yaşamın notaları çöpte

doğru sesim tut ellerimden

 

ıssız bir ülkeyim

bütün ülkeleri içinde taşıyan

kumsala vuran dalgalar gibi üzerime geliyor

tutsak ülkelerin özgürlük özlemleri 

 

eksiğim

eksikliğimi başıma kakma

duyguların olursam

susma

gözyaşlarına göm beni

 

öfken olayım

dahası nefretin

ölü yılların artığıyım ben

yaşam iksirinden içeyim

 

ölülerin bedeni sıcak

yaşamadan ölenlerinse soğuk

ölüler toplamı değilim

korkma yaşamıma girmekten

 

düşüm

yaşamın sırrı ölümde saklı

arşive attım tüm defterlerimi

bütün gözlerim onlarda

 

eksiler artılar yerli yerinde kalsın

artakalanlarımızla yetineli

güzel yıllar hürmetine

her şeyi yeniden üretelim

 

 

önce evimizi bulalım

güneş dolsun içine

sonra unutalım her şeyi

bağışlayalım geçmişi

 

her şey değişiyor

kirlerimiz yok artık

geleceğe dönüşüyor şimdi

temizleyelim geçmişimizi 

23.03.2007 mersin 

 

başka ışıklar altında/bedriye korkankorkmaz


 
 
 
 
 
başka ışıklar altında

bedriye korkankorkmaz

 

başka ışıklar  altında

görmek için yalnızlığımı

mumlarını yakmalıyım yılların  

 

gelinim olan acılar  

çalmayın  başka kapıları

yasını  tutmayacağım

hazin  dolu sonumun

 

29 Ağustos 2016 Pazartesi

blog.blogspot.com: kadınım bedriye korkankorkmaz

blog.blogspot.com: kadınım bedriye korkankorkmaz:  kadınım bedriye korkankorkmaz     yazgım mı   bilincim mi neyi sorguluyorum sen yaşamın armağanı unutamadığım ...

blog.blogspot.com: aynı ben bedriye korkankorkmaz

blog.blogspot.com: aynı ben bedriye korkankorkmaz:           aynı ben  Bedriye Korkankorkmaz    gözlerim ruhumla gördüğünden uyuyamıyorum zorluklar biliyor bilincimi kend...

blog.blogspot.com: nasıl anlatsam /Bedriye korkankorkmaz

blog.blogspot.com: nasıl anlatsam /Bedriye korkankorkmaz:                   nasıl anlatsam bedriye korkankorkmaz   babam ın sesiyle kendime kızım diye seslenişimi ...

28 Ağustos 2016 Pazar

nasıl anlatsam /Bedriye korkankorkmaz


 
 
 
 
 
 
 
 
 
nasıl anlatsam

bedriye korkankorkmaz

 

babamın sesiyle kendime kızım diye seslenişimi

minik bir serçe gibi o sese konuşumu

nasıl anlatsam  yaşlandıkça konuşmayı unuttuğumu

dedemin paltosu gibi duvarda sallanan yıllarımı

 

 

yaralarımla kendimi yenilemek isteyişimi

minik parmaklarımın yaralarıma dokunamayışını

yaşantılar  aydınlatmalı karanlığımızı

nasıl anlatsam bu yüzden başına gelenleri 

 

 

suları kirlenen çeşmeleri görünce

yeni çeşmeler bulmak için yollara düşüşümü

her köşe başında duvar diplerinde

gömdüğüm gölgemi öptüğümü nasıl anlatsam 

 

yaşamı her akşam ekmek gibi evlerine taşıyanlar

boşluğa düşen su damlalarının yatağıyım ben

duaların nasıl dokunduğunu bana

nasıl anlatsam yaşama kırgınlığımı

 

aynı ben bedriye korkankorkmaz


 
 
 
 
 
aynı ben
 Bedriye Korkankorkmaz   
gözlerim ruhumla gördüğünden
uyuyamıyorum
zorluklar biliyor bilincimi
kendimi yargıladığım davaları kazanıyorum

ipi sonundan doladım boynuma
yılanların ısırdığı kalbim acıyor
acılar büyüten anneye sarılıp
kendime ninniler söylüyorum


aynı ateşin ellerimizi yaktığı
kendi olan insanlarla büyüyorum
ülkelerin  ülkesi kalbim
incinen duygularda atıyor

cennetim bugün
cehennemim yarın
gençliğim
yaşlılığımda da aynı benim 
21/10/2010
 

 

kadınım bedriye korkankorkmaz


 kadınım

bedriye korkankorkmaz

 



 

yazgım mı  bilincim mi

neyi sorguluyorum

sen yaşamın armağanı

unutamadığım

 

ayrılıklardan yakınmıyorum

birleşmeden doğmuş ayrılıklardan

yalnızlıkla olgunlaşmış bir kadınım

her gün soylulaşan

 

yeni giysiler hazırlıyorum

seninle yaşayacağımız günler için

örselenmiş duygular varsa

onarırım sevgim derindir

 

yaşlı tanrıçayım biliyorum

geçmişi geleceğe dönüştürürüm

günlüğümde suçlar yok inan

ben sıra dışı bir kadınım 

kokusunu sona saklayan

cehennem azabı  da olsa beni sev

 

13/11/2008-mersin 



 

 

27 Ağustos 2016 Cumartesi

Özge Şiiri Bedriye KORKANKORKMAZ




Özge Şiiri
bedriye korkankorkmaz

giderken sokağın köşesinden el sallamıştın bana

gidişinin arkasından  yol oldum ayaklarının altında

biliyorum el sallayanım olmayacak senden başka  

o sokağın köşesini kıble edindim kendime

her sabah ve her akşam ziyaret ediyorum

 

arkandan ayrılıkların türküsünü yazdım sensiz okudum

işlerinin yoğun olduğunu biliyorum

duyuyor musun hep bir noktada duranların duyulmayan çığlıklarını

ben senin sesinle kendimi çağırıyorum sessiz çığlıklarını duyduğum zamanlar 

gelmenin sevincine gitmenin hüznü karışıyor

tüm duygular bir top misali içimde koşuyor

ben sana ne gel diyebiliyorum ne de git

 

yalnızlığın hüznü en çok geceleri çöküyor içime

bir ses arıyorum beni kendime taktığım adla çağıran

 biliyorum  beni düşündüğünü, benim için üzüldüğünü

sen yine de  gelmekten de gitmekten de vazgeçme

merhametini dilenen bu dilencinin içini ısıtmaya devam et

kavrulmuş bir et gibi içimde taht kuran özlemine

ne gelirken dokun ne de giderken

15.06.2016 mersin

 

 

 

 

blog.blogspot.com: 1.Önce İnsan, Sonra Şair Olan Metin Altıok/Bedriye...

blog.blogspot.com: 1.Önce İnsan, Sonra Şair Olan Metin Altıok/Bedriye...: Önce İnsan, Sonra Şair Olan Metin Altıok Bedriye Korkankorkmaz   (1)    Soneler (III) Bu uydu çağında çaresizliği gördüm, /...

blog.blogspot.com: Acının/ yalnızlığın/ sevgisizliğin/ inancın/ şiiri...

blog.blogspot.com: Acının/ yalnızlığın/ sevgisizliğin/ inancın/ şiiri...: Acının/ yalnızlığın/ sevgisizliğin/ inancın/ şiirin yüzyıllık çıplak çınarı: Hölderlin Bedriye KORKANKORKMAZ     Yıllarca...

blog.blogspot.com: Türk Halk Şiiri ile Direnişin Evliyası: Pir Sultan...

blog.blogspot.com: Türk Halk Şiiri ile Direnişin Evliyası: Pir Sultan...:                 Türk Halk Şiiri ile Direnişin Evliyası: Pir Sultan Abdal Bedriye Korkankorkmaz İhanetin darağacına Pir ...

blog.blogspot.com: Sonsö zRuhunu Dansa Kaldıran, Yalnızlığın Dilsiz D...

blog.blogspot.com: Sonsö zRuhunu Dansa Kaldıran, Yalnızlığın Dilsiz D...:         Sonsöz Ruhunu Dansa Kaldıran, Yalnızlığın Dilsiz Dervişi: Bedriye Korkankorkmaz nasıl anlatsam babamın sesiyle kendime kı...

Sonsö zRuhunu Dansa Kaldıran, Yalnızlığın Dilsiz Dervişi: Bedriye Korkankorkmaz

 
 
 
 
Sonsöz
Ruhunu Dansa Kaldıran, Yalnızlığın Dilsiz Dervişi: Bedriye Korkankorkmaz
nasıl anlatsam
babamın sesiyle kendime kızım diye seslenişimi minik bir serçe gibi o sese konuşumu nasıl anlatsam yaşlandıkça konuşmayı unuttuğumu dedemin paltosu gibi duvarda sallanan yıllarımı
yaralarımla kendimi yenilemek isteyişimi minik parmaklarımın yaralarıma dokunamayışını yaşantılar aydınlatmalı karanlığımızı nasıl anlatsam bu yüzden başına gelenleri
suları kirlenen çeşmeleri görünce yeni çeşmeler bulmak için yollara düşüşümü her köşe başında duvar diplerinde gömdüğüm gölgemi öptüğümü nasıl anlatsam
yaşamı her akşam ekmek gibi evlerine taşıyanlar boşluğa düşen su damlalarının yatağıyım ben
292293
gördüklerimin bana nasıl dokunduğunu nasıl anlatsan yaşama kırgınlığımı
bedriye korkankorkmaz
Güneşin göğü terk ettiği gibi ben de kendimi terk ediyorum. Yıllardır kendime sorduğum sorular yanıtsız kaldıkça kendimi içimde bir giysi askısı gibi taşıyorum. Zamanın adaletsizliğinden yakınıyorum. Kendime/ yaşadıklarıma karşı adil olmak istiyorum. Neden-sonuç ilişkisi içerisinde kendime psikolojik baskı uyguladığımı anlıyorum. Çocukluğum/ gençliğim ve yaşlılığımla yaptığım sohbetler amacına ulaşmadığı için ruhumun yaşlandığını hissediyorum. Yaşlı bir gül olan ruhumun dikeni olduğumu kabullenemiyorum. Dikenlerle dolu bir bahçede “günaydın” diyorum kendime. Dikenlerin çıplak bacağıma yazdıklarını okuyorum. Gül dikeniyle anlamlıdır; çünkü diken gülün kişiliğidir. Ben gülün kişiliğini yok sayarak gülü sevmek istiyorum. Güçsüzlüğü, insanın gücüdür. Güç kadar güçsüzlük de insana zarar veriyor. İçimin ekoselerinde yalın ayak yürüyorum. Bu duygularla deniz kenarındaki en yüksek kayanın üzerine oturuyorum. Aynı kayaya birlikte oturduğum kızın varlığı beni rahatsız etmiyor. Uzun bir süre dalgaların sesini dinliyorum. Bir ara kızla göz göze geldiğimi anımsıyorum. Kıza gayri ihtiyari: “Başımı yaslayacak bir omuz arıyorum” diyorum. Kızla konuştuğum ses tonu dikkatimi çekiyor. Merhamet dilenen bir ses tonum olduğunu bilmiyordum ama içimdeki kalelerden birisinin yıkıldığını biliyordum. O ses benim değil, içimdeki kölenin sesiydi. O yüzden her şeyiyle bana aitti. Başımı kızın omzuna bu duygularla yaslıyorum. Yaşanmışlıkların durağından sessizliğe kilitlenmiş birbirine yabancı iki insan… Yaşadığımı hissettiğim ender anlardan birini yaşıyorum. Kıza güveniyorum. Sözcükler/ öğretiler/ korkular anlamını yitiriyor kızın yüzüne yansıyan duygu/ düşünce karmaşası karşısında. İfade dili lisana gerek duymadan insanın kendisini ifade
edeceği evrensel bir dil. Kendime benzemek isteyen birisi olarak yıllardır ifade diliyle konuşuyorum insanlarla. Kızla tanışmak ve onunla sohbet etmek istiyorum. Ellerim değil, içim titriyor. Titreyen duygularımla kıza “ben Bedriye” diyorum. Kız, yaşıyla bağdaşmayan bir ağır başlılıkla “ben de Songül” diyor. “Memnun oldum,” diyorum. Songül’ün kendisiyle barışık biri olduğunu düşünüyorum içimden. Keder değil, huzur yansıyor yüz hatlarına. Yanakları elma gibi al. Gözlerinde yaşamı yenecek bir savaşçının inancı var. “Sevgili Songül, hayatla/ kendinle barışık olmayı nasıl başarıyorsun?” diye soruyorum ona. Kız küçümseyen değil, acıyan bir ifade ile yüzümü süzüyor. Kibirden uzak anlayışa yakın bir ses tonuyla “kendime/ hayata karşı dürüst davranarak” diyor. İçimde ayaklanan duygularımdan olacak ona “ben kendime / yaşadıklarıma karşı dürüst değil miyim?” diye soruyorum kızgın bir ses tonuyla. Neye uğradığını şaşıran kızın söyleyeceklerini yüreğimle dinliyorum. “Sevgili Bedriye, siz insanın kendisiyle barışmasını bir sanat olarak algılıyorsunuz, bense insanın kendisi ile yaşam arasında tercih yapmaması olarak algılıyorum. Profesyonel olarak yapılan her eylem sizin için masumiyetini yitiriyor. Kızın gençliğinin verdiği bir güçle mi yoksa yaşanmışlığın verdiği birikimle mi benimle böyle konuştuğunu bilmiyorum. O’na: “İnsanın kendinde yaratmak istediği en büyük eseri ne olmalıdır sizce?” diye soruyorum. Gülümsüyor. Ağzından tane tane çıkan sözcüklerle sorumu yanıtlıyor: “İnsanın en büyük eseri çıkarın/ hırsın kölesi olmamasıdır diyor ve sürdürüyor konuşmasını: Ben de sana sırasıyla şu soruları sormak istiyorum: İnsanı aydınlatan vahi ilk’leri midir yoksa ilkeleri midir? Zevk sever insanlar ile hüzün sever insanlar arasındaki en belirgin farklılık nedir? Su kirli ruhları temizleyebilir mi? İnsan ruhunu tek bir sevgi türüne indirgemek mümkün mü? Ruhumuz mu yoksa gözlerimiz mi aç?” Songül’ün birbiri arkasına sorduğu sorular aklımı başımdan alıyor. Sorularına yanıt vermektense onunla ortak bir dil geliştir
294295
mek ve geliştirdiğimiz bu ortak dilde birbirimizin ruhsal çıplaklığına dokunmak istiyorum. “Canım, yaşanmış/ yaşanılacak olanı eşzamanlık içinde görmeyi/ değerlendirmeyi önemsiyorum. Kararlılığın değil, kesinliğin insanı objektif gerçeklerden soyutladığını düşünüyorum. Sorularında kızgınlık/ kırgınlık olduğunu seziyorum. Bu da insan algılayışını kendi doğruların üstünde temellendirdiğini düşündürüyor bana. Ben yaşam hakkı gibi yaşama biçiminin de insanın özgür iradesine devredilmesinden yanayım.” “Bedriye, siz benimle sohbet etmek ben de size sorular sormak istiyorum. Karşılıklı olarak birbirimize dürüst davranmıyoruz. Matematikte yanıtlar sorunun içindedir. Ben de soruları yanıtlaman için sormuyorum sana. Ruhunu vekâleten devreden insan var mı? Kim kimin ruhunun vekilidir? Sorular korkuların panzehiridir. Kendisine soru soran insan ya ruhunun eline kalem vermiş ya cennette ya da cehennemde kendisine bir yer hayal etmiştir bana göre. Şu soruyu asla yanlış anlamayacağın bir yalınlıkla soruyorum sana ve soruma yanıt vermeni bekliyorum senden: Korkunun hayatındaki karşılığını benimle paylaşır mısın?” İçten içe dostluğuna sığındığım Songül’ün sorusu, içimde ölüm uykusuna yatmış olan duygularımı uyandırıyor. Korku tabanlı duygularım korkunun içimdeki ayrıcalığı karşısında irkiliyor. Onu ürkütmeyecek ses tonuyla yanıtlıyorum sorusunu: Korku gölgem. İnsanlar önlerine ben de sürekli arkama bakıyorum. Korku benim için bir tür kendini sınamak/ arınmaktır. Korkmadığım zamanlar kendi kontrolümü kaybettiğimi düşünüyorum. Korku, içime yaptığım uzun yolculuktur. Korkunun karşısında bazen oturuyor, bazen ayakta duruyor; bazen de diz çöküyorum önünde. Korkunun karşısındaki duruş pozisyonum farkında olmadan değişiyor. Değişen duruş pozisyonlarıma bakarak gün içinde bulunduğum ruh durumumu analiz ediyorum. Korkunun önünde diz çöktüğüm anlarda kendimle “gurur” duyuyorum. Ayaktaysam kendime “saygı” duyuyorum. Yok, “otu
ruyorsam” kendime olan inancımı yitirmişim. Ben, sadece gölgemle konuşmuyorum; korkularımla da konuşuyorum. Kederden içimin paramparça olduğu zamanlar oluyor. O an kaybettiğim bir dostu kazanma şansımı yitirdiğimi anlıyorum. Ağlıyorum. İnsanlar fotoğraf makineleriyle, bense gözlemlerimle duyguların fotoğrafını çekiyorum. İnsan yüzlerini okumayı da korkularımdan öğreniyorum. İnsanların çok kolay yalan söylediklerini bana yüzleri söylüyor. Ben, yalan söyleyen insanın yüzüne bakıyorum. Siniyorum karşısında. O an karşımdaki insan için gözyaşlarım içime akıyor. İnsanlar insanların dış görüntüsüyle ilgileniyor bense insanların değerleriyle ölçüldüğü bir çağda yaşamak istiyorum. Korkularımdan öğreniyorum en değerli kazanımın görünenin arkasına sığınan insanın görülmeyenin karşısındaki zavallılığını görmeyi. Korku benim servetimdir ve servetimin insanların ilgisini çekmediğini biliyorum. İnsanların dokunamadığı, en önemlisi kirletemediği bir servetin sahibiyim ben. Aff etmenin büyüklüğünden söz ediyor bilgeler. Ben aksini düşünüyorum. Güvenimi kaybedecek değin önemli bir hata yapan bir insanı sık sık aff etmekten korkuyorum. Af etmenin bende alışkanlık haline gelmesinden ödüm kopuyor. Korkularımdan biliyorum, eğer aff etmeyi hak etmeyen bir insanı aff ediyorsam bu tıpkı suçlu bir insanı salıvermem anlamına geliyor. Aynı insan birçok insanın güvenini ayaklar altına alma hakkını kendinde görmeye devam eder. İnsanın kendisine, sonra karşısındaki insana güvenmesinin ne denli zor olduğunu yaşadıklarımdan biliyorum. Güven sağlık gibidir, kıymetini bilmedin mi seni bağışlamıyor. Yangın gibi acımasızdır. Çünkü değerlidir. Yalnızlığımın benim için her geçen gün ne anlam ifade ettiğini de korkularımdan anlıyorum. Yalnızlığımı kirletmeden taşıdığım sürece; dostlarımı da güvenle taşıma gücünü kendimde bulabilirim. Yorulduğum anlarımda sığındığım yalnızlığıma vefa borcum var. Borç diyorum; çünkü borcun karşılığını ödeme tam olarak karşılıyor duygularımı. Yalnızlığımın da kazanılmış hakkım olmadığını, bir gün hiç ka
296297
panmayacağını düşündüğüm dost kapılarının yüzüne kapandığı insanları anımsıyorum. İnsanların hayatlarındaki önemli olan her şeyi kaybetmekten korkmalarını istiyorum. Korkunun erdemiyle tanışan insan kendisini kolay kaybetmiyor, geldiği yeri unutmuyor, dostlarına sırtını dönmüyor… Korku bizi hayatımızdaki angaryalardan da koruyor. Hayatımızda neyin önemli, neyin önemsiz olduğunu, neyi korumamız, neden kurtulmamız gerektiğini öğretiyor bize. Davranışlarımızın dökümünü korkularımız sayesinde okuyoruz. Kendime ihanet etmekten, yaşadıklarımla arama mesafe girmesinden, ezikliğin bilinçaltı haritasını çizememekten, düşüncelerimi güçlü/ güçsüz ayrımı gözetmeden insanların yüzüne söyleyememekten, yakınlarımla arama hesapların girmesinden, bu dünyadan ayrılan dostlarımın mezarlarına rüyalarımda çiçek bırakamamaktan, sözün bilgisi ile sözün bilgesi arasındaki ayırımı yapamamaktan, din, dil, ırk ayrımı yapmanın insanlığı yargılamak anlamına geldiğini unutmaktan, karşılık beklemeden iyilik yapmayı ve bitkilerin susuz kalmasından korkmamaktan/ çok korkuyorum, ... Korkularımla her akşam sohbet ediyorum. Anlıyorum ki korkunun esiri değil, dostu olduğunda o da senin öğretmenin oluyor. Korkun da kişiliğin gibi nitelikli olmalı. Aşk gibi, dostluk gibi, vefa gibi; kısacası; insanı, yücelten tüm kazanımlar gibi korkumu da hakkıyla “hak” etmem için emek vermem gerektiğini biliyorum.” Sevgili Bedriye, seni dinlerken sana değil, kendime şu soruları sordum: Mutluluk gibi acıları da içimizde putlaştırıyor muyuz? İnsanı bir bütün yapan bedeni mi ruhu mu bilinci mi yoksa kemikleri midir? İnsan mı evrene evren mi insana ev sahipliği yapıyor? Ruh mu bedenin yoksa beden mi ruhun kahrını çekiyor? Neden bilmek/ sorgulamak mutsuzluk cahillik/ biat ise huzur getiriyor insana? Günahın sevdiği ruhumuzu safl ık neden üzüyor? Arzularını yok sayarak insan Nirvana’ya mı ulaşıyor yoksa kendisini canlı canlı mezara mı gömüyor? Ruh temizliği bize neyi
çağrıştırıyor? Ölerek bedeninden kurtulan insan ruhundan da kurtuluyor mu? Ruh sanıldığı gibi başka bedenlerde can buluyor mu? Songül, soruların duygularımla buluşuyor. İçimdeki sorular ırmağı taşacağı zamanı bekliyordu. Acılara insan olduğumuzu unutmamamız için ihtiyacımız var. Acı ölüm gibidir, kapısını çalmadığı insan yoktur. Sorularının merkezini “aramak/ sorgulamak” oluşturuyor. Aramanın/ sorgulamanın fazlasının insan için bir tehlike oluşturduğuna inanıyorum. Gözünün önündekini/ yanındakini ve sevdiklerini göremez oluyor insan. Öğretiler aklını bilgi ile zenginleştirirken ruhunu duygusuzlaştırarak yoksullaştırıyor. O yüzden ruhsuzlardan bilgili insanlar çıkıyor; ama insan çıkmıyor. Ruhumuz değil, biz yönümüzü/ yörüngemizi kaybediyoruz. Ruhumuzla aramıza mesafe koyan da biziz. Ruhumuzu yücelten dürüstlük bizi acılardan korumuyor ama yalan kendisine sığınanları koruyor/ kolluyor. Yargıyı neye ve kime yönetirsek yöneltelim adil olamayacağımızı düşünüyorum ben. Soru sormak da sorduğun sorulara yanıt vermek de özünde bir yargıyı içeriyor. Bu yüzden kesinkes bir yargıya dönüşmesine izin vermiyorum sözlerimin. Sevgili Bedriye, sen yanıma oturmadan kendime şu soruları soruyordum içimden: “İnsanın içinde yaşadığı dünyanın acılarından/riyakârlığından/ hırsından… kendini soyutlaması için ruh gibi görünmez olması mı gerekiyor? Ya da kendine köle olmadan yaşamak için zaafl arını gözden çıkarması mı gerekiyor insanın? Aklı mı mantığı mı yoksa duyguları mı insanı felakete sürüklüyor? Bakmayı yüreğinden, sevmeyi ruhundan, konuşmayı duygularından, dokunmayı ellerinden öğrenmesi için insanın nasıl bir yol izlemesi gerekiyor? İnsanın kendisini yargılaması ile kendisine toleranslı davranması arasındaki fark ne türden bir farkındalıktır? İnsan ruhuyla mezarda değil yaşarken ayrılıyor bana göre...” “Sorularında insanı düşünmeye sevk eden bir ısrarın olduğunu
298299
anlıyorum Sevgili Songül. Düşünmek de dış görünüş gibi yanıltıyor insanı; çünkü olay/ olgular üzerinde derinlemesine düşünebilmesi için insanın adından daha çok bilgiye sahip olması gerekiyor kendisine dair. Ekmek kavgası/ yarın kaygısı taşıyanlar senin gibi kendine soru sormak için çırpınmıyor; aslanın midesindeki ekmekten payını almak için çırpınıyor. İnsanın kendisinin farkına varması için de belli bir düzeye gelmesi, hayatında birçok sorunları çözmesi gerekiyor. Her değişim özü itibarıyla radikal değişikliği de beraberinde getiriyor. Yüzümüze dokunabildiğimiz gibi içimize dokunabiliyor muyuz? İçimize dokunmamız için sevdiklerimizden / öğretilerimizden ayrılmamız gerekebilir. Kendisini kazanmak istedikçe kendisinden kurtulmak da isteyebilir insan. Hesaplı yaşamaya tahammül etmek de insanı yoruyor. Her tür donanımı da gözümüzde büyütmemeliyiz diye düşünüyorum; çünkü bilmediklerimizin heybeti karşısında bildiklerimiz okyanusta bir toplu iğne başı kadardır. Para karşılığı yaşam koçlarının içlerini okuyacağına inanan insanlar üzerinde düşündün mü hiç? İnsanlar yanılmaktan değil; kendinden vazgeçmekten korkmalılar diye düşünüyorum. İnsan/ insan hayatı üzerinde genelleme yapmak yanıltıcı/ soyutlayıcıdır. Anne karnında başlayan hayatı mezarda sona eriyor insanın. Mezara da anne karnına da sığan insan düşüncelerine sığmıyor. Türlü türlü çiçekler birbirlerinin farklılığını farkındalık olarak algıladığını kanıtlıyor iç içe yaşayarak. Ürettikleri/ tükettikleriyle kendisini çoğaltan her insan farklılığı zenginlik olarak algılamıyor çiçekler gibi. Kadın/ erkeğin birbirine sevgiyle kenetlendiği anın güzelliğiyle bir annenin bebeğini emzirdiği anın güzelliği yarışabilir, ancak. Ben güzelliklerin birbirleriyle yarışmasını istiyorum kinin/ nefretin ille de ötekileştirmenin/ ayrışmanın değil. Doğa insanın ahretidir. Bu yüzden doğanın gözlerinin içine bakamayan insanın kendi gözlerinin içine de bakamayacağını düşünüyorum. Gözlerimizi yere indirerek konuşmak mahcupluğumuzun, suçluluğumuzun belki de ezikliğimizin belirtisidir. Sevgiyi dilenmek durumuna düşüyor
insan. Çok konuşmak nasıl bir kusursa konuşmadan dinlemek de bir kusurdur. Sevgi nefretten, öz de sözden üstündür. Kutsal olan her şey biçimselliğe indirgendiğinde anlamsızlaşıyor. Haklılığın bir sorun olarak varlığını kabul ettirmesi için gerekliliğini kanıtlaması gerekiyor. Bir insan sevdiğinin dostu, sevgilisi, öğretmeni, öğrencisi ve de katili olabiliyor. Görüntü de ses de yanıltıcıdır. Değişim/ dönüşüm insanın/ doğanın değişmez gerçeğidir. Biz bu gerçeği göz ardı ediyoruz duygularımıza kapılarak. Başarıyı ödül başarısızlığı kayıp olarak algılayan bir toplumda yaşıyoruz. Başarı/ başarısızlığın izini seçilmiş insanlar üzerinden sürdüğümüzde o insanların hayatlarına bazı başarıların felaket bazı başarısızlıkların da hayır getirdiğini görüyoruz. Kendine soru sormaktansa yaşamasını istiyorum insanın ben.” “Bedriye, sorular insanın kendi gerçeğinden yola çıkarak evrensel bakış açısına ulaşmasının alfabesidir. Eksiklerinin farkına varmayan insan kendini geliştirme ihtiyacı duymuyor. Sorular benliğimizin bize yazdığı bir mektuptur. Yıllar önce içimde güneşe duran duygular, güzelliğin hislerimi hayata geçirmem olduğunu söylüyordu. Zamanla hislerim bencilliğim/ nankörlüğümle tarumar oldu içimde. Şimdilerde ise sadece sorularım kaldı elimde. Sorularımla kendimi uyarmak/ uyandırmak istiyorum. İnsanı günaha/ budalalıklara… iten yaşanmayana duyulan hasrettir. Ben yaşamın bizi tükettiğini sense bizim kendimizi tükettiğimizi düşünüyorsun.” “İnsan tüm varlıkların siluetini yüreğinde taşıyan tek canlıdır Songül’üm. Bu ayrıcalık sayısız sorumlulukları da beraberinde getiriyor insana. Hayatımızı eleştirel bir gözle irdelediğimizde yaşadıklarımızın bizi seçtiğini düşünüyorum. Ağaçtan düşen bir yaprağın hüznü ile gökyüzünden kayan bir yıldızın hüznü aynı mı? Hayal ediyorum hümanist bir dünyada insanların ne amaçları ne de sevdikleri uğruna kendilerini gözden çıkarmadan kendilerini yaşadıklarını, kendilerini gerçekleştirdiklerini.” “Bedriye, her şeyi görmenin ve her duyguyu yaşamanın da in
300301
san için elzem olduğunu düşünüyorum.” “Haklısın Songül. Orantısız sevgi deprem kadar zarar veriyor insana/ sevdiklerine. Yaşanılan her deneyim yaşanmışlık olduğu için değerlidir. İnsanın hem evrende hem de kendisinde var olması için gördüklerine/ yaşadıklarına ihtiyacı vardır.” “Bedriyecik, senden insanın bilgiyle bilge olamayacağını kavradığın gibi benim hayatındaki yerimi de kavramanı beklerdim. Ben yaşanmışlıklarının beline bağladığın kırmızı kurdelen bile olamamışım senin. Ben geçmişime sense yaşadıklarına/ geleceğe bağlısın. Benim senin gerçeğinde yerim yok ama sen benim tek gerçeğimsin. Yıllardır seni içimde yargılayıp/ eleştirmek yerine sadece anlamaya çalışıyorum. Sen, kendine yaşamla/ yaşanmışlıkla değil soylu güdülerle sesleniyorsun. İnsanlardan senin gibi soylu güdülerle kendisine seslenmesini bekliyorsun. Ulaştığın içsel temizliğe herkesin de senin gibi bedel ödeyerek ulaşmasını istiyorsun. O yüzden insanların yalan söylemesini, çıkarlarına yenilmesini sevgi uğruna bile olsa boyun eğmesini anlamıyorsun. Kadim dostun olan yalnızlık bile içindeki soyluluk/ kutsallık karşısında ürküyor. Haksızlığa haksızlıkla, yalana yalanla, ihanete ihanetle karşılık vermemeyi geçmiş edindiğin için benim gibi zaafl arına yenilen bir insanın senin geçmişinde yeri yok. Böyle bir geçmişe sahip olmak demek kendini canlı canlı mezara gömmek demek. Sen bilgiyi/ öğretmenleri/ öğretileri aşmış insanlığa/ dostluğa sığınmışsın. Sığındığın değerlerin senin kazanımlarını kanıksamalarını bekliyorsun. Sıradanlığın değil; değerlerinin yücelttiği soyluluğu düstur ediniyorsun kendine. Yükselmeyi/ ünlü olmayı/ dostsuz/ parasız/ sevgisiz/ ilaçsız kalmayı göze almış bir insanla kim kendisini eşitlemek ister soruyorum sana? Ünü/ sıfatları ve paranın gücünü küçümsüyorsun. İnsan doğası kötülüğün/ihanetin/öç almanın/ kibrin/ yoksunluğun/yoksulluğun /yalnızlığın ve hastalıkların… eseridir. Ben kendimi sıradan insanlarla eşitliyorum sen de kendini kendinle eşitliyorsun. İnsanlar seni kaybetmekten korkuyor ben de yalnız kalacağım korku
suyla insanları kaybetmekten korkuyorum. Sen sırtını döndüklerine yüzünü dönmüyorsun; beni kıranlar da beni kırdıklarını fark etmiyor. Ben; ağlıyor/ düşünüyor / duygularıma kapılıyor ve yaşıyorum. Sense, ağlamaktansa düşünüyorsun; düşünmektense sorguluyorsun sorgulamaktansa eyleme geçiriyorsun düşüncelerini. Konuşmaktansa yazıyorsun. Duygularına ve mantığına eşit mesafede duruyorsun. Derdini kendinle, mutluğunu başkalarıyla paylaşıyorsun. Korkularına ayar veriyorsun. Sevginin kendisini özgürleştireceğine inanıyorsun. Kendine alevsin insanlara su. İnsanlar senin elini halktan biri olarak tutsa, halktan biri gibi ruhuna dokunsa da, ruhunun derinliklerine inmek isteyen insan, seni soylu bir duygunun tahtında, erişilmez bir gök katında bulabilir. İşte bu yüzden eremiyorlar senin dostluğuna insanlar benim gibi. Onların sıradan ruhlarının senin gibi soylu ve derin bir ruha ulaşması bana göre yaşamın en acımasız serüvenidir. Çünkü soylular, sıradanlara inanmıyor haklı olarak. Bu türden farklılıklarımızdan dolayı ruhlarımız aynı dili konuşmuyor yıllardır seninle.” “Sevgili Songül, tek tarafl ı duygular/ düşünceler özü itibarıyla bağnazdır. Her düşünce karşıtıyla anlam kazandığı için kötülüğü iyilik büyütüyor. Sevgide, aşağılama nefret ve hınç yoktur. İnsan yüreğine dokunan her şeyi bir bütün olarak sevmelidir. Sevgi; hissedilir, anlatılmaz yaşanılır. Yaşadıkları insanı büyütüyor imkânları değil. Katıksız saf olmadığı gibi saf kirli de yoktur. Bundandır insanın başkalarının acı/ mutluluğunda bir parça sorumlu olması. Yoksulların sırtında Karun kadar zengin olanları anımsa. Doğarken kesilen göbek bağına benziyor yaşadıklarımızla aramızdaki bağ ve o bağı da ölüm kesiyor. Su kayadan, yumuşak sertten, sevgi zorbalıktan, hayat ölümden üstündür… Beni inandığım gibi yaşadığım için eleştiriyorsun. Ben düşünceler gibi hislerin de bilinci olduğunu düşündüğüm için kendimle çelişmek istemiyorum. Yalanın rağbet gören bir ideoloji olarak benimsenmesinden ürküyorum. İnsanlar birbirlerinin önünde başka, arkasında başka davranıyorlar. Bu türden önlü arkalı dav
302303
ranışlar sonucunda insanlar hayatlarını rol yaparak geçiriyorlar. Rol yapa yapa rol yapmakta sanatçılar onlarla yarışamıyor. Her rol bir amaca hizmet ettiği için kişiliksizliği, bağnazlığı, cahilliği de beraberinde getiriyor. Kendimize rol yaptığımız için kendimizi, yakınlarımıza rol yaptığımız için yakınlarımızı tanımıyoruz. Rollerin dayattığı bir sonuçtur insanın kendisiyle organik ilişki kurmakta sınıfta kalması. Duygularını özgürce ifade edemeyen her insanın kişiliğinin aşağılandığını düşünüyorum. Bir diğer yanılgımız da kişisel gelişimimizi duygusal çöküşe vardırmamız. İnsan birey bilinciyle kendisiyle kurduğu ilişkisinde organik bir bütünlük oluşturmuşsa bu önünde eğilmeyi hak eden bir kazanımdır. İnsanlığa aydınlığın kapısını aralayan her kazanım değerlidir. Savaş gibi hastalıklar da sona erdiği için değerlidir. Seni dinlerken yüzünü seyrettim. Yüzün; safl ığın, inceliğin ve sadeliğin manzarasıydı. Yaşamın yaşadıklarımızın arka bahçesi değil, bilincimizin kapısı olduğu için o kapıyı insanlığı karanlığa / gericiliğe mahkûm etmemek için açık tutmalıyız. Yüreğimin gençlik kapısı, seninle yanılgılarımızın paramparça ettiği iki insanız. Yaşadığımızı/yaşadıklarımızı farkına vararak kendimizi yaşamın kollarına bırakmalıyız diye düşünüyorum. Acımasızlığım/ sevgisizliğimin sonuçlarını yüzünden okuyorum. Benim yapmaya çalıştığım şey güzellikleri sahiplenmekti. Benim gibi sessiz direnişi tercih edenlerin kendinden başka sırtını yaslayacağı kimseleri yoktur. Sessiz savaşları sağlam özgün yaşam birikimi ile yerleşik değerlere olan bağlılığınla kazanabilirsin. Doğrularımın en ufak bir olumsuzluk karşısında yer değiştirmesine geçit vermemek için kendime ihanet etmemeye çalışıyorum. Yağmurlar gibi kendine benzeyerek ve kendine özgü ifade dili ile kendimi anlatmak istiyorum. Yağmurlar caddeleri, sokakları, ağaçları, çiçekleri yıkadığı gibi, insanların içini de yıkayabilir mi? İnsanlık onurunun kapitalizmle mücadelesi dünya döndüğü sürece devam edecektir; çünkü insanın katlanma sınırı var ama kapitalizmin sömürme sınırlar yok.”
“Sevgili Bedriye, bana dürüst/ içten davrandığın için teşekkür ediyorum sana. Herkes gibi bizim de huzura ihtiyacımız var. İnsanların yalnızlığı bir sığınak olarak düşünmesinin ve bu sığınağa ömrünün sonuna kadar sığınmasının nedeni de huzurdur. Huzursuzluğun içten/ dıştan gelmiş olması bir anlam ifade etmiyor. Huzursuzluk bizim gibi kendisiyle kavgası olanlara ev sahipliği yapıyor. Huzursuzluğu insanın iç aydınlığı olarak da algılıyorum ben.” “Songül’üm, İç/dış dünya güzelliklerini yaşatmamız için huzursuzluğumuzu da aşkla sahiplenmeliyiz. Hayatın aşkı da özgürlük/ özgünlüktür. Korunmasız yaşamalıyız aşk gibi hayatta. Aşkın hayat karşısında kazanmasının nedeni tutkulu/ hırslı ve direngen olmasıdır. Aşkta tutku inancın önüne geçiyor; çünkü aşkın dini/ dili ve ırkı -hissetmektir. Aşk insanlığa sınırları/ tabuları sevmenin/ sevilmenin yıkacağını kanıtlıyor. Aşka yoğunlaşmamın sebebi bizim birbirimize duyumsadığımız derin bağlılıktır. Seninle iki yiğit iki ödünsüz iki dürüst iki yürekli insanız. Senin varlığında karmaşık / tehlikeli yanımla tanışıyorum ben. Senin ulaşılmazlığını/ gizemini de bu yüzden seviyorum. Yüreğimi şiirlerimi/ yazılarımı bugünden sonra senin ruhunla yazmak istiyorum. Tatlı olan sen acı olansa benim. Her şair gibi ben de duygu/ düşüncelerimin tasarımcısıyım. Acemi olduğum için senin sorularını/ sitemlerini algılamakta zorlanıyorum. Sen; göbek adımsın. Sen; gençliğimsin. Sen; zamanın benden aldıklarının canlı kanıtısın. Seni kaybettiğim için duygularım ifl as etti. Ben bilimsel düşünceye duygusal düşünceyi göz ardı etmemek için tapmadım. Varlığımı/ varlığınla birleştiriyorum. Zihnimizin/duygularımızın bahçesine ektiklerimle daha çok ilgileniyorum şimdilerde. İnan bana, ne alışkanlıklar ne olaylar ne de yaşadıklarımız deliriyor, aklını kaçıran sadece bizleriz. Büyümem için büyütmem gerekiyor duygularımı/düşüncelerimi/ insanı/ bitkileri… Gerçekçiliğin ürkütücülüğünü değil, merhametini kavramaya açım seni kazanmaya aç olduğum kadar. Ağaçlar gibi ben de köksüz yaşayamıyorum.
304305
Ben köklerimin üstünde insanlığa sevgisini yazılarıyla/ şiirleriyle iletmek isteyen yavru bir serçemin senin. Yavru serçen kendisini senin karşında seyretmeye gelenleri uyutan bir palyaçoya benzetiyor. Canım, benim yaşadıklarımla yazdığım senaryo çok farklı. Duygularımın beni mahkûm ettiği hapishanemde düşüncelerim gardiyan. Senin duyuş/ hissediş duyarlığının hiç değişmediği için kendinle görüşmek için görüş gününe gerek yok. En önemlisi düşüncelerinden bir toplama kampı yaratmadığın için modern dünyanın gerçeklerinin senin gerçeğinle uyuşmasını da beklemiyorsun. Ben senin sorun olarak algılamadığın gerçeklerin varlığını kabullenmek zorundayım, o gerçeklerin bir parçası olmadan. Bu yüzden öğretmenlerim bitkilerdir. Baharda soyunup dökülen kışta kendisini sarıp sarmalayan ilkbaharda yeniden dünyaya gelen doğa sonbaharda bitkileri nadasa bırakıyor kendi devrimlerini önümüzdeki yıl gönüllerince gerçekleştirmeleri için. Sevdikçe sevilmenin sırasının bana gelmesini sabırla beklemeyi de senden öğreniyorum. Songül’üm, ikimiz de yaralandık ama onurumuzu kaybetmedik. Sevmeyi sevgisizlikten öğrendik. Gülmedik ama ağlatmadık da. İhanete uğradık ama ihanet etmedik. Kısacası birbirine kenetlenmiş ruhumuzu sadece biz yargılamayabilir sadece biz bağışlayabiliriz. Karşılıklı incittiğimiz ruhumuz kul hakkının ağırlığı altında ezilmedi. Biz seninle kendi doğurmadığımız çocukları doğurmaya kalkıştık. Hem çok yalnızdık hem de kendi yalnızlığımızdan bir dünya yaratmak istedik. Kendimizi aşan acılarla ruhumuzda insanlığın ortak yaşam alanı yarattık. Yaşamın/ doğanın doğurganlığıyla yarışsın istedik insanlığa âşık duygularımız. Hüzünleri insanlığın tarihinden silip atmak için geleceğin güzelliğine tutunduk. Biz insanlığın acıları/ umarsızlığı kadar gerçeğiz. Birbirimizi yıllar gibi yaşadıklarımızla çoğalttık. Bizi bir araya getiren şey yaşatılmışlığımızda yalıtılmışlık duygusuydu. Bu duygunun bizi yeniden birbirine kenetleyeceğine yürekten inanıyorum. İnan bana seninle denize karışan iki küçük ırmaktık dün. Şu an birbirimizin hayatına kattıklarımızla okyanusa atılan
kalem kutusu olduk. Kimsenin ahıyla tanışmayan ruhumun tıpkı senin gibi beni taraf olduklarımla bağışlamasını olmadıklarımla yargılamasını bekliyorum senden. Sevgili Bedriye, seni beni tamamlayan yanınla tanıma şansım oldu bugün. Davranışlarım / sorularımdan ötürü senin gerçeğine ermediğim için seni bağışlamadığımı düşünmeni istemiyorum. Ruhumuz gibi ben de seni tanıyan herkesin sende bulduğu ilahi ışıkla aydınlandık. Hayat seni sıkıştırsa da, üzse de etrafına o tanrısal ışığı yaymaya devam ediyorsun. Sesindeki o ilahi güç, nicelerini sırrını bilmedikleri bir tapınağın önünde bekletir gibi bekletiyor benim gibi. İnsanlar, en pırıltılı hayatları yaşasalar bile asla ulaşamayacakları bir zenginliği sende bulacaklarını bildikleri için sen kendini sakladığın halde sana ulaşabilmek için kapılarını yumrukluyorlar. Senin sesin mucizeye inandırıyor insanları benim gibi. Unuttuğumuz ve bir daha geri gelmeyecek bir insanlık haline. Bu yüzden benim gibi düşünen insanlar için özelsin. Bir örnek insanların bir örnek hayatları yaşadığı, her gün cesetlerimizin üzerine basarak ilerlediğimiz hayatta sen farklısın. Bu farklılığı, bu zenginliği kaybetme. Kaybettirme. Düşün ki milyarlarca insan tümüyle çürümüş yalanların peşinde tüketiyor hayatını. Seni bu yalanlarla yargılamalarına izin verme. Bunlar yüzünden eksiklik hissetme. Sen de beni her an ölümün eşiğinden döndüren sesindeki mucizeye inan. Bazen en sonunda anlarız ki, şöyle ya da böyle yaşadığımız hayattır mucize olan. Benim için hayat kadar mucizesin ve ben mucizemi çok seviyorum. Bugün 19 Haziran. Senin/benin ve ruhumuzun doğum günü. Bu doğum günümüzde hayata karşı birleştik sen, ben ve ruhun. Doğum gününü ruhumla birlikte yaşamak kadar gerçek paylaşmak kadar kutsal duygularla kutluyoruz nice yıllara sevgili Bedriye…
19 Haziran 2013 Mersin