Sanat Dehasının Yasadışı Çocuğu: Oscar
Wilde
Bedriye Korkankorkmaz
“Kulak verin sözlerime iyice
Herkes öldürebilir sevdiğini
Kimi bir bakışıyla yapar bunu
Kimi dalkavukça sözlerle/ Korkaklar öpücük ile
öldürür
Yürekliler kılıç darbeleriyle!”
O. Wilde.
“Yaşam kaybettikçe/ Sanat kazanır.” “Yoksulluğun öğrettiği nice acı
ders var ama en başında başkalarının yüreğinde okuduğunuz geliyor” diyen
Oscar Wilde’ın bu türden insanı içten içe sarsan sözleri benim kendisini daha
yakından tanıma isteğimi büyütüyor içimde (kamçılıyor?). Ben oldum olası trajik
yazgılarına (sına?) başkaldıran, yaşadıklarının kişiliğini yücelttiği
sanatçıların biyografileriyle ilgileniyorum. Düşünceleri ile yaşama
biçimlerinden dolayı toplumun dışladığı insanlara kucak açma isteyişimin
altında yatan nedeni nicedir irdeliyorum. Yapılan haksızlığı, utancı,
hissettikleri aşağılanmayı onlarla birlikte hislerimi kanata kanata
hissediyorum içimde. Kendimi tarihin sayfalarında yenik düşmüş, yaşadıklarının
karşısındaki duruşlarıyla, insanlığın tarihine anıtlarını dikmiş insanlara daha
yakın hissediyorum.
Bir insanın yazgısını
yönlendiren rastlantılardır. Rastlantılar yargılanabilir mi? Rastlantıları
yargılamaya benziyor yazarın yargılandığı dava. Her insan kendi yaşadıklarından
ve yaşadıklarının karşısındaki duruşundan sorumludur. Sorumluluk kişiye
özgüdür. Ne ki toplum kuralları kişiye özgü olan her şeritte at koşturuyor. Ben
de haddimi aşarak ozanın hazin şöhreti ile o şöhretin ona kazandırdığı görkemli
son üzerinde düşündüklerimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Onu yapıtlarının
arkasına saklamak yerine, tüm çıplaklığıyla insan yanını gözler önüne sermeyi
daha gerçekçi buluyorum.
Gide’e göre büyük bir yazar değildi
Oscar. Haklı. Büyük bir yazar olmak isteyen kişi: “Bütün dehamı hayatıma koydum;
eserlerime de yalnız hünerimi koydum.” demezdi. Bütün dehasını
hayatına koyan bir insanın gerçeğini algılamak için başvurduğum ilk kaynak
hayatı oldu. Kapitalist dünya için İnsan bir metadır. İnsanın hatırı sayılır
trajedilerinden birisi de yükseklere çıktığında bir daha yere düşmeyeceğine
inanmasıdır. Ozanın cinsel tercihi yüzünden sosyal konumu elinden alındığında
parlak sanatçı kişiliği ile insan yanının aynı anda yaşamdan silinmesi,
kapitalist dünyanın insan gerçeğine verdiği anlamın/önemin çarpıcı bir
analizidir. Hayat gücün yanındadır. Bu gerçek bugüne değin değişmedi
/değişmeyecek de. Şanın, ünün, yakışıklılığın paranın… zirvesinden bir anda
yere düştüğünde Fransız dostlarından Pierre Louys, Marcel Schwob, Mallermé
ozanın evine gitmeyi bırakanlardan sadece bazıları… O da cezaevinden çıktığında Sebastian Melmoth
takma adıyla ortalıklarda dolaşıyor. Annesi çocukken ona Gezgin Melmoth’un “bir terör ve şaşırtıcı nesnesi olarak
dünyaya geri döndüğünü” söylemişti. Yıllar sonra gerçekte Gezgin Melmoth’un
da kendisi gibi dünyanın gelenek/görenek ve töreleriyle uzlaşmadığı için
sürgüne gönderildiğini algılıyor. Geçmişinin adı: Oscar Wilde. Geleceğinin adı:
Sebastian Melmoth’dur. Cezaevinden çıktığında dostlarından intikamını yazmayı
düşündüğü iki dramla alacağını Fransa’nın Dieppe dolaylarındaki gösterişten
uzak kasabası Berneval’e ziyaretine giden A. Gide’den öğreniyoruz. Onun gerek
yargılama aşamasında gerekse hapisten çıktığında yaşadıklarının derinliğine
indiğimde, “insanın kanı damarlarında
donmasın diye acı gerçeklerin yüzü sözcüklerle ancak böyle okşanırmış”
dedim kendi kendime.
Birbirimizle yitik
çocukluğumuzla kucaklaştık. Çocukluk arkadaşı olduk onunla. Annesinin yüksek
zümreden oluşu ve oğlunu varoşlardan uzak tutma ısrarının çocukluğunda
kendisini yalnızlığa ittiğini anlattı bana. Yetişkinliğin de yalnızlığa
tahammülü olmadı. Şairin on iki
yaşındayken ölen kız kardeşi Isola’ya duyumsadığı derin sevgi, kişiliğinde
onulmaz yaralar açtı. Yaşadığı ailede ruhu ve bedeniyle sevdiği tek varlık kız
kardeşidir. Güzelliklerle doluydu kız kardeşinin dünyası. Varlığının sadece kız
kardeşinin yanında duygusal bir anlamı olduğunu bildiğinden kız kardeşine
annelik yapmaktan mutlu oldu. Kız kardeşinin öldüğü tarih çocukluğunun da
öldüğü tarihtir. Ağabeyi Willie, annesi ile arasındaki özel ilişkinin farkında.
Bu yüzden ozanı sevmiyor. Genç yaşta ölen ağabey yargılandığı dava yüzünden
kardeşi Oscar’ı alt etme fırsatını sunan hayata ilk kez minnet duyuyor. Onun
çocuk yaşta İncil’le tanışması, hayatı boyunca inanç ve inançsızlık arasında
bocalamasına neden oluyor. Buna karşın dünyaya İsa gibi önemli bir görevi
yerine getirmek için geldiğine inandığı için hem İsa’nın mucizeleriyle hem de
İncil’le yıldızı barışmıyor.
Oscar Fingal O’Flahertie
Wills Wilde, 16 Ekim 1854 yılında Dublin’de dünyaya geliyor. Üvey babası
İrlandalı göz cerrahı olan Sir William Wilde, şehvet düşkünü, pasaklı aynı
zamanda da başarılı bir yazardır. Genç İrlandalı devrimcilerin kişiliğini örnek
aldıkları annesi şair Jane Francesca Wilde’ın ikinci çocuğudur sanatçı. Öz
babasının yıllar önce ölen İrlandalı yurtsever şair Smith O’Brien olduğunu
hapisten çıktığında sığındığı annesinin evinde öğreniyor. Babasının ara sıra
evlerine gelen ve avucuna demir paralar sıkıştıran adam olduğunu anımsıyor
anılarında.
1872’de Trinity Koleji’ne
gidiyor Wilde . Eflatun’u kişileri
konuşturma yetkinliğinden dolayı; Peacock’u da felsefesi için okuma bilincine
vakıf oluyor. Üç yıl sonra burslu olarak Oxford’a giden Oscar için o yıllar
aydınlanma döneminin başlangıcı oluyor. Elini tutacak ve onu özel sesine
kavuşturacak bilgelerin/ bilgeliklerin peşinden koşuyor soluk almadan. Bireysel
sezgisinin ilk öğretmeni John Ruskin’dir.
Duygularının şiiri ile düzyazının çekinik sanatçılığının gizini Walter
Pater’dan öğreniyor. Düzyazının çekinik sanatçı dehasına ermek için şiirin
düzyazıya getirdiği aydınlanmalardan vazgeçiyor. Düzyazının hikmetine
erdiğinden düzyazının da şiir gibi zor yazıldığını biliyor. Kendi kişiliğini
bulmak adına hem okuduğu roman kahramanlarının hem de ünlü filozofların
karakterlerine girip çıkması ona oyun yazarlığının kapısını açıyor. Sesini
yalnız oyun salonunda en sonda oturan seyirciye değil, tüm dünyaya duyurmayı
işte bu yöntemle başarıyor. Deneyimlerinden insan ruhuyla ilgilenmeyi ve insan
ruhunu ele geçirmeyi öğreniyor. Fikirler çıplak doğmadığı için o da hikâye ile
düşünüyor, hikâye ile konuşuyor. Oxford’dan Viyana’ya gidiyor. Üst tabakadan
kadın ve erkeklerle orada tanışıyor ve çevresi kalabalıklaşıyor. Gerek sanatın; gerekse hayatın; gelenek/ görenek ve
törelerindeki çarpıklığı topluma anlatmada/ aktarmada başarıya giden yolun
taşlamadan geçeceğini o yıllarda algılıyor. Halkla birikimlerini paylaşmak
üzere Amerika’ya estetik üstüne konferanslar vermeye gidiyor. Konferans
salonları onun kendini düşünceleriyle gerçekleştirdiği laboratuarlar oluyor.
Bir konferanstan diğerine koşuyor…
Parlak şöhreti ile soylu dostlarına birbirini izleyen konferanslar
sayesinde kavuşuyor. Kendi hakkında manşetlere çıkan haberler, yapılan
röportajlar da… o başarıların hasadıdır…
Kişisel ve cinsel tercihinden dolayı eşinin
üzüntüden ölmesinden, mezar taşına adının yazılmamasından, iki oğlunun adını ve
soyadını kullanmasının yasaklanmasından ve annesinin aldığı her nefeste acıdan
kendini öldürmesinden sorumlu tutuyor kendisini. Sevdiklerini çektirdikleriyle
öldürüyor... İyi ve güzel yanlarını annesinden alan şair, hayatı boyunca
annesiyle uzlaşmıyor. Kendisinden çok kavga ettiği tek insandır annesi.
Annesini taklit ettiğini ya da annesine duyumsadığı nefretin altında aslında
sevgi yattığını anlaması ve kendisine bu duygularını itiraf etmesi yıllarını
alıyor şairin. Dublin’deki haçını armağan ettiği ilk büyük aşkı Florence
Balcombe, yazar Bram Stoker ile nişanlanınca o da Londra’da kraliçenin
danışmanı olan Horace Lloyd’un kızı Constance ile evleniyor. Bedeni bir oğlanınkini andıran eşi
Contance’ın yüzünde annesini görüyor. Kendisine saf ve kirletilmemiş duygularla
âşık kadın onu etkiliyor. Çünkü saflık ve içtenlik, onun boyun eğdiği biricik
güçtür. Onu böyle bir evlilik serüvenine götüren nedenlerin başında nasır
tutmuş kalbinin atışını yeniden hissetmesi geliyor. Bir zamanlar içine girip onlardan biri olmaya
can attığı soylular dünyasının duygusuzluğundan bir nebze olsun kurtulmak
istediği bir zamanda hayatına giriyor eşi. Soyluların içinde kaybettiği masum
Wilde’e eşinin saf aşkında kavuşacağını sanıyor. Eşinden kendisini kendi zaaf
ve hatalarından koruyacak kalesi olmasını istiyor. Bir erkeğin bir kadına istese de veremeyeceği
tek şey aşkıdır. Eşinin de en büyük yanılgısı, şairin ona aşkını vereceğini
düşünmesi ve böyle bir beklenti içine girip hayal kırıklığı yaşamasıdır. Evliliklerinde
eşinin iki çocuk annesi olması, olgunlaşması, çocuksu çılgınlığını kaybetmesi,
evliliğin ve baba olmanın omuzlarına yüklediği sorumluluk, kendisini dışarıda
mutluluk arayışlarına itiyor. Mutluluğa ölürken erişen bu zevk ve güzellik
tutkunu adam, ölüm anında annesi ve kız kardeşinin yanına gideceği için huzur
doluyor, acıları kabuk bağlıyor, öfkesi diniyor... Ne hazin cenaze töreni ne de
hazin sonu o an umurunda olmuyor. Acının, aşağılanmanın ve karşılıksız sevmenin
ille de sevilmenin gizine erdiği tek an da öldüğü andır…
Asıl tutkusu güzellik arayışı olan ozanın,
güzelliğin girdiği tüm kılıklara girmesi güzelliğin onda bir ideal halini
almasına yarıyor. Her ideal gibi güzellik de onu sorgusuz sualsiz peşinden
sürüklüyor… Güzelliğin ona kendi isteğiyle gelmesini bekleyecek sabrı olsaydı
güzellik dış görünüşünde kalmaz onun özünü değiştirir ve onda zamanın önünde
eğildiği olağanüstü bir kişilik yaratırdı. Hayata ve acılara nanik atmak için
dünyaya gelmiş sevgili tercihini erkeklerden yana yapmış olan bu dehanın tüm
davranışlarının altındaki temel gerçek, sevme ve sevilme ihtiyacıdır. Birike
birike okyanusa dönen sevilme ihtiyacını karşılamak için o da delikanlıların
peşinde sonbahar yaprakları gibi sürükleniyor. Söz konusu sevilme ihtiyacı
olduğunda, tüm tabularını yıkmasının altında yatan neden de budur. Annesi ile
babasının ondan esirgedikleri sevgiyi o da soyut kavramlarda ve gösterişte
arıyor, arıyor... Üne ve şöhrete düşkün olmasının biricik nedeni ise içinde
kendisine itiraf edemediği aşağılık duygusudur. Dünyaya kendi ahlak anlayışını
egemen kılarak dünyadan intikam almak istiyor. Yaşama sanatına tutku
derecesinde bağlı olan ozan, âşık olacağı kadının da kendisi gibi tutkularının
arkasından gitmesini ve bu uğurda ödenecek ağır bedelleri cesurca ödemesini
istiyor. Kadınlarda bulamadığı bu türden cesarettir. Bu yüzden hayatındaki
ideal kadın, oyunundaki Salome’dir. En çok sevdiği oyununun Salome olmasına da
şaşırmıyorum. Salome, çılgınlık anında tutkuya sırtını dönen erkeği yok ediyor
kendisi gibi. Oyunlarında yarattığı erkekleri fanteziden öteye gitmiyor; buna
karşın kadınları başlı başına birer sanatçıdır. Kadınların hayatı bir oyun
olarak algılamaları, erkeklere rağmen hayatı ciddiye almamaları, onları
erkekler karşısında güçlü kılıyor ona göre.
Yıllar özellikle de yaşadıkları
hayata bakışını değiştirdiği gibi, sanata bakışını da değiştiriyor güzellik
avcısının. Önceleri sanatı hayata dâhil etmek isteyen ozan, sanatın kusursuzluğundan yola çıkarak tiyatro
seyircisini de kusursuzlaştırmak istiyordu. Hapisteyken eminim salt tiyatro
seyircisini değil; tüm insanlığı kusursuzlaştırmadığına hayıflanmıştır. Başına
gelenlerden kusursuzluğun sadece ve sadece sanatta olabileceğini öğreniyor.
Yıllar önce Gide’e: “İki dünya vardır:
Biri kendisinden söz edelim etmeyelim vardır, buna gerçek dünya derler, çünkü
onu görmek için kendisinden söz etmeye hiç de lüzum yoktur. Öbürü de sanat
dünyasıdır; kendisinden söz edilmesi gereken dünya budur, çünkü kendisinden söz
edilmezse var olamaz” diyen Oscar’ın bu sözleri mezar taşına kazınmalıydı
diye düşünüyorum. Her türlü çirkinliğin, gösterişin, şöhretin ve servetin baş
tacı edildiği bir dünyada onlara benzer yanlarının olması doğaldır. Konuşma
sanatı onun sahip olduğu en önemli yeteneğidir. Önemli şeyleri söylenmeden
geçiştirmeyi bilen bu bilge yargılandığı kirli davada oynanan oyunları
algılamakta zorlanıyor. İyi ki, hapishane iki yıllığına kendisini riyakâr
insanlardan uzaklaştırıyor. İçindeki sanatçı da ölecekti içeriye
girmeseydi. Merhametin gücüyle gerçek
acılarla orada tanışıyor. Sokakların aşağıladığı insanı başkaları
aşağılayamazlar. Onun atası ve anavatanı
sokaklardaki yaşamdı. Bu yüzden her türlü zorluk karşısında akıl sağlığını
korumuştu. Kendisi gibi kendi değerini bilmeyen kişilerde dokunaklı bir yan
buluyordu. Kendisine içten içe o kadar çok acımıştı ki… insanlığın ona acımak
yerine onu aşağılaması/adice yargılanması yazara verilecek en anlamlı
ödül; hatta hatta ona bahşedilmiş en
büyük lütuftu… Zor günlerinde ona sırtını dönmeyen ve ondan dostluğunu
esirgemeyen yoksullarla, yoksunların hayat deneyimleri ile sezgilerinin
gelişmişlik düzeyine şaşırmıştı.
Sezgilerin, üst düzeye ait sınıftan gelen insanların tekelinde olduğunu
düşünüyordu. Aşk masalları anlattığında yoksullar ağlayarak dinliyor; servet ve
saray masallarını anlattığında bu kez kendisi ağlıyordu. Kendisine en yakın
olduğu anlar sevgilileriyle birlikte olduğu anlardı. Özenle seçilmiş sözcüklere
ihtiyacı olmuyordu, erkek ağzıyla bir diğer erkeği yatağına parasıyla davet
ederken. Yattığı her erkek, hayalindeki Oscar’ı öldürmesi için ona yardım
ediyordu. Kendisine bağışladığı sadaka şehvetti. Bu yüzden, izbe evlerde kirden
rengi belli olmayan şehvetin teriyle ıslanmış parasıyla, kendisiyle birlikte
olan oğlanların yatağında kendini bağışlıyordu. Birlikte olduğu erkeklerden
kendini yaratmıştı. Kendisini yarattığı erkeklerle birlikte olarak aslında
kendi kendisiyle birlikte oluyordu. Kendisiyle kavgası, o yataktan çıktığında
yeniden başlıyordu… Utancın denizinden çıkıp eşine ve iki oğluna geri
dönüyordu. Yaratma ve yarattıklarıyla kendini tüketme, ozanın yaşadıklarının
temelini oluşturuyordu. Bütün dünya onun karşısındayken bile kendini korumak ya
da felaketi bir nebze olsun kendisinden uzaklaştırmak adına hiçbir önlemin
arkasına sığınmıyordu. Erkek sevgililerini yanından ayırmıyor, dostlarının Londra’dan uzaklaş önerilerine de
kulak asmıyordu. Sadece yargılandığı davada değil; yaşadıklarını/yaptıklarını bağışlayan erdemi,
yürekli ve cesur olmasıdır yazarın…
İngiliz edebiyatıyla birlikte geleneksel topluma akla gelebilecek her
cepheden saldırıya geçtiği, eşcinsel öğelere yer verdiği, yazarın kişiliğini bir bütün olarak içeren
klasik tek yapıtı Dorian Gray’dir. Roman öykü, sanatının çürüyebilirliği
üstünedir; yoksa sanatçının çürütülebilirliği üstüne değil. Romanında içinde
yaşadığı toplumun sanat özentisiyle alay ediyor ve toplumsal ahlakı
aşağılıyordu. Hayatına sonradan dâhil olan yoksullarla yoksunların
sığınaklarında yaşadığı gerçek ilişkilerin yanında toplumun saygı ve
saygınlıkla ödüllendirdiği soyluların lüks yalılarında yaşanan ikiyüzlülüğü,
ihaneti, kof kibri… tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyordu. Öykülerini
anlatırkenki sahiciliğinin yerini, yazarken
üslûp merakı yüzünden yapmacığın alması çok üzücü. Bu yüzden kendisi
gibi canlı bir varlığa dönüşemiyor sözcükleri eserlerinde. Ruhunun derinliği ve
çıplaklığı özenti merakı yüzünden derin acılar çekiyor… Sanatçı eserinde yerden
yere vurduğu ikiyüzlülük ve ahlaksızlık batağına kendisinin de düştüğünü
biliyor. Kelepçe takmaları için polise ellerini kendisinin uzatması bundan.
Dürüstlüğü ve samimiyeti… yaşarken de ölümünden sonra da kişiliğini yüceltiyor.
Wandsworth Hapishanesi’nde
rahatsızlanan kulağından hapisten çıktığında ameliyat oluyor. Oyun yazarı, kısa öykücü,
şair ve romancı 30 Kasım 1900’de Cuma günü öğlenden sonra saat ikiye on
kala gözlerini hayata yumduğunda yaşadıklarına değil; eserlerine gömüldüğünü
biliyordu. Yanlış bir çağda doğduğu ve bilinç düzeyi kendisinden düşük
kişilerce yargılandığı davada attıkları iftiraların incittiği gururu ile
sanatçı kişiliğinin önünde şu an aynı insanların eğildiğini görüyor ve
gökyüzünden hınzırca gülüyor olmalı…
Ne yaşarken ne de ölümünden
sonra onu alt edemeyen dünyaya gökten şöyle sesleniyor: “Yasadışı çocuklar, kendilerini,
yeniden yarattıkları için kasırgaya karşı dimdik ayakta kalır ve ayakta ölürler
ki, onu aşağılayanlar ayaklarına kapanıp
özür dilesinler diye…”
İlk Yayım: Kıyı Dergisi. Mart-Nisan
2011.
Kaynakça:
1. Seçme Yazılar. M.E. B.Yayınları.
Çeviren: Suut Kemal Yetkin. s. 120.
2. Peter Ackroyd. Oscar Wilde’ın Son
Vasiyeti. Çeviren: Tomris Uyar. s.243. Oscar Wilde’ın şiirini dilimize çeviren:
Tozan Alkan.
3-Yapıt yayımı: Kitaplarla
Söyleşi.Camgöz Yayınları. İstanbul. S.96-103.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder