Azınlığın Aşığı: Kabero
Bedriye Korkankorkmaz
Sevgi, aşk, insanlık… gibi kavramlar günümüze değin sorgulana gelmiştir. İnsanların yaşadıklarına yansıyan sevgiye dair düşüncelerimi sorguluyorum içimde. Sevgisiz bir insan yaşayabilir mi? Sevgisiz bir yaşam mümkünse sevgiye yüklediğimiz anlamı abartıyor muyuz? Sürdürülebilir bir yaşamda sevginin biyolojik olarak eksikliği hayati tehlike taşımıyor ama düşünsel ve ruhsal olarak yokluğunun yarattığı boşluğun birçok insanı intihara sürüklediği de bir gerçek. Aşk/ sevgi… üzerine bu denli şiir roman ve öykü yazılması başka nasıl açıklanabilir… Sevgisiz yaşayan insanın hayatı ne türden bir dramsa birbirini seven iki insanın birbirini karşılıklı olarak doğru bir biçimde sevmeyişi de o türden bir dramdır. Sevgiyi ben insanın kendisini insan olarak algılaması olarak tanımlıyorum. Tüm bu haklı sorgulamalar doğal olarak doğru sevilme biçiminin doğru sevgi bilincini gerektirdiğini anımsatıyor bize. Yanlış sevgi biçiminin sevgisizliği, doğru sevilme biçiminin ise anlamlı paylaşımları beraberinde getirdiği nasıl bir gerçekse sevmeyi bilmenin başlı başına bir bilinç uyanması, bir bilinç aydınlanması olduğu da öyle bir gerçektir.
Toplumsal sevgi/ aşk kendi içinde birçok kategoriye ayrılıyor. Bireysel aşk/sevgi ise sadece âşığın ruhuna/kalbine sığıyor. Sıra dışı evlilik ile standart evlilik arasındaki farklılık üzerinde düşünmemi kendisi gibi karakteri de sıra dışı olan Andrew Jolly' e borçluyum. Jolly'nin "Seni İçime Gömdüm " eserinin satırları arasında kayboluyorum. Yazarın zamana meydan okuyan kavramlarla kurduğu güçlü bağ yıllar sonra da okuru içten içe kuşatıyor. Okuyucu içinde güzellik uykusuna yatan sevgi, sevgisizlik, yalnızlık, duyarsızlık… gibi kavramları uyandırma gücünü kendinde buluyor. Böyle böyle ruhunun aynasından kendisine söyleyemediği sözlerin güzelliği ile sevdiklerinin kendisine söylediği haksız sözlerin acımasızlığıyla yüzleşiyor. Okuyucuyu içindeki zirveye taşıyan yazar, içindeki zirveden kendi yalnızlığına, sevgisizliğine, sessizliğine ille de anlaşılmazlığına bakmasını değil; yalansız ve önyargısız kendisini sorgulamasını istiyor okuyucusundan. Yazar bunları bize bir şeyler anlatma derdi ile yapmıyor. Biz onun kendi kendine anlattıklarından kendimizi çıkarlarımıza pazarladığımız gerçeğiyle yüzleşiyoruz. Bilinçaltımıza bastırdığımız duyguların karşısında oturmak, idam sehpasının önünde durmaktan farksızdır. Bu farkın hayatımızı bu denli derinden sarsması kendimize ve yaşadıklarımıza karşı riyakâr oluşumuzdan kaynaklanıyor. Nasıl ki para sevgisi ile Tanrı sevgisi birbirleriyle örtüşmüyorsa riyakârlık ile aşk da birbirleriyle bağdaşmıyor. İnsanın yakınları tarafından anlaşılmazlığının ne yaşının ne de zamanının olmadığını daha iyi algılıyorum bu eserde.
Yasalarla koruma altına alınan çift kişilik ilişkiler zamanla toplumsal bir tabuya dönüşüyor. Bu tabu insanın en hakiki yalnızlığının kalabalıklar içindeki yalnızlık olduğu gerçeğini görünmez kılıyor. Ne gerçeğin ne de gerçek sevginin yasalarla korunmaya ihtiyacı yoktur. Bir insanın ruhu sadece kendisine özgüdür ve insan da sadece yaşadıklarına sığıyor/ sığmıyor Kabrero gibi. O, sözcüklerin hayat verdiği yürekli bir âşıktır. Onun yürekliliği âşık oluşunda değil; aşkını sahiplenişinde. Aşkın ölü/canlı beden üzerindeki etkisinin hiç değişmeyişini bize anımsatmasında. Toplumun yaptırım güçlerini karşısına alıp tek başına kendi doğrularını yaşamasındaki yürekliliğinde. Sevmeyi bildiği kadar sevdiğini içinde çoğaltmasındaki bilgeliğinde. Her tür ilişkinin tüketim üzerine kurulduğu günümüzde Kabrero’nun Kızılderili karısıyla yaşadıkları “sevginin” canlı kanıtı olarak dikiliyor karşımıza. Sevgi ile konuşmak, sevginin sesiyle tanışmak böyle bir şey olmalı duygusuyla insanı içten içe sarsan Kabrero, beynimizdeki sevgiye dair tabuları da yerle bir ediyor. Aşkın bir insanı nasıl özgürleştirdiğini bilmek isteyenlerin onun aşka dair söylediklerini dinlemesi gerektiğine inanıyorum. Eğer hapiste değilsek özgürüzdür. Bu yaklaşım bir anlamıyla doğru ama bu doğruluk Kabero’nun ruhsal özgürlüğü karşısında pespaye bir özgürlüğe dönüşüyor. Özgürlük insanın kendisini yaşadıkları/ hissettikleriyle gerçekleştirmesidir. Bir insanın yaşarken neleri içine gömdüğünü bilmiyorum ama Kabero’nun ölü karısını kendi elleriyle yıkayıp tabuta koyup günlerce o vahşi dağlarda karısının tabutunu sırtında kasabaya kadar taşımasının nedeninin karısının ölüsüyle de yaşadıklarını ölümsüzlüğe gömmek isteği olduğunu biliyorum. Onun iç gömüsünü benim için kıymetli yapan da sadece yaşanmışlıklara özgü olmasıdır. Yurtsuz bir aşkın yurdu insanın içidir. Tepeden tırnağa insan olan kahramanımızın aşkını bu denli gerçek yapan doğanın aşkı gibi gerçek olmasıdır. Çöl çiçeği Kabero, bir sanatçı gibi yazdıklarından öte haklı saptamalarıyla da günümüze damgasını vuruyor.
Aşk hakkındaki birikimlerimizin sabun köpüğünden ibaret olduğunu okuduğumuz kitaplardan, izlediğimiz filmlerden, nitelikli insanların yaşadıklarıyla aşka kattığı farkındalıktan algılıyoruz. Soylu Kabero ile Kızılderili eşinin iki yıllık evlilikleri bize birbirleri için doğru zamanda buluşan âşıkların azınlığın aşığı olduklarını düşündürüyor. Toplumun öngörülerine zıt olan ilişkilerin evlilik çatısı altında olmasının da bir anlam ifade etmeyeceği gerçeğini bize anımsatması yazarın yazın dehasının derinlikleriyle yüzleştiriyor bizi. Jolly, kara kapkara mizahın yazarı olduğu kadar derin sorgulamaların da yazarıdır. O, dağda karşılaştığı öğretmeni haydutluğa terfi ettiren sistemin başarılarını semt pazarı gibi gözlerimizin önüne sermiyor gözlerimizin içine içine sokuyor adeta. On yaşındaki öğrencisine sokağın ortasında tecavüz eden jandarmayı öldürdüğü için kızın babasının “Altı üstü bir kadın o. Nasıl olsa başına gelecek bir iş” deyip öğretmeni azarlaması insana bir eğitimcinin öğrencilerinden önce sisteme vereceği ders neler olmalıdır sorusunu sorduruyor. Öğretmen de insanın onuru /namusu için yaşayacağı dersini davranışlarıyla topluma verdikten sonra dağları mesken tutuyor. Her iki bilgenin dağdaki konuşmaları bile eseri bir başyapıt yapmaya yeterdi diye düşünüyorum.
Meksikalı Kabero Yaki’li karısıyla ilk karşılaştığında onun kadınlığına değil, göğsünün altında sürekli kanayan yarasına vurulmuştu. Bu da bildik bir kadın erkek yakınlığının dışında dostluk bağını oluşturmuştu onun içinde. Hasta karısı onu içten içe kanayan duygusal yaralarıyla tanıştırmış o da yarasından aldığı güçle kendisini alışılagelmiş yaşamın kokuşmuşluğundan bir çırpıda kurtarmıştı. Kendinde var olan değerleriyle tanışması böyle olmuştu. Davranışların diliyle konuştuğu için karısına yaşarken “seni seviyorum” deme ihtiyacını hissetmemişti. Davranışların yaşamı nasıl bir yaşamdır merakını hiçbir eser bana bu kadar derinden hissettirmemişti. Varlığın içinde yoksulluğun ne olduğu kadar birlikteliklerin nasıl yoksunluğa dönüştüğünü alıntıladığım satırların çok güzel özetlediğini düşünüyorum.
“ Az rastlandığı için mi vahşiydi bu aşk yoksa? Yengesinin öpüşünü, ona ve ağabeyine duyduğu acımayı anımsadı yine. Oysa ölü karısını yüklenip kasabaya gelen kendisiydi, yani aslında onların acıma duymaları gerekirdi. Ama acımamışlardı işte… Ne onlar, ne rahip, ne haydutlar, ne kimse. Acıma beklememişti ki onlardan. Gerek duymamıştı. Düşünmek bile şaşırtıyordu insanı: Vahşilik bu muydu acaba? Ölümünün uyandırdığı acının ötesine geçen her şeye sevecenlikle kucak açan bir aşk tatmak mıydı?” (s.88). “Ardından sürüklediği ceset yüzünden değildi bu korku; bu aşk, onların tümünü gereksizleştirmişti gözünde, öyle ki kendisiyle sevgilisi dışında kalan hiçbir şeyden sorumluluk duymayan birinin gururuyla, küçümser tavrıyla aralarında dolaşmıştı; bu yüzden korkmuşlardı ya”( s.144).
Karısının ölümünün akabinde kendi içine yaptığı yolculukta içindeki hastalığın adını koymuştu kahramanımız. Bu bir insan için inanılmaz bir servetti. Ve her babayiğidim diyen böyle bir serveti onuruyla taşıma cesaretini kendinde bulamazdı. Onun ruhunu hasta eden nedenleri şöyle özetleyebilirim: Ona hem annelik hem de babalık yapan babasının yalnızlığına ortak olmadığını, yalnızlığın ona niçin iyi geldiğini, karısından önce duygularının sevgisizlikten kanadığını, insanlıkla aşkın elçileri oldukları için karısıyla kasaba ile kilisenin önyargılarına sığamayacaklarını, sevdiği tarafından sevilmeyen insanın kendisini de sevemeyeceğini, karısına hissettiği sevginin aslında kendine hissettiği sevginin toplamı olduğunu, aile mezarlığına karısını ısrarla gömmek istemesinin altında yatan asıl nedenin karısına istenmeyen bir gelin olmadığını kanıtlamak istemesi, vahşi aşkının mezarının yine vahşi doğa olacağını, toplumun yaralı insanlardan ne kadar korktuğunu, kasabanın kokuşmuş kurallarını barındıran toprağın da o kokuşmuş insanlar gibi acımasız olabileceğini, karısının yaşarken yenilmediği topluma ölürken de yenilmeyeceğini bilmeyişi ile sevdiği kadınına veda ederkenki acının bir erkeğe neler yaptırabileceğini tasavvur edemeyişiydi. Onun tüm bu tasavvur edemediklerinin toplamında biz de toprağın derinliğine gömdüklerimizin aslında bir ceset olmaktan öte korkunç mutsuzluk ile korkunç ötesi el değmemiş yalnızlık olduğunu öğreniyoruz.
Evet, bizim toplum olarak hastalığımızın da“ Yat sevgilim. Kıpırdama. Yat bir tanem. Seni içime gömdüm.” diyerek ölü karısını yakan kahramanımız gibi azınlığı temsil eden güzel insanları dışlamanın bir toplumun geleceğini karattığını görmemek olduğunu düşünüyorum.
Andrew Jolly. Seni İçime Gömdüm. Çev.Tomris Uyar. Ara Yayıncılık. S:174.
08/05/2012.Bingöl.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder