RUHUN VE DUYGUNUN ÇIPLAK DOLAŞAN
GEZGİNİ: DOSTOYEVSKİ
Bedriye KORKANKORKMAZ
Ne
zaman, bir dosta ihtiyaç hissetsem, insansızlığın o derin sızısı beynimi
ve yüreğimi kemirse, Dostoyevski ile
Gide gelir aklıma. André Gide: "İbsen'
le Nietzsche' nin yanı sıra adı geçmesi gereken Tolstoy değil, odur asıl; onlar
kadar
büyüktür, üçünün de en önemlisidir belki
der."( s.5)
Gide’in, Dostoyevski’nin sanat dehasını Tolstoy’dan, İbsen’den ve Nietzsche'den niçin daha büyük bulduğu üzerinde nicedir düşünüyorum. Kafamdaki düşünce erleri beynimin içinde cirit atıyor. Ne yapmam gerektiğini bilmiyorum. Gide’in masamda açık duran eserin satırları arasından çıktığını ve çalışma masamın karşısındaki sandalyeye oturup beni izlediğini çok sonradan fark ediyorum. Sevincimden “ hoş geldin” diyemiyorum ona. Uzun bir süre yüzüme yansıyan duygu ve düşünce karmaşasının haritasını seyrediyor. “Rahat ol !” diyor. Onun babacan yaklaşımı benim güvensizliğime, ille de korkularıma iyi geliyor. Kendimi toparlıyorum. Ona : “sizin için bir kitap okumak yazarıyla on beş gün ortadan kaybolmaktır. Tam bir aydır elimde “Dostoyevski” eseriniz var. Tam bir aydır, sizinle birlikte bu odadayım. Bir yandan siz, diğer yandan Dostoyevski. İkinizin dehasının üstesinden gelememenin sıkıntısını yaşıyorum ” diyorum. Gülüyor. “Bizi olduğumuz gibi göremez misin?” “ Karma karışıklığımızla… demek istiyorum. Söyle bana: Eserlerimle neden bu kadar yakından ilgileniyorsun?” Gülerek ona içimden geçenleri söylüyorum. “Siz, yıllardır hangi nedenlerden ötürü Dostoyevski’nin peşine düşüp onun kişiliği ve eserleri üzerine söylevler verme ihtiyacı hissettiyseniz, ben de aynı nedenlerden dolayı sizin ve Dostoyevski’nin peşine düşüyorum. Sistemde tutunamayan iki insan olduğunuzu düşünüyorum. Tutunamayanlardan oluşunuz beni etkiliyor.” Sözümü bitirmeme fırsat vermeden gözlerimin içine bakarak bana: “Kendin gibi mi?” diyor ve devam ediyor konuşmasına : “Şaşkın bakışlarınla yüzümü okşama. İnsan, aradığının peşinden gidiyor. Bu yüzden mi Stefan Zweig’in, Nietzsche’nin de peşini bırakmıyorsun. Sana göre, aldığı önemli ödüller mi; yoksa eserlerinin verdiği mesajın yaşamdaki gerçek karşılığı mı bir yazarı daha büyük yapıyor? Sözlerimin arkasında yatan gerçeklerle yüzleşmek istiyorsan, benim sana sorduğum sorunun izini sür. Ne bize benze ne de benzemeyi düşündüğün insana. Yaşa. Yaşadıklarının çizdiği tuvalden bak portrene. Tuvalde gördüğün resmin, asıl resmindir. Şimdi, Dostoyevski’nin yaşadıklarının çizdiği porteye bakmak istiyorsan yargılamadan onu anla ve ona soru sorma. Sözlerini kesmeden dinle. Ağladığında ağla, sevindiğinde sevin. Onun hayatı ve insanı sevme biçimini sev. Acılı yüreğindeki sevgini, özverini, şefkatini ona karşılıksız ver.Hisset ve hissettiklerini bize hissettir. İkimizin de ödülü emek ve sevgidir. Ben, gidiyorum. Seni, kendinle baş başa bırakıyorum” dedi ve gitti. Masamdaki mumu yaktım. Mum ışığı altında evrensel yazının yüz akı olan iki dehanın gerçeğiyle yüzleşiyorum.
Gide’in, Dostoyevski’nin sanat dehasını Tolstoy’dan, İbsen’den ve Nietzsche'den niçin daha büyük bulduğu üzerinde nicedir düşünüyorum. Kafamdaki düşünce erleri beynimin içinde cirit atıyor. Ne yapmam gerektiğini bilmiyorum. Gide’in masamda açık duran eserin satırları arasından çıktığını ve çalışma masamın karşısındaki sandalyeye oturup beni izlediğini çok sonradan fark ediyorum. Sevincimden “ hoş geldin” diyemiyorum ona. Uzun bir süre yüzüme yansıyan duygu ve düşünce karmaşasının haritasını seyrediyor. “Rahat ol !” diyor. Onun babacan yaklaşımı benim güvensizliğime, ille de korkularıma iyi geliyor. Kendimi toparlıyorum. Ona : “sizin için bir kitap okumak yazarıyla on beş gün ortadan kaybolmaktır. Tam bir aydır elimde “Dostoyevski” eseriniz var. Tam bir aydır, sizinle birlikte bu odadayım. Bir yandan siz, diğer yandan Dostoyevski. İkinizin dehasının üstesinden gelememenin sıkıntısını yaşıyorum ” diyorum. Gülüyor. “Bizi olduğumuz gibi göremez misin?” “ Karma karışıklığımızla… demek istiyorum. Söyle bana: Eserlerimle neden bu kadar yakından ilgileniyorsun?” Gülerek ona içimden geçenleri söylüyorum. “Siz, yıllardır hangi nedenlerden ötürü Dostoyevski’nin peşine düşüp onun kişiliği ve eserleri üzerine söylevler verme ihtiyacı hissettiyseniz, ben de aynı nedenlerden dolayı sizin ve Dostoyevski’nin peşine düşüyorum. Sistemde tutunamayan iki insan olduğunuzu düşünüyorum. Tutunamayanlardan oluşunuz beni etkiliyor.” Sözümü bitirmeme fırsat vermeden gözlerimin içine bakarak bana: “Kendin gibi mi?” diyor ve devam ediyor konuşmasına : “Şaşkın bakışlarınla yüzümü okşama. İnsan, aradığının peşinden gidiyor. Bu yüzden mi Stefan Zweig’in, Nietzsche’nin de peşini bırakmıyorsun. Sana göre, aldığı önemli ödüller mi; yoksa eserlerinin verdiği mesajın yaşamdaki gerçek karşılığı mı bir yazarı daha büyük yapıyor? Sözlerimin arkasında yatan gerçeklerle yüzleşmek istiyorsan, benim sana sorduğum sorunun izini sür. Ne bize benze ne de benzemeyi düşündüğün insana. Yaşa. Yaşadıklarının çizdiği tuvalden bak portrene. Tuvalde gördüğün resmin, asıl resmindir. Şimdi, Dostoyevski’nin yaşadıklarının çizdiği porteye bakmak istiyorsan yargılamadan onu anla ve ona soru sorma. Sözlerini kesmeden dinle. Ağladığında ağla, sevindiğinde sevin. Onun hayatı ve insanı sevme biçimini sev. Acılı yüreğindeki sevgini, özverini, şefkatini ona karşılıksız ver.Hisset ve hissettiklerini bize hissettir. İkimizin de ödülü emek ve sevgidir. Ben, gidiyorum. Seni, kendinle baş başa bırakıyorum” dedi ve gitti. Masamdaki mumu yaktım. Mum ışığı altında evrensel yazının yüz akı olan iki dehanın gerçeğiyle yüzleşiyorum.
Fransız
M.de Vogué, ülkesinde Dostoyevski'nin eserlerinden ilk söz eden yazardır. Bu
bağlamda büyük bir görev üstlenmiştir. M.de Vogué:
"Karamazov Kardeşler” üzerinde fazla duracak değilim. Herkes bilir
ki bu bitmez tükenmez bir hikâyeyi sonuna kadar okumak
babayiğitliğini pek az Rus göstermiştir. Benim görevim
orada tanınmış, burada ise hemen hemen hiç tanınmamış bir
yazar üzerine dikkati çekmekten, eserlerinde yeteneğinin
çeşitli yönlerini en iyi gösteren üç bölümü(?) belirtmekten
ibaret olmak gerekir -ki bunlar “İnsancıklar”,”Ölü Bir Evden
Hatıralar”,”Suç ve Ceza”'dır"(s.6) der.
M. De Vogué’ya, yazarın eserlerine dair yaptığı yanlı saptamasından dolayı kızamıyorum. Onun Dostoyevski gerçeğini algılamakta zorlanmasını da doğal karşılıyorum. Dostoyevski, ne salon edebiyatının ne de salon aydınlarının bir çırpıda derinliğini kavrayacakları yazarlardan değildir. O, hayatı boyunca salon edebiyatı ile salon aydınlarından şeytandan kaçtığı gibi kaçmıştır. Salon aydınlarının riyakârlıklarını yüzlerine bir tokat gibi vuruyor romanlarında. O türden aydınların uykularını kaçırıyor rüyalarına girdikçe. Dönemin eleştirmenleri onun eserlerine dair bir ezgi gibi kulağa hoş gelen değerlendirmelerde bulunmadıkları için, okuyucunun onun eserlerini okuma cesaretini kırdıkları bir gerçek. Ne ki bu türden haksızlıklar onun ödülüdür. Salon edebiyatının soylu(!) eleştirmenlerinin ellerinde onun eserlerinin çevirilerinin yapılmasını, yayımlanmasını ve dağıtımının yapılmasını geciktirmekten başka başarıları kalmamıştır. Elde ettikleri bu zavallı başarının onlara neler hissettirdiğini bilmiyorum. Onlar, hiç kimsenin yaratıcısı olmadığı güzelliklerin yok edicisi de olamayacağı gerçeğinden bihaber oldukları için bu denli zavallıdırlar. İşte yirmi birinci yüzyılda Dostoyevski gerçeği tüm çıplaklığıyla önümüzde duruyor. Eserlerinin satılmadığı ülke yok. Ülkemizde en çok okunan yazarların başında geliyor. Romanlarında,sisteme uyum sağlayan insanlar ile sistem dışı kalan insanlar bir aynanın iki yüzü gibi bize bakıyor. Onlar bize baktıkça biz de farkında olmadan yüreğimizdeki aynadan duygularımızın fotoğrafını görüyoruz. İyiliğin, kötülüğün, güzelliğin, çirkinliğin, riyakârlığın, dürüstlüğün... yaratıcısının bizler olduğu gerçeğinin karşısında ister istemez afallıyoruz. Davranışlarımız önce ailelerimizin sonra da içinde yaşadığımız toplumun bize mirasıdır. Dünyayı yaşanılır ya da yaşanılmaz hale getiren bizleriz. Dostlarımızı bir pula satan, arkadan vuran, aşka, dostluğa arkadaşlığa ihanet eden de bizleriz.
M. De Vogué’ya, yazarın eserlerine dair yaptığı yanlı saptamasından dolayı kızamıyorum. Onun Dostoyevski gerçeğini algılamakta zorlanmasını da doğal karşılıyorum. Dostoyevski, ne salon edebiyatının ne de salon aydınlarının bir çırpıda derinliğini kavrayacakları yazarlardan değildir. O, hayatı boyunca salon edebiyatı ile salon aydınlarından şeytandan kaçtığı gibi kaçmıştır. Salon aydınlarının riyakârlıklarını yüzlerine bir tokat gibi vuruyor romanlarında. O türden aydınların uykularını kaçırıyor rüyalarına girdikçe. Dönemin eleştirmenleri onun eserlerine dair bir ezgi gibi kulağa hoş gelen değerlendirmelerde bulunmadıkları için, okuyucunun onun eserlerini okuma cesaretini kırdıkları bir gerçek. Ne ki bu türden haksızlıklar onun ödülüdür. Salon edebiyatının soylu(!) eleştirmenlerinin ellerinde onun eserlerinin çevirilerinin yapılmasını, yayımlanmasını ve dağıtımının yapılmasını geciktirmekten başka başarıları kalmamıştır. Elde ettikleri bu zavallı başarının onlara neler hissettirdiğini bilmiyorum. Onlar, hiç kimsenin yaratıcısı olmadığı güzelliklerin yok edicisi de olamayacağı gerçeğinden bihaber oldukları için bu denli zavallıdırlar. İşte yirmi birinci yüzyılda Dostoyevski gerçeği tüm çıplaklığıyla önümüzde duruyor. Eserlerinin satılmadığı ülke yok. Ülkemizde en çok okunan yazarların başında geliyor. Romanlarında,sisteme uyum sağlayan insanlar ile sistem dışı kalan insanlar bir aynanın iki yüzü gibi bize bakıyor. Onlar bize baktıkça biz de farkında olmadan yüreğimizdeki aynadan duygularımızın fotoğrafını görüyoruz. İyiliğin, kötülüğün, güzelliğin, çirkinliğin, riyakârlığın, dürüstlüğün... yaratıcısının bizler olduğu gerçeğinin karşısında ister istemez afallıyoruz. Davranışlarımız önce ailelerimizin sonra da içinde yaşadığımız toplumun bize mirasıdır. Dünyayı yaşanılır ya da yaşanılmaz hale getiren bizleriz. Dostlarımızı bir pula satan, arkadan vuran, aşka, dostluğa arkadaşlığa ihanet eden de bizleriz.
Gide, yazarın mektuplarından yola çıkarak
onun kişiliğini tanıtıyor bize. Sahnede Gide ile Dostoyevski var.
Mektupları yazan sade vatandaş Dostoyevski'dir. Romanları
yazan ise yazar Dostoyevski'dir. Yazar ve vatandaş Dostoyevski'yi
bilinçli olarak karşı karşıya getiriyor Gide. Bu yöntemle eserinde onun
hayatının günlüğünü yazıyor. Her sayfayı defalarca kaleme almaktan bir an
olsun yüksünmeyen, yüreğini, beynini kanata kanata sabahlara kadar oturduğu
masanın başından kalkmayan yazarın, mektuplarındaki özensizliği Gide’i de
şaşırtıyor. Dostoyevski, kolayın değil zorun; anlaşılmanın değil anlaşılmazlığın;
düzenin değil karmaşıklığın yazarıdır. Eserlerinde aşağılamanın değişen
boyutlarına paralel olarak mutlu ya da mutsuz olan insanların yakını yapıyor
bizi. Nietzsche, yükseklerden aşağıya
bakıyor. Kendisini aşağı gördüğü insanlarla eşitlemediği gibi, üstün
insanla da eşitlemiyor. Kendisini sadece ve sadece doğa
tanrısıyla eşitliyor. Dostoyevski ise kendisini hırsızla,
katille, ezilenlerle, yoksullarla, haydutlarla…eşitliyor. Onun gençlik
arkadaşı Riesenkampf:" Dostoyevski öyle bir adamdır ki onun yanında
ömür süren herkes çok rahat eder ama kendisi ömür boyunca züğürt
kalacaktır" diyor (s.12). Hayatı boyunca verdiği sözü tutan, kötü bir eser
vermektense ölmeyi tercih eden yazarın düsturu, ısmarlama eser
yazmamaktır. Ismarlama yazı, hem sanatı hem de sanatçıyı öldürüyor.
Bir kez bile para için ya da verdiği söz için, salt öyle olsun diye eser
yazmıyor. Eserin tasarımı kafasında bitiyor ve o eseri yazma arzusu
onu masaya oturttuktan sonra eseri yayımlamak isteyen yayıncılarla bağlantı
kuruyor ve yazılmamış eserini satıyor. Hayatında tek bir eserini
Tolstoy, Turgenyev... gibi acele etmeden yazmak istiyor ama bu, istekten
öteye gitmiyor. Kumar borçları ile evin giderlerini karşılamak üzere aldığı
parayı eseri yazmadan harcıyor.
Yayınevinin kendisine verdiği süre içinde eseri tamamlamak için acele
ediyor, ediyor, ediyor… Bir edebiyatçı olarak ilkelerine ne kadar bağlı
olduğunu şu sözlerinden anlıyoruz: " Edebiyatçı olarak bütün meslek
hayatım boyunca verdiğim sözü her zaman tuttum, bir kez dahi
sözümde durmamış değilim."
Onun sermeyesi acılar çeke çeke
yaşamaktır. Hayatı boyunca ne borçlarını ödeyecek parası, ne borç para
isteyecek yakın akrabası ne de dostu… oluyor. Onun hayatının temelini
acelelik, yokluk, yoksunluk, alçak gönüllülük, umutsuzluk, direniş,
düşüncelerini sonuna kadar savunma, ölçüsüz eli açıklık, içgüdüsel
zenginlik... oluşturuyor.
İnsanı insandan ayıran yegâne gerçek kişiliğidir. Öyle
ise eserlerindeki kahramanlarının da kendisi gibi kendilerine özgü
kişilikleri olmalı. O, kişiliği gibi kahramanların kişiliğini de
yaşadıklarının külünden yaratıyor. İyi bir sanat eserinin ulaşabileceği
en üst seviyenin sadelik olduğunu biliyor. Eserlerinde çıplak
sadeliğe ulaşmak için çırpınıyor. İlhamın ışığı etrafında aylarca
hatta yıllarca pervane gibi dönüyor. Yazdıklarını önce yırtıyor. Yaza
yırta yaza yırta yırtamayacağı bir eser yaratıyor. "Suç ve Ceza"
eserini nasıl yazdığını ondan dinleyelim: " Roman Suç ve Ceza. Uzun; altı
bölümlük. Kasım sonunda büyük parçasını yazmış, hazırlamıştım. Hepsini ateşte
yaktım! Şimdi söyleyebilirim, yazdıklarım hoşuma gitmiyordu. Yeni bir biçim,
yeni bir plân çekiyordu beni. Yeniden başladım. Geceli gündüzlü çalışıyorum ama
gene de yavaş işliyor iş". (s.15)
Yazar olarak kendisini koyduğu yeri öldüğü yıl Bayan N' ye yazdığı mektupta şöyle ifade ediyor: " Yazar olarak birçok kusurlarım olduğunu biliyorum, kendimden en başta ben hoşnut değilim çünkü. İnanın ki kendimi şöyle bir yokladığım zamanlar istediğimin yirmide birini dahi tam anlamıyla anlatmadığımı, sık sık görüyorum. Beni kurtaran, hep beslemekte olduğum şu umut: Günün birinde Tanrı bana öyle bir güç ve ilham ihsan edecek ki, düşündüklerimi daha tam olarak anlatacağım; yani; kısacası, gönlümde ve hayalimde sakladığım ne varsa anlatabileceğim" ( s.17). Yazmanın dışındaki yaşamayı ise " Öyle iğrenç bir şey ki, katlanabilmek için tek çare, ondan kaçmaktır" diye özetliyor. Bu kaçış yaşamdan değil… Bana kalırsa sadece ve sadece kişiliği ile yaşama yük olduklarına inandığı insanlardan kaçıyor. Sorumluluk duygusu gelişen yazar, eşine özellikle de çocuklarına karşı sevgi doludur. Yazarak yaşamayı sevdiği kadar seviyor onları. Hapisten çıktığında " hiç değilse yaşadım. Acı çektim ama yaşadım yine de" diyor. İnsanlığa dair hiçbir şey yabancı değildir ona. Acının derinliğinde kulaç atanlar yeryüzünün göstermelik mutluluklarına katlanamıyor onun gibi. Hakikatin müridi olan Dostoyevski bu gerçeğin kendisidir. Bu yüzden yeryüzünün akılcı dünyasına ayak uydurmak istemiyor.
Bir yandan yoksullukla diğer yandan da hastalığıyla mücadele ediyor. Hastalığına rağmen geceli gündüzlü çalışıyor. Geçirdiği her sara krizi nedeniyle kafasını haftalarca toparlayamıyor. O da tıpkı ünlü düşünür Nietzsche gibi o ölümsüz eserleri böyle bir delilik sınırında yazıyor.
Yazar olarak kendisini koyduğu yeri öldüğü yıl Bayan N' ye yazdığı mektupta şöyle ifade ediyor: " Yazar olarak birçok kusurlarım olduğunu biliyorum, kendimden en başta ben hoşnut değilim çünkü. İnanın ki kendimi şöyle bir yokladığım zamanlar istediğimin yirmide birini dahi tam anlamıyla anlatmadığımı, sık sık görüyorum. Beni kurtaran, hep beslemekte olduğum şu umut: Günün birinde Tanrı bana öyle bir güç ve ilham ihsan edecek ki, düşündüklerimi daha tam olarak anlatacağım; yani; kısacası, gönlümde ve hayalimde sakladığım ne varsa anlatabileceğim" ( s.17). Yazmanın dışındaki yaşamayı ise " Öyle iğrenç bir şey ki, katlanabilmek için tek çare, ondan kaçmaktır" diye özetliyor. Bu kaçış yaşamdan değil… Bana kalırsa sadece ve sadece kişiliği ile yaşama yük olduklarına inandığı insanlardan kaçıyor. Sorumluluk duygusu gelişen yazar, eşine özellikle de çocuklarına karşı sevgi doludur. Yazarak yaşamayı sevdiği kadar seviyor onları. Hapisten çıktığında " hiç değilse yaşadım. Acı çektim ama yaşadım yine de" diyor. İnsanlığa dair hiçbir şey yabancı değildir ona. Acının derinliğinde kulaç atanlar yeryüzünün göstermelik mutluluklarına katlanamıyor onun gibi. Hakikatin müridi olan Dostoyevski bu gerçeğin kendisidir. Bu yüzden yeryüzünün akılcı dünyasına ayak uydurmak istemiyor.
Bir yandan yoksullukla diğer yandan da hastalığıyla mücadele ediyor. Hastalığına rağmen geceli gündüzlü çalışıyor. Geçirdiği her sara krizi nedeniyle kafasını haftalarca toparlayamıyor. O da tıpkı ünlü düşünür Nietzsche gibi o ölümsüz eserleri böyle bir delilik sınırında yazıyor.
Hayatın
dişine göre yetiştirdiği savaşçıdır o. Bu yüzden şansızlık hayatı boyunca
peşini bırakmıyor onun. Talihsizliği çocukları gibi basıyor bağrına. Sırf birtakım
kişilerle arkadaşlık ettiği için yakalanıyor. İdam edilmek üzere gözleri
bağlanıyor ve son dileğini söylemesi isteniyor ondan. Son anda Çar canlarını
bağışlıyor. Cömert Çar (!) onu Sibirya’ya sürgüne gönderiyor. Dört yılı
Sibirya'da altı yılı da Semipalatinsk' teki orduda geçiyor. Ayağında en az beş
kilo ağırlığındaki prangalarla Sibirya’ya insanlık dışı şartlarda götürüyorlar
onu. İnsanın tüm çıkmazına orada yakın oluyor. Onun kaleminden Sibirya’
da kaldığı koşullara tanıklık edelim hep birlikte: “Bu dört yılı dört duvar
arasında geçirdim, çalışmaya gitmek için dışarı çıktım ancak.(…) Bir seferinde tam dört saat ek görev
yaptırdılar: Termometrenin cıvası donmuştu. 40 dereceden fazla
soğuk vardı. Bir ayağım dondu. (…) Dam akıyordu. Duvarlar çatlaktı. Balık
istifi halindeydik. Sobaya altı tane kütük atıyorduk ama boşuna,
hiç ısıtmıyor( odada buz güç eriyordu) , çekilmez halde tütüyordu: bütün
kış böyleydi bu. (…) Oda kapısının önünde bir kova koyarlardı, ne
işe yaradığını anlarsın tabii. Kokudan burnumuzun direği kırılıyordu
bütün gece. Mahkûmlar: ‘İyi ama mademki insanız, pislemeden olur mu?’
diyorlardı.” (s.65–66)
Kişiliği
gereği hiçbir zorluktan kaçmayan ve her yükü sırtında taşımayı seven yazar zor
durumda olduğuna inandığı için İsayef adındaki bir mahkûmun dul karısıyla
evleniyor. Salt kadının değil, kadının haylaz, sorumsuz oğlunun sorumluluğunu
da üstleniyor. Bilindiği üzre kardeşi ölünce kardeşinin ailesine de o bakıyor.
İlk eşi öldükten bir yıl sonra kırk dört yaşında ikinci
evliliğini dul Marya Dimitriyevna İsayeva ile yapıyor. Aile yükleri ile birlikte üç basımevinin
tüm işlerinin sorumluluğu da aittir ona. Sürgün olduğu süre içinde sadece
kardeşi değil kimse tek satır mektup yazmıyor ona. Kişiliğini anlaşılır kılmak
adına kendisine dört satır mektup yazmayan kardeşine
salıverilişinden on gün önce yazdığı mektuptan alıntı yapmak istiyorum:
(...)..." Ama her şeyden önce şunu sorayım sana: Niçin tek satır bile
yazmadın bana? Hiç sanmazdım böyle yapacağını? Zindanımda,
yalnızlığımın içinde belki artık hayatta olmadığını
düşünerek kaç kez derin bir umutsuzluğa kapıldım, bilemezsin:
Kaç gece çocukların hali nice olacak diye düşündüm ve onlara yardım
imkânını bana vermeyen kadere lânet ettim... Bana mektup
yazmanı yasak mı ettiler yoksa? Ama yazabilirsin pekâlâ!
Buradaki bütün siyasî hükümlüler yılda birkaç mektup
alıyorlar... Ama ben yazmayışının nedenini anladım galiba: Her zamanki vurdumduymazlığın
bu senin..." (s.25)Kardeşine dostu Vrangel aracılığıyla şunu yazıyor
mektubunda :" Kardeşime söyle: Gözlerinden, yanaklarından öperim,
ona verdiğim bütün üzüntüler için de önünde dize gelerek af
dilerim."(s.25) Eserlerindeki her
karakter onun içindeki yaralanmış bir yanının ete kemiğe bürünmüş şeklidir.
Karşılıksız sevmek ve sevince bedelin giyotinine boynunu seve seve
uzatmak. Hayatı kendisini yargılamakla
geçiyor. İnsana, yani: kendine ulaşmak için insanlığın acılarını ve
günahlarını omzunda taşıyor. İnsana ve insanlığa yaklaştıkça riyakârlığın
insanlığın üzerinde dolaşan en büyük felaket olduğunu algılıyor. Tüm
kötülüklerin batağıdır riyakârlık.
Onun bu alçak gönüllü pişmanlıkları karşısındaki soylu ruhuna Batılı okuyucu da saygı duymuştur sonunda. Nasıl duymasın ki... Bu denli hoşgörü, bu denli alçakgönüllülük ancak ve ancak evliyalarda olabilir. Bana göre o, acıların evliyası gibi dolaşmıştı insanların içinde. Onu sürgüne gönderen Çar hakkında yazdıklarını okuyalım : " Çar, çok iyi ve cömert yüreklidir." Haklıdır aslında Çar' a böylesine övgüler düzmekte. Sürgünde geçen yılları onu hepimizin sevdiği Dostoyevski yapıyor. Tanrı ile sık sık ettiği sohbetler ona ömrünün sonuna kadar onuruyla yaşama gücü ve inancı veriyor. Kendi kaleminden S.D.Yanovski' ye sürgün yıllarının kişiliği üzerindeki yansımalarını şöyle yazmış:" Sen, beni severdin, ilgi gösterirdin, ben ki, Sibirya' ya gitmezden önce akıl hastasıydım.( evet, bunu şimdi anlıyorum), orada iyileştim."(s.27)
Onun bu alçak gönüllü pişmanlıkları karşısındaki soylu ruhuna Batılı okuyucu da saygı duymuştur sonunda. Nasıl duymasın ki... Bu denli hoşgörü, bu denli alçakgönüllülük ancak ve ancak evliyalarda olabilir. Bana göre o, acıların evliyası gibi dolaşmıştı insanların içinde. Onu sürgüne gönderen Çar hakkında yazdıklarını okuyalım : " Çar, çok iyi ve cömert yüreklidir." Haklıdır aslında Çar' a böylesine övgüler düzmekte. Sürgünde geçen yılları onu hepimizin sevdiği Dostoyevski yapıyor. Tanrı ile sık sık ettiği sohbetler ona ömrünün sonuna kadar onuruyla yaşama gücü ve inancı veriyor. Kendi kaleminden S.D.Yanovski' ye sürgün yıllarının kişiliği üzerindeki yansımalarını şöyle yazmış:" Sen, beni severdin, ilgi gösterirdin, ben ki, Sibirya' ya gitmezden önce akıl hastasıydım.( evet, bunu şimdi anlıyorum), orada iyileştim."(s.27)
İçinde bulunduğu durumdan yakınmayı öğrenmeden yaşama
serüvenini noktalıyor. Çektiği tüm çileler için Tanrı' ya minnet duyuyor. Sabır
onun damarlarında dolaşan kanı. Kendisini kader kurbanı olarak algıladığı için
midir bilinmez o çile çektikçe sevinç naraları atıyor. Bu gururlu
Rus hiçbir partinin adamı olmuyor. Avrupa'nın gelişmişlik düzeyinin
Rusya'ya ulaşmasını, Rus halkının ise Avrupalaşmadan yokluktan,
yoksulluktan kurtulmasını savunan eski bir Avrupalı Rus'tur Dostoyevski.
İdeolojisi: Rus Birliğini gerçekleştirmek ve gerçek Rus bilincinin
tüm dünya üzerindeki ahlaki etkilerini görmek. Bu yöndeki tutkusunu
Puşkin üzerinde yaptığı söylevde dile getiriyor. Bu gerçekten yola çıkarak
Rusya'nın gelecekte insanlığın başkenti olacağını savunuyor. Bir insan düşünün
başka başka ülkeleri geziyor ve gezdiği ülkelerde gördüğü hiçbir tarihi,
turistik vs.vs. güzellikler karşısında etkilenmiyor. Aksine… Memleketinden
uzaklaşınca yazamıyor bir süre. Cenevre' de yazdığı “Budala”, “Vevey”'de
yazdığı “Ebedi Koca” ile Dresden’de yazdığı “Cinler” eseri sizleri
şaşırtmasın. Rusya'nın üç “günlük gazetesi” ile iki dergisini her gün
okuyarak yazıyor o eserleri. O, toprağında açan çiçeklerden biri. İnsanın
ülkesine tarafsız bir gözle bakabilmesinin olmazsa olmazı yabancı
ülkelerde bir süreliğine yaşamasıdır. Gezdiği ve gezemediği ülkelerin siyasi,
tarihi ve ideolojik yönlerini derinlemesine araştırıyor. O, kültürel
kalkınmanın ekonomik kalkınmayı da beraberinde getirdiğini düşünüyor.
Nitelikli insanların Tanrı'sını satmayacağı gerçeğinin canlı tanıklığına
soyunuyor. Gerçek bir sosyalist olan Dostoyevski bu yüzden sosyalist
ülkelerin zamanla sosyalizme tutuna tutuna sosyalizmi yok edecekleri gerçeğini
yıllar önceden görüyor. Onun muhafazakârlık anlayışı değerlerini
sahiplenmektir. Çar’dan yana olmasını da böyle yorumluyorum ben. Çarlık'tan
yana; ama Çar'ın despotizmine karşı. Dine bakışı da öyle. Tıpkı ilericiliği
savunmayan Liberal oluşu gibi. Birçok dengeyi ve dengesizlikleri tek bedende
taşıyan çınar ağacıdır Dostoyevski. Dallarından gövdesi görülmeyen
bir çınar ağacı… Yazdıklarımdan onun farklı farklı düşüncelerin
büyüsüne kapılan, yüzünü ne tarafa döneceğini bilmeyen bir adam olduğu
anlaşılmasın. O, sadece ve sadece doğrunun, güzelin, iyi olanın yanındadır.
Onun tarihi: açık yüreklilik; geçmişi: dürüstlük; biyografisi: sevgidir.
Onun karmaşık olan bir başka yanı ise katı olmayan bireyciliğidir. Onda hileli
bir önyargı yoktur. Dedim ya: neye inanıyorsa açık yüreklilikle onu savunuyor.
Dışarıdan nasıl anlaşıldığını düşünmeden, içinden geldiği gibi. Onun bu duygu
ve düşünce karmaşasının nedeni savunduğu tüm değerleri insanlığa mal etmesinden
kaynaklanıyor. O yüzden iyi olanı
alıyor, kötü olanı dışlıyor.
Dostoyevski’nin ölümünün akabinde aynı Fransız M. de Vogüé onun hakkında şu haklı saptamayı yapıyor: " Eski Çarlar için " Rus toprağını bileştiriyorlar " denirdi. Düşüncenin bu hükümdarı da Rus toprağında Rusların gönüllerini birleştirmişti." (s.38) İnsanı koyduğu yere Avrupa da şapka çıkarıyor ölümünün akabinde. İngiltere'de New Age'in 23 Mart'ta çıkan son sayısında İngiliz roman ve hikâyecilere dair yazılmamış övgülerle ondan, özellikle de Karamazov Kardeşler’den şöyle söz ediyorlar: " Bu eserde tutku, en yüksek gücüne ulaşmaktadır. Bu kitap bize tam anlamıyla dev gibi, bir düzüne kadar çehre sunmaktadır" (s.42) Bu haklı saptama bana onun her zaman haykırarak söylediği şu sözleri anımsatıyor: “ Avrupalıları içine düştüğü yabancılaşmadan Ruslar kurtaracaktır.” Ben, onu dünya yazarlarından ayıran en önemli dehasının “samimiyet” olduğunu düşünüyorum. Kendisinin karşısında bile kendisine benzeyen bir başka insan olmamıştır o. Başta kendi memleketi olmak üzere tüm Avrupa ülkelerinde Tolstoy'un, Gogol'un, Puşkin'in ünü her geçen gün ortalığı kasıp kavururken onu kimse tanımıyordu. Ona ödülünü zaman veriyor: zamansızlık. Ona yakışan ve onu hak ettiği yere taşıyan zamansızlık…
Dostoyevski’nin ölümünün akabinde aynı Fransız M. de Vogüé onun hakkında şu haklı saptamayı yapıyor: " Eski Çarlar için " Rus toprağını bileştiriyorlar " denirdi. Düşüncenin bu hükümdarı da Rus toprağında Rusların gönüllerini birleştirmişti." (s.38) İnsanı koyduğu yere Avrupa da şapka çıkarıyor ölümünün akabinde. İngiltere'de New Age'in 23 Mart'ta çıkan son sayısında İngiliz roman ve hikâyecilere dair yazılmamış övgülerle ondan, özellikle de Karamazov Kardeşler’den şöyle söz ediyorlar: " Bu eserde tutku, en yüksek gücüne ulaşmaktadır. Bu kitap bize tam anlamıyla dev gibi, bir düzüne kadar çehre sunmaktadır" (s.42) Bu haklı saptama bana onun her zaman haykırarak söylediği şu sözleri anımsatıyor: “ Avrupalıları içine düştüğü yabancılaşmadan Ruslar kurtaracaktır.” Ben, onu dünya yazarlarından ayıran en önemli dehasının “samimiyet” olduğunu düşünüyorum. Kendisinin karşısında bile kendisine benzeyen bir başka insan olmamıştır o. Başta kendi memleketi olmak üzere tüm Avrupa ülkelerinde Tolstoy'un, Gogol'un, Puşkin'in ünü her geçen gün ortalığı kasıp kavururken onu kimse tanımıyordu. Ona ödülünü zaman veriyor: zamansızlık. Ona yakışan ve onu hak ettiği yere taşıyan zamansızlık…
Herkesin öcü
gibi kaçtığı gerçeklerin dünyasıdır onun dünyası. Onun eserlerindeki
büyüklük, kahramanlarının gerçekliliğinden kaynaklanıyor. Bu yüzden soyut
varlıklar gibi dikilmiyorlar karşımıza. Okuyucuyla konuşuyorlar, günah
çıkartıyorlar ve okuyucuya sarılarak hüngür hüngür ağlıyorlar.
“Dostoyevski'nin başarısının sırrı nedir?” sorusunun peşinden koşanları
anımsıyorum birden. Neden diyorum kendime : “insanların aklına dürüst ve
içten bir insan olmakla yarışabilecek hiçbir başarının olmayacağını
düşünmek gelmiyor .” Doğruluğun, iyiliğin, sevginin, içtenliğin… gücü
karşısında afallıyorlar! İnsan en çok kendisine benzetemediği
insanla/ insanlarla kavga ediyor. Tam da bu nedenlerden dolayı
Dostoyevski'den ödleri kopuyor bu tür insanların.
Karamazov
Kardeşler' i düşünüyorum. İvan aydın. Tutkulu ve âşık
Dimitri. Ya Alyoşa! O: Mistik. Üvey kardeş Smerdiyakof’ u
saymıyorum. Nasıl ki, has şiirde sözcüklerin yerini değiştirdiğinizde bir
yapı olan şiir çöküyorsa; onun, roman
kahramanlarından birini öldürdüğünüzde de roman çöküyor. Anlamı kalmıyor.
Okuyucunun elinden kendiliğinden yere düşüyor. İkisinin dâhiliğinin beni
ürkütmediğini anladığım an, gerçekte ‘dahi’ olmanın ne anlama geldiğini
anlıyorum. Kendime: “elimdeki eserin okuyucudan isteği nedir?” diye soruyorum.
Öncelikle bizim, dolayısıyla da insanlığın boy aynası olduğumuzu hatırlatıyor.
Ve bize bu aynadan bakarak bizim yüreğimizin desenini çizme cesaretini
kendimizde bulmamızı istiyor.
Sırf bu yüzden Gide,
Dostoyevski' yi Batılı okurlara
tanıtmak derdinde değil, o Batılı okurların, Dostyoveski'nin iç dünyasına neden
inemediğini derinliğiyle anlatıyor eserinde.
Dostoyevski’nin hayat hikâyesini yazan Bn. Hoffmann’ın yazdıklarından
yola çıkarak bir Rus ile bir Batılının yaşama ve insana bakışındaki
farklılığı şöyle özetliyor Gide: “ Ya öç almak, ya da haksız
olduğunu kabullenerek özür dilemek… Bu iki şık arasında kalan Batılı, çoğu
zaman, bu ikinci şıkkın şerefsizce olduğunu; bir korkağa, bir tabansıza
yaraştığını ileri sürecektir… Batılı, bağışlamamayı, unutmamayı, ertelememeyi
bir karakter belirtisi saymak eğilimindedir. Haksızlığı hiçbir
zaman kabullenmemek ve çaresini aramak. Fakat kabullendi mi de
başına gelecek en sıkıcı şey, görünüşe göre bunu kabul
zorunluluğudur. Rus ise, tam tersine, yaptığı haksızlığı – hatta
düşmanları önünde bile – itirafa, alçakgönüllülük göstermeye, kendini suçlamaya
daima hazırdır.” ( s. 83)
Dostoyevski,
bir gün kendisini Rus değil de Avrupalı hissettiği için
sevmediği Turgenyev’i hayatının karanlık olaylarından birini, vicdanını en
çok sızlatan günahını itiraf etmek için tercih ediyor. Kendisini
aşağıladığı kadar günahının bedelini ödeyeceğini, yarasını gösterdiği
Turgenyev'in, onun Turgenyev'e hissettiği düşmanlığa verdiği asil değeri
vereceğini düşünüyor. Bu duygularla Turgenyev' in karşına
çıkıyor. Dostoyevski, çalışma masasının başında, rahat koltuğunda oturan Turgenyev'e : “Bay Turgenyev, size
söylemem gerek: kendimi çok aşağılık görüyorum…”Anlatılanlar karşısında
kılını bile kıpırdatmayan Turgenyev’e Dostoyevski kapıyı vurup
gitmeden önce şunu söylüyor: “Ama sizi daha aşağılık
görüyorum. Bütün diyeceğim buydu işte…” ( s. 85)
Dostoyevski “İsa,
Katolikliğin kusuru yüzünden ölmüştür” saptamasındaki haklılığını zaman
kanıtlamıştır. Bir düşünce, o düşüncenin
savunuculuğunu yapan insanların kusuru yüzünden ölüyor. Tarih bu gerçeğin
sayısız örnekleriyle doludur. Söz konusu
olan insanlık olduğunda salt Rusya değil; hiçbir ulusun ikinci dereceden rol
oynamayı kabullenemeyeceğine inanan Dostoyevski’nin
yaşam temelini İsa’nın şu sözleri oluşturuyor: “Yeniden çıplak olduğunuz ve
bundan utanmadığınız zaman, Tanrı’nın krallığı gerçekleşecektir.” Öncelikle kendisi, sonra da insanlığın çıplak
olduğu ve çıplaklığından utanmadığı zaman Tanrı’nın krallığının gerçeklemesi
için hayatını ortaya koyan Dostoyevski’nin çıplak portresini yazarak onun
gerçeğine yaklaşıyor Gide.
Evet, bu iki dehanın insana ve yaşama
bakışının ortağı olmak isteyen her okurun mutlaka okuması gereken başyapıttır
Gide’in Dostoyevski eseri.
İlk Yayım: Bahar Dergisi, Aralık, 2009,s. 61-62-63-64-65.
* André Gide. Dostoyevski.
Varlık Yayınları. Çeviri: Samih Tiryakioğlu. S. 196.
* “Ruhun
ve Duygunun Çıplak Dolaşan Gezgini: Dostoyevski
Berfin Bahar Dergisi, Aralık,
2009,s. 61--65.Yapıt
yayımı: Kitaplarla Söyleşi.Camgöz Yayınları. İstanbul. S.21-32.
Yazar e posta:bedriyekorkankorkmaz@gmail.com

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder