Bedriye KORKANKORKMAZ
Sevgili Milena’nın Kafka ile tanışması, onun için şans mıydı yoksa talihsizlik miydi sorusunu sordum kendime, hayatını kızı Jana Cernâ’nın, kaleminden okurken. Milena’nın hayatının geçtiği süreç, insanlık tarihi özellikle de dünya tarihi bakımından oldukça önemliydi. Bu sürecin Milena’nın hayatındaki yansımalarını algılamadan Milena’nın dolayısıyla da Milena’nın kişiliğiyle yazar Kafka’nın hayatındaki önemini algılayamayız. Birinci ve ikinci Dünya Savaşı dönemi; çıkmaz yola/ yollara sapan, sosyal çalkantıların yaşandığı, dostların düşmanlarına, düşmanların da dostlarına, insanları seri halde öldürülmeleri için, silahların satıldığı yıllardı. Patlayan her silah bir yaşamı/ yaşamları ve o yaşamın/ yaşamların uzantısı olan aileye onarılmaz hasarlar veriyordu. Her ortamda olduğu gibi Orta Avrupa da, bu tür baskılar kişisel cesaretin özgürleşmesine, dolayısıyla da ‘Varoluşçu’ felsefenin gelişmesine elverişli ortamı hazırladı. Hayatta, “ben de varım” deme/ diyebilme özgüveninin her geçen gün taraftar topladığı kalabalık bir topluluk oluştu. Milena’nın yaşamı Çek topraklarının Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’ndan ayrılmasından sonra baş gösteren Fransız etkileri ve Fransız etkilerinin de gerçekleşmesinde katkısı olan,- Ekim İhtilali ile çakıştığından, içinden çıkılmaz hal alan yeni Çek Rönesansı ile bütünleşmişti. Tam bir anarşist olan Milena, gelişen bu hareketlerin içindeki mücadeleci yerini aldı. Diş hekimi üniversite hocası olan babası Jan Jesenky ile eğitim başmüfettişinin kızı olan Milena Hejzlarova’nın yaşayan tek çocuğuydu. Kızları Milena, 19. yüzyılın sonlarına doğru 16 Ağustos 1896’da Prag’da dünyaya geldi. Asil ve oldukça zarif bir ruha sahip olan annesini, uzun yıllar süren ve zaman zaman yatakta yatmasını da gerektiren rahatsızlığı sonucu on altı yaşında kaybetti. Yıllarca annesine gece yarısı uyanıp ilacını saatinde veren Milena, annesi öldükten sonra da, aynı saatte uyanmayı sürdürdü uzun bir süre. Çevresiyle ilişkileri iyi olmayan baba, yoksulluktan zenginliğe terfi etmiş, yaşamının sonuna kadar da çapkınlığını sürdürmüştü.
Yeni doğan erkek kardeşi Jan, bakımsızlık ve ilgisizlik sonucu ölmüştü. Oğluna karşı bu denli acımasız olan babanın kızıyla korkunun, kıskançlığın, nefretin, iğrentinin, saygının, sevginin iç içe karıştığı karma bir ilişkisi vardı. Bu karma karışık sevgi -Milena’nın çocukluğundan ona kalan tek değerli hazine idi. Sevgisiz çocukluğu hayatı boyunca yalnız kalacağını düşündürmüştü ona. Yazar Milena, çocuk Milena’nın yalnızlık korkusunu okuyucusuyla şu satırlarla paylaşmıştı: “Acele ile gelip geçen tanımadığım bir kalabalığın içinde silinmiş küçücük olan benimle birisinin sırf konuşması için, oradan geçen birine yolunu kaybettiğimi söyledim”(s.30). Milena, çocuk yaşta annesinin ve babasının birbirlerini başka insanlarla aldatmalarına tanık olmuştu. Büyük insanların sırlarının ağırlığı altında ezildi yüreği. Annesini çiçek öbekleri içinde bir yabancının kollarında görmüştü, annesi onu görmeden oradan uzaklaşmıştı. Hayatı boyunca çiçeklerden ille de çiçek öbeklerinden ihanetin tanığı olduğunu düşündüğü için nefret etmişti. Hasta annesinin, despot babasının hayatını yönlendirmelerine izin vermemişti. Babası büyük bir mutlulukla kızını kaydettiği Tıbbiye’den kaydını almak zorunda kalmıştı. Kızı kadavra inceleyecek bir ruha sahip değildi. Babasının çocukken ondan esirgediği sevginin öcünü almanın ilginç yöntemini bulmuştu. Babasının düşkün olduğu ününe ve servetine acımasızca saldırıyordu. Savaş sırasıydı. Giyecek, gıda sıkıntısı çeken insanlara evinde gözüne kestirdiği ne varsa dağıtıyordu. Dengesiz davranışlarıyla da babasının ününü sıkıntıya sokuyordu. İri, koyu lacivert gözlü, sarı saçlı güzel Milena, yazarların buluşma yeri olan Arco Cafe’de tanıştığı ve önce sevgilisi sonra da kocası olan Ernest Pollak sayesinde yaşamın acımasız gerçeğiyle yüzleşmişti. Sevgisiz Milena, Ernest Pollak’ın iltifatlarına ve kendisini özel hissettirmesine kapıldı. Onun kendisini gerçekte sevmediğini fark edemedi. Her tür baskıya rağmen ilişkisini sürdürdü sevgilisiyle. Hamile kaldı. Çocuk aldırdı. Babası kızını yarı -Yahudi soyundan gelen bu adamdan kurtarmanın, kendisini de kızının davranışlarından dolayı yitirdiği Prag sosyetesinin saygısını yeniden kazanmanın çözümünü buldu. 1917 Haziran ayında Veleslavin’deki akıl hastalıkları kliniğine yatırdı Milena’yı. Hiçbir baskının üzerinde hâkimiyet kurmasına izin vermeyen Milena, hastanede kaçak görüştü sevgilisiyle. Geleneklerine bağlı olan baba, kızını sevgilisiyle evlendirdi. Çiftler babanın isteği üzerine Viyana’ya yerleşti. Oldukça zengin çeyizi Milena’nın cömertliği, kocasının aşırı istekleri karşısında bir yılda tükendi. Evin geçimiyle alakası olmayan kocası gününü kafelerde geçiriyordu. Milena, evi geçindirecek parayı kazanmak için, özel okullarda Çekçe lisans dersleri vermeye başladı. Aldığı para evin geçimine yetmeyince garlarda hamallık yaptı. Babasına boyun eğmeyen Milena, aşka, dolayısıyla da kendisini sevmeyen ve hiçbir zaman da sevmeyecek olan kocasına boyun eğmişti. Bu gönüllü boyun eğiş, aşkın, - âşık bir insana neler yaptırabileceğini anlatan çarpıcı bir o kadar da iç acıtan gerçeğiydi. Kocasının kendisini başka kadınlarla aldatmasına göz yuman Milena’nın yazdığı makaleler ile yaptığı çeviriler Tribuna gazetesinde yayımlanınca, iç dünyasına yeniden güneş doğdu. Doğan güneş onu hayatı boyunca severek sürdüreceği mesleğine kavuşturdu. Mesleği; Kafka ile tanışmasına, ikinci evliliğini yapmasına, anne olmasına, diğer aşklara ve ölümüne neden oldu. İlginç olan ilk yazısının çıktığı gazeteyi babasına göndermesiydi. Milena ile karşılaşmalarına Kafka, Milena’ya yazdığı ilk mektubunda şöyle açıklık getiriyordu: “Görüyorum ki, yüzünüzdeki herhangi bir ayrıntıyı hatırlamıyorum; sadece, siluetiniz ve de gitmek üzere kalkıp kafenin masaları arasında geçtiğinizde üzerinizdeki o elbise… evet, evet… bunu hatırlıyorum…”(s.56) İlk önceleri Milena’nın yaptığı çevirilerle ilgili olarak başlayan mektuplaşmalar, zamanla duygusal boyut kazanmıştı. Kendini umarsız hissettiği bir zamanda gelen bu mektuplar, Milena’nın yaralanmış özgüvenine, sevgisizliğine, yalnızlığına, aldatılmışlığına, yoksulluğuna, yoksunluğuna merhem olmuştu. Doğru zamanda doğru insanla karşılaşan Milena, evliliğinde kaybettiği asi Milena’ya da yeniden kavuşturmuştu. Dostluğun zamanla aşka dönüştüğü derinliği olan bu ilişki, yalnızlığın, güvensizliğin, aşağılanmanın, batağında yüzen Kafka üzerinde de aynı etkiyi yaratmıştı. Tam açıklığın ve tam içtenliğin hâkim olduğu ilişkilerinde her ikisi de kendisiydi. En önemlisi her ikisi de bu ilişki sayesinde kafalarındaki ideal eş karakteriyle tanışmıştı. Kafka’nın duygu ve düşünce dünyasının derinliğinin, edebiyat dünyası içindeki yerinin farkına varan Milena, Kafka’nın Almanca yazdığı tüm eserlerinin Çekçe’ye çevirisini üstlenmişti. Ona delice âşık olan Kafka, Milena’nın eşiyle arasında gerçek bir aşk ilişkisi olmadığını anlayacağını düşündüğü için sık sık Milena’ya para göndermişti. Parasal yardım Kafka’nın düşündüğünün aksine Milena’yı kocasına daha çok yakınlaştırmıştı.
Sevgilisinden on üç yaş büyük olan Kafka’nın, sakin, sabırlı, anlayışlı olması sevgilisinin kocasına her geçen gün tutkuyla bağlanmasının ona yapılmış ihanet olduğunu görmesini engellemişti. Milena kocasına, Kafka da Milena' ya âşıktı. Milena, Kafka’nın cimri olduğunu düşünüyordu. Kafka, Milena yanındayken, karşılarına çıkan bir dilenciye bir kuron vermek istemişti. Cebindeki bozukluk iki kurondu. Dilenciden iki kuronu bozdurup bir kuronunu kendisine geri vermesini istemişti. Onun bu davranışı hayatı boyunca para hesabı yapmamış Milena’yı sarmıştı. Milena, Kafka’nın ince ayrıntılarla uğraşan yanına, onun dengelerin yerli yerine oturmasındaki kılı kırk yaran titizliğine yabancıydı. Bedel ödemekten çekinmeyen Milena, insan üzerinden hesap yapılmasına tepki duymuştu. İsteği üzerine Kafka iki kuronu dilenciye vermiş, Milena da bu yüzden Kafka’dan uzaklaşmıştı. Bu konunun açıklığa kavuşması bu açıdan önem arz ediyordu. Kafka, Milena' ya yazdığı mektubunda şöyle açıklık getirmişti konuya: " Görüyorsun ki, dilencilere karşı şansım hiç yok; ama açıkça ifade ediyorum ki, bugünkü ve yarınki tüm varımı-yoğumu en ufak bir küsurat haline getirerek Opera'nın köşelerinde duran herhangi bir dilenciye vermeye hazırım; yeter ki, sen orada ol ve ben de senin varlığını hissedebileyim" (s.90).
Her ikisi de babasından korkuyor, babasının sevgisizliğinden yakınıyordu. Kafka’nın babası onun hayatıyla ilgili tüm kararlarda söz sahibiydi. Milena’da baba korkusu hayatıyla ilgili karar verme aşamasında boyut değiştiriyordu. Kafka, hayatını ilgilendiren her konuda titiz davranıyor, davranışlarının da ölçülü olmasına özen gösteriyordu. Milena, ölçüsüzlüğü felaket boyutlarına vardırmanın ustasıydı. Her konuda olduğu gibi aşkta da, ruhunu ve benliğini aşka teslim ediyordu, bu konuda ödeyeceği bedelin giyotinine isteyerek boynunu uzatmanın hazzını yaşıyordu. Kafka, Milena’nın yazdığı her makaleyi sevdiği kadının içindeki yerinin fotoğrafını çekmek için özellikle okumak istiyordu. Gözler gibi sözcüklerin de yalan söylemediğini biliyordu, hele bu sözcükler Milena'nın kaleminden çıkıyorsa. Ben de Kafka gibi sözcüklerin ruhuna sinen aşkı, acıyı, mutluluğu… içimde hissederim. Bir insanı kendisinin anlatımlarından değil de, yazdıklarından tanımak isterim ille de. Kafka da, Milena’nın onu hayatı boyunca sevemeyeceği gerçeğini tutkuyla âşık olduğu kadınının sözcüklerinden algılamıştı. İki sevgili Gmünt’te son kez buluştu. Biri hasta, attığı her adımda dinlenme ihtiyacı duyan, coşkusunu yitirmiş, korkularını dizginlemeyen Kafka; diğeri, eşine ölçüsüz âşık olan, olabildiğince canlı bir ruha sahip Milena. Kafka, hayatında ilk kez ama ilk kez bir kadına karşı içinde ince hesaplara girmeden evlenmeyi ve o kadından çocuğunun annesi olmasını istemişti. İlk kez, hayatında aldığı bir karardan ötürü babasının onay vermesine gereksinim duymamıştı. Âşık Kafka’nın Milena’ya yazdığı şu satırlar oldukça önemlidir: "Hayatımda, en çok seni seviyorum diyorum ama bu gerçek sevgi değil sanırım, sen bir bıçaksın, ben de durmadan içimi deşiyorum o bıçakla dersem, gerçek sevgiyi anlatmış olurum belki." Ayrıca, yazarın " Milena’ ya dil uzatırsanız , dedim , kim olursa olsun, dedim , babam da olsa onu da öldürürüm, kendimi de”. Milena’nın “Yuvadaki Şeytan” adlı makalesi Kafka’ya karşı duygularının fotoğrafıydı. Bu makale Kafka ile niçin evlenmek istemediğini açıklıyordu. “ Zira, işin esası budur! İki varlık… İki küçük insan larvası… Yalnız, umutsuzluklarla karşı karşıya bırakılmış, kaçışı olmayan bir varoluşun mateminde… Ürkütürcesine kocaman ve korkunç dünyamızda iki ufacık insan, sabahın dokuz bucuğunda bir apartman dairesinde kapalı… aynı soyadı, aynı beklenti ve aynı yazgı içinde kapalı iki zavallı… Ve bunların sade ve sade ikisi oldukları için mutlu olmalarını mı beklersiniz ?(...) Evlilikte mutluluğu amaçlamak, iki milyona otomobil ya da asalet unvanı elde etmeyi amaçlamaktan farklı bir şey değildir”( s. 65). “İnsanların beraber yaşamalarının tek nedeni, yanlarında birisinin bulunması ihtiyacından başka bir şey değildir; dünyanın bu boşluk ve yalnızlığında, kendilerinin tüm zaaf ve hatalarına rağmen kendilerinin var olduklarını kabul ve tasdik edecek birisinin bulunması ihtiyacından başka bir şey değildir; cürümden, öç almaktan, kötü düşünceden, adaletten, vicdan azabından kaçabilmeleri için yanlarında bir diğer kişiyi bulundurmak ihtiyacından başka bir şey değildir” (s.68). “Evliliğin bir anlamı olması için, mutluluk beklentisinden çok daha geniş ve gerçek bir temel üzerine oturtulması gerek”(s. 69).
Kafka, Milena' ya yazdığı mektupta yazdığı makaleye dair açıklık getirmişti. Özellikle bir erkeğin âşık olduğu bir kadınla neden evlenmek istediğini şöyle özetliyordu: "Hâlâ makalenizi düşünüyorum. Yalnızlığın mutsuzluğuna bağlanmayacak olup asil ve bilinçli evliliklerin de olabileceğini hayali tartışmalarımızı gerçeklere dönüştürme amacı ile belirtmek isterim. Zira, umutsuzluk sonucu evlenen kimseler neleri elde edebilir ki? Bu yalnızlığa ilave edilecek diğer bir yalnızlıktan bir ev değil… olsa olsa bir zindan ortaya çıkabilir. Her iki yalnızlığın her biri diğerine yansır… ve gecelerin en derini, en kısası da hiçbir şeyi değiştirmez. Kendinden emin bir kimsenin yalnız olan bir kişiye bağlanması söz konusu ise, bu durum, kendisi için daha da kötüdür; zira, hiç olmazsa bilinçdışından kaynaklanan narin bir yalnızlığın, yumuşak ve sıcak bir yalnızlığın ifadesi olmadığı bellidir. Esasında, evlenmek, tam tersine kendine karşı güvenin ifadesidir”(s.70–71). Yazık ki, Milena’da Kafka’nın derinliğini algılayacak birikim yaşı itibariyle yoktu. Bu kesin bir kopuştu. Milena ile Kafka ayrılmıştı. Yazışma trafiği sona ermişti. Milena’dan yazılarının yayımlandığı gazeteleri eskisi gibi ona göndermesini istemişti. İsteğini sevgilisi yerine getirmişti. Milena, okurlarına mektup yazdığını düşünerek kaleme almıştı tüm makalelerini. Tıpkı sevgilisi Kafka’ya yazdığı mektuplar gibi. İki sevgili birbirlerine olduğu gibi okuyucularına da son derece dürüsttü. Bu ilişkinin değerini başka yerlerde aramak gerektiğini düşündüm. Felice’nin aksine Milena, Kafka’nın kendisine yazdığı mektupları Kafka’nın yapıtlarını basan yayınevine ücret karşılığı satmamıştı. Yayıncı Willi Haas, Milena'ya yapmış olduğu bir çalışmada yararlanmak için o mektuplara ihtiyacı olduğunu söylemişti. Milena da, kendisi için paha biçilmez değeri olan mektupların güvenliğini düşünmüştü. Mektupların güvenliği için savaş bitene değin memleketi dışında olmasının yararlı olacağına inanmıştı. Savaş bittikten sonra da, mektupların kendisine aynı şekilde iade edilmesi şartıyla Haas’a vermişti. Yayımlanmaları Milena'nın aklından geçmemişti. Yayıncı Haas, savaş sonrası mektupları okumuştu. Okumakla yetinmemiş mektupları kendisince ahlakileştirmiş, ahlakileştiklerine inandığı mektupları yayımlamıştı. Haas' a yazdığı mektupta, mektupları neden yayımladığını soran Milena’nın kızına, Haas' ın gönderdiği mektuptan, söz konusu mektupların akıbetini öğrenmiş olduk. Milena'nın hüzünlü ve tutku dolu aşkın tanıkları olan mektuplar, Kudüs'deki Kafka Müzesi’nde bir kasada korunmaktaymış.
Kafka, ölüm döşeğinde bile Milena’nın başucunda olduğunu hissetmişti. Koşulsuz ve şartsız güvenmişti sevgilisine. Sevgilisine yazdığı mektubundan bir atıntı: “ (…) … yalnız size güveniyorum yeryüzünde”. Yazılarını yazdığı defteri Milena’ya teslim etmişti. Baktığı her kadının yüzünde Milena’yı görmüştü. Milena, hiçbir kadının Kafka’da başaramadığını başarmıştı. Kendisini nasıl bir dişi yapmışsa Kafka’yı öyle bir erkek yapmıştı varlığıyla. Kafka, ilk kez, bir kadını sevme ve onunla korkmadan evlenme cesaretini göstermiş, ısrarcı olmuş, hayatını ortaya koyarak Milena'ya olan aşkının bedelini ödemişti. Kafka’nın bilinci ve yüreği Milena’nın salt kadınlığından etkilenmemişti. Milena’nın kişiliğiydi Kafka’ yı sarsan ve ona kendisini hayran bırakan. Ona yazdığı mektubundaki bu satırlar sözünü ettiğim sarsıntının izlerini taşıyordu: “Bildiğin gibi değil Milena... Kadınlığın önemli değil! Sen benim için el değmemiş bir kızsın, senin gibi apak biriyle karşılaşmadım ki! Böylesine temiz birine el uzatmak için yürek ister. Benim elim kirli, titrek, kararsız; kimi zaman pençeyi andıran bu terli, bu soğuk eli nasıl uzatırım sana?” Hiç kimse sevdiği kadın kadar ona samimi olmamıştı. Duymak istediklerini değil, söylemek istediklerini söylemişti sevgilisi ona. İlk kez hayatına giren bir insanın yanında tam bir insandı. Ayrıcalığı yoktu. Tüm zırhlarından sıyrılmıştı. Sevdiği kadının onun yanındaki davranışları ile arkasındaki davranışları aynıydı. İşte tam da bu saydığım, daha doğrusu sayamadığım, nedenlerden ötürü Kafka, Milena'sız bir hayatta yaşamak istemediği için, bir dizi mazeret ileri sürerek doktorundan kendisini öldürmesini istemişti. Doktorundan beklediği desteği alamayınca, tedaviye yanıt vermeyerek kendi kendini ölüme terk etmişti. Yazdıklarını yazmıştı, söylediklerini söylemişti, sevgilisinin bir başka erkeğin kollarında olduğunu bilerek yaşamaktansa genç ölmeyi onuruna yakıştırmıştı. Hayatın Kafka’ya acısıyla- mutluluğuyla armağan ettiği en büyük ödüldü Milena. Kafka, Milena’nın ona verdiklerini Milena hayatından çıktıktan sonra da sahiplenmişti. Evlenmişti Kafka. Milena ile arasındaki ilişkide Kafka önce insan, sonra erkek olmuştu. Milena, kişiliği gereği tutkuyla sevdiği, onu tutkuyla seven insanlara üstesinden gelemeyecek kadar acılar da yaşatmıştı. Kafka örneğinde olduğu gibi. Nitekim, Narodni Listy'deki yazısında Kafka' ya yaşattığı acılardan dolayı ondan özür dilemişti açıkça. Milena, öldükten sonra Kafka'nın ününe, yaşamını ve kişiliğini gömerek bu aşka ödenecek en büyük bedeli ödemişti. Kafka sağlığında, Milena ise öldükten sonra, aynı bedeli ödemiş oldular aşklarına. Milena'nın ölümü sadece ve sadece Kafka' ya ait olabilirdi, öyle de oldu.
Milena’ya göre Kafka’nın yapıtları “acımasız ve yıkıcı; dünyayı, ona artık katlanamayacak ve ölmesi gerekecek kadar yalın ve açık bir gözle görmüş bir kimsenin kuru alayı ve duygulu şaşkınlığı ile doludurlar”( s.79). Milena, Kafka öldükten sonra Kafka’nın ona sağlığında teslim etmiş olduğu yazı defterlerini Max Brod’a teslim ederek ona ölümünden sonra da ihanet etmemişti. En önemlisi hayatına kim girerse girsin Kafka’yı koyduğu yere hiçbir erkeği koymamıştı ve Kafka ile olan ilişkisinden yararlanmayı aklından bile geçirmemişti. Milena, Kafka’ya son mektupta şöyle seslenir: “ İnsan, karşınızda kendisini ormanlardaki bir ağaç gibi hissediyor. Gizli etkilerle şekillenmiş gizli yazgıların bir yapıtı… (…) İnsan düşüncelere daldığında, bir an içinde, bir iğne yumağının üstüne düşen bir karınca gibi, kendi çabalarının zavallılığını görür”(s. 77). Bu satırlar yirmi bir yaşındaki genç bir kadının satırıydı.
Milena, Kafka’nın hastalığından dolayı değil de ruhsal çöküntüden dolayı öldüğünün farkındaydı. Bu ölüm Kafka’nın ruhunu özgürleştirmiş, acılarını dindirmiş, en önemlisi kendisine ihanet ederek yaşamaktan kurtarmıştı onu. Geçen zaman Kafka’yı haklı çıkarmış, Milena, eşinin kendisini hiçbir zaman sevmeyeceği gerçeğini görmüş, eşinden boşanarak Prag’a geri dönmüştü. Milena, yeni hayatında da mesleğini sürdürmüştü, çevirilerini yapmaya devam etmişti. Hayatı boyunca erkekleri kendisinden aldıkları yaşama gücü ile etkilemeyi sürdürmüştü. Milena, insanları mutlu ettikçe, insanların ruhundaki kelepçeleri açtıkça mutlu oluyordu. Yazı yazmasının, çeviri yapmasının nedeni de buydu. Narodni Listy’de “Kadın ve Yuvası” bölümünün yöneticisi olmuştu. Çocuklar için hazırladığı ilk sayısı, Peter Pan ve Wendy eserinin Çekçe çevirisi olarak yayımlanmıştı. 1925’te çıkan Milena’nın Reçeteleri adlı yemek kitabı kısa sürede tükenmişti. 1926’da, köşe yazılarını topladığı, babasına ithaf ettiği Yalınlığa Doğru eseri yayımlanmıştı. Milena, aynı zamanda Pestry Tyden- Haftanın değişik olayları’na da yazmayı sürdürmüştü. 1926’da tanıştığı mimar Jaromir Krejcar’la evlenmişti ve bu evlilikte de kızı dünya gelmişti. Hamile iken eşiyle birlikte gittikleri dağda kayak yaparken düşmüş, ayağı kırılmıştı. Eşine hamileliğin canlılığından hiçbir şey almadığını kanıtlamak için kaymıştı. Hamileliğinden dolayı cerrahi müdahale yapılamayan Milena’ya doğuma kadar ayağının ağrısına katlanması için morfin yapmıştı. Kızını dünya getiren Milena, ayağından bir dizi ameliyat olmuştu. Ameliyat sonrası uzunca bir süre baston taşıması gerektiğini ve morfinman olduğu gerçeğini kabullenmişti. Bu arada, Narodni Listy’ den, Lidove Naviny- Halk Gazetesi’ ne geçmişti. Bu sancılı süreç eşi ile ilişkilerini hırpalamış, eşinden boşanmıştı. Eşi, Sovyetler Birliği’ne; Milena ise Francozsuka Sokağı’ndaki daireden küçük bir daireye elinde kalan son cephanesiyle birlikte taşınmıştı. Kıvrak zekâsı, yaşam deneyimi, kızı, yazma ve yaşama isteği… Honza’nın babası, Sovyetler Birliği’nde tanıdığı fiziki güzelliğe düşkünlüğünün dışında kişisel hiçbir niteliği olmayan Rivuşka ile evlenmişti. Hastanede yatan babasının yanında olması gereken üvey anne, gözü yaşlı olarak Milena’nın evine sığınmıştı; eski kocasının hastanedeki bakımını ise Milena üstlenmişti. Milena’nın Honza diye seslendiği kızının üvey annesinin kişiliğine dair haklı saptaması şöyle: “Ama, ben de o günden beri hanım hanımcıklardan, şeytanın kutsanmış sudan kaçtığı gibi uzak durdum”(s.127). Eşinden boşanan Milena tam hızıyla militan yaşamın içine dalmıştı. Tvorba-Yaratı’da çalıştığı yetmiyormuş gibi, Svet Prace –İş Dünyası işçi gazetesinin yayın kurulunda sorumluluk üstlenmişti. Milena’nın hayatına Evzen Klinger girmişti. Saklanmak zorunda kalan diğer yoldaşlara da evinin kapısı açıktı. Milena, sadece kızının değil, dünyanın kurtuluşunu da Komünizmde buluyordu. Çalıştığı Komünist haftalık resimli dergi Svet Prace’de, Evzen’e yapılan bir haksızlık yüzünden çalışmalarına son vermişti, işsiz kaldığı için babasının haftalık gönderdiği kuronlarla ayakta kalmıştı. Babası, Milena ölene dek, kendisine ekonomik olarak yardım etmişti. Sevgilisi ile birlikte Pritomnost-Şimdi’de çeviri yapmaya başlamışlardı. 1937’de İkinci Dünya Savaşı’nın çıkacağı korkusu yayıldı etrafa. İtalya Krallığı Etiyopya savaşçılarını çağdaş ve güçlü ordusu sayesinde yenmeyi başarsa da İtalya Krallığı hem kirlenmişti hem de saygınlığını yitirmişti bu savaşta. İspanya’da çıkan savaşın oldukça cesur; ama yetersiz Uluslararası Birlikler’in katkısıyla sürmesi İspanya’ya ne saygınlık ne de şeref kazandırmıştı. Böyle bir ortamdan kaçanlar Milena’nın evine sığınıyordu. Margarete Buber –Numann, Xaver Schaffgotsch, Willi Haas, Max Brod, Wilma Löwenbach, Marka Schmolka, Alice Gerstl, Otto Rühle ve Karel Çapek gibi insanlarla dostluğu ölene dek süren Milena’nın halkı örgütlemek severek yaptığı en iyi işiydi onun. İnsanları ikna etme yeteneğinde kimse yarışamazdı onunla. 1939’da Hitler bilindiği gibi hiç savaşmadan Çekoslovakya’yı işgal etti. Milena, kendi ve arkadaşları aleyhine kullanılacak tüm belgeleri imha etti. 1939’un 15 Mart’ında evlerin bacalarında tüten kâğıt kokusu havaya karışıyordu. Özellikle Pritomnost’ta yazdığı yazılardan dolayı deyim yerindeyse topun ağzındaydı. Joachim von Zedwitz adlı anarşist Alman kontu sayesinde başta sevgilisi Evzen Klinger olmak üzere birçok Yahudi’yi ve Çek vatandaşını yurtdışına kaçırdı. Olağanüstü Almancası, rahat ve oldukça cesur tavrıyla, kuşku uyandırmadan kendinden emin her yere rahatlıkla girip çıkmasıyla Prag’ın kaynayan kazanına düşmek üzere olan sevdiklerini, dostlarını kurtarmıştı kendisi dışında. Gelişmeler sonunda Alman –Sovyet ittifakı akabinde Almanya –Polonya harbi başlamıştı. Milena, tevkif edilenlerin ihtiyaçlarını karşılamak, ailelerine yardım etmek, içerdeki yoldaşların haklarını savunmak, gömlek, iç çamaşır, sigara gibi ihtiyaçlarını karşılamak için yorgunluğa karşı savaşıyordu sağa sola koşuştururken. 11 Kasım ( cumartesi) 1939 tarihiyle yaşam tarzı değişti onun da. Milana, evinde yapılan arama sonrası Gestapo tarafından tutuklanmıştı. Milena’nın Gestapo’ya yakalanmasının tek nedeni V Boj adlı yasak derginin dağıtımını kızına yaptıracak kadar ileri gitmesiydi. Önce soruşturmasının tamamlanması için Petschek Sarayı’na, oradan, belli bir süre tutuklu kalacağı Pankrac Hapishanesi’ne, oradan da, Gestapo’nun yapacağı soruşturma bittikten sonra, muhakeme edilmek üzere Dresden’e gönderilmişti. Sağlık sorunları yaşayan Milena, Dresden Mahkemesi’ndeki savunma sonucu Prag’a geri gönderilmişti. Gestapo, serbest bırakmasına göz yummadığı Milena’nın, Reich’e, bağlı bir vatandaş olarak eğitilmek üzere Ravensbrück’taki toplama kampında kalmasına karar vermişti. Özgürlüklerin kaldırılmasına birilerinin karar verdiği, karara karşı çıkanların acımasızca işkencelerden geçtiği, gaz odalarına gönderildiği, mahkûmların da bir hayatı olduğunun akla gelmediği, düşmanlığın tanımının, düşünce özgürlüğü olarak değiştirildiği böyle bir dönemde 1930 yılında imzalanan Alman –Sovyet ittifakı gereğince Stalin, Alman komünistlerini Gestapo’ya teslim etmişti. Milena, Stalin rejimi ile faşist rejim arasında hiçbir fark olmadığını biliyordu. İçeride yapılan haksızlıklara dair düşüncelerini yüksek sesle ifade ettiği, Alman komünist Margarete Buber –Numann’la dost olduğu için, arkadaşları tarafından yalnızlığın insafına terk edildi. O’nun, hayatı boyunca kişiliğindeki tek değişim, inanmış bir ateist olarak girdiği içeride, yalnızlığından dolayı Tanrı’ya sığınması ve sık sık da Tanrı’ya seslenmesiydi. Devrimci Milena, hayata dört elle tutunmuştu. Ruh sağlığını bozamadığı olumsuz koşullar, böbreklerinin normal işlevini yapmasını engellemişti. Hapishane koşullarında geçirdiği iki böbrek ameliyatının akabinde Mayıs ayında 1944’te ölmüştü. Babası kızının bıraktığı yeri doldurulamayacak boşluğun sızısını yüreğinde duymaktan aylarca hasta yatmıştı , bilincini yitirmişti bir süre. Margarete Buber –Numann, daha sonra Milena adlı bir kitap yazmıştı. Kitabında Milena'nın kişiliğini şöyle özetliyordu: "Ülkesi Bohemya'nın boyunduruk altına alındığı günlerde düşünce özgürlüğü için savaşacak gücü ve yılmaz bir cesareti vardı. Hitler, Çekoslovakya'yı işgal ettiğinde tehlikede olan insanları kendi hayatı pahasına kurtarmaktan çekinmedi. Yahudileri ve Çek vatandaşlarını yurtdışına kaçırdı. İllegal bir dergi çıkardı ve halkını zorbalara karşı direnmeye çağırdı. Sonunda Gestapo tarafından tutuklandı ve 1944 yılında Ravensbrück toplama kampında öldü."
Milena, kızını da kendi kontrolsüz sevgi anlayışıyla yetiştirmişti. Erkek doğmasını beklediği sevgili Honza’sını dadıların merhametine teslim etmiş, âşık olduğu gazetecilik mesleğine dört elle sarılmıştı. Sevgili Honza’sı ( Jana Cernâ ) babasından boşandıktan sonra onunla yakınlaşabilmişti. Malum savaş on bir yaşında annesini, 17 yaşında da dedesini çekip almıştı hayatından. Dedesinden kalan bir milyon kurona yakın büyük bir mirası bir yılda harcayarak Milena’nın öz kızı olduğunu kanıtlayan Honza, (Jana Cernâ) dört evlilik yaptı. Bir yıl hapis yattı. Yıllarca sefil bir hayat sürdü. Beş çocuğuna bakamadığı için çocukları Cumhuriyet’in Çocukları’na ait evlere dağıtıldı. Dördüncü kocasının yanında ömrünün son altı yedi yılını torunlarıyla oynayarak, kendi sanat anlayışına özgü seramik vazolar yaparak mutlu geçirdi ve 5 Ocak 1981’de bir araba kazasında öldü Jana Cernâ. O, dergilerde yayımlanmış olduğu şiirleri ile birlikte çocukların yazgılarına dair öyküleri de içeren Onlar Benim Çocuklarım Değildi kitabını yayımlamıştı. Kahramanlık Zorunludur eserinin akabinde de annesini anlattığı Milena’nın Yaşam Öyküsü’nü kaleme almıştı.
Benim, Milena gibi savaşçı bir kadının sırf Kafka ile yaşadığı aşktan dolayı anılmasına gönlüm el vermedi. Yazdığı yazılardan, yaptığı çevirilerden öte Yahudileri ve Çek vatandaşlarını yurtdışına kaçırdığı için tutuklanan Milena’nın, yaşam duruşuyla, yaşama biçimiyle, ideolojisini sahiplenmesiyle, eylemleriyle, insanlığıyla, insanları ikna etme yeteneğiyle, kitleleri arkasından sürükleme azmi ve kararlılığıyla, yaşama veda ediş biçimiyle, Stalin komünizmi ile Gestapo’nun faşistliği arasında fark olmadığı gerçeğini cesurca savunmasıyla, tıpkı ünlü anarşist Emma Goldman gibi hak ettiği saygıyla anılması gerektiğini düşündüm Milena’nın. Ben kendi adıma bu denli ağır ihanetlere göğüs germiş, inandığı gibi yaşamış, düşündüğü gibi konuşmuş, gerçek bir savaşçı olan Milena’ya yapılacak en büyük ihanetin Kafka’nın gölgesinde anılmak olduğunu düşünüyorum. O’nun yaşamının ille de kişiliğinin ne Kafka’dan, ne de Kafka’nın yapıtlarından geri kalır bir yanı olduğunu düşünmedim. Aksine… Bir erkeğin gölgesinde susuz bırakılan ulu çınarı sulamak adına bu yazıyı yazdım. Milena, kişiliği, yaşama biçimi ile ancak ve ancak yaşama ve yaşamına sığabilirdi. Onun yaşama ve yaşamına sığan hayatını Milena gerçeği ile okuyucuya tanıtılmasına umarım bir nebze olsun katkım olmuştur. Umarım bu yazım; Milena’ya, ölümünden sonra yapılan acımasız ihanetlere, vefasızlıklara, saldırılara karşı onun dostluğu, arkadaşlığı koruduğu gibi korumuştur.
* Milena’nın Yaşam Öyküsü. Jana Cernâ. Çeviri: Kriton Dinçmen. Arıon Yayınları. S.174.
İlk Yayım: lacivert Dergisi. Kasım-Aralık 2009.S. 108-115.
Yapıt Yayımı: Kitaplarla Söyleş. Camgöz Kitap.S.135-148.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder