Kendi İçin Yaşadıklarına Halkı da Dâhil Eden Sosyalist Şair: PabloNeruda
Bedriye Korkankorkmaz
“ Huerta Usta
( Bahtıkara madeni, Anto Fagasta)
“Öyle uzundur ki
Bir hortlaktı sanki,
Oysa yaşı otuz değildi daha!
Nereye gömüldüğünü sorarım da,
Kimse bir şey diyemez bana.
Çünkü kumlar ve rüzgâr
Ortadan silmiştir küçümencik haçları
Huerta’nın işlediği bahtıkaralar madeninde.”
İnsanın doğarken değil, ölürken çıplak olduğunu düşünüyorum. Hepimiz doğarken üyesi olduğumuz aile değerleri ile sistemin dayattığı değersizlik dizgesinin içine doğuyoruz. Bir adımız bir de soyadımız oluyor. Bizi kucağına alan ebeveynlerimizin güvenini içgüdüsel olarak hissediyoruz. İnsanoğlunun ortak iki yazgısı var: doğmak ve ölmek. Ne doğmadan ölüyor insan, ne de ölmeden yaşam serüvenini noktalıyor. Hayatını geriye dönük sorgulayan her insanın ilk durağı çocukluğu, son durağı ise yaşadıkları ile yazgısı arasındaki ilişkidir. Bir eli yağda diğeri balda olanlar da, bahtıkaralar madeninde bir somun ekmeğe çalışanlar da var. Sistemin adaletsizliğini sorgulamaya nereden başlamalıyım diye soruyorum kendime “Huerta Usta" şiiri ile hayatıma giren Pablo Neruda'nın açılan mezarı başında. Elimdeki “Yaşadığımı İtiraf Ediyorum” eserini mezarına bırakıyorum. Bir insanın yaşadığını itiraf etmesi için nasıl bir yaşama sırtını yaslaması gerekiyor diye kendime sorduğum soruyu şu sorular takip ediyor: İnsanoğlu vicdanını yargıca benzettiği için mi vicdanından korkuyor? Yapmamız gerekeni mi yoksa aklımızdan geçeni mi yapmalıyız? Naifliğim/ kırılganlığım/ insanseverliğim ve ilkelerimden oluşan koloniyi direngen değerlerimin koruma altına aldığını biliyorum; ama kendimi fark etmem için kendimi görmem mi yoksa kendimin derinliğini anlamam mı gerektiğini bilmiyorum. Katıldığım her cenaze töreninde bir yok oluşa tanık oluyorum. İnsanın güvenmediği bir insanla neyi paylaşabileceğini merak ediyorum. Mutsuzluğum kadar yaşadığımı biliyorum. Duygularının sesini duymaya benziyor insanın kalbinin sesiyle konuşması. Varsayılanın fark yaratmamasının onun varlık nedenini ortadan kaldırmadığı nasıl bir gerçekse boş vermenin duruma göre unutmak gibi bir servet olduğu da öyle bir gerçektir. İki cihanın sırrına vakıf olmanın mümkün olmadığının farkındayım. İnsanoğlunun her iki cihanda da kendisini garanti altına almak için inanca sarıldığını düşünüyorum. İnançlı insan başına gelenleri yazgısı olarak algılıyor ve yazgısına kendisini yıpratmadan katlanıyor. Sorgulayan insansa haksızlıkları kabullenmediği için ne kendisiyle ne de Tanrı’sıyla barışıyor. Eylem adamı Neruda’nın kendisiyle birlikte Tanrı’sıyla barışıp barışmadığını merak ettiğim gibi değer yargıları ortak olan ruhların, ölü ya da diri, birbirleriyle nerede ve ne zaman buluşacağını da merak ediyorum. Dostum Neruda’ya yaramı şu sözcüklerle gösteriyorum: Yaşadığım kentte güvenebileceğim tek bir insan yok. Bu gerçek senin ruhunu da benimki gibi parçalıyor mu? Sen de biliyorsun ki, ihanetler içimde demi devranını sürdürdükçe yalnızlığım tahtından inmiyor. Yaşayan ruhun yakınmalarımı niçin duymuyor? Bu türden sorgulamalarla cebelleşirken omzuma dokunan Neruda ile göz göze geliyorum. Ruhumu parçalara ayıran yaralarımla Neruda’ya sarılıyorum. Mezardakilerin etrafımızda oluşturduğu sevgi çemberini sonradan fark ediyorum. Etten değil; kemikten oluşan o dünyanın içinde birbirimize daha sıkı kenetleniyoruz onunla.
“Sevgili Neruda, soylu yaşantılarının her evresinin canlı tanığı olmak istiyorum. Hayatını okudum. Yeniden dünyaya gelme şansın olsaydı hangi hayatı tercih ederdin?”
Bedriye, hiç kimsenin ikinci kez ne dünyaya gelme ne de tercih ettiği ikinci bir hayatı yaşama şansı var. Mucize eseri böyle bir şansım olsaydı bildiğim ve üstesinden geldiğim hayatı tercih edeceğimi düşünüyorum.”
Sevgili Neruda, yapıtın ve şiirlerin sayesinde yaşadığın çağın insanlık kasaplığına soyunanların yaptığı işkencelere; bu işkence/ haksızlıkların karşısında yer alan direnişlerin soylu kahramanları olan Fidel Castro, Che Guevara ile Garcia Lorca /Aragon gibi birçok şairin insan/eylemci yanına; Almanya, Şili, Küba ve İspanya gibi ülkelerin çıplak gerçeğinin yanında dünya şairlerinin dramlarına, failli meçhul cinayetlere tanık oluyor ve yazgının insan hayatındaki yadsınmaz rolünü kavrıyorum. Sen; ikinci hayatın olmak isteyen benimle birinci hayatına dair düşüncelerini paylaşır mısın?”
“Bedoş, baş döndürücü bir hayat yaşamak ancak baş döndürücü acılara katlanmakla mümkün. İnsan odur ki gölgesinde kendisini değil, kendisinde gölgesini görebilmeli. Hayatı ciddiye aldığım kadar öfkemi de kontrol altına aldığımı düşünüyorum. Bir bebek gibi tüm gelişmeleri merak ettiğim kadar bir sahtekâr kurnazlığıyla bana dayatılanları sorguluyordum; çünkü inandıklarını aklın süzgecinden geçirmeyen insan ya hiçliğe özenmiş ya da hiç olmaya mahkûm etmiştir kendisini. Paraya hayatıma utanç katmaması için sırtımı döndüğüme seviniyorum. Dünyaya düşüncenin meşalesini şiirlerim ve eylemiyle yakmak için geldiğimi düşünüyorum. İnsanlığı evrensel düşünce ışığı altında toplamayı hâlâ hayal edebiliyorum. Hayallerim çoğaldıkça yaşadıklarımı itiraf edecek bir hayatım olacağını biliyordum. Gelir adaletsizliğini, acıyı/ yoksulluğu ille de umarsızlığı insanlığın yazgısı olmaktan çıkarmak için mücadele ediyordum. Yaşadıklarımla insanı üstün kılan yegâne değerin, çektiği acılarına soyluluk katan duruşu olduğunu haykırıyordum. Dünyaya gelen her insanın hayattan zevk almasını istiyorum. Yaşadıklarımda da sanatımda da umutsuzluğu umuda mutsuzluğu mutluluğa tercih ediyordum. Hayatımda beni etkileyen olayın başında İspanya İç Savaşı döneminde kaybettiğimiz İspanyol şair ve oyun yazarı Garcia Lorca’nın gençliğinin baharında milliyetçiler tarafından öldürülmesinin geldiğini belirtmek istiyorum. Ne konsolosluğun ne de mensubu olduğum Şili Komünist Partisi’nden senatör seçilmemin halkımla aramıza girmesine izin verdim. Halktım. Ne başkan Gonzalez Videla’nın grevdeki madencilere yönelik baskıcı yaptırımlarına isyan ettiğim için ülkemde iki yıllık bir kaçak hayatı yaşadığıma ne de İspanya’daki faşizme geçit vermediğim için pişmanım. Pişmanlığı hayatıma dâhil etmediğim için kendimle gurur duyuyorum.”
“Sevgili Neruda, senin şair âşık/ senatör/ eylemci / konsolos bir de insan yanın var. Şair / yazar Pablo Neruda’yı tanımak başka şey, konsolos/ senatör ve eylem adamı Neruda’yı tanımak daha başka şey, insan / âşık Pablo Neruda’yı tanımak daha başka bir şey. İşte bu başka “şey”leri, daha bir başka “şey’lerle tanıtan ve tamamlayan senin gerçeğine nasıl ulaşacağımı bilmiyorum. Çocukluk arkadaşı emek olan bir şairin siyasetle tanışmasını normal buluyorum. Kendini erkek / halk şairi ve bir siyasetçi olarak gerçekleştirmiş olmana saygı duyuyorum. Duruşu olan her şair gibi sen de mevcut sisteme başkaldırıyorsun. Ben senin özgeçmişin ile Nobel Ödülü almış bir şair olarak şiirine dair duygularını benimle paylaşmanı istiyorum.”
“Ricardo Eliezer Neftalí Reyes Basoalto 12 Temmuz 1904’te Parrallı'da dünyaya geliyor çocukken annemi kaybediyorum. Babam Josef del Carmen, çakıl taşıyan bir yük treninin şefiydi. Üvey annemin iyi bir insan olmasından dolayı şanslıyım. Aşkla, nalbandın kızına âşık olan arkadaşımın adına yazdığım aşk mektupları sayesinde tanışıyorum ve o gün şairi şiiriyle tanıştıran büyünün duyguları olduğunu anlıyorum. İlk şiirimi üvey anneme dergide öyküsünü okuduğum Jan Neruda’nın soyadının yanına Pablo adını yakıştırarak “Pablo Neruda” takma adıyla yazıyorum. Şiire ne kadar yakınlık duyuyorsam okumaya da o kadar açlık duyuyorum. Büyük bir şans olarak algılıyorum okul müdiresinin beni Dostoyevski, Çehov. gibi dünya yazarlarının yapıtlarıyla tanıştırmasını. Santiago’daki öğrencilik yıllarımda şiir kadar açlıkla da tanışıyorum. İlk şiir kitabım Crepuscularto’yu ( Alacakaranlık) 1923'te basıyorum. " Maruri'de Güneşin Batışı" kitabımın en önemli şiirim olduğuna inanıyorum. “Savrulup Atılmış Kişi”yi yazıyorum. Hayatımda yönümü bulmam da bana yardımcı olan güzel insanlarla tanışıyorum. Onların sayesinde o dönemde yazdığım şiirlerin has şiirler olmadığını anlıyorum. Yaşadığım Yirmi Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı’yı yazıyorum. Yazılan her şiiri şairin acı ve mutluluğunun doğumgünü olarak algılıyorum.
“Senin aşkın ve eylemin şairi olduğunu düşünmekte haksız mıyım?
“Sevgili Bedriye, aşkın ve eylemin şairi sıfatını kendime daha yakın buluyorum. Kadınlarıma da halkım ve ideolojim kadar yakın olduğumu düşünüyorum. Josie’den beni sevme biçimi ürküttüğü için ondan ayrılmama karşı bir kadın tarafından delicesine sevilmek bir erkek olarak hâlâ gururumu okşuyor. Sadece benim değil; hiçbir erkeğin Josie’yi sevecek yüreği, sabrı ve cesareti yoktur. Duygusallığın /dişiliğin ve yırtıcılığın kadını Josie’ye olan aşkımı “Erkeğin Tangosu” şiirimde dile getiriyorum. İnsanoğlu aşka sığındığı kadar aşktan kaçıyor da. Ölümsüz olan aşktır, aşığın duyguları değil. “Yeryüzünde Konaklama’ ile “Yürekte İspanya”nın akabinde Nancy Cunard ile birlikte hazırladığımız “Dünya Şairleri İspanya Halkını Savunuyor" yapıtlarımın yayımını diğer yapıtlarımın yayımları takip ediyordu. Şiir, insanı kendi içinde yaşadığı dünyası ile tanıştırmakla yetinmiyor dünyanın içinde yaşadığı kendisiyle tanıştırıyor. Şiir; insanın yalnızlığını taşımasını ve kendi yaratıcılığıyla tanışmasını da sağlıyor. Şairin, bir özel dünyası bir de çevresini kuşatan gerçeklerin dünyası vardır. Şiir; ‘hak’ dağıtan ve adalet” arayan sözcüklerin lideridir; çünkü kimsenin kimseyi ezmediği/ aşağılamadığı/ ötekileştirmediği ille de yok saymadığı bir dünyayı insanlığa armağan etmek istiyor.”
“Sevgili dostum, sağlığında halkının şairi olmanda şiirlerinin katkısını merak ediyorum. “
“ Yaşamım bütünüyle aşka/ halka ve şiire dairdir. Yazdığım her dize şiirin tanımsızlığı ile ulaşılmazlığı hakkında beni aydınlatıyordu. Şiirlerimin her biri benim gibi halkımın da duygu ve düşünce dünyasının belgeleri olduğu kadar belleğidir de. Yaşamımın manifestosu olan şiirlerimle ne anlaştım ne de onlara darıldım. Nitelikli şiirlerin sözcük sayısı kadar olduğuna inanıyorum dünya nüfusunun da. Dil engelini ortadan kaldıran çevirmenlere şiir ve insanlığa katkılarından dolayı şükranlarımı sunuyorum. Şiir, aldığım her nefeste yazdığım her dizede yaşanılanın yaşanılacakların dünyasında karşılığını ilelebet bulacağını bana kanıtlayan yegâne dostumdu. Bu kanıtlardan öğreniyordum has şiirin şairini okuyucusundan üstün tutmadığını. İnsanın dünyasını insan(lar)dan “insanlığı” da ‘şiirden’ öğreniyordum. Dünyayı dengede tutan yegâne gücün sanat olduğu gerçeğinden bihaber olan ülkelerin yok olmaya mahkûm olacağı gerçeğini de sanata sırtını dönen ülkelerin içine düştükleri zavallılıktan anlıyordum. Beni halkımı şairi yapan yaşadıklarımdan öte şiirlerimdir. Şiir insanlığın temsilcisi olmamın halkımın şairi olmamla mümkün olduğunu bana yazdığım her dizede anımsatmasaydı ben de halkına sırtını dönerek kendi değerleriyle yabancılaşan insanlardan biri olabilirdim.”
“Sevgili Dostum, şiir /şairin ruhu” ile “şiir dili ile resim dili” hakkında düşüncelerinle birlikte -şiire mal edildiği için karşı olduğun/ benimsediğin gelişmelere dair düşüncelerini benimle paylaşır mısın?”
“Şairin ruhunun dili sözcükleridir. Öykünme şiir yazan şairleri bu yüzden dışlıyor, şiir. Resim şiirden şanslıdır; çünkü dil engeline takılmıyor. İnsana dair olmayan yığma ve sığ şiirler sözcüklerin ölü doğurduğu çocuklarıdır. Sözcüklerin ölü çocuğunu doğurmamak için şiirimi besleyen kaynak siyaset değil; hayatımda beni ve insanı duygulandıran /üzen/ sevindiren duygular olmuştur. Şiirlerimle yaşamına mal edilen suni etiketleri söküp attığımı düşünüyorum. Hayatımda aşkın önceliği vardı; siyasetin değil. Ben şiirin sistemleştirilmesine, akademik olarak bazı akımlarla bütünleştirilmesine, şiiri bir kurallar dizgesi haline getirilmesine karşıyım. Şiirlerimin eleştirinin yergisine açık olduğu kadar yargının tutkularına da açık olduğunu düşünüyorum. Ben eleştirmenlerin şiirlerimde bulduğu sesin değil; dur durak bilmeyen yaratıcılığımın peşinden gidiyordum. Şiirin türü gibi şairlerin de türü/türleri vardır. Kimi yüksek zümrenin, kimisi halkın beğenisini kazanmak, kimisi de sadece yazmak için yazıyor şiirlerini. Şiiriyle sistemin yanında yer alan tuzu kuru yaşayanlar da sistemi karşısında yer alarak zindanlarda çürüyenler de var şair Nâzım Hikmet gibi. Şiir gibi şairinin de saygı ve saygınlıkla ödüllendirilmesi için kendine özgü bir duruşu olmalı. Şiirin hayatın içinden gelen şairleri seviyor. Diğer bir deyişle duygusal olduğu kadar gerçekçi ve eylemci de olmasını istiyor şairin. Aklı da mantık gibi makul bir biçimde seviyor. Şiir duygulara aittir. Bu yüzden bir an başkaldırıyor, bir an kabulleniyor, bir an sığınıyor insana… Ben özgünlüktense dilde/ biçimde/düşünüşte ille de söyleyişte kişilik ile şairin yaratıcılığına inanıyorum. Şairini ölüm uykusundan uyandırmayan şiirin şairiyle dalga geçtiğini düşünüyorum. Şiir canlılığı yitirdiğinde ölüyor. Şiirde soylu çağrışımların insanın başını döndürecek nasıl bir gücü varsa senin de içindeki şiir gücünün farkına varmanı istiyorum. Sözün ve sözümüzün demlenme saatinin geldiğini düşündüğüm için seni seninle baş başa bırakmak istiyorum. Benim anlatımlarımdan değil, kendi duygu ve düşüncelerinin vardığı kanıyla beni tanımanı istiyorum senden. Yerüstünü bilemem ama yeraltı dostluk ülkesinin anahtarının senin olduğunu biliyorum. Bir gün kişiliğinin karşısında ayağa kalkıp ceket iliklediğin Bedriye’yi yaratmanda ihanet edenlere katkılarından dolayı minnet duyacaksın. İçindeki duygu/ duyarlılık ve duygusallık deresinden bir okyanus yaratmaları onları af etmen için yeterli bir gerekçe değil mi Bedo? Dostluğumun seni son yolculuğunda da yalnız bırakmayacağını sana hatırlatarak seni kucaklamak istiyorum gözlerindeki yaşları silmeme izin verirsen.
09/08/Mersin.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder