
Acıların,
Aşkın ve Derin Yalnızlıkların Soylu Şairi: Paul Verlaine
Bedriye KORKANKORKMAZ
Şiir
Sanatı
Musiki, her şeyden önce
musiki/onun için tekli mısralardan saçma/ kıvrak olur erir havada sanki/ ağır
aksak söyleyişe yanaşma. Kelime seçerken meydan senin/ bile bile bir nebze
aldanmalı/dumanlısı güzeldir türkülerin/ öyle hem seçik olsun, hem kapalı.
Alaz
Yayıncılık tarafından yayımlanan, Erdoğan Alkan'ın dilimize çevirdiği Paul Verlaine Yaşamı Sanatı ve Şiirleri ile
Can Yayınları arasından Ahmet Cemal’in çevirisiyle çıkan Stefan Zweig’ın
Yarının Tarihi eserinde yer alan
“Paul Verlaine’in Yaşamı” denemesini okumak benim için tarif edilmez bir
mutluluk oldu. Birbirinden değerli bu iki eserden yararlanarak şair hakkındaki
duygu ve düşüncelerimi dile getirdiğim bir yazı olacak bu.
Bir şairin şiir gerçeğiyle yüzleşmek
istediğimde mutlaka o şairin şiirine tanıklık eden hayatının tanığı olmayı
Sfefan Zweig’ın şair
hakkındaki şu haklı yorumunu anımsayarak önemsiyorum: “Verlaine, bu trajik ve
hiç de kahramanca olmayan yaşamının hiçbir yanını insanlardan saklamamıştır.
Goethe gibi, o da son derece iletişimci yaradılışta bir şairdir; dizelerle ve düzyazı aracılığıyla kendini
anlatmayı sever; günah çıkarma gereksinimi sonsuzdur. (…)Verlaine’in dizelerinde
yaşamının gelişmesi, yükselişi, bunalımları ve çöküşü, adım adım, bir çiçeği
yaprak yaprak incelercesine izlenebilir ve şiirler bir anlamada – yine
Goethe’de olduğu gibi- ancak biyografisine
yansıtıldığı takdirde, bütün derinliği, arılığı ve sonsuz insancılığıyla
kavranabilir.” (S.Zweig. Yarının Tarihi. Paul Verlaine’in Yaşamı. S. 97.)
Bu bağlamda şairin yaşamı ve şiir
sanatını tek başlıkta toplamak yerine şairin yaşamı ile şiir sanatını ayrı ayrı
başlıklarla yazı içerisinde ele almayı uygun buldum. Bu ayrışma bir yanıyla
şairin yaşamı ve sanat trafiği içerisindeki kargaşayı giderecek, diğer yanıyla
okurun şairi daha yakından tanımasına fırsat verecek.
Şair Verlaine'in Kişiliği
Paul Verlaine 30 Mart 1844 yılında
bir Fransız yüzbaşının oğlu olarak dünyaya gözlerini açıyor. Talihsiz
çocukluğunun temelini annesi ile kuzeni Elisa hazırlıyor. Ona gösterdikleri
aşırı ilgi baba figürünü beyninde zamanla silikleştiriyor. Yatılı bir okula gönderilmesi onda
cezalandırıldığı izlenimi yaratıyor.
“Freud’a göre
tüm eşcinsellerin çocukluk çağlarına uzanan unutulmuş bazı süreçler var. Anneye
derin bağlılık, annenin çocuğuna gösterdiği aşırı ilgi ve derin sevgi, babanın
çocuk yaşantısından silinmesiyle gelecekteki eşcinsel insanı yaratır…” (s.13.P.
Verlaine Yaşamı Sanatı ve Şiirleri)
Şair,
özünde yansıtıldığının aksine asi değildir. Gücünün de güçsüzlüğünün de
büyüsü dirençsizliğinden kaynaklanıyor. Bu yüzden hayatı boyunca serüvenciliğin
değil; yerleşik hayatın özlemini duyumsuyor. Onun özlediği mutluluk, eşi ve
çocuğu ile birlikte dört duvar arasında yaşayacağı güvendir. Bu güven duygusuna
olan yoğun gereksinimi iki yıl kaldığı hapishaneyi bile özletiyor ona. Gerçekte
yerleşik hayatın savunucularından biri olan Verlaine, isteği dışında ailesinden
kopuyor ve kendisini bohem bir hayatın içinde alkolik olarak buluyor. Kaybettiklerine ulaşamamanın özlemiyle acılar
çeke çeke ölüyor.
Şairin, şiir yaratma gücü ile
becerisi ne denli güçlü ise, ruhsal ve ahlaksal olarak da zaafları aynı oranda
güçsüzdür. Bu, onun üstesinden gelemediği trajedisidir. Her sanatçının
hayatındaki yaratıcı yazgının rolü Verlaine'nin hayatında da üzerine düşen
görevi eksiksiz yerine getiriyor. Yazgısından payına düşeni fazlasıyla alıyor.
Başarının ve mutluluğun zirvesinden bir anda aşağıya düşüyor. Bir yaprak gibi
bilinçsizce sürükleniyor yazgının rüzgârının arkasından. Yazgısına boyun
eğmeyen bu talihsiz deha, içgüdüsünün
peşinden gitmek için saltanatını tekmeliyor.
Bu içgüdü göçünden daha güçlü daha yaratıcı olarak çıkanlar olduğu gibi, onun gibi,
kan kaybından ölenler de çoktur.
Gençliğinde geçim sıkıntısı çekmemek için
memur oluyor. Doludizgin burjuva hayatı sürdürüyor. Yaklaşık otuz yıl şiir
yazdıktan sonra şeref nişanı alıp akademiye giren Fransız burjuva şairlerden
birisi de odur. Bu rahat ve huzurlu hayatında huzurunu bozan ve onu kötü sona
sürükleyen alkoldür. Alkolik olduktan sonra kendi kişiliğine yabancılaşa
yabacılaşa saldırgan bir insan oluyor. Bekârlığında parası ve şair inceliği
sayesinde istediği kadınla yatan şair, daha sonra tanıştığı Matilde Monté ile
1870 yılı savaşı çıkmadan önce evleniyor. Çıkan savaştan psikolojik olarak çok
etkileniyor. Evliliğin sorumluluğuna bir de dünyaya gelen oğlunun sorumluluğu
eklenince kendisini zapturapt altına alınmış hissediyor. Kendisini bulunduğu
yerden götürecek bir rüzgârın gücüne ihtiyaç duyuyor. Bu rüzgâr çok geçmeden
bir mektupla hayatına girecek olan Arthur Rimbaud'dan başkası değildir. 1971
Şubat’ında gelen mektupla hayatına giren Rimbaud, yerleşik hayatın kafesinde çırpınan
Verlaine'nin tüm yerleşik değerlerini alt üst ediyor. Aile, din… gibi
kavramlara olan bağışıklık sistemini çürütüyor. Köklerinden kopan ozan, bu
gencin peşine takılıp Paris'e gidiyor. Prangalarından kurtulan Verlaine,
kurtarıcısının yanında aslında içten içe pişmanlık yaşıyor. Bu yakınlık zamanla
cinsel yakınlığı da beraberinde getiriyor. Güçsüzlüğü, yaşça büyük olmasına
karşın onu delikanlının metresi yapıyor.
1872 yılında karısı ve çocuğundan tam anlamıyla kopuyor ve genç
delikanlıyla birlikte İngiltere ve Belçika’ya doğru yola çıkıyor. Sürgündeki
hayatında babasından kalan parayı genç sevgilisiyle tüketiyor. Karısına ve sıcak yuvasına dönmek için genç
dostundan habersiz, annesi ile buluşmak üzere Brüksel’e gidiyor. Karısı
serüvenci kocasını af etmiyor. Bir kez daha yalnızlığın batağına düşen şair,
genç dostuna sığınıyor ve onu Brüksel' e davet ediyor. Rimbaud geliyor ve ondan
para istiyor. Sinirleri hepten bozulan Verlaine cebindeki Revolvere sarılarak
genç dostuna iki el ateş ediyor. Hafif yaralanan Rimbaud'dan özür dilemek için
arkasından koşuyor. Verlaine’nin, kendisine yeniden ateş açacağını düşünen
Rimbaud çevresinden yardım istiyor.
Rimbaud’nun yardımına koşanlar Verlaine’i Brüksel yasalarına göre adam
yaralamaktan yargılıyor. Yargılama sonucunda içeri giriyor ozan. Valon kenti olan Mons'ta 1873–1875 yılları
arasında cezasını çekiyor.
Kendi değerleriyle yabancılaşan ve yüreği
pişmanlıklarla yanıp tutuşan şaire görüştüğü rahip iyi geliyor. Çıkardığı her
günah onu ruhsal olarak özgürleştiriyor. İçki içmemesi bulanıklaşmış beyninin,
zindeliğini yeniden kazanmasını sağlıyor. Hayatındaki tüm boşlukları Tanrı
sevgisiyle dolduruyor. Hapishanede
mistik şiirler yazarak şairliğinin zirvesine tırmanıyor. Ruhunu arındıran şair, 16 Ocak 1875 yılında salıverildiğinde,
hapishanenin kapısında annesinin dışında bekleyeni olmuyor.
Hapisteyken
kendisinden boşanan karısının boşluğu bu dev şairi derinden etkiliyor.
Sığınacak tek liman olan genç sevgilisine yeniden dönüyor. İki dev şair
Stuttgart’ta buluşuyor. Verlaine, Rimbaud’u kendisi gibi dine çekmeye
çalışıyor. Öte yandan ateist Rimbaud,
yeni vaftiz olmuş şairi yoldan çıkarıyor; birlikte gece boyu içki içiyorlar.
Gecenin ilerleyen saatlerinde Neckar Nehri’nin kıyılarında sopalarla
birbirlerine yeniden saldırıyorlar.
Rimbaud atletik yapısıyla sarhoş Verlaine'i kanlar içinde bırakıyor ve
arkasına bakmadan gidiyor. Bu
tartışmanın akabinde ünlü şair Paris'e, oradan da dil öğretmeni olarak
Londra’ya dönüyor. Burjuva kesimi,
yuvasına dönen bu yorgun savaşçıyı içine almıyor. Verlaine'in başyapıtı olan Sagesse, Katolik dini eşyaları satan
Palmé tarafından yayımlanıyor. Bu
şaheserle ne edebiyat ne de burjuva kesimi ilgileniyor. Yaşlı ve fedakâr annesi, oğlunu kurtarmak
adına son bir girişimde bulunuyor. Oğluyla birlikte sakin ve huzurlu yaşamak
için bir çiftlik satın alıyor. Oğlu burada da rahat durmuyor, Vouziers
mahkemesi tarafından kaba güç kullandığı gerekçesiyle bir ay hapse atılıyor.
Bir ay sonra hapisten çıktığında annesi de yanında yoktur. Çileli kadın bir yıl
sonra sonsuzluğa göçüyor. Artık şiirden başka sığınacak kimsesi kalmayan
şair, tam bir ayyaş olur. Önüne gelen kadınla yatıyor; arkasında bir
dizi züppe ile elinde bastonuyla topallayarak dolaşıyor sokak sokak. Her türden kötü şiir örneklerini önüne gelene
veriyor. Bir kadeh içki için her şeyi yapıyor. En sonunda Quartier Latin’de
çoğunluğun seçimiyle "Şairlerin Prensi" seçilmesi bile kaderini
değiştirmiyor. Akademiye takdim edileceğini düşünüyor ama bu düşüncesi hayal
olmaktan öteye gitmiyor. Ozanın kişiliği ile trajik sonunu
1886 Ocak’ında Rue Descartes’da kötü şöhretli bir kadının yatağında son
nefesini veriyor. Sağlığında yanından geçerken görmezden gelen dostları,
burjuva kesimi ona karşı son görevini yapmakta kusur etmiyor. Soylu sözler,
çiçekler, çelenkler eşliğinde onu Batignolles Mezarlığı’nda toprağa veriyorlar.
Kendini anlatmanın, özür dilemenin, günah çıkarmanın tek yolu şiirleridir,
şairin. Kendisini tüm çıplaklığıyla yazdıklarıyla ortaya koyan bu dev şairin
trajik sonu yürek burkuyor. Tutunamayanlardan birisi olan ozanın hayatı
kendisine sığınacak güvenli bir liman aramakla geçiyor. Kurtulmak istediğinde
kaderi onu yalnızlığın, umarsızlığın, çirkefin batağına daha çok batırıyor,
batırıyor… yaşadıklarıyla arınan Paul Verlaine arkasında yaşadıklarına sığan
şiirleri dışında sermaye bırakmıyor. Bu dertli şair, hayatın acımasızlığıyla
yüzleşmiş, aldığı her nefesin bedelini ödemiştir. Öyle ki, hayattan elini çektiğinde hayat ona karşı
borçludur; o, hayata karşı değil. İnsanların
ayyaş olduğu için dikkate almadıkları şairi, hayat herkesten daha çok dikkate
alıyor ve onunla kozlarını paylaşmaktan sonsuz keyif duyuyor. Kendini arındıracak değin Tanrı'ya
yaklaşmış, hayatla oynadığı oyunda hep kaybetmiş olan ozanın, hayatın karşısında
başı dik alnı açıktır. Şiirleri onu kendisi yapan, her haliyle bağrına basan
kadim dostudur.
Paul Verlaine’nin Şiir Sanatı
Şair
Verlaine’nin sanatçı kişiliğinin başlıca özelliğidir etkilendiği şairler
üzerine yazılar yazması. En çok etkilendiği şairleri anmak gerekirse: Victor
Hugo, Leconte de Lisle, Gauter, Banville ve Glatigny. Baudelaire ve Shakespeare’den de ne kadar
etkilendiğini anlatmaya gerek var mı?
Baudelaire üstüne yazdığı incelemeleri, çağının sanat çevresi içinde
Baudelaire üzerine tek söz sahibi olmasını sağlıyor.
Verlaine’in
tıpkı Doğulu ozanlar gibi geceleri doğa ve ruhu arasında gizemli yolculuklar
yapmayı çok seviyor. Şiirlerinde sık sık kullandığı "anı, düş, tatlılık” sözcükleri düşler
evrenini, “solgun, ölü, sıkıntı” sözcükleri ise bu evreni çevreleyen hüzünlü
düşünce atmosferini kurar. Onun şiirlerine hüzün ve karamsarlık hâkimdir.
Önceleri Romantiklerin sanat anlayışına uyum sağlayan şair, “Güvercinsi”,
“Toprakta”, “Sevi”, “İçli Görüşme” şiirlerinde karamsarlığa sığınıyor. Evliliği
döneminde yazdığı Tatlı Şarkı adlı
şiir kitabında V. Hugo’nun izleri açıkça görüldüğü için Hugo övgü dolu bir yazı
yazıyor şair hakkında. Evliliği ve
düzenli yaşantısının onda yarattığı güçsüzlüğün ve esinden yoksunluğunun doğal
sonucu olarak önceki şiirlerindeki başarıyı yakalayamıyor. 1972 yılında şiirde yenilik çabaları ile
atılım yapıyor. A.Rimbaud ile ilişkilerinin başlaması onun şiirdeki altın
yıllarının da başlangıcı oluyor.
Şiirdeki yenilik çabalarının meyvelerini 1872–73 yıllarında Sözsüz Şarkılar’da (Romances sansparoles)
yayımlıyor. Bu yıllar onun Rimbaud ile ilişkilerinin başladığı
yıllardır. Eserde yer alan şiirleri, şairi şiirin doruklarında gezintiye
çıkarıyor. Değiştirilmiş mısralar, değiştirilmiş duygular, değiştirilmiş ezgiler
ve romanslarla yeni şiir anlayışının belirleyicisi oluyor bu sayede.
Şairin, Mons Cezaevi’nde yazdığı
öykülerden, daha sonra –Crimen Amoris- şiiri dünyaya geliyor. Baudelaire’in
etkisinin açıkça görüldüğü bu şiirinde şair özellikle A.Rimbaud’u anlatıyor.
Onu meleklerin en güzeline benzetiyor.
1880’de yedi yıl emek verdiği şiirlerini Usluluk (Sagesse)
kitabında yayımlıyor. Bu kitabın bir kısmını cezaevindeyken, diğer kısmını da
Stickney’de bir diğer kısmını ise, Arras yolculuklarında yazdığı şiirlerin altındaki
tarihlerden anlaşılıyor. Şairin kitabındaki "Her gün, geçen günlerin şavkı
vurmada ruhum" ve "Gururun Sesi" adlı şiirlerinde özellikle
A.Rimbaud’dan ve Baudelaire’den esinlendiği anlaşılıyor. Kitapta yer alan
şiirlerin içinde karısı Matilde, oğlu Georges ile Rimbaud’a yazdığı şiirler
dikkat çekiyor.1882’de İngiltere’den Paris’e dönen şair, Şiir Sanatı’nı Paris Modern’de yayımlıyor.
Bu yazı birçok tartışmalara neden oluyor o dönemde.
Verlaine, sembolist Mallarme’nin aksine
şiirde biçime ve ustalık gerektirecek şiirsel inceliğe düşkündür.1890 Mayıs
ayında şiir sanatı üzerindeki, sanat anlayışını şu tümcelerde ifade ediyor:
“Sanat sanat içindir çocuklarım.”
1890’da, Zuhal Şiirleri’nin yeni baskısına yazdığı önsözde ölçü uyak ve şiir
dili anlayışını şöyle betimliyor: "Salt tek bir ölçüye bağlanıp kalsaydım
haksızlık etmiş olurdum. Dizeyi yeterince kırdığımı, elimden geldiğince
durakların yerini değiştirdiğimi, dizeyi özgürleştirdiğimi sanırım. Uyağa
gelince, hizmetine girdim onun, ama biçime ve yarım uyaklara kendimi tutsak
etmeden. Bir Zamanlar’da yer alan
şiirlere gelince, tatlı şarkılardır onlar. Söylediklerim yalın. Yalınlık bence
ozanın en önemli niteliklerinden biri. Ozan başkalarında bulunmayan bir
yalınlık yaratabilirse bununla övünmeli. Yeni bir şiir düzeni kuruncaya dek
yalınlık üzerinde direneceğim. Aynı şeyi başkaları da isterse deneyebilir.
Başarabilirlerse alkışlarım onları”.(s.68 P. Verlaine Yaşamı Sanatı Ve
Şiirleri)
Şiirde uyakların ve ölçülerin yerini
değiştirerek dizelere özgürlük kazandırıyor. Şiirlerinde erkek uyaklarının yanı
sıra dişi uyakları da kullanıyor. Seslere karşı oldukça duyarlı bir kulağı
olduğu için üçlü uyakları deniyor. Bununla da yetinmiyor, uyaksız şiirler de
yazıyor. Şiirinde cinaslara başvuruyor. Hece ölçüsüyle yazdığı yedi ve dokuz
heceli şiirlerini okuyanların olağanüstü ses uyumundan dolayı, şiirleri sekiz
heceli sanması şiirdeki yetkinliğinin basit ipuçlarıdır aslında.
"Verlaine şiirlerinde sözcüklerin bile uslularını, yumuşaklarını
seçti: beşik sallamak, nazlanmak, sıcak, ılık,
yumuşak, solgun, ince, şarkı, su... ozanın sözcükleri Baudelaire'inkiler
gibi derin düşüncelere götürmez, ürperti yaratmaz, Rimbaud’nun sözcükleri gibi
okuru bilinçaltının uçurumlarında dolaştırmaz. Ilık, tatlı bir rüzgâr gibi saçlarımızı
okşar, çocuk alnımızdan
öper...(s.79.Paul Verlaine Yaşamı Sanatı Ve Şiirleri)
Sadece Fransız şiirinin kurucusu değil;
aynı zamanda uluslararası şiirin kurtarıcısı olan Verlaine, şiirde etkilendiği
şairler olmasına karşın kendi özgün şiir çizgisini yaratıyor ve şiire pelesenk
olmuş kuralları kural tanımazlığıyla bertaraf ediyor. Kanımca ozanı gerek
şiirde, gerekse hayatta büyüten ve onu farklılaştıran, yaşadığı hayattır.
Düşünüyorum da beni şaire iten, şiirlerindeki ustalığının yanında katıksız
yalnızlığı ile derin acılarıdır. Ayrıcalıklı bir insandan sıradan insana terfi
etmek... Hayatı boyunca sevmek ve sevilmek uğruna bedeller ödemek... Aklanmak
ve kabul görme arzusuna bu denli yürekten bağlanmak... Bilinç düzeyi bu kadar
yüksek bir insanken bu denli aşağılanmak… Kara toprağın dışında yüreğindeki
yoksunluğa kimsenin dokunmaması… Hayat kadınlarının sevgisine sığınan Verlaine,
bence yaşadıklarıyla hayatın hakkını vererek ayrılmıştır hayata yük olan
insanlardan. Ne zordur insanın yaşarken sevdiklerine dokunamaması ve incittiği
sevdikleri tarafından af edilememesi... Bu yüzen Mons Cezaevi’nde yazdığı
şiirlerine dair şu haklı tespitte bulunuyor şair:"Bu şiirleri anlayabilmek
için benim on yıldır çektiğim acıları çekmek gerek, bu acıyı duymak gerek.
" (s.64.P.Verlaine, Yaşamı Sanatı ve Şiirleri)
Evet, derin ve soylu acılar çekerek,
yaşadıklarıyla aklanan ve şiire/ şiirlerine sığınan Paul Verlaine'nin önce
insan sonra şair yanını daha yakından tanımak isteyenlerin bu iki eseri
karşılaştırmalı olarak okumalarını öneriyorum bir okuyucu olarak.
bedriyekorkankorkmaz@gmail.com
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder