26 Ağustos 2016 Cuma

Burjuvanın Halka Mal Olmuş İyi Yürekli Yazarı: Charles Dickens









Burjuvanın Halka Mal Olmuş İyi Yürekli Yazarı: Charles Dickens
bedriye korkankorkmaz

İngiliz roman yazarı Charles Dickens’ın dünyası İki Şehrin Hikâyesi’yle ilgimi çekiyor. Bugüne değin eserlerine dair okuduklarımın ruhumda yarattığı dünyaya, elimde asa ayağımda prangalarla giriyorum. Benim gibi dram tutkunu birini bile iyimserliğiyle etkiliyor. Büyüleniyorum adil/merhametli/ sevgi odaklı dünyasından. Kendi ruhunu kandırdığı gibi benimkini de kandırsın istiyorum. Ruhumu kandırmayı sevgi/ merhamet/ koruma içgüdüsüyle başarıyor. Yoksul çocukluğumuzun başlattığı dostluğu burjuva dünyasına ait oluşu bitiriyor. Ortak dünyalarımızı oluşturan gerekçeler onun gerçeğinde paramparça oluyor. İçimi acıtıyor bir yazarın ezikliğinden ötürü duygularının üstü açık mezarına kendini canlı olarak gömmesi. Dilimiz gibi dünyalarımız da farklı onunla. İnsan gibi düşünceler de evrenseldir ve evrensel olanın takipçisi olmayan bir insanın kendi gerçeğinin üstüne çıkamayacağını düşünüyorum. Ölüm/ yaşam gibi bir evrenselliğe tekabül ediyor insanın insanlık değerleri içinde kendisine belirlediği yer. Dünyasındaki evrenselliği temsil eden değerlerle birlikte farklılıklarını/ farkındalıklarını anlamaya çalışıyorum. Benim ödül olarak kendime reva gördüğüm değer ruhuma yabancılaşmadan yaşam serüvenimi noktalamaktır. Acılar özündeki değerleriyle ‘insanlığın’ bir parçası olmasını sağlıyor insanın. Yazarın acılarının onu kendinin/ insanlığın değil -burjuvazinin bir parçası yapması içimde saçları ağarmış isyanları ayaklandırıyor. Benim gibi yabancılaşmanın insan üze
rindeki etkilerini anlamaya çalışan bir insan için Dickens, ezikliğin/yabancılaşmanın kaynak suyudur. Salt bu yüzden onun dünyasına girebilmek için uykusuz gecelerin koynunda büyüttüğüm sancılarıma ninni söylüyorum haftalardır. Çocukluğumu büyüleyen en büyük düşüm, Fuzuli’nin şiirlerini öğrencilere sevdirmek için edebiyat öğretmeni olmaktı. Edebiyat öğretmeni olarak ödemeliydim sözcüklere olan gönül borcumu. Para kazanmak statü edinmek aklımın ucundan geçmiyordu. Bundan dolayı rakamla ifade edilen hiçbir kazanım olmadı hayatım boyunca kitaplarımdan başka. Duygularımı ifade etmeyi dünya nimetlerine sırtını dönecek değin önemli buluyordum. İnsan denilen canlı da duygu/ düşüncelerinden başka nedir ki? Ben duygu/ düşüncelerimi özgürce ifade etmeyi servet edinmek istiyorum. Bu yolda ilerleyenlere kendimi yakın hissediyorum. Dini ve dünyevi inaklarıma beni ulaştıracak yolda çile çekmeyi mükâfat olarak algılıyorum. Çileye yakınlığım böylesi bir bakış açısının bana kazandırdığı kazanımlardan sadece birisi. 19 Şubat’ta babamın ölümüne tanık oldum. Tanık olduklarım kendi devrimini yarattı içimde. Birçok şair/ yazar/düşünürün insan yanını özümsemek için özel bir çaba içerisine girmemin nedeni gökyüzünde ruhlara açtığım yıldızların pencere sayısını çoğaltmak içindir. Bu pencereden gördüklerimi/ algıladıklarımı yanılmayı göze alarak sizlerle paylaşıyorum. Yanılgılarım beni daha gerçekçi daha derinliği olan yanılgılara götüreceği için bu uğurdaki eleştirileri ödül olarak algılıyorum. Yanılırım korkusuyla korkularımın üstesinden gelemezsem önce kendime sonra da okuyucuya ihanet edeceğimi düşünüyorum. Yazara dair duygu/ düşüncelerimde yanılmayı göze alarak paylaşmayı dürüstlüğümün bir gereği sayıyorum. Dürüst insanın kendisinin dışında kimsenin karşısında boyun eğmeyeceğini düşünüyorum. Dickens’a kızıyorum çünkü burjuvanın karşısında eğdiği boynunu kendi karşısında eğmediği için. Evet, farklı / aykırı düşünce uçlarına savrula savrula onun
126127
yazın/ insan yönüne yaklaşacağımı düşünüyorum. Sağlığında çok az yazar/ şaire nasip oluyor ülkesinde onun kadar sevilip/ sayılmak. Bir ülkenin bir yazarını nasıl sahiplenmesi gerektiğine en güzel örnektir Dickens’ın. Hayranları onu kendilerinden biri olarak benimsedikleri için eski adı “Boz”la ona sesliyorlardı. Kahramanları salt İngiltere’yi değil birçok Batı ülkesini etkisi altına almayı başardı. Onun en büyük başarısı burjuva yazarı olmasına karşın halkın yazarı olmasını başarmasıdır. Ölene dek şöhretini/ saygınlığını yitirmeyen yazar, ülkesinde tıpkı bir pop sanatçısı gibi popüler oluyor. Öyle ki, onunla konuşmak ona dokunmak, onun sesini duymak için sevenleri etkinliklerinde izdiham oluşturuyor. Okuyucularının sevgisiyle kutsadıkları bu adam şöhretini kendi çağının gerçekleri/ gelenekleri ile uzlaşan yazın anlayışına borçlu olduğunu biliyor. Yazarımızın XIX. yüzyıl gerçeğini aşan entelektüel ihtiyaçların önünü açması ülkesinin kültürel/ bilinç kalkınmasının da önünü açıyor. Çatışkı mutlak gerçeklerden daha önemlidir, düşüncenin önündeki sınırları yıkıp entelektüel bilginin önünü açtığı için. Irkına bağlılıkta birinci sıradadır İngiltere. İngiliz şair/ yazarlarının birçoğu bu yüzden kendi ırklarına bağlılıklarından ödün vermiyorlar. Dickens, şöhretini ırkına bağlı halkının onu sahiplenmesinden kaynaklanıyor. Bu anlamıyla İngiltere sanatçılarının çoğu hür dünya vatandaşı değil; İngiliz vatandaşı olmayı önceliyor. İçlerindeki İngiliz şovenliğini dışlayan sanatçılar bu cüretlerinden dolayı payına düşen bedeli ödemişler/ ödüyorlar. Geleneklerin aşırılaştırarak ahlaki baskıya dönüştüğü İngiltere’de Dickens’in huzuru bulma nedenleri üzerinde düşünüyorum. Özgür ruhlu hiçbir yazar bu denli sığ kuralların bir parçası olmak istemez. O da sözcüklerini serada yetiştiriyor. Ülkesinin sanat/ ahlak... sınırlarını aşmadığından muhalif bir yazar olmadığı gibi (sosyalist vb.) siyasi bir ideolojisi de olmuyor onun. Onun yaşadığı çağ bilindiği üzere Kraliçe Victoria çağıdır. Bu çağın en büyük özelliği edebiyata bir eğlence aracı olarak ba
kılmasıdır. Kraliçe Elizabeth döneminde tiyatronun bir yapıt değeri taşımadığı düşünüldüğünden tiyatro okunmak için değil, insanların zamanlarını keyifl i geçirmeleri için, sahnede oynanması için yazılan bir metindi. O dönemde tiyatro oyunları bir yapıt olarak yayımlanmıyordu. Şiirde Shakespeare, romanda ise Dickens ülkesini dünya yazınının kahramanı yapıyordu. 1812’de yazar gözlerini dünyaya açtığında dünyayı etkisi altına alan savaşların ateşi sönmüştü. İzleri ise insanlığın yüz karası olarak tarihteki yerini almıştı. Başta kendi ülkesi olmak üzere Avrupa devletleri de dinlenme dönemine girmişti. Ne onun ne de ülkesinin ölmeye/öldürmeye/ayrılığa/ vurguna/ talana… katlanacak sabrı kalmamıştı. O da savaştan çıkmış milletine acılarını unutturmak istiyordu sanatı aracılığıyla. Sanatını övgü/ refah/ mutluluk/ her açıdan doyuma ermişlik gibi ikiyüzlü ahlak bilinci üzerine inşa ederek katı İngiliz gelenekleri ve sanatçı dehası arasında mekik dokuyordu. Kendi sözcükleriyle değil, ülkesinin sözcükleriyle yazıyordu romanlarını. Hiçbir baskıya maruz kalmadan gönüllü boyun eğişinin izleri beni yazarın yoksul geçen çocukluk/ gençlik yıllarına götürdü. Çocukluğunun vatanı yoksulluktur yazarın. Babasının borçları yüzünden hapse girmesi onu çocuk yaşta olgunlaştırıyor. Sanatın ilk altın bileziği güneş görmeyen odasında öğrendiği ayakkabı boyama sanatıdır. Onun ağrına yoksulluğundan dolayı küçük görülmek gidiyordu. Şöhretin bile silemediği ezikliği o yılların armağanıydı ona. Yaşadıklarının öğretmeninden öğrenmişti yoksulların kimsesiz insanlar olduğunu. Toplumun küçümsediği sıradan yoksul ama yürekleri iyilik dolu olan insanlardan iyilik görmüştü; burjuva kesiminden değil. Burjuvanın kabulü bu yüzden önemliydi onun için. Yoksulluğuna geri dönmemek için bir parçası olmadığı burjuva dünyasına sıkıca sarılıyordu. Çocukluğunda sevgisini/ merhametini ondan esirgemeyen yoksul kesime gönül borcunu kahramanları sayesinde ödüyordu. Ne yoksul ne de burjuva kesimine ihanet etti. Şöhretin azaltmadığı
128129
yüreğindeki sevgi ve merhamet onu yazar olarak insanlık katına çıkarttı. Huzuru burjuvada sevgiyi ise yoksulların dünyasında buluyordu. Kendisinin yaşamak istemediği ama bize sevdirdiği yoksul evlerdeki sevgi/ anlayış yoksulları burjuva karşısında yüceltiyordu. Yoksullar salt onu değil dünyayı aydınlatan güneşti. Pickwick, Sam Weller, Betsy... kahramanları aracılığıyla yoksulların da eğlenmeye gülmeye hakları olduğunu kanıtlamak istiyordu. Yazına acının tımar ettiği yıllarda şiirle başlıyor. Acı/ yoksulluk üretkenlik/ yaratıcılık cömertliğini esirgemiyor ondan. O, parlamentoda stenografl ık yaptığı yıllarda kendisinden istenen hiciv yazılarını yazarak dikkatleri üzerine topluyor. Pickwick’i roman oluyor. Aykırı sesleri o yıllarda içine kilitliyor. O günden beri başta kendisi olmak üzere kimsenin kendi sınırlarını aşmaması için yaşıyor adeta. Kişiliğinin de dindarlığı gibi sorgulamaya değil, biatte meyli kayıyor. Acılardan/yoksulluktan öcünü almak için yazıyor. Romanları aracılığıyla yoksul/ terk edilmiş/ sevilmemiş/ ezik/ ...çocukların duygularına tercüman oluyor. Sahip olduğu her şeyi borçlu olduğu acılarına olan bağlılığı her türlü takdiri hak ediyor. Şöhretinin ona sunduğu konfora rağmen korunmaya muhtaç çocuklardan maddi/ manevi yardımını esirgemiyor. İçten içe akılcı dünyanın yoksulları korumadığını biliyor. Buna karşın, ne sisteme ne kanunlara ne de adalet/ eşitsizlik ilkesine karşı sesini yükseltmiyor. İçinde kendi yaşadığı acıların nöbetini tutuyor ve kendi ateşiyle yanıyor yüreği. Yazarların kahramanları onların dünya görüşünün elçileridir. Sistemle sorunu olmayan yazarın kahramanlarının da sistemle sorunları olmuyor. Onun kahramanları kendi küçük dünyalarında onları mutlu edecek küçük isteklerin peşinden koşuyorlar. Mutlu bir aile. Ailelerini geçimini sağlayacak kadar gelir… Kendi yağlarından kavrulan hayattan/ hayatından memnun insanlar kitlesi. Kahramanlarının zengin ya da yoksul olmaları önemli değil; önemli olan kurdukları düzende mutlu yaşamalarıdır. Eserlerinde burjuva romantizmini ne teh
dit ne de ufak bir pürüz olarak yansıtmamaya özen göstererek burjuva dünyasına yoksulları sevdiriyor. Halkının kendisi gibi acı çekmesini istemiyor. Onları sistemle barıştırarak koruyacağına inanıyor. Mutluluğun yolunda halkıyla birlikte yürümeyi istiyor. Eski eşyaları çocukluğunu onda çağrıştırdığı için seviyor. Değersiz şeylere değer yükleyerek ülkesine şu iletiyi gönderiyordu: yoksulluğumda ben de değer vermediğiniz eşyalara benziyordum; bu yüzden görmediğiniz beni ünlü olduğumda gördünüz. Demek ki, eski olduğu için bir eşya yoksul olduğu içinse bir insan değersiz değildir. Burjuva kesiminde bulamadığı doğallığı/ samimiyeti sıradanlıkta buluyordu. İçten içe zenginlerle kibarlık budalası tiplerden hoşlanmıyordu. Bu vasıfl ara özgü kişilerle arasına duygusuz bir mesafe koymaya özeniyordu. Özen gösterdiği önemli bir konu da kraterlerinin her biri David Copperfield gibi başlı başına okuyucuya mesleki bilgi/ becerileri kazandırmak istemesiydi. Eserlerinde gereksiz açıklamalardan sakındığı için okuyucu eserlerini okurken sıkılmıyordu. Yüzeysel olayların büyüsüne kapılmamızı istiyordu bizim. Tıpkı sokağa çıktığımızda karşılaştığımız ama hayatımızda yeri olmayan insanlar kadar bizi üzsün istiyordu kahramanlarının başına gelenler. Doğanın işleyişindeki sükûnet hâkimdir eserlerinde. Mevsimler belli süreliğine saltanatını diğer mevsimlere devrettiklerini bildikleri için hüzünlenmezler. O’nun kişilerinde de doğanın bilgeliği hâkimdir. Sıkıntılı günlerin geçeceğine ve mutluluğun kapılarını çalacağı zamanın yakın olduğunu biliyorlar. Okuyucularına onun kadar yaşam sevinci aşılayan çok az yazar vardır diye düşünüyorum. Direnmek umut etmek ve mutlu olmak onun yazın gerçeğinin özetidir. Duygular arası geçiş/iniş/ çıkışlar da bu yöntemle başarılı oluyor. Sevincin doruklarında uçmaya hazırlanırken kendimizi bir anda hüznün doruklarında buluyoruz. Duyguları temel aldığı için okuyucu yapıtında kendi duygu /iniş/ çıkışlarını bire bir his ediyor. “Ne de olsa kışın sonu bahardır” türküsünde olduğu gibi o da finali umut ile baha
130131
ra bırakmayı kendine ilke ediniyor romanlarında. Hayatın zor/ katlanılmaz/ talihsizlik yanlarını bize gözlerimizi kamaştıran bir manzaranın karşısında büyülenmiş bir hayranlıkla veriyor. Bir hekim gibi ilacı hastanın rahatsızlığına göre veriyor. Yazdıklarımda hayatın salt mutlu yanını verdiği anlaşılmasın yazarın. Hayatın acı ve berbat yanlarına merhametle veriyor ki, acıyı yüreğimizde hissederken yaşamdan umudumuzu kesmeyelim. Hayatın içinde gelmenin insana kazandırdığı en önemli kazanım bakışların keskinliğidir. Bakışları yanılgıya teyit geçmiyor onun. O gözler gözümüzden kaçan günlük hayatın ayrıntılarını tek tek sözcüklerin killerine böyle taşıyor. O gözler bir duyguyu diğerinden ayrıt etmede usta, duygular arası eşitlikte pir döşeğine oturmuş dedeye benziyor. O gözler gözden çıkardıklarımızı bize anımsatan adalet olarak dikiliyor karşımıza. O gözler sevgisiz /sahipsiz/ yoksulların erdemleri karşısında bizi kendi gözümüzde küçük düşürüyor. Gözleriyle gördüklerini bize daha yalın yansıttığı için anlama güçlüğü çekmiyor okuyucuları onun. Bakışlarını dünyaya yönelttiği için sözcüklerini de dünya gerçeklerinin merkezine yerleştiriyor. Yaşanılanın ayrıntılardan ibaret olduğunu bize bir ninni büyüsü içinde anlatıyor. Vücut dilini deşifre etmekte eline su döken çok az yazar olduğunu düşünüyorum. Kendinden emin olmayan insanların kesik kesik konuşmasına, dış görünüşün altındaki çıplak gerçeklere, derdini gülüşüyle ört pas edenlerin kederlerine tanıklık ediyoruz sayesinde. Kişiselleştirdiği karakterlerinin fark edilmesi için o kişinin bir özelliği üzerinde yoğunlaşıyor. İyisi tam iyi; kötüsü tam kötü, şişmanı da tam şişman oluyor. Fiziki görünüş ile ruhu bir elmanın iki yarısı olarak veriyor. Şişman karakterinin ahlakı da fiziği gibi şişmandır vs. vs. Bu özelliğinin ona ait özgün bir özellik olduğunu düşünüyorum tıpkı karakterlerinin kişiliklerini bizim analiz etmemizi istemesi gibi. Kahramanlarında aşırılığı sevmiyor. Büyüklükleri de kibirlerinden değil, kişisel özelliklerinden kaynaklanıyor. Onun en bü
yük eksikliği kişilerinin ruh dünyasına girmemesi, psikolojiden uzak durmasıdır. Eserlerinde dâhiliğe yarışır bir biçimde derinliğinin olmamasının nedeni budur. Onun psikolojiden anladığı somut olandır. Psikolojinin ise somut olanla içten pazarlığı yoktur. İnsanın manevi varlığını bir bütün halinde maddi varlığa teslim ederek insan doğasının sınırlarını belirlemeye kalkışıyor. Sınırlarının okuyucuyu rahatsız etmemesi için dramı mizahlaştırıyor. Eğlenceli bir tiyatro oyunu izliyormuşuz gibi kendimizi rahatlamış hissetmemizi sağlıyor. Yazarları ölümsüzlük mertebesine taşıyan, kişilerinin tutkuları/ hırsları ile sıra dışı davranışlarıdır. O’nu ölümsüzleştiren ise kişilerinin anlaşılması kolay özelliklere sahip olmasıdır. Her canlının ruh dünyasını kuşatan iyilik/ kötülük/ af etme/ ölüm / yaşam gibi duyguların şölenine çevirdiği için yapıtları her yaşta insanın dünyasındaki haklı yerini alıyor. Olduğu gibi görünen göründüğü gibi olan insanlardan birisi olmasını istiyor okuyucularının. Samimiyeti bir deha haline getirmekteki başarısına şapka çıkarmamak elde değil yazarın. Onun güzelliklerle dolu dünyası içten içe burjuva dünyasında bir yama gibi kaldığını kendisine hissettirmekte gecikmiyor. O da kendisine ait bir dünya yaratmak için kır evlerinde yaşamaya, halkın içine daha sık girmeye özen gösteriyor. Bu özlemlerini şiirlerinde bize hissettiriyor. Bir bakıma kendisine yabancılaşmadığı dünyası şiirdir. İnsan sadece yaşadıklarına sığıyor. Zenginlik içinde yoksul günlerinin masumiyetine sığamayacağını ruhu ona anımsatıyor. Geç de olsa her yaşanmışlığın kendi eserini yarattığını anlıyor insanda. Eserleri içerisinde İki Şehrin Hikâyesi ile Zor Günler’ini beğeniyorum. Ne ki eserlerindeki dram, yüreğimi bir nakış gibi işlemekte yetersiz kalıyor. Dramı gökten yağan kara değil, makineden havaya uçuşan karlara benziyor. Onun trajediyi en üst perdeden bize yansıtmak için aldığı önlemler bile derinliği olan anlamları katmıyor olaylar dizgesine. Çığlar, felaketler, ayaklanmalar hepsi ama hepsi görsel olarak
132133
dünyamızdaki yerini alıyor. Acılar kendisini terk eden yazardan öcünü bu şekilde alıyor. Yazarın başta kendisini sonra da okuyucularını da koruma altına alması sanat dehasını şahlandırmıyor. Merhamet ille de sevgi duygusu onda koruma duygusuyla birleştiği için dünyayı yerinden oynatacak dramı yazacak cesareti olmuyor ama kafasında yarattığı adil dünyayı eserlerinde yaratmayı başarıyor. Gerçek hayat onun sözcüklerinde dile getirdiği gibi iyileri cennette kötüleri cehennemde yaşatmıyor. Kaldı ki, edebiyatın asıl görevi hayatın acımasızlıklarına bizi alıştırmasıdır. Edebiyat da dehayı gerçek hayatı sözcüklerde ölümsüzleştirenler arasında paylaştırıyor. Dickens filozof, öğretmen ve din lideri… olan kahramanlarının aracılığıyla toplumu eğitmeyi görev ediniyor kendisine. Gönlüne göre eğittiği dünyasında isyankârlara yaşama hakkı tanımıyor. Bu yüzden eserlerini hiçbir aile çocuklarının okumalarında sakınca görmüyor. Kendilerine biat etmeleri için özellikle onun eserlerini okumalarını isteyen ailelerin sayısı çok. Onun ikiyüzlülüğü eserlerindeki samimiyetsizliğidir. Hoşuna gitmeyen davranış biçimlerini toplum gerçeği içinde dışlamış olmasıdır. Büyük/ küçüklerde cinsel dürtüleri baskı altında tutarak, aşırılıkları erdemsizlik olarak algılamasıdır. Onun vicdanına kestiği kurban, yazın dehasıdır. Onun ütopyası burjuvanın ütopyasının ta kendisidir. Aşkı, zaman zaman duygusal yoğunlukla zaman zaman da abartılmış bir duygusallıkla veren Dickens’ın yapıtlarını yılgınlığına düştüğümü his ede ede okudum. Onun ütopyasında dünya gelen her çocuk akılcı dünyanın gerçekleriyle yüzleştiğinde onu vicdanında yargılayacak mı yoksa ödüllendirecek mi diye merak ediyorum. İngiltere’de yaşasaydım onun sözcükleriyle büyüyen çocuklara bu tür sorgulamalarla dolu bir anket yaparak onun toplum vicdanındaki gerçek yerini anlamaya çalışırdım. Duyguları, mizahı gözyaşları bile pırıl pırıl olan Dickens’in babalarını kendilerini kısa bir süreliğine bile olsa gerçek dünyanın kasvetin
den onları uzaklaştırdığı için minnetle anacaklarına inanıyorum. Bu bağlamda; O’nun insanlığa katkılarını yadsımamak gerektiğini düşünüyorum. Bir nevi etkisi altında kalan kitleleri insanlığa, iyiliğe, barışseverliğe… sevk ederek değerler odaklı bir dünya yaratmak istediği için en katı kalpleri bile yoksullara karşı yumuşatmayı başarmıştır. Dertlerin gülmeyi unutturduğu insanlara yeniden gülmeyi, yaşamı sevmeyi öğretmiştir. Herkesin içinde bir gömü gibi sakladığı iyilik güneşinin yeniden doğmasını sağlayarak bir nevi insanlık ayıplarının üstüne çıkarmak istemiştir insanları. En büyük şansı  yüksek bir öğretim  görmediği için yazdıklarını teknik ayrıntılara boğmayarak ruhunun incelikleri yazdıklarına yansıtmayı başarması en büyük şansızlığı da köklerine dönmek için gecikmiş olmasıdır. O’nu insanlık ayıbının üstüne çıkan değerlerle anıyor ve sevgilerimi sunuyorum Charles Dickens’e. Acıdan elini çekmenin hayattan elini çekmeye benzediği gerçeğini kendisine anımsatarak.
10.03.13 Mersin.
İlk Yayım: Afrodisyas Sanat Dergisi. Mayıs-Haziran 2013,s. 32-35.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder