26 Ağustos 2016 Cuma

RUHUN VE DUYGUNUN ÇIPLAK DOLAŞAN GEZGİNİ: DOSTOYEVSKİ


 
 
 
 
 
 
 
 
 
RUHUN VE DUYGUNUN ÇIPLAK DOLAŞAN GEZGİNİ: DOSTOYEVSKİ

Bedriye KORKANKORKMAZ

 

            Ne zaman, bir dosta ihtiyaç hissetsem, insansızlığın o derin sızısı  beynimi ve  yüreğimi kemirse,  Dostoyevski  ile 

Gide  gelir aklıma.  André Gide: "İbsen' le Nietzsche' nin yanı sıra adı geçmesi gereken Tolstoy değil, odur asıl; onlar kadar

büyüktür, üçünün  de en önemlisidir belki  der."( s.5)
 Gide’in,  Dostoyevski’nin sanat dehasını  Tolstoy’dan, İbsen’den  ve  Nietzsche'den niçin daha büyük bulduğu üzerinde nicedir düşünüyorum. Kafamdaki düşünce erleri beynimin içinde cirit atıyor. Ne yapmam gerektiğini bilmiyorum.  Gide’in  masamda açık duran eserin  satırları arasından çıktığını  ve çalışma masamın karşısındaki sandalyeye oturup beni izlediğini çok sonradan  fark ediyorum.  Sevincimden  “ hoş geldin” diyemiyorum ona. Uzun bir süre  yüzüme yansıyan duygu ve düşünce karmaşasının haritasını seyrediyor. “Rahat ol !” diyor. Onun babacan yaklaşımı benim güvensizliğime, ille de korkularıma  iyi geliyor. Kendimi toparlıyorum. Ona : “sizin için bir kitap okumak yazarıyla on beş gün ortadan  kaybolmaktır. Tam bir aydır elimde “Dostoyevski” eseriniz var. Tam bir aydır, sizinle birlikte  bu odadayım. Bir yandan siz, diğer yandan Dostoyevski. İkinizin dehasının üstesinden gelememenin sıkıntısını yaşıyorum ” diyorum.  Gülüyor. “Bizi olduğumuz gibi göremez misin?” “ Karma karışıklığımızla… demek istiyorum. Söyle bana: Eserlerimle neden bu kadar yakından ilgileniyorsun?” Gülerek ona içimden geçenleri söylüyorum. “Siz, yıllardır  hangi nedenlerden ötürü Dostoyevski’nin peşine  düşüp onun kişiliği ve eserleri üzerine söylevler  verme ihtiyacı hissettiyseniz,  ben de aynı nedenlerden dolayı sizin  ve Dostoyevski’nin peşine düşüyorum. Sistemde tutunamayan iki insan olduğunuzu düşünüyorum.  Tutunamayanlardan oluşunuz beni etkiliyor.” Sözümü bitirmeme fırsat vermeden gözlerimin içine bakarak bana: “Kendin gibi mi?” diyor ve devam ediyor konuşmasına : “Şaşkın bakışlarınla yüzümü okşama. İnsan, aradığının peşinden gidiyor. Bu yüzden  mi Stefan Zweig’in, Nietzsche’nin de peşini bırakmıyorsun. Sana göre, aldığı önemli ödüller mi; yoksa eserlerinin verdiği mesajın yaşamdaki gerçek  karşılığı mı bir yazarı daha büyük yapıyor? Sözlerimin  arkasında yatan gerçeklerle yüzleşmek istiyorsan, benim sana sorduğum sorunun izini sür. Ne bize benze ne de benzemeyi düşündüğün insana. Yaşa. Yaşadıklarının çizdiği tuvalden bak portrene. Tuvalde gördüğün  resmin, asıl  resmindir. Şimdi,  Dostoyevski’nin yaşadıklarının çizdiği porteye bakmak istiyorsan yargılamadan onu anla ve ona soru sorma. Sözlerini kesmeden dinle. Ağladığında ağla, sevindiğinde sevin. Onun hayatı ve insanı sevme biçimini sev. Acılı yüreğindeki sevgini, özverini, şefkatini ona karşılıksız ver.Hisset ve hissettiklerini bize hissettir.  İkimizin de ödülü emek ve sevgidir. Ben,  gidiyorum.  Seni, kendinle baş başa bırakıyorum”  dedi ve gitti. Masamdaki mumu yaktım. Mum ışığı altında evrensel yazının yüz akı olan iki dehanın gerçeğiyle yüzleşiyorum.

       Fransız M.de Vogué, ülkesinde Dostoyevski'nin eserlerinden ilk söz eden yazardır. Bu bağlamda  büyük bir görev üstlenmiştir.  M.de Vogué: "Karamazov  Kardeşler” üzerinde fazla duracak değilim. Herkes bilir ki bu bitmez tükenmez  bir hikâyeyi sonuna kadar  okumak babayiğitliğini pek az Rus  göstermiştir. Benim  görevim  orada  tanınmış, burada ise hemen hemen  hiç tanınmamış  bir yazar  üzerine  dikkati çekmekten, eserlerinde  yeteneğinin çeşitli yönlerini en iyi  gösteren  üç bölümü(?) belirtmekten  ibaret  olmak gerekir -ki bunlar “İnsancıklar”,”Ölü Bir Evden Hatıralar”,”Suç ve Ceza”'dır"(s.6) der.
M. De Vogué’ya, yazarın eserlerine dair yaptığı  yanlı saptamasından dolayı kızamıyorum.  Onun  Dostoyevski gerçeğini  algılamakta zorlanmasını da  doğal karşılıyorum.  Dostoyevski,  ne salon edebiyatının  ne de salon aydınlarının bir çırpıda derinliğini kavrayacakları yazarlardan  değildir.  O,  hayatı boyunca salon edebiyatı ile salon aydınlarından şeytandan kaçtığı gibi kaçmıştır. Salon aydınlarının riyakârlıklarını yüzlerine bir tokat gibi vuruyor romanlarında. O türden aydınların uykularını kaçırıyor rüyalarına girdikçe.  Dönemin eleştirmenleri  onun eserlerine dair bir ezgi gibi kulağa hoş gelen değerlendirmelerde bulunmadıkları için, okuyucunun onun eserlerini okuma cesaretini kırdıkları bir gerçek.  Ne ki  bu türden haksızlıklar onun ödülüdür. Salon edebiyatının soylu(!) eleştirmenlerinin ellerinde onun eserlerinin çevirilerinin yapılmasını,  yayımlanmasını ve dağıtımının yapılmasını  geciktirmekten başka başarıları  kalmamıştır. Elde ettikleri bu zavallı başarının onlara neler hissettirdiğini bilmiyorum.  Onlar, hiç kimsenin yaratıcısı olmadığı güzelliklerin yok edicisi de olamayacağı gerçeğinden bihaber oldukları için bu denli zavallıdırlar. İşte yirmi birinci yüzyılda Dostoyevski gerçeği tüm çıplaklığıyla önümüzde duruyor. Eserlerinin satılmadığı  ülke yok. Ülkemizde en çok okunan  yazarların başında geliyor. Romanlarında,sisteme uyum sağlayan insanlar ile sistem dışı kalan insanlar bir aynanın iki yüzü gibi  bize bakıyor. Onlar bize baktıkça biz de farkında olmadan yüreğimizdeki aynadan duygularımızın fotoğrafını görüyoruz. İyiliğin, kötülüğün, güzelliğin, çirkinliğin, riyakârlığın, dürüstlüğün... yaratıcısının bizler olduğu gerçeğinin karşısında ister istemez afallıyoruz. Davranışlarımız önce ailelerimizin sonra da içinde yaşadığımız toplumun bize mirasıdır. Dünyayı yaşanılır ya da yaşanılmaz hale getiren bizleriz. Dostlarımızı bir pula satan, arkadan vuran, aşka, dostluğa arkadaşlığa ihanet eden de bizleriz. 

          Gide,  yazarın  mektuplarından yola çıkarak onun kişiliğini  tanıtıyor bize. Sahnede Gide ile Dostoyevski var. Mektupları yazan  sade vatandaş Dostoyevski'dir. Romanları  yazan  ise yazar Dostoyevski'dir. Yazar ve vatandaş Dostoyevski'yi bilinçli olarak karşı karşıya getiriyor Gide. Bu yöntemle  eserinde onun  hayatının günlüğünü yazıyor. Her sayfayı defalarca kaleme almaktan bir an olsun yüksünmeyen, yüreğini, beynini kanata kanata sabahlara kadar oturduğu masanın başından kalkmayan yazarın, mektuplarındaki özensizliği Gide’i de şaşırtıyor. Dostoyevski, kolayın değil zorun; anlaşılmanın değil anlaşılmazlığın; düzenin değil karmaşıklığın yazarıdır. Eserlerinde  aşağılamanın değişen boyutlarına paralel olarak mutlu ya da mutsuz olan insanların yakını yapıyor bizi.  Nietzsche, yükseklerden aşağıya bakıyor. Kendisini  aşağı gördüğü insanlarla eşitlemediği gibi, üstün insanla da eşitlemiyor. Kendisini  sadece ve sadece  doğa tanrısıyla  eşitliyor. Dostoyevski  ise kendisini  hırsızla, katille, ezilenlerle, yoksullarla, haydutlarla…eşitliyor.  Onun gençlik arkadaşı Riesenkampf:" Dostoyevski öyle bir adamdır ki onun yanında ömür  süren herkes  çok rahat eder ama kendisi ömür boyunca züğürt kalacaktır" diyor (s.12). Hayatı boyunca verdiği sözü tutan, kötü bir eser vermektense ölmeyi tercih eden yazarın  düsturu, ısmarlama eser yazmamaktır. Ismarlama yazı,  hem sanatı  hem de sanatçıyı öldürüyor. Bir kez bile para için ya da verdiği söz için, salt öyle olsun diye eser yazmıyor. Eserin tasarımı  kafasında bitiyor ve o eseri yazma arzusu onu masaya oturttuktan sonra eseri yayımlamak isteyen yayıncılarla bağlantı kuruyor ve  yazılmamış eserini satıyor. Hayatında tek bir eserini  Tolstoy, Turgenyev... gibi acele etmeden yazmak istiyor ama bu, istekten öteye gitmiyor. Kumar borçları ile evin giderlerini karşılamak üzere aldığı parayı eseri yazmadan harcıyor.  Yayınevinin kendisine verdiği süre içinde eseri tamamlamak için acele ediyor, ediyor, ediyor… Bir edebiyatçı olarak ilkelerine ne kadar bağlı olduğunu şu sözlerinden anlıyoruz: " Edebiyatçı olarak  bütün meslek hayatım boyunca verdiğim  sözü her zaman tuttum,  bir kez dahi  sözümde durmamış değilim." 

        Onun  sermeyesi acılar çeke çeke yaşamaktır. Hayatı boyunca ne borçlarını  ödeyecek parası, ne borç para isteyecek yakın akrabası ne de dostu… oluyor.  Onun hayatının temelini acelelik, yokluk, yoksunluk, alçak gönüllülük, umutsuzluk, direniş, düşüncelerini sonuna kadar savunma,  ölçüsüz eli açıklık, içgüdüsel zenginlik... oluşturuyor.

İnsanı insandan ayıran yegâne gerçek kişiliğidir. Öyle ise eserlerindeki kahramanlarının da  kendisi gibi kendilerine özgü kişilikleri olmalı.  O, kişiliği gibi kahramanların  kişiliğini de yaşadıklarının külünden  yaratıyor. İyi bir sanat eserinin ulaşabileceği en üst seviyenin sadelik olduğunu biliyor.  Eserlerinde çıplak sadeliğe  ulaşmak için çırpınıyor. İlhamın ışığı etrafında  aylarca hatta yıllarca pervane  gibi dönüyor. Yazdıklarını önce yırtıyor. Yaza yırta yaza yırta yırtamayacağı bir eser yaratıyor. "Suç ve Ceza" eserini nasıl yazdığını ondan dinleyelim: " Roman Suç ve Ceza. Uzun; altı bölümlük. Kasım sonunda büyük parçasını yazmış, hazırlamıştım. Hepsini ateşte yaktım! Şimdi söyleyebilirim, yazdıklarım hoşuma gitmiyordu. Yeni bir biçim, yeni bir plân çekiyordu beni. Yeniden başladım. Geceli gündüzlü çalışıyorum ama gene de yavaş işliyor iş". (s.15) 
Yazar olarak kendisini koyduğu yeri öldüğü yıl Bayan N' ye yazdığı mektupta şöyle ifade ediyor: " Yazar olarak birçok kusurlarım olduğunu biliyorum, kendimden  en başta ben hoşnut değilim çünkü. İnanın ki kendimi şöyle bir yokladığım zamanlar istediğimin yirmide birini dahi tam anlamıyla anlatmadığımı, sık sık görüyorum. Beni kurtaran, hep beslemekte  olduğum şu umut:  Günün birinde  Tanrı bana  öyle bir  güç ve ilham  ihsan edecek ki,  düşündüklerimi  daha  tam olarak anlatacağım; yani; kısacası, gönlümde ve hayalimde  sakladığım ne varsa  anlatabileceğim" ( s.17).  Yazmanın dışındaki yaşamayı ise  " Öyle iğrenç bir şey ki, katlanabilmek için tek çare,  ondan kaçmaktır" diye özetliyor. Bu kaçış yaşamdan değil…  Bana kalırsa sadece ve sadece kişiliği ile yaşama yük olduklarına inandığı insanlardan kaçıyor. Sorumluluk duygusu gelişen yazar, eşine özellikle de çocuklarına karşı sevgi doludur. Yazarak yaşamayı sevdiği kadar seviyor  onları. Hapisten çıktığında " hiç değilse yaşadım. Acı çektim ama yaşadım  yine de" diyor.  İnsanlığa dair hiçbir şey yabancı değildir ona. Acının derinliğinde kulaç atanlar  yeryüzünün göstermelik mutluluklarına katlanamıyor onun gibi.  Hakikatin müridi  olan Dostoyevski bu gerçeğin kendisidir. Bu yüzden yeryüzünün akılcı dünyasına ayak uydurmak istemiyor.
Bir yandan yoksullukla diğer yandan  da hastalığıyla mücadele ediyor. Hastalığına rağmen geceli gündüzlü çalışıyor. Geçirdiği her sara krizi nedeniyle kafasını haftalarca toparlayamıyor.  O da tıpkı ünlü düşünür Nietzsche gibi o ölümsüz eserleri böyle bir delilik sınırında yazıyor.

       Hayatın dişine göre yetiştirdiği  savaşçıdır o. Bu yüzden şansızlık hayatı boyunca peşini bırakmıyor onun. Talihsizliği çocukları gibi basıyor bağrına. Sırf birtakım  kişilerle arkadaşlık ettiği için yakalanıyor.  İdam edilmek üzere gözleri bağlanıyor ve son dileğini söylemesi isteniyor ondan. Son anda Çar canlarını bağışlıyor. Cömert Çar (!)  onu Sibirya’ya sürgüne gönderiyor. Dört yılı Sibirya'da altı yılı da Semipalatinsk' teki orduda geçiyor. Ayağında en az beş kilo ağırlığındaki prangalarla Sibirya’ya insanlık dışı şartlarda götürüyorlar onu.  İnsanın tüm çıkmazına orada yakın oluyor. Onun kaleminden Sibirya’ da kaldığı koşullara tanıklık edelim hep birlikte: “Bu dört yılı dört duvar arasında geçirdim, çalışmaya  gitmek için dışarı çıktım ancak.(…)  Bir seferinde tam dört saat  ek görev yaptırdılar: Termometrenin  cıvası donmuştu.  40 dereceden fazla soğuk vardı. Bir ayağım dondu. (…) Dam akıyordu. Duvarlar çatlaktı. Balık istifi halindeydik. Sobaya altı tane kütük atıyorduk  ama boşuna,  hiç ısıtmıyor( odada buz güç eriyordu) , çekilmez halde tütüyordu: bütün kış  böyleydi bu. (…) Oda kapısının önünde  bir kova koyarlardı, ne işe yaradığını anlarsın tabii. Kokudan burnumuzun direği  kırılıyordu bütün gece. Mahkûmlar: ‘İyi ama  mademki insanız, pislemeden olur mu?’ diyorlardı.”  (s.65–66)

    Kişiliği gereği hiçbir zorluktan kaçmayan ve her yükü sırtında taşımayı seven yazar zor durumda olduğuna inandığı için İsayef adındaki  bir mahkûmun dul karısıyla evleniyor. Salt kadının değil, kadının haylaz, sorumsuz oğlunun sorumluluğunu da üstleniyor. Bilindiği üzre kardeşi ölünce kardeşinin ailesine de o bakıyor. İlk eşi öldükten bir yıl sonra kırk dört yaşında  ikinci evliliğini dul Marya Dimitriyevna İsayeva ile  yapıyor.  Aile yükleri ile birlikte  üç basımevinin tüm işlerinin sorumluluğu da aittir ona. Sürgün olduğu süre içinde sadece kardeşi değil kimse tek satır mektup yazmıyor ona. Kişiliğini anlaşılır kılmak adına kendisine dört satır mektup yazmayan kardeşine  salıverilişinden  on gün önce yazdığı mektuptan alıntı yapmak istiyorum: (...)..." Ama her şeyden önce şunu sorayım sana: Niçin tek satır bile yazmadın bana? Hiç  sanmazdım  böyle yapacağını? Zindanımda,  yalnızlığımın içinde  belki artık hayatta  olmadığını  düşünerek  kaç kez derin  bir umutsuzluğa kapıldım,  bilemezsin: Kaç gece  çocukların hali nice olacak diye düşündüm ve onlara yardım imkânını bana  vermeyen  kadere lânet ettim... Bana  mektup yazmanı yasak  mı  ettiler yoksa? Ama yazabilirsin pekâlâ! Buradaki  bütün siyasî  hükümlüler yılda birkaç  mektup alıyorlar... Ama ben yazmayışının nedenini  anladım galiba: Her zamanki vurdumduymazlığın  bu senin..." (s.25)Kardeşine  dostu Vrangel aracılığıyla şunu yazıyor mektubunda :" Kardeşime söyle: Gözlerinden,  yanaklarından öperim, ona verdiğim  bütün üzüntüler için de önünde dize gelerek af dilerim."(s.25)  Eserlerindeki her karakter onun içindeki yaralanmış bir yanının ete kemiğe bürünmüş şeklidir. Karşılıksız sevmek ve sevince bedelin giyotinine boynunu seve seve uzatmak.  Hayatı kendisini yargılamakla geçiyor. İnsana, yani: kendine ulaşmak için insanlığın acılarını ve günahlarını  omzunda taşıyor. İnsana ve insanlığa yaklaştıkça riyakârlığın insanlığın üzerinde dolaşan en büyük felaket olduğunu algılıyor.  Tüm kötülüklerin batağıdır riyakârlık.
 Onun bu alçak gönüllü pişmanlıkları karşısındaki soylu ruhuna Batılı okuyucu da saygı duymuştur sonunda. Nasıl duymasın ki... Bu denli hoşgörü,  bu denli alçakgönüllülük ancak ve ancak evliyalarda olabilir. Bana göre o, acıların evliyası gibi dolaşmıştı insanların içinde. Onu sürgüne gönderen Çar hakkında yazdıklarını okuyalım : " Çar, çok iyi ve cömert yüreklidir." Haklıdır aslında Çar' a böylesine övgüler düzmekte. Sürgünde geçen yılları onu hepimizin sevdiği Dostoyevski yapıyor. Tanrı ile sık sık ettiği sohbetler ona ömrünün sonuna kadar onuruyla yaşama gücü ve inancı veriyor.  Kendi kaleminden S.D.Yanovski' ye  sürgün yıllarının kişiliği üzerindeki yansımalarını şöyle yazmış:" Sen, beni severdin, ilgi gösterirdin, ben ki, Sibirya' ya gitmezden önce akıl hastasıydım.( evet, bunu şimdi anlıyorum),  orada iyileştim."(s.27) 

İçinde bulunduğu durumdan yakınmayı öğrenmeden yaşama serüvenini noktalıyor. Çektiği tüm çileler için Tanrı' ya minnet duyuyor. Sabır onun damarlarında dolaşan kanı. Kendisini kader kurbanı olarak algıladığı için midir bilinmez o çile çektikçe sevinç naraları atıyor.  Bu  gururlu  Rus hiçbir partinin adamı olmuyor. Avrupa'nın gelişmişlik düzeyinin Rusya'ya ulaşmasını, Rus halkının  ise  Avrupalaşmadan yokluktan, yoksulluktan kurtulmasını savunan eski bir Avrupalı Rus'tur Dostoyevski. İdeolojisi:  Rus Birliğini gerçekleştirmek ve  gerçek Rus bilincinin tüm dünya üzerindeki  ahlaki etkilerini görmek. Bu  yöndeki tutkusunu Puşkin üzerinde yaptığı söylevde dile getiriyor. Bu gerçekten yola çıkarak Rusya'nın gelecekte insanlığın başkenti olacağını savunuyor. Bir insan düşünün başka başka ülkeleri geziyor ve gezdiği ülkelerde gördüğü hiçbir tarihi, turistik vs.vs. güzellikler karşısında  etkilenmiyor. Aksine… Memleketinden uzaklaşınca yazamıyor bir süre. Cenevre' de yazdığı “Budala”, “Vevey”'de yazdığı “Ebedi Koca” ile Dresden’de yazdığı  “Cinler” eseri sizleri şaşırtmasın. Rusya'nın üç “günlük gazetesi” ile iki dergisini her gün  okuyarak yazıyor o eserleri. O, toprağında açan çiçeklerden biri.  İnsanın ülkesine  tarafsız bir gözle bakabilmesinin olmazsa olmazı  yabancı ülkelerde bir süreliğine yaşamasıdır. Gezdiği ve gezemediği ülkelerin siyasi, tarihi ve ideolojik yönlerini derinlemesine araştırıyor. O, kültürel kalkınmanın ekonomik kalkınmayı da beraberinde getirdiğini düşünüyor. Nitelikli insanların Tanrı'sını satmayacağı gerçeğinin canlı tanıklığına soyunuyor. Gerçek bir sosyalist olan Dostoyevski bu yüzden sosyalist ülkelerin zamanla sosyalizme tutuna tutuna sosyalizmi yok edecekleri gerçeğini yıllar önceden görüyor.  Onun muhafazakârlık anlayışı değerlerini sahiplenmektir. Çar’dan yana olmasını da böyle yorumluyorum ben. Çarlık'tan yana; ama Çar'ın despotizmine karşı. Dine bakışı da öyle. Tıpkı ilericiliği savunmayan Liberal oluşu gibi. Birçok dengeyi ve dengesizlikleri tek bedende taşıyan çınar ağacıdır  Dostoyevski.  Dallarından gövdesi görülmeyen bir çınar ağacı…  Yazdıklarımdan  onun farklı farklı düşüncelerin büyüsüne kapılan, yüzünü  ne tarafa döneceğini bilmeyen bir adam olduğu anlaşılmasın. O, sadece ve sadece doğrunun, güzelin, iyi olanın yanındadır. Onun tarihi:  açık yüreklilik; geçmişi: dürüstlük; biyografisi: sevgidir. Onun karmaşık olan bir başka yanı ise katı olmayan bireyciliğidir. Onda hileli bir önyargı yoktur. Dedim ya: neye inanıyorsa açık yüreklilikle onu savunuyor. Dışarıdan nasıl anlaşıldığını düşünmeden, içinden geldiği gibi. Onun bu duygu ve düşünce karmaşasının nedeni savunduğu tüm değerleri insanlığa mal etmesinden kaynaklanıyor.  O yüzden iyi olanı alıyor, kötü olanı dışlıyor.
        Dostoyevski’nin  ölümünün akabinde aynı Fransız M. de Vogüé  onun hakkında  şu haklı saptamayı yapıyor: " Eski Çarlar için " Rus toprağını bileştiriyorlar " denirdi. Düşüncenin bu  hükümdarı da Rus toprağında  Rusların gönüllerini birleştirmişti." (s.38) İnsanı koyduğu yere Avrupa da şapka çıkarıyor ölümünün akabinde. İngiltere'de New Age'in 23 Mart'ta çıkan son sayısında İngiliz roman ve hikâyecilere dair yazılmamış övgülerle ondan, özellikle de Karamazov Kardeşler’den şöyle söz ediyorlar: " Bu eserde  tutku, en yüksek  gücüne  ulaşmaktadır. Bu kitap bize tam anlamıyla dev gibi, bir düzüne kadar çehre sunmaktadır" (s.42) Bu haklı saptama bana onun her zaman haykırarak söylediği şu sözleri anımsatıyor: “ Avrupalıları içine düştüğü yabancılaşmadan Ruslar kurtaracaktır.” Ben, onu dünya yazarlarından ayıran en önemli dehasının “samimiyet” olduğunu düşünüyorum.  Kendisinin karşısında  bile kendisine benzeyen bir başka insan olmamıştır o. Başta kendi memleketi olmak üzere tüm Avrupa ülkelerinde Tolstoy'un, Gogol'un, Puşkin'in ünü her geçen gün ortalığı kasıp kavururken onu kimse tanımıyordu.  Ona ödülünü zaman veriyor: zamansızlık.  Ona yakışan ve onu hak ettiği yere taşıyan zamansızlık…

 Herkesin öcü gibi kaçtığı gerçeklerin  dünyasıdır onun dünyası. Onun eserlerindeki büyüklük, kahramanlarının gerçekliliğinden kaynaklanıyor. Bu yüzden soyut varlıklar gibi dikilmiyorlar karşımıza. Okuyucuyla konuşuyorlar, günah çıkartıyorlar ve okuyucuya sarılarak hüngür hüngür ağlıyorlar.  “Dostoyevski'nin başarısının sırrı nedir?” sorusunun peşinden koşanları anımsıyorum birden.  Neden diyorum kendime : “insanların aklına dürüst ve içten bir insan olmakla yarışabilecek hiçbir başarının olmayacağını düşünmek  gelmiyor .” Doğruluğun, iyiliğin, sevginin, içtenliğin… gücü karşısında afallıyorlar! İnsan en çok  kendisine  benzetemediği insanla/ insanlarla  kavga ediyor. Tam da bu nedenlerden dolayı Dostoyevski'den ödleri kopuyor bu tür insanların.

    Karamazov Kardeşler' i düşünüyorum.  İvan  aydın. Tutkulu ve âşık  Dimitri. Ya Alyoşa! O: Mistik.  Üvey kardeş Smerdiyakof’ u saymıyorum.  Nasıl ki, has şiirde sözcüklerin yerini değiştirdiğinizde bir yapı olan şiir çöküyorsa; onun,  roman kahramanlarından birini öldürdüğünüzde de roman çöküyor. Anlamı kalmıyor. Okuyucunun elinden kendiliğinden yere düşüyor. İkisinin dâhiliğinin beni ürkütmediğini anladığım an, gerçekte ‘dahi’ olmanın ne anlama geldiğini anlıyorum. Kendime: “elimdeki eserin okuyucudan isteği nedir?” diye soruyorum. Öncelikle bizim, dolayısıyla da insanlığın boy aynası olduğumuzu hatırlatıyor. Ve bize bu aynadan bakarak bizim yüreğimizin desenini çizme cesaretini kendimizde bulmamızı istiyor.

Sırf bu yüzden Gide, Dostoyevski' yi Batılı okurlara tanıtmak derdinde değil, o Batılı okurların, Dostyoveski'nin iç dünyasına neden inemediğini derinliğiyle anlatıyor eserinde.  Dostoyevski’nin hayat hikâyesini yazan Bn. Hoffmann’ın yazdıklarından  yola çıkarak bir  Rus ile bir Batılının yaşama ve insana bakışındaki farklılığı şöyle özetliyor Gide:  “ Ya öç almak, ya da haksız  olduğunu kabullenerek özür dilemek… Bu iki şık arasında kalan Batılı, çoğu zaman, bu ikinci şıkkın şerefsizce olduğunu; bir korkağa, bir tabansıza yaraştığını ileri sürecektir… Batılı, bağışlamamayı, unutmamayı, ertelememeyi bir karakter belirtisi  saymak eğilimindedir. Haksızlığı hiçbir zaman  kabullenmemek  ve çaresini aramak. Fakat kabullendi mi de başına gelecek en sıkıcı şey, görünüşe göre  bunu kabul  zorunluluğudur. Rus ise, tam tersine,  yaptığı haksızlığı – hatta düşmanları önünde bile – itirafa, alçakgönüllülük göstermeye, kendini suçlamaya daima hazırdır.” ( s. 83)

    Dostoyevski,  bir gün kendisini  Rus  değil de Avrupalı hissettiği için sevmediği Turgenyev’i hayatının karanlık olaylarından birini, vicdanını en çok sızlatan günahını itiraf etmek için tercih ediyor. Kendisini aşağıladığı kadar günahının bedelini ödeyeceğini, yarasını gösterdiği Turgenyev'in, onun Turgenyev'e hissettiği düşmanlığa verdiği asil değeri vereceğini düşünüyor. Bu duygularla Turgenyev' in  karşına çıkıyor. Dostoyevski, çalışma masasının başında, rahat koltuğunda oturan       Turgenyev'e  : “Bay Turgenyev, size söylemem gerek: kendimi  çok aşağılık görüyorum…”Anlatılanlar karşısında kılını bile kıpırdatmayan Turgenyev’e  Dostoyevski kapıyı vurup gitmeden önce şunu söylüyor:  “Ama sizi daha  aşağılık  görüyorum. Bütün  diyeceğim buydu işte…”  ( s. 85) 

        Dostoyevski  “İsa, Katolikliğin  kusuru yüzünden ölmüştür” saptamasındaki haklılığını zaman kanıtlamıştır.  Bir düşünce, o düşüncenin savunuculuğunu yapan insanların kusuru yüzünden ölüyor.  Tarih bu gerçeğin sayısız örnekleriyle doludur.  Söz konusu olan insanlık olduğunda salt Rusya değil; hiçbir ulusun ikinci dereceden rol oynamayı kabullenemeyeceğine inanan Dostoyevski’nin yaşam temelini İsa’nın şu sözleri oluşturuyor: “Yeniden çıplak olduğunuz ve bundan utanmadığınız zaman, Tanrı’nın krallığı gerçekleşecektir.”  Öncelikle kendisi, sonra da insanlığın çıplak olduğu ve çıplaklığından utanmadığı zaman Tanrı’nın krallığının gerçeklemesi için hayatını ortaya koyan Dostoyevski’nin çıplak portresini yazarak onun gerçeğine yaklaşıyor Gide.

         Evet, bu iki dehanın insana ve yaşama bakışının ortağı olmak isteyen her okurun mutlaka okuması gereken başyapıttır Gide’in Dostoyevski eseri. 

 İlk Yayım:       Bahar Dergisi, Aralık, 2009,s. 61-62-63-64-65.                                                 

 * André Gide. Dostoyevski. Varlık Yayınları. Çeviri: Samih Tiryakioğlu. S. 196.

 * “Ruhun ve Duygunun Çıplak Dolaşan Gezgini: Dostoyevski  Berfin  Bahar Dergisi, Aralık, 2009,s. 61--65.Yapıt yayımı: Kitaplarla Söyleşi.Camgöz Yayınları. İstanbul. S.21-32.

Yazar e posta:bedriyekorkankorkmaz@gmail.com

 

                                                                                             

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder