26 Ağustos 2016 Cuma

Ruhların Duygularla Söyleşisi Stefan Zweıg/Bedriye Korkankorkmaz

Ruhların Duygularla Söyleşisi
Bedriye Korkankorkmaz
 
 
İnsanlığı varlığıyla yüceltenlere kendimi yakın hissediyorum. Düşünceleri/ davranışları arasında mesafe olmayanların yaşama kattığı anlamla sınıyorum kendimi. Kendime karşı toleransımı sıfıra indirgeyecek düzeye erişmediğimi biliyorum. Ruhumun sesi kulağımda her çınladığında onun benim hakkımdaki düşüncelerini merak ediyorum. Azaptan kurtarmamız gerektiğinde de inanıyorum insanlığın ruhunu. Çektiğin ıstırabın büyüklüğüyle orantılı olduğunu düşünüyorum merhamet duygusunun da. Acıya/ yalnızlığa âşık ruhum aynı duygulara âşık ruhları özlüyor. Düşünce dostu olmanın en güzel yanı ruh gibi ölümsüz olmasıdır. Ruhumu elimdeki kalem gibi başıboş bırakıyorum. O’nun dostuyla sohbet etmek istiyorum. İnsan içine sığmadığı anlarda kendisine benzeyen ruhlara sığınıyor. Ben mi yoksa ruhum mu bana annelik ediyor diye geçiriyorum içimden. İkili ilişkilerde insan birbirine karışıyor ve kimin kimi yönettiği belli olmuyor. Bu bilmeceyi çözmek için ruhumun seçimini merak ediyorum. Hayatımda bir ilki yaşıyorum; çünkü ruhum ilk kez ilişkimizin karnesini elime veriyor seçimiyle. Baharın gelişiyle coşmuş doğayı ayakta alkışlıyorum. Oturduğum mekândaki kır çiçeklerini koparmadan kokluyorum. Dalgaların denize söylediği türküyü dinliyorum. Ruhumun Stefan Zweig’ın koluna girdiğini görünce gözlerime inanamıyorum. Onları gölgeleri gibi takip etmeyi ve konuşmalarına kulak misafiri olmayı uygun buluyorum. Ruhum: “Sevgili Stefan, tarih senin gibi kendi devrimini yaşadıklarıyla gerçekleştirmiş hayatları kalıt olarak bırakıyor bize. Düşüncelerini özgürce ifade edemeyen bir insan kendisini yaşadıklarıyla gerçekleştirebilir mi? Hayat her koşulda yaşadıkları
mızla kendi efsanemizi gerçekleştirmemizin zorluklarını anımsatıyor bize. Yaşadıklarımızın ruhu varsa mantığı yok mu sence? İnsanlığın beyin MR’ı çekildiğinde çıkar çatışmalarının insanlığa verdiği kalıcı hasarların tespiti yapılabilir. Çağımız kişilik farklılıklarının değil; çıkar farkındalıklarının çağı. Savaştan dolayı kendi ülkende özgürlükten/ güvenlikten yoksun yaşadıktan sonra başka ülkelere sığındın. Yaşadıklarının ruhunda yarattığı sarsıntıyı ruh sindirim sistemimiz aynı biçimde işlediği için biliyorum. Hayatını bir baştan bir başa kuşatan yaşanmışlığını mercek altına almıyorum; hislerimde yaşıyorum hepsini. Başarılarının zirvesinden bakıyorum düşürüldüğün aşağılara. Yaşadıkların/ katlandıkların ve başardıklarınla kendini gerçekleştirdiğin için anıtını dikiyorum yaşanmışlıkların ömrüne. Hayata isteklerini yaptırdığın için hayatı yendiğini düşündüğün anların olduğunu biliyorum. İnsanın elinden alamayacakları tek özgürlüğü olan canına kıyma özgürlüğünü kullanarak ölü bedeninle haykırdın insanlığın barbarlığına soyunmuş çıkar cellâtlarına. Sağlığında çok az yazara nasip olmuş bir üne sahiptin. Gittiğin bazı ülkelerde devlet başkanlarına yapılan törenlerle karşılanıyordun. Yapıtları dünya dillerine en çok çevrilen yazardın. Özellikle deneme/ inceleme türündeki yapıtlarında ısrarla altını çizdiğin ve kendine dünya görüşü olarak algıladığım hümanizmi ön plana çıkarıyordun. Bir nevi insanlığın sözcülüğünü yapıyordun. Oy kullanmıyor, siyasetle ilgilenmiyor, çalışmalarında aklını meşgul eder diye radyo dinlemiyordun evinde. Uygarlıkların beşiği Avrupa vatandaşıydın. Hümanist/ laik aydın bir Yahudi olarak insanı “insan” kılan değerleri önceliyordun. Romanlarında karakterlerini değerleriyle ne kadar soylulaştırıyorsan değersizliğiyle de o kadar bayağılaştırıyordun. Zenginliğin değerler söz konusu olduğunda insanlığa farklılıklar kazandıracağını düşünüyordun. İlkeleri uğruna sistemi karşısına alan insanlara hayranlık duyuyordun. Değerleri uğruna kral çıplak diyenleri ölümsüzleştirmek için biyografi yazarlığına yöneldin. I.ve II Dünya Savaşları sayesin
172173
de öğreniyordun çıkarlar söz konusu olduğunda seçkin Avrupa bilincinin bir vampir gibi insan kanıyla beslendiğini. Kutsallığın ne kültürde ne asalette ne barışta ne de dinde yeri vardı. Öğreniyordun insanlığı üstün kılmayan bir bilincin ister dünya ister Avrupa ister Ortadoğu ister Bileşik Milletler bilinci olmasının bir öneminin olmadığını. Bu türden gerçeklerin farkına varmak seni içinden çıkamayacağın bir karamsarlığa itiyordu. İnanamıyordun kültür/ hümanizmin başkenti olan Avrupa’da ülkelerarası kültür/ düşünce dostluğunun oluşmamasına. Hazmedemiyordun senden sonraki kuşağa bırakmayı arzuladığın güzellikleri Nasyonalizm/ Siyonizm ve Antisemitizmin yerle bir etmesini. Nefretin/ kinin insanlığı kuşatma altına alması onurunu yaralıyordu. İnsanlığından, insanın insanı din/ dil/ırk ve mezhep yüzünden öldürmesine ve birbirinin cellâdı olmasından utanıyordun. Aydınlığın karanlığa, sevginin nefrete, barışın savaşa yenilmesine isyan ediyordun. Ne çok şey biriktirmişim sana dair hafızamda. Seninle sohbetimizi karşılıklı soru/ yanıt biçiminde sürdürmek istiyorum. Bir nevi doğaçlama röportaj olarak da algılayabilirsin sohbetimizi. Hayatın sana verdikleri /aldıklarını sık sık karşılaştırdığını biliyorum. Soruyorum sana: Hayatın sana karşı merhametli mi yoksa acımasız mı davrandığını düşünüyorsun? Eserlerinde olduğu gibi hayatında da insanın saplantılı halini gözler önüne sermek neden yaşama biçimin oldu senin?” “Sevgili Ruh, hayat beni şımarttığı kadar bana acımasız da davrandı. I ve II. Dünya Savaşlarının tanığı/ sanığı olarak insan aklını belli temele oturtmada irrasyonel düşünce sistemine yöneldiğimi biliyorsun. Dostoyevski gibi insanın saplantılı halini gözler önüne sermeden insanın çıplak gerçeğine ulaşamazsın. Çağımızda şükran, merhamet/ mihnet ve görev duygusu birer potansiyel zorbalık mekanizması olarak görülmüyordu. Freud sayesinde bu tür erdemli güdülerin masum olmadıklarını algılıyordum. Sevgi mihnet ve merhamet… gibi duygularının insan ruhunda gönüllü köleliği saplantılı hale dönüştüğüne dikkatleri
çektim romanlarımda. Freud, iç dünyamdaki karanlığı aydınlatıyordu bilgeliğiyle. O’nun dostluğu sayesinde içgüdülerimin resmini sözcüklerle çiziyordum. Merhamet duygusunun insan psikoloji üzerindeki etkisini “Sabırsız Yürek”te görünür kıldığımı düşünüyorum. Narsist / buyurgan felçli Edith ile merhametli teğmen Anton Hofmiller’in yaşadıklarını okudun. Merhamet aşktan da üstündür. Sonuçları bakımından da aşktan daha tehlikelidir. Aşk yıkıcı olduğu kadar da geçici bir duygudur. Merhamet kalıcıdır. Aşkın yarasını merhamet sarabilir ama merhametin yarasını aşk sarmıyor. Merhametli teğmenin aşk hayatı benim aşk hayatımın yansımasıdır. İkinci eşimin astım olması, ailesinden koparılışı, kimsesizliği gönüllü olarak kendimi ona sunmamı sağlıyordu. Yıllarca ilk eşime katlanmam da merhametimdendir.” “Sevgili Stefan, hayatına /yapıtlarına şimdiki zaman kipinde bakarken neler düşünüyorsun? “Sevgili Ruh: Hayat serüvenini tamamlayan insanın geriye dönük yaşadıklarını yeniden gözden geçirmesi yürek istiyor. Anımsamakla başlıyor katlanamadığına yeniden katlanmak, af ettiklerini yeniden yargılamak ve ayrıldığına sevindiğin insanlara yeniden kavuşmak… “28 Kasım 1881’de Viyana’da dünyaya geldim. Milyoner babamın sülalesi Moravya’dan geliyordu. Liberal dine gönülden bağlılıklarından dolayı liberalizm anlayışıyla yönetilen parlamentoya milletvekilleri göndermiş olmaktan gurur duyuyorlardı. Çocukluğumda ebeveynlerimin davranışlarını yadsıyor, yaşlılığımda ise onların davranışlarına saygı duyuyordum. Babamla ortak yönlerimizi elli yaşımda fark ettim. Onun gibi benim de hayatımda sıfatlara yer yoktu. Dernek başkanı olmadığım gibi jüri üyeliği de yapmadım. İç dünya özgürlüğünün hiçbir paye ile eşleştirilemeyeceğini babamdan öğrenmiştim. Annem Güney İtalya/Ancona’da dünyaya gelmiş. İtalyancayı da Almanca gibi rahat konuşuyordu. Annemin aile tarafı küçük tüccar olmaktan sıyrılmış toplumda saygın meslekler arasında giren bankacılık, profesörlük, doktor
174175
luk… gibi mesleklere yönelmişlerdi. İçimde büyümesine engel olmadığım eziklik duygusunu/ çift karakterli mizacımı narsis/ sert mizaçlı annemin davranışlarına borçluyum. Yahudilerin birçoğu insanları unvanlarına göre statülere ayırıyorlardı. Burjuva Yahudi aileleri çocuklarının dil öğrenmelerini piyano çalmalarını yeterli bulmuyor belli bir meslek alanında doktora yapmalarına özen gösteriyorlardı. Ailem istediğim mesleği seçme hakkıma karşılık seçtiğim meslekte doktora yapmamı istiyordu benden. Emerson’un “İyi kitaplar, en iyi üniversite yerine geçer” sözü sadece hayata bakışımı değil, meslek seçimimi de etkiliyordu. İçimden gelen bir tutkuyla edebiyata adamıştım hayatımı. Akademik bilginin insan aklı/ ruhunu zapturapt altına alan kuralcılığına yenilmek istemiyordum. Hem edebiyatla uğraşmalıydım hem de üniversite okumalıydım. Bana özgürce edebiyat çalışmalarımla ilgilenme olanak tanıdığı için Viyana Üniversitesi Felsefe Fakültesi’ni okudum. Berlin’de yaşadığım günlerde oksijeni içime çeker gibi düşünce özgürlüğünü içime çekiyordum. Savaş sonrası hem kentin hem de insan ruhunun edebiyat dünyasındaki yansımalarını izlemek için her türlü ortama giriyordum. “Sevgili Zweig, üniversite hayatı edebiyat hayatını nasıl etkiliyordu? Tanıştığın insanların yazın sanatına katkıları neler oldu?” “Yaşadıklarımın öğrencisi olduğum için üniversitede bilgelik yolunda ilerlediğini düşünüyorum. Üniversite hayatı benim daha bilinçli olarak edebiyatla ilgilenmemi sağlıyordu. Gençliğin verdiği heyecan ve öğrenme hırsıyla edinilen bilginin gerçek edebiyatla ilgisinin olmadığını algılıyordum. On dokuz yaşımda şöhrete ulaşmak istiyordum. İlk şiir kitabım olan “Gümüşten Keman Telleri”ni bu yüzden çıkardım. O kitapta yer alan şiirlerin hiçbirini daha sonra yayımladığım şiir kitaplarıma almadım. O yıllarda tanıdığım Emil Verhaeren’in eserlerini dilimize çevirdim ve onun tanıtımını yaptım. Mezun olmadan Erika Ewald’ın Aşkı’nı yayımladım. Ailemi onurlandırmak için yaptığım felsefe doktorasından sonra doludizgin daldım yazın dünyasına. İçe kapanık mizacıma
karşılık Viyana’da Habsburg monarşisinin en önde gelen gazetesi olan Neue Freie Presse’ye edebiyat çalışmamı gönderdim. Dünya çapında ünlü olan bu gazetenin yönetmeni Th eodor Herzl ile yaptığım görüşmede oldukça heyecanlıydım. Yapıtımın gazetelerinde yayımlanacağını bana söylediğinde sevinçten kalbimin duracağını sanıyordum. Her alanda olduğu gibi edebiyatta da sana inanan ve başarılı olman için seni destekleyen birilerinin varlığına ihtiyacın var. Herzl’in beni desteklemesi benim yazın çalışmalarımın dünya çapında tanıtılmasını sağladığı için başarı merdivenlerini neredeyse koşarak çıkıyordum. Bir anda, bir günde, bir saatte Viyana’da ünlü olmuştum. Hayatın insanı şımartmasının doğru insanla karşılaşmış olmakla alakalı olduğunu anlıyordum. Yokuşları tırmanmak yazdıklarımı yayımlatmak için editörlere yalvarmak zorunda değildim. Zorunda oldukları insanı hayattan bıktırıyor. Anlayacağın edebiyattaki ilerlememi Viyana burjuvasının hatırı sayılı katkısı oldu; çünkü o gazete Viyana burjuvasının gazetesiydi. Hayatımı Th eodor Herzl’den sonra yönlendiren/ etkileyen bir başka kişi de Antroposofinin kurucusu olan Rudolf Steiner oldu. O Goethe’nin renk öğretisini anlatırken ben heyecandan titriyordum. Benim gibi kafası belli kalıplarla dolmamış birisi için onun gibi bilge birisiyle karşılaşmam şanstı. Yazar/ şair olarak kendimi yeterli bulmuyordum; çünkü yazdıklarım hayatın gerçeğini içten içe kavramaktan yoksundu. Yıllarca biyografi yazarlığıyla birlikte başka yazar/şairlerin (Verlaine, Baudelaire ve Verhaere’ın) eserlerini çevirmeye kendimi adadım. O yıllarda yazdığım kısa cinsellik /delilik öykü ve romanlarım ilgiyle karşılanması beni mutlu ediyordu. Dostoyevski, Tolstoy, Romain Rolland, Megellan, İskoçya Kraliçesi Mary Stuart, Hölderlin, Verlaine, Balzac, Dickens... gibi sanatçıların biyografilerini yazmak beni dünya çağında ünlü bir yazar yaptı. Şiirin yanı sıra oyunlar, opera librettosu, gezi yazıları da yazıyordum. “Sevgili Stefan, ilk şiir kitabını erken yayımladığını söyledin. İkinci şiir kitabını ne zaman yayımladın? Tanık olduğun dünya
176177
savaşlarının bu kadar uzayacağını tahmin ediyor muydun? Genç edebiyatçılara yazım konusunda önerilerin nedir? Okuduğun bir yapıtta sabrını nelerle sınıyorsun? Yazma serüvenini anlatır mısın? Unutamadığın kötü gün dostun var mı? Aklımın kıvrımlarında can çekişen o kadar çok soru var ki sana sormak istediğim…” “Sevgili Ruh, hayatımı bu kadar ruhsuz bir şekilde anımsayacağımı düşünmüyordum. Yaşanmışlığın kotası dolunca yüreğini acıtmıyormuş anılar insanın. İkinci şiir kitabımı altı yıl, düzyazı türündeki kitabımı ise dört yıl sonra yazdım. Bugün de genç bir edebiyatçının kendi dilini derinlemesine kavrayıp kendi yaratıcılığıyla tanışması için yabancı eserleri kendi diline çevirmesini öneriyorum. Edebiyattan öğrendiğim en büyük erdem sabırdır. Ne savaşın bu kadar uzun süreceğini ne de savaşı Avrupalı barışsever yazarların durduramayacağını düşünmemiştim. Benim hayatım savaşlar arasında gidip gelmekle geçiyordu. I.Dünya Savaşı çıktığında Kaplıca parkının kalabalığından epeyce uzakta oturmuş Mereschowski’nin Tolstoy ve Dostoyevski adlı yapıtını büyük ilgi ve heyecanla okuyordum. Veliaht Franz Ferdinand’la eşinin korkunç bir siyasal cinayete kurban gittiğini öğrendiğimde bu haberin hayatımı alt üst edeceğini öngöremiyordum. Savaş kendisini hissettirmeye başladığında Viyana’daki eski dostlarımın benden uzaklaştıklarını görünce buzdağının arkasını görüyordum. Gerçekleri fark ettiğinde hayatını değiştirmek için zamanı olmuyor insanın. Savaşı durdurmak için “Yabancı Ülkelerdeki Dostlara” başlıklı yazımı yayımlamıştım. Yazıma mektubuyla ses veren kötü gün dostu Rolland, dostluğu korunmak için sınırların önemli olmadığını bana kanıtlıyordu varlığıyla. Onun yapıtları kadar üstün insanlık sevgisi de beni kendisine tepeden tırnağa hayran bırakmıştır, Freud gibi. Yazanların vicdanlarının tertemiz olduğunu düşünüyordum. Bu düşüncemden dolayı sık sık hayal kırıklığına uğruyordum. Ne çocukluğumda ne de gençliğimde kendimi Yahudi olarak algılamamıştım. Bir insanın salt
Yahudi olduğu için ülkelerinden evlerinden dostlarından kitaplarından… koparılıp başka başka ülkelerde yaşamak zorunda bırakılacakları aklımın ucundan geçmiyordu. Vahşeti tasavvur edecek algıya sahip değildim. Yaşadıklarımın dayattığı bir sonuç olduğunu algılıyorum Yahudiliğimi benimsemeyi ve Yahudiler adına talepte bulunmayı. Çıkarlar söz konusu olduğunda sadece siyasetçiler değil, kitlelerin de cinnet geçirdiğini düşünüyorum. Yazdığım her mektup kendi düşüncesine bağlı kalabilmenin yüreklilik gerektirdiğini kanıtlıyordu. Senin canlı yapıtları yazılı yapıtlara tercih etmeni yerinde buluyorum. Bazen insanlık adına söylenen yürekli bir söz riyakâr düşüncelerin arkasına sığınarak yazılmış kütüphaneler dolusu eserlerden daha üstündür. Benim kahramanlarım tarafsızlığını koruyan hiçbir sivil toplum örgütüne sığınmadan kendi fikirlerini savunanlardır. Okuduklarım/ yazdıklarımda uzun uzadıya anlatımlar, anlamsız boşuna sayıp dökmeler, kesinlikten yoksun belirsizlikler, aşırılıklar yapıta karşı sabrımı taşırıyor. Yazarken aklıma geleni yazıyor daha sonra da yazdıklarımı bilgece ayıklıyorum. İnsanı yaşadıklarının biçimlendirdiğini yazdıklarımdan değil, yaşadıklarımdan öğreniyorum. Benim gibi şımartılmış zengin biri yalnız, umarsız ve itibarsız yaşamanın ne demek olduğunu ancak yaşayarak öğrenebilirdi. Sahip olduğum ayrıcalıklardan yoksun olmak aldığım her nefeste ruhumu parçalıyordu. Yazdıklarımda eşitliği savunsam da eşitsizlikle eşit olmak istemiyordum. Ben sadece kendime karşı sorumluluğu olan bir insandım. Bir Dostoyevski aşağılanmayı, yoksulluğu, ezilmeyi, korunaksız yaşamayı yaşadıklarından biliyordu. Yazdıklarıyla yaşadıkları arasında mesafe yoktu. Ben hiçbir zaman halk olmadım ve halk gibi yaşamadım. Bir burjuva hayatından arındıra arındıra kendimi ancak bu hale gelebildim. Ben kimseden ne emir almaya ne de kimseye tabi olmaya alışık değilim. Bir “teşekkür” bile olsa kimseye borçlu kalma istemiyordum. Ekmek kavgam olmadı benim. O süreçleri yaşarken anladım ki, ben sadece romanlardaki korunaksız yaşamanın ruhunu sindire
178179
bilen ama korunaksız yaşamaya tahammülü olmayan birisiydim. Yalnız insanların zorluklara göğüs gerişinin altında yatan temel nedeni şimdi daha iyi anlıyorum. Yaşadıklarım gibi yazdıklarımın da sahibi olarak değil, koruyucusu olarak algılıyorum kendimi. Ülkelerarası sanatçılarla dostluklarım oldu. On yedi yaşımda Baudelaire gibi şairlerin şiirlerini eleştirme/ ayırt etme birikimine sahiptim ve beğendiğim şiirleri de ezbere biliyordum. Okul ve üniversite yıllarımı edebiyatı anlama yıllarım olarak algılıyorum. Edebiyatta, müzikte, tiyatroda… dâhiler yetişiyordu dönemimizde. Yeniliklerin temsilcisi Hermann Bahr’ın Viyana’da yaşaması büyük şanstı. Dünya edebiyatı kabuk değiştiriyordu. Felsefede Nietzsche, Eduard von Hartmann romanda Dostoyevski, gerçekçi edebiyatta Zola, şiirde Verlaine/ Rimbaud/ Malarme, tiyatroda Ibsen, müzikte Brahms, dahi Hugo von Hofmannsthal’u gibi. Yazın dünyamın tuğları onların düşüncelerinden oluşmuştu. Genç beyinlerin edebiyatı küşatları bizi de kamçılıyordu. Alman sahnelerine eserleri bomba gibi düşen Gerhart Hauptmann otuz, Rainer Maria Rilke yirmi üç yaşındaydı. Alman edebiyatı Avrupa düşünce biçimine yaraşan çok saygın değerleri yetiştiriyordu. Arthur Schnitzler, Hermann Bahr, Peter Altenberg… gibi. Yüzmeyi, araba kullanmayı bilmiyordum. Ruhunu dünyayı içine sığdıracak kadar genişletebilmeyi gelişme çağında kavramıştım. “Sevgili Stefan, özel hayatın da tıpkı edebiyatta olduğu gibi hayata isteklerini kabul ettirmeyi başarabildin mi? Çapkın olduğun ve önüne gelen sokak kadınlarıyla yattığın doğru mu? Evliliklerin özgürlüğünü kısıtladı mı?” “Sevgili Ruh, insan ruhunun gizine eremiyor insan. Yaşarken kendi ruhumun gizine ermeyi diliyordum. Özel hayatımda da edebiyatta olduğu gibi isteklerimi kabul ettirdiğimi düşünüyorum. Erotizm/cinsellik beni kendisine çekiyordu. Farklı kadınlarla farklı ilişkiler yaşamayı seviyordum. Kesin çizgilerle geleceği belirlenmiş ilişkiler bende ürküntü yaratıyordu. Özgürlüğümü kimseyle paylaşmak istemiyordum. Sokak kadınlarıyla, fahişe
lerle... günübirlik yaşadığım aşklar zamanla bende tutkuya dönüştü. Zengin evli erkekler kendilerine metres tutuyorlardı. Evli bir kadınla duygusal bir ilişki yaşamak sözcüklerin dünyasında bile hoş karşılanmıyordu. Cinselliğini yaşaması için kızların evlenmeleri gerekiyordu. İşçi kızlar çeyiz paraları olmadığı için evlenemiyorlardı. Onlar da evlilik dışı ilişki yaşıyorlardı. Birinci Dünya Savaşı öncesinde fahişeliğin rağbet görmesine şaşırmamak gerekiyor. Sokaklarda dolaşan aç kadınlar erkeklere kendilerini bir mendil parası karşılığında satıyorlardı. Fahişelik yasa/ polislerle değil, bu işi yapan erkeklerin zevklerini başka alanlara yönlendirmeleri sonucu hissedilir biçimde azaldı. Sabahları iyi eğitim almış görüşüne/konuşmasına özenen kibar bir beyefendi akşamları sokakları arşınlayan bir şehvet düşkünüydüm ben. Meçhul Bir Kadından Mektup’taki kahramanım gibi sevdiler beni. İlk eşim yazar Friderike von Winternitz’la mektuplaşıyorduk. Evli ve iki çocuk annesiydi. Mektup ilişkimiz aşka dönüştü; o eşinden ben de özgürlüğümden boşandım evlenirken. Eşimle yaşadığımız Salzburg’taki villada birçok güzel anım oldu. Villamda ağırladığım konuklarımın bazılarını şöyle sıralayabilirim: Romain Rolland, Th omas Mann, James Joyce, Paul Valery... Edebiyat alanında da velut bir yazardım. Amok Koşucusu’nu, Toplu Şiirleri’mi, Nietzsche, Hölderlin, Kleist’i Korku’yu… o dönemde yazdım. Elli yaşımda İnsel Yayınevi’nin doğum günü armağanı olarak bastırdığı Bibliyografya eserime de o villada dokunmuştum. Eserin aynı zamanda körler alfabesi ile yazılması beni duygulandırmıştı. Onların dünyasını aydınlatacaktı sözcüklerim. İlk eşimin çocukları onu hayata bağlıyordu. Melankolikliğimi yadırgaması onunla paylaşımımı sınırlıyordu. İç dünyası hafifti eşimin. Hafif olan ağır olanı ağır olan da hafif olanı taşımakta zorlanıyor zamanla. Eşimi üzmeyi/ dostluğunu kaybetmeyi göze alamadığım için sürdürdüm evliliğimi. Ben onun yaşamı sevme biçimine âşık olmuştum. Yaklaşık yirmi yıl süren evliliğimizde özgürlüğümden taviz vermedim. Sık sık yolculuklara çıkmamın
180181
altında yatan nedenlerden birisinin de eşimden kaçmak olduğunu çok geç anlıyordum. 1938 yılında iç dünyam alt üst olmuştu. Eşimden boşandım. Annemi kaybettim. İkinci evliliğimi bana yazışmalarımda yardımcı olması için ilk eşimin tuttuğu ailesi sürgüne gönderilmiş, Alman Yahudi utangaç, yalnız ve içine kapanık sekreterim Charlotte Altmann’la yaptım. Benden yirmi yedi yaş küçük olan bu kadında, gençlik yıllarındaki özgürlüğü, ihtiyacını duyumsadığım sessiz/ sakin bir aşk ile Friderike’nin ruhumda yarattığı boşluğu doldurdum. İnsan kendisini aynada görmese aynaya bakar mı? Astımlı Lote’nin benim gibi kırılgan/ naif bir ruhu olması beni ona daha çok yaklaştırmıştı. Benimle birlikte ölen Lote aşka/ bağlılığa dair tüm beklentilerimi karşılayan tek kadınım oldu. İlk eşim ölümümün akabinde yazdığı eserinde benim kendisinden ayrılmamı orta yaş bunalımına bağlamış olmasını onun terk edilmeyi hazmetmemesine yoruyorum. Yapıtları ile kişiliğine hayranlık duyduğum sanatçıların el yazılarıyla yazdıkları yapıtlarından oluşturmak istediğim koleksiyonum savaştan dolayı darmadağın oldu. Hitler 13 Mart 1938’de Viyana’ya girdi. Ve Avustralya politika tarihinden silindi. Vatanı tarihten silinen bir vatandaştım o günden sonra. İngilizlerin verdiği pasaport insan olarak sayılmanın belgesi yerine geçiyordu. İnsanın vücudu, ruhu düşünceleri bir anlam taşımıyordu pasaportu olmayınca. “Sevgili Zweig, bu konuların seni hâlâ üzdüğünü görüyorum. Başka bir konuya geçmek istiyorum. Yapıtlarına yöneltebileceğin en belirgin eleştiriler nelerdir sence?” “Çift karakterli olduğumu söylemiştim. 1930/1940 yıllarında Nazileri çok sert biçimde kınamadığım gibi savaş hakkındaki tutarsızlığıma da üzülüyorum. Notlarımın birinde Almanların yaptığını yerden yere vuruyorum; diğer notlarımda da Almanların başarıları yere göğe sığdıramıyorum. Karakterlerime kendi düşüncelerimi dayatmamı eleştirdiğim gibi bazı yapıtlarımda gereksiz uzatmalarla dağınık anlatımlarımı da eleştiriyorum. İç
yapıyı sürekli sıkıştırmak/arıtmaya daha fazla özen göstermem gerekiyormuş.” “Sevgili Zweig, evin/ varlığın üç kez yok edildi kitapların yakıldı. Başka ülkelerde sığıntı gibi yaşamak senin gibi gururuna düşkün birisinin ağrına gidiyordu. Gerçek vatanın Avrupa’nın da canına kıydılar. Yükselişin/ düşüşlerinin her biri kendi başına tam bağımsızlığını ilan etmiş ülke gibidir. Huzura ermem için ölmem mi gerekiyordu? “Elli sekiz yaşındaydım ve İngiliz nikâh memurluğuna başvuruyordum ikinci eşimle evlenmek için. Okuyucularımla karşılaşmıyor eserlerimin geleceği hakkında tedirgindim. Her gün arkadaşlarım dostlarım... ölüyor/ öldürülüyordu. Bu duygularla eşim ile birlikte Petropolis Brezilya’da bir ev kiraladım. Bir eve kavuşmuştum ama kitaplarıma üne / dostlarıma başarıya dostlarıma kavuşmamıştım. Onlarla kendimi bir bütün olarak ifade ettiğimi o günleri yaşamasaydım anlayamazdım. “Geleceğin Ülkesi: Brezilya” eserimle mihnet borcumu beni eşimle birlikte bağrına basan Brezilya’ya ödemiştim. Petropolis’ teki insanların sevecenlikleri sayesinde kendimi daha az dışlanmış hissediyordum ama Almanca konuşmuyor olmaları içimi acıtıyordu. Savaşı uzaktan izlediğimde politikacılara olan kızgınlığım her geçen gün artıyordu. Onların sömürdüğü halka hiçbir şey vermediği gibi halkın da onların hatalarının bedelini ödemeye mecbur kalmalarını kabullenemiyordum. Satranç’ı, Montaigne/ Balzac ile elindeki “Dünün Dünyası”nı orada yazdım. Brezilya’daki Hitler taraftarlarının bana gönderdikleri hakaret dolu mektuplara üzülüyordum. İnsanlığın da tıpkı ‘insanlar’ gibi iç dünyası olduğunu savunuyorsun yazılarında. Kültürlerin içgüdülerini de incelemeyi seviyorsun. Çıkarın ilkeli/ eğitilmişi olmuyor. Altmış yıllık ömrüm Avrupa’nın dolayısıyla da dünyanın çalkantılı günlerine tanık olmuştu. Batı liberal burjuvasının tutarsızlığından payımıza düşeni almıştık eşimle birlikte. 1914’te başlayan savaş yıllarca sürdüğü için insanlığa, sevgiye, dostluğa, barışa, olan inancımı
182183
yitirmiştim. Huzura ersin istiyordum ruhumun. 22 Şubat 1942 eşimle birlikte barış güvercinleri olmak için hayatımıza kendi ellerimizle son verdik. İkimizin ölü bedenleri barışın savaşı aydınlığın karanlığını yeneceğini kanıtlayan belgeleriydi sizlere bıraktığımız. “Sevgili Dostum, ağzından çıkan kelimeler şarjörden boşalan mermiler gibi kalbimi paramparça ediyor. Sadece ruhunun değil düşüncelerinin de içinde yaşadığı bedeninle bir devsin sen. Seni tanrılaştıranlar yargılanmanı/ aşağılanmanı seyrediyordu. Gördüğün gibi hiç bir güç insanın rüyalarını/ inancı ile aşkını elinden almıyor/alamıyor. Yaşadığın ikinci hayatının seni huzura erdirdiğini görüyorum. Kuşak olarak senin gördüklerini gördüğümüzü katlandıklarına katlandığımızı anlattıklarımla kanıtlayacağım sana. Bir sanatçı sisteme değil, kendine tabidir. Doğruları zumlayan beyinlerde doğa kanunları gibi dengelerini yitirmiyor. Gelişmiş bir beyne sahip olmanın bedelleri vardır sen de bu bedeli canınla ödeyenlerdensin. Kanunlar gibi olguları da yaratan/ örgütleştiren toplum içgüdüsüdür. Karanlığın savaşında kanı kanla yıkıyorlar. İnsanı insana öldürtenler için ölenlerin kan grubunun bir önemi var mı? İkimiz de vahşetin ayrıntılarını gözlemek de yetersiz kalıyoruz duygusal/barışsever duyarlılığımızdan dolayı. Ortaçağdan başlayarak günümüze değin süregelen tek gerçek aydınlığın karanlıkla olan mücadelesinin süreceğidir. Esaret /cehalet günümüzde de insan ruhunu cüzam gibi etkiliyor. Kitapları yakanların temsilcileri erdemin gerçeği temsil ettiğini bilmiyor mu? İktidar gücüyle eline geçirdikleri insan iradesine kendi davranış/ düşünme iradesini uyguluyorlar. Gücün/ paranın dini imanı niçin yok? Dünyayı önyargının ahlak polisleri yönetiyor. Bu yüzden sürekli geriye gidiyoruz. Cehalet vampir gibi kanını emiyor bilgeliğe ulaşmış bilginin. Dünyamızda düşünce suçlularının mezarlarında açan çiçekleri yoluyorlar. İnsanı inancı ile sınayan, düşünceleri ile yargılayan toplumların alnındaki kara lekeyi taşıyoruz alnımızda. Düşmanı olmayan insanın ilkeleri, dostlarını
satanların ise seveni olmuyor. Hayal kırklıklarının insanlığa armağan ettiği küçük kahramanlardan kurtulmaya çalışıyoruz biz de. Yaşadıkları/ yazdıklarıyla kendini gerçekleştirmişlerin mirasını kim yok edebilir? Yalnız ve acılı ruhların evrim gibi ne yaşları ne de yaşanmışlarının yaşları olmuyor. Ölümsüz olan düşüncedir duygudur sevgidir barıştır insanlıktır hakikattir… Ne duygulara ne düşüncelere ne sevgiye sınır çizmeye gücü yetmiyor kimsenin. Güneş aydınlatıyorsa, çocuklar dünyaya geliyorsa, çiçekler açıyorsa, dostluklar yaşıyorsa… özlemi duyduğumuz güzellikler dünyayı ele geçirecek günün birinde. Senin gibi bedelini canıyla ödemiş aydınlarla birbirimize sarılarak el sallayacağız güzelliklerin dünyasına. İnsanlık evrendir ve evrenin bize hazırladığı mutlu sonda buluşmak üzere seni sevgiyle kucaklıyorum sevgili Stefan.
25.04.13 Mersin

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder