BİR TASHİHÇİNİN GÜNLÜĞÜ
Bedriye KORKANKORKMAZ
Odamın penceresinden dışarıyı seyrediyorum. Mevsimin ilkbahar,
yaz, sonbahar kış olması beni ilgilendirmiyor. Bir tashihçinin saçlarını
mevsimler okşamıyor.
Her mevsimin kendine özgü
bir güzelliği vardır. Kışın aksakallı, ağır başlı oturaklı bilge halinin
yanında, ilkbaharın toprakla el ele veren coşkusu. Kırmızı ve sarı
yapraklarıyla sonbaharın o kendine özgü olgunluğu, ne istediğini bilen sonbahar
romantizmi. Sıcağın abartıldığı yaz mevsimine ne demeli… Mevsimler, yaşamın bir
kontrastlar dizgesi olduğunu anımsatıyor özgür insanlara.
Yaşamın her alanında saati geldiğinde çalan paydos zili vardır.
Paydos zili sadece bir tashihçi için çalmaz.
Sözcükler; kâğıtları, bir yana bırakıp azıcık nefes almak
istediğimde vicdan azabı olarak içimi kaplar ve beni için için kemirir. Yargıç
masasına benzetiyorum çoğu zaman çalışma masamı.
Tekrar masama otururum. Kelimeler gözlerimin önünde dans
eder. Gecenin ilerleyen saatinde
kelimeler, katarakt olmuş gözlerimin görüş alanını kapatmıştır. Gözlerim
kelimeleri birer leke olarak görür. Sabaha karşı tüm kelimeler anlamlarını
yitirir. Kelimeler ameliyat masasında boylu boyunca uzanmış, sadece ve sadece
"düzeltilmesi" gereken şeylerdir benim için çoğu kez. Ben kelimelerin
estetik cerrahıyım. Yaptığım işe kendimi
öylesine adarım ki kapı ya da telefon zilinin çalmasından, benden herhangi bir şey talep edilmesinden
ödüm kopar.
Evde oturmaktan
sokakta tek başına yürümeyi ve konuşmayı unuttum. Ben sadece yazarak
düşüncelerimi ifade edebilirim. İçimde kelimelerin gün yüzü görmemiş, insan eli
değmemiş hazinelerini taşıyorum. Ben kelimelerin annesiyim. Daha doğrusu
kelimelerin taşıyıcı annesiyim. Cefa çeker, kendimi kelimeleri anlamaya,
onların hayatlarını taşımaya ve kendi hayatımla birleştirip soluğumda
hissetmeye adarım. Yalansız, riyasız…
Telefonda " bir
saat bir yerlerde çay içelim" diyen birine düşman kesilmemi insanların
anlamasını beklemiyorum. Hayat dışarıda akıyor, evimde ise nesneler gibi yerli
yerinde duruyor. Aynaya bakmayalı aylar oldu. Bir insanın medeniyet içinde
nasıl yabani biri olacağı konusunda konferans verebilirim. Ses ve sesler
zamanla sıra dışı bir olgu gibi bir geliyor bana.
Ben cezamı
evimde çekiyorum. Beni ev hapsine mahkûm eden, bana bu cezayı reva gören
yayıncımdır. Bir dostla konuşmak için ne zaman elim telefon ahizesine uzansa
yayıncımın elinde kırbacıyla kapıda ya da yanı başımda belireceğini
düşünüyorum. Akla hayale sığmayacak senaryolar yazarım. Hatta hatta komplo
teorileri yazarı olup çıkarım bir anda. Düşünce hızıyla cilt cilt kitaplar
karalarım usumda. Yayıncı beni izlemesi için apartmanın karşısında simit satan
adamı tutmuştur. Adam beni yirmi dört saat gözetliyor ve yayıncıya bilgi
veriyordur. Yayıncı da teslim etmem gereken günden bir gün sonra kitabı
götürdüğümde bana asla emeğimin karşılığı olmayan parayı vermekten vazgeçtiğini
söyleyip beni kapı dışarı ediyor. Kan, ter içinde olduğum yere yığılıveriyorum.
Bu duygularla çalışma masamdan kalkmamak için kendimi masaya bu düşüncelerle
zincirle bağlıyorum çoğu kez.
Bir tashihçiye hiçbir bakkal veresiye defteri açmaz. İşsizdir
tashihçi. Yayıncı peşin çalıştırdığı tashihçiye veresiye öder ücretini. Evi
sıcak mıdır? Ev kirasını ödeme zamanı gelmiş midir? Dolapta yiyecek bir şeyler
var mıdır? Sigara alacak parası var mıdır cebinde? Düşünmez hiçbir yayınevi
çalıştırdıkları tashihçileri.
Acil işler için dışarı
çıkarım. Karşılaştığım insanların ağzından çıkan sözcükler tıpkı kâğıdın
üzerinde düzeltilmeyi bekleyen kelimeler gibi gelir bana. İnsanların yüzlerini
değil, kelimelerin yüzünü okşamayı biliyorum ben. Bir ay sonra bir çocuğum
olacak. Çocuğumun yüzünde kelimeleri görmekten ölesiye korkuyorum. Ya da
çocuğumun yüzünü diğer anneler gibi okşayabilir miyim, bilmiyorum.
Yaşamımı düzeltmekten
aciz olan ben sokakta yürürken gözüme çarpan tabelalardaki yazıları
düzeltiyorum kendi kendime. Mesleğim yüzünden bir kelimenin yanlış yazılmasına
tahammül edemem. Mutsuz olurum. Kelimelerin acı çektiğini duyumsuyor, tüm
kelimelerden sorumlu tutuyorum kendimi.
Ben güneşe çıkmayalı
yıllar oldu. Bir masaya zincirlenmiş insanın içinde kendi kelimeleri ölmüştür.
Her gün kendi kelimelerime mezar kazmak için oturuyorum o masaya. Alacaklılar
kapıya dayanmıştır. Yiyecek bir lokma ekmeğin kursağımdan geçtiğine
seviniyorum. Bir yandan parasızlıktan sigarayı bırakacağıma dair kendime söz
verirken diğer yandan izmarit toplama saatini iple çekiyorum.
Benim işim başkalarının yazdıklarını düzeltmekle bitmiyor. Okuyucuyu da düşünmek zorundayım. Para verip
aldığı eseri okuduğunda değsin istiyorum.
Yazarın yarım bıraktığı tümceleri eserin bütünlüğüne sadık kalmak
şartıyla tamamlıyorum. Elimden geçen bazı eserlere para verip alan
okuyuculardan özür dilemek geçiyor içimden. Geceleri düşümde okuyucuların benden
hesap sorduğunu görüyorum. Kâbuslarım bitip tükenmek bilmiyor. Yazarın değil, benimdir tüm suç. Öyle. Ben
para karşılığında okunmaya değmeyecek bir eseri düzelttiğim için suça ortak
olduğumu düşünüyorum. Para için her
eseri düzelten bir insan gibi algılarım çoğu kez kendimi. Kişiliğim
yaralanıyor. Bir an pencereden sokaktan geçen insanlara “Şu, şu eserleri
okumayın! Okumaya değecek eserlere zamanınızı ve paranızı… için harcayın” deyip
vicdanımı rahatlatmak geçiyor. Öyle ki ne zaman bir yayıncının önünden geçsem
kitapların boğazıma yapıştıklarını hissediyorum.
Kitapların önünden geçen okuyucuları seyrederim yayınevinin
vitrininden. Eli kitaba uzanan her eli vicdanımın üzerinde hissediyorum. Bir
tashihçinin çocuklarıdır kitaplar. Tashihi bittiği için sevindiğimde bile
kendimi o esere karşı suçlu hissederim. Yüzüm kızarır, kelimeler genzime
yapışır nefes almakta zorlanırım.
İnsanlar kendimi sadece kitapların yanında güvende hissetmemi
algılamakta zorlanıyorlar. İnsanları yaşadıklarının birbirine yakınlaştırdığı,
yaşamadıklarının da uzaklaştırdığına inanıyorum. Düzelttiğim her eser benim sırlarımı,
acılarımı, isteklerimi biliyor. Aile
içinde yaşadıklarımın tanığıdır kitaplar. Hiçbir dost evin içinde olup bitenden
kelimeler değin haberdar değildir. Tashihçinin yaşam tanığıdır kelimeler. Her
halini görür, tüm çıplaklığıyla acına, yalnızlığına, başarısızlığına,
çaresizliğine, korkularına, yalanlarına şahitlik ederler, seni yargılamadan,
aşağılamadan, kendini savunmanı beklemeden. Kitaplar sadece bir tashihçinin
değil, her okurun sadık dostlarıdır. Bu yüzden bazı kitaplarımı değerini
bilmeyen insanlara okumak için bile olsa vermem/ veremem. Kitapların
güvenliğinden de kendimi sorumlu tutarım. Karnımda büyüyen çocuğum ile masamda
düzeltilmeyi bekleyen esere verdiğim emek değişmiyor. Birini karnımda, diğerini
beynimde taşıyorum. Zamanla garip bir ilişki gelişir kitaplarla aramda. Evi
kitaplarım için temizlerim. Evimi evleri olarak algılasınlar isterim. İsterim
ki evimden ayrılan her eser beni onları özlediğim gibi özlesin. Bazen telefonla
açar merak ettiğim eserlerin satılıp satılmadığını yayıncıdan öğrenirim.
Satılan her eser yuvasına uçan bir kuştur benim için. Okuyucu eline aldığı bir
kitabın matbaa kokusunu ciğerine çeksin, sayfalarında kaybolsun isterim. Buna
rağmen tashihini yaptığım iyi eserlerden dolayı mesleğime mihnet duyarım.
Yaşama bakışımı değiştirmemde, kendimi geliştirmemde, başkalarının yüzüne kim
olduğunu düşünmeden içimden geçenleri söylememde, içimin kilitli kapısını
kendime açmamda yardımcı olduğu için içten içe “ şükrederim.” İyi bir tashihçi
bu mesleğe başladığı andan itibaren başka biri olma duygusundan zamanla
uzaklaşır, kendi olma duygusuna yaklaştığını hisseder. Dedim ya iyi bir
tashihçi çok çocuklu anne gibidir. Düzelttiği iyi eserleri tashihçi annenin
gurur duyduğu evladı, kötü eserler ise hayırsız evlatları gibidir. Okuyucular
ise tashihçinin emeğini anlayan ve değer veren insanlardır. Terazinin kefesinde
düşünce dünyasını doyurmak bu mesleğe gönül vermiş insanların hayalidir.
Bir insan ömrünü kendisini tanımaya adıyor. Yaptıklarının/
yapacaklarının analizini yapıyor. Tüm bu özverili çalışma bir amaca hizmet
ediyor: “ kendini tanımak. Ben ise iç içe yaşamış insanların birbirlerinin
gerçeklerinden bu denli habersiz olduğu günümüzde tashihini yaptığım
eserlerdeki karakterlerin “ onları anladığımı, onların yaşamlarına tanıklık
ettiğimi, en önemlisi yalnız olmadıklarını onlara duyumsattığımı hissederim.
Geceleri tashihini yaptığım roman karakterleriyle rüyamda konuşurum. O sabah
uyandığımda kendi kendime şöyle düşünürüm: İşte insanın kendini birisine
anlatmasına gerek kalmadan, o insanın senin ruh halini tüm çıplaklığıyla
hissetmesi nasıl bir duygu? İşte diyorum kendi kendime: derinlemesine anlama ve
hissetme böyle bir şey olmalı. Bu yüzden ben, canlı dostlarımın olduğu kadar
cansız dostlarımın da eseriyim diye düşünürüm. Mesleklerin insanların
kişiliğini biçimlendirme misyonunun olduğunu düşünüyorum.
Bu düşüncelerimin
yanı sıra zaman zaman da düşüncelerimin benden her gün hızla uzaklaştığını
hissettiğim anlarda kara kara düşünüyorum ve kendime yüzüm kızararak şu soruyu
soruyorum: böyle mi geçecek hayat? Ya da
yaşamak bu mu?
21 Nisan 2008-Mersin
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder