26 Ağustos 2016 Cuma

Adaletsizliği / Düşünce Özgürlüğünü Haykırmak ve Muhalif Sanatçıları Yalnız Bırakmamak İçin Ölümden Uyanan Yazar: Henrik Ibsen

Adaletsizliği / Düşünce Özgürlüğünü Haykırmak ve Muhalif Sanatçıları Yalnız Bırakmamak İçin Ölümden Uyanan Yazar: Henrik Ibsen,
Bedriye Korkankorkmaz
 
 

“Benim kadar sen de bağımsızlığına kavuşmamış bir ülkede yaşamanın zorluklarını biliyorsun. Salt Alevi olduğun için bir dizi ayrımlara, haksızlıklara maruz kalıyorsun. Din, dil ve ırk ayrımının olmadığı bir dünya özlemi dünya görüşün oldu. Çocukluğuna damgasını vuran insanlık dışı davranışları anımsatmak istemiyorum sana. Yıllardır eserlerimi/ hakkımda yazılanları, eleştirel gerçekçilikle kavramaya özen gösteriyorsun. Haftalardır benimle yatıyor, benimle kalkıyorsun. Ölümden sonraki hayatımda hiç kimse senin kadar yürekten rüyalarına çağırmıyordu beni. Ben de senin rüyalarına girmektense elinde iki kadeh ve bir küçük rakıyla kapına dayanmayı tercih ediyorum. Seninle hayata, insana, yazıya, yazına dair konuşalım istiyorum. Babanla yaptığın rakı masası sohbetlerini ne kadar özlediğini, bu sohbetlerden babanın ölümünden dolayı yoksun kaldığın için de sık sık ağladığını biliyorum. Bu akşam baba –kız karşılıklı iki kadeh rakı içelim istiyorum seninle. Mizacımı yadırgama. Konulara paldır kültür dalmayı huy ediniyorum kendime.” “Ibsen Baba. Hayatını/ eserlerini okumaya başladığım andan bugüne değin ruhumuzla birbirimizi tamamladığımızı düşünüyorum. Yerle göğün buluşmasına benziyor ruhların birleşmesi. İlk kez bir insanı kapıma dayanacak kadar rahatsız ettiğime seviniyorum. Özünün özüme karışacağı bu gece on yaş gençleşeceğimi biliyorum. Bazı acılar/ mutluluklar insanı bir günde on
160161
yaş gençleştiriyor/ yaşlandırıyor. Yıllardır kendini sessizliğe mahkûm etmiş beni, senin gibi yıllarını mezarda geçirmiş birisi anlayabilir. Ben rakı masamızı hazırlıyorum sen rahatına bak. Fakirhanemi şerefl endirdin varlığınla. Masamız da yaşadıklarımız gibi sade ve içten. Kadehimi şerefine kaldırıyorum. Ve ben bu hayatta dertlerim yetmiyormuş gibi yaşadıklarının/ yazdıklarının/ duygularının gizine ermeyi dert ediyorum kendime.” “Sevgili Bedriye, sağlığında başına açabileceğin kadar dert aç. Mezarda böyle bir şansının olmayacağını biliyorsun.” “Sen de sağlığında Norveç’in tam bağımsızlığına ulaşmamasını kendine dert edindin. İsveç ile Norveç’in sen dünyaya gelmeden önce Danimarka’nın siyasi hâkimiyetinden kurtulmuş olmaları seni tatmin etmiyordu; çünkü Norveç’in İsveç ile ikiz devlet anlayışı içerisinde yönetilmelerini içine sindiremiyordun. Norveç’in İsveç’ten ayrılıp tam bağımsızlığını ilan etmesini istiyordun. Ülken tam bağımsızlığına kavuştuktan bir yıl sonra da yaşam serüvenini noktaladın. Ülkeni bağımsızlığına kavuşturacak mücadeleye destek vermek için sık sık yolculuğa çıkıyor, yabancı ülkelerden ülkenin bağımsızlığına kavuşması için destek vermesini istiyordun. Ülkesinin bağımsızlığını sürgündeyken savunmak senin gibi düşünen yazar/ şairlerin yazgısıdır. Ülkenin İsveç’le olan kader bağına karşı çıkmıyordun; ama ülkende Danimarka ile Almanya kültürünün hâkim olmasına karşı çıkıyordun. Ülkenin kendi dilinde eser oynatılan tek bir tiyatrosu yoktu. Halkının ülkesinde kültürlerine/ düşüncelerine ille de yaşam biçimlerine yer yoktu. Kültürleri elinden alınmış bir ülkenin insanı olmak bir sanatçı için kabul edilmeyecek bir hakarettir. Bu hakareti içine sindiremiyorsun sen. Ticaret alanları kısıtlı olan halkının ya denizcilik ya da balıkçılık ticaretiyle uğraşmalarına izin veriliyordu. Sanayisi gelişmemiş ülkende halk sadece dini yontu merasimleri nedeniyle bir araya gelebiliyordu. Çocukluğunun en can alıcı motifi kasaba halkının bu tür merasimlerde birbirleriyle kucaklamasıydı. Halk ezilmişliğin/ yoksulluğun sonucu
olarak içe kapanmıştı ve işinden kalan zamanlarında da kitap okuyorlardı. Edebiyat da bu baskıcı gelişmeden payını alıyordu. Halka dayatılan edebiyat ortaçağdan kalma kahramanlık günlerini anlatan maceralar, destansı savaş şiirlerinden ibaretti. En acınası da eserlerini Alman/ Danimarka diliyle yazan yazarların yapıtlarının basılmasıydı. Sen şiddetle karşı çıkıyordun yapılan kültür /düşünce yıkımına. Bir ülkenin kutsal olan değeri kültürü, dili, inancı ve yaşayış biçimidir. Değerlerinden soyutlanmış bir ülkenin halkı ötekileştirilmeye mahkûmdur. İnsanların kendisinden başka birine benzetildiği bir dünyada yaşamanın canlı canlı mezara gömülmekten bir farkı yoktu. Muhalif kişiliğin mızrağın ucunu önce halka sonra sisteme çeviriyor. Halkı milliyetçilik bilinciyle ayaklandırarak yapılan insanlık ayıbının ortadan kalkacağını düşünüyordun. Mücadeleci ruhun çalışmaya doymuyordu. Ana dilde yazılan eserlerden oluşan bir kütüphane oluşturdun ülkende. Bugün ülkendeki dünya edebiyatında iz bırakan şair /yazarın bazıları arkadaşın bazıları da senin yazına kazandırdığın değerlerdir. Björnson, Paul Botten Hansen… Sanatçılardan halkını gerçekten tanımalarını istiyordun. Tanıdıkları halkının sorunlarını yabancı ülkelerde gündeme getirmeleri için onların değişik ülkelere gitmelerini sağlıyordun. Sen de çıktığın seyahatten ülkene dönmemiş İtalya’da, Orta Avrupa’da dolaşmayı tercih etmiştin. “Sevgili Bedriye, anlattıklarında övgüye değer başarılara imza attığımı düşünmüyorum. En değerli başarılar görülmeyen/ duyulmayan, değerinden bir şey kaybetmeyen başarılardır. Sen içe dönük başarıyı bense dışa dönük başarıyı kendime düstur ediniyorum. “Ibsen Baba, ruhumu anlamak için verdiğin emek benim için kutsal. Benim yaşadığım dünyada kimsenin bir başkasının ruhunu anlamak için harcayacak zamanı yok. Yeniden sana dönecek olursam sen anne tarafından Alman, baba tarafından İskoç kanı taşıyorsun. Ruhun hayatın boyunca Danimarka ile İskoç gelenek
162163
leri arasında mekik dokuyor. Gözlerini küçük Norveç kabası olan Skien’de 1828’de açıyorsun. Keresteci baban neşeli, hayat dolu birisi annen ise içine kapanık hüzünlü bir kadın. Ailen kasabanın önde gelenlerinden. Yoksullukla sekiz yaşında babanın ifl asıyla tanışıyorsun. İhtişamlı bir zenginlikten sade bir yoksulluğa terfi etmenin çocuk ruhunda yarattığı izler eserlerinde hak ettiği yeri alıyor. Zenginlikten aniden yoksulluğa terfi etmekle inzivaya çekiliyorsun içinde. Kitaplar yoksulluğunu başına kakmayan tek dostun olunca sen de okuyor, resim yapıyor ve yazıyorsun. Tarihe/ dine ve İncil’i yanında taşımaya tutkunsun. Resim yapmayı geçim derdi yüzünden tercih etmiyorsun. On altı yaşında eczalığa yöneliyorsun. Beş yıl sonra meslek olarak edebiyatı tercih ediyorsun ve ateşli şiirlerin şairi olarak ülkende fark ediliyorsun. Şiir duygularını ifade etmekte yetersiz kalınca nesre yöneliyorsun. Nesir çalışmaların seni oyun yazarlığına kavuşturuyor. İlk tiyatro oyunun Catilina sahnelendiğinde fazla beğeni toplamıyor. İkinci eserin Tumulus’u yazıyorsun. Yaşadıklarına koşul olarak erken olgunlaşıyorsun. İçe kapanıklığın hırsını daha da kamçılıyor. Bir sanatçı olarak başarının zirvesine çıkmaya yemin ediyorsun. Yazının derinliklere dergiyle kulaç atıyorsun. Kristianya’ya yerleşmen Bergen tiyatrosunda rejisör olmanı sağlıyor. Görevin gereği turnelere çıkıyor, tiyatro sanatının derinliklerine iniyorsun. On yılını verdiğin Norveç tiyatrosunda yüz elli eseri kendi üslubuna uygulayarak sahneliyorsun. Ülkende başlayan milliyetçi akım seni sevindiriyor. 1853’te ilgi görmeyen oyunun Saint-Jean Gecesi Bergen tiyatrosunda sahneleniyor. Âşık olduğun kızla evleniyorsun. Solhauğ’da Yontu’yu yazıyorsun. İzleyicilerin ilgiyle izlediği Norveç halk türkülerinden esinlenen “Bergen” oyunun Kristianya ve Stokholm’de sahneleniyor. Şiirlerini âşık olduğun eşine yazıyorsun. “Olaf Lilli ekrans” eserinle tiyatro tarihinde bir ilki başarıyorsun romantik devri kapatarak. Bir zamanlar hak ettiğin ilgiyi görmediğin Kristianya’ya yıllar sonra geliyorsun ve bu kez beklemediğin bir
ilgiyle karşılanıyorsun. On iki yıl Kristianya tiyatrosunda Danimarka tiyatrosunun düşünce biçimini silmek için savaşıyorsun. Halkın milliyetçi duygulara sarılması senin mücadelende taraftar toplamanı sağlıyor. Hayatını Norveç tiyatrosunu milli tiyatro haline getirmek için adıyorsun. Senin “Kuvvetli adamın yalnız olduğu” tezini yürekten destekliyorum. 1859’da Norveçliler Birliği’ni kuruyor ve başkanlığına da Björnson’u getiriyorsun. Norveçliler Birliği çok geçmeden siyasetin güdümüne giriyor. “Aşk Komedyası”nı yazarak savaş açıyorsun birliğin siyasileştirmesine. Riyakârlığa ille de çıkar siyasetine karşı açtığın savaşın bedelleri ağır oluyor. Ülkendeki aydınlar/ sanatçılar ve şairler basının sana açtığı savaştaki yerlerini alıyorlar. Ülkende yerinin olmadığını düşünüyorsun. Hükümetten destek alamadığın için parasızlıktan ülkeni de terk edemiyorsun. “Bedriye, yalnızlık dostuna/ dostlarına ihanet etmiyor. Zaafl arına yenilmeyen canlı yoktur. İnsan doğasına aykırıdır hata yapmamak. İnsanla birlikte mezarına giren tek dostu da yalnızlığıdır. Birliğin başına getirdiğim dostlarım beni satınca eşimle birlikte Roma’ya yerleşiyorum ben de. Eşim Tanrı’nın bana bağışladığı en büyük armağan. Çocuk yaşta ettiğim dualarım kabul olduğu için Tanrı bana yoksulluğuma katlanan, cesaretli, her tür zorluğun karşısında dirayetini kaybetmeyen, en önemlisi de yüreğiyle beni destekleyen bir eş veriyor bana. Eşim güzel değil; ama neşeli. Zeki olduğu kadar da sanat birikimi olan birisi. Onun desteğiyle zorluklara boyun eğmiyorum hayatta. Roma’da İskandinav ruhuyla tanışıyorum. Sanatımla kitleleri etkileme işine orada da devam ediyorum. Başyapıt değerindeki Rrand’ı yayımlıyorum ve eser dört baskı yapılınca eserimle birlikte ben de şöhrete kavuşuyorum. Peer Gynt eserim benim tiyatroda modern dramın atası olduğumu kanıtlıyor. Başarı ile birlikte şöhrete ulaşmam kolay olmuyor. En önemlisi düşüncelerimi ifade etme özgürlüğüne kavuşuyorum. Düşüncelerime değer veren insanların var olduğunu görüyorum sağlığımda. Senin aksine çok şanslıyım bu konuda.
164165
Sen her bakımdan yalnızsın; çünkü düşüncelerini farkında olan kimse yok. Dikkat et düşüncelerine değer veren kimse yok demiyorum, farkında olan kimse yok diyorum. “Ibsen Baba, söylediklerin üzerine nicedir düşünce üretiyorum. Haklılığını kabul ediyorum. Ruh gibi anlaşılmazlığım / yalnızlığım da ölümsüzdür benim. Ben yazılarımı ruhu ölenlere değil, ölümsüz ruhsuzlara yazıyorum/ yazacağım. “Bedriye, ruhun gördüklerinden/ duyduklarından/ katlandığından yaşlı. Evren kadar yaşlı olan ruhunda kendine bir yıldızın sığacağı kadar yer var mı? Sen benden daha fazla içe kapanıksın. İçinde yaşamak seni yormuyor mu?” “Babacık, içime sığınmayı içimde yaşamayı güvenli bulduğum için seviyorum. Benim içime sığındığım kadar sen de eşine ve eserlerine sığınıyorsun. Zamanla eserlerinin boyutlarının psikolojiye dayanması boşuna değil. Kırılganlıkta beni geçtiğini biliyorum. Mısır’da iken “Gençlerin Birleşmesi” oyunun yuhalandığı için sanata küsüyor, yedi yıl tiyatro oyunu yazmıyorsun. Her açıdan ruhlarımızın benzer yanları çoğul. Eserlerini yazmaya on yıl sonra başlıyorsun. Tarihi tiyatro oyununa dâhil ederek ölümsüzleştirdiğin “İmparator ve Galyalılar” adlı dramın 1898’de Leipzig’de temsil edildiğinde tiyatro sahnesinin oyunlarını sergilemek için var olduğunu kanıtlıyorsun. Burjuva cemiyetine karşı verdiğin savaşın devam ediyor. Brand’da idare eden ile edilenlerin çıkarları uğruna değerli fikirlerin aşçılığını yapa yapa elde ettikleri yetkilerle değerli düşünceleri talan ettikleri gerçeğini tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyorsun. Bebek Evi’nde kadınla erkek arasındaki görev eşitliği adı altında yaratılan eşitsizliği sergiliyorsun. Burjuvanın çocuk olayına bakışını yerdiğin “Hortlaklar” oyununda ise tüm dikkatleri üstüne çekiyorsun. Üzerine çektiğin tehlikeli dikkat sayesinde dönemin ilerici (!) eleştirmenleri seni yerden yere vuruyor. Londra’da ahlaksızlığına karşı ayaklanıyor halk. Yalnız Ibsen, düşüncelerini “Halk Düşmanı” oyununda savunuyor. Dr. Stockman karakterinin ağzıyla söylediğin “En kuv
vetli insan, yalnız olandır” sözünle yalnızlığından aldığın güçle baskıların seni yıldıramayacağını haykırıyorsun. Yalnızlığı benim gibi tanrılaştırman demokratları kızdırıyor. Çoğunluğu tekeline alan demokratlar senin yalnızlığı kutsallaştırmanın sonucu halkın ayaklanacağından ve tahtlarından olacaklarından korkuyorlar. Yazdığın her oyun konfor içinde yaşayan kesimleri tehdit ediyor. Yaban Ördeği’ni yazıyorsun. Eseri beğeniyle okumuştum yıllar önce. Burjuva cemiyetine karşı duyumsadığın acıma ve tiksintiyi bu oyunda ortaya koyuyorsun. Rosmersholm karakterinde bu türden düşüncelerini, ideal kadın- erkek birleşmesine dair aykırı fikirlerini de “Denizin Kadını” nda ölümsüzleştiriyorsun. İdeal evlenme şeklinin serbest irade ile mümkün olacağını savunuyorsun. Yarattığın kadın karakterleri içinde en harikulade olanı “Hedda Gabler’deki Edda’dır. Bu kadın ölümle alay eden harikulade bir varlıktır. Erkek neslinin bu kadının olağanüstü üstün kişiliği karşısında uğradığı hezimetin görkeminden insanın kanı damarlarında donuyor. Edda, bayağı bir hayat yaşamaktansa hayatına kendi eliyle son veriyor. Üstün insan yaşadıklarıyla onu yüceltmeyen, ömrü sırtında taşıdığı bir kambur olarak algılıyor. Üstün insan dünyaya yüreğini/ düşüncelerini özgürleştirmek için geliyor. Bu realist eserinin akabinde sembolist eserin olan Yapı Ustası Solness’i yazıyorsun. Bu eserinde de “sanat mı yoksa insan mı ihtiyar?” gibi o güne değin üzerinde düşünülmemiş bir düşünceye dikkatleri çekiyorsun ihtiyarlamaya başlayan yapı ustasının sanatı ile kendi arasındaki serüvene izleyiciyi tanık ederek. Sanata bakışın derinleştikçe eserlerindeki olay örgüsünü de derinleşiyor. İnsanı hayattan soyutlayan amacına ulaşmak için her yol mubahtır yaklaşımını yerden yere vuran şaheser yapıtın olan ‘ohn Gabriel Borkman’ı yaratıyorsun. İşte budur dedirtecek bir diğer eserin olan Biz Ölüler Uyandığımız Zaman’ı yazıyorsun 1899’da.” “Bedriye, oyunlarımı tiyatro sahnesinde değil, bana duygularının sahnesinde izlettiğin için sana teşekkür ediyorum. Yazar
166167
lığımın ilk yıllarında anlaşılmazlığın ezikliğini yüreğimin derinliklerinde hissediyordum. Dışlanmış/sürülmüş bir insan olarak ülkemden ayrıldığımda, ikinci hayatımı okuyucularımın /izleyicilerimin düşüncelerinde yaşayacağımı biliyordum. Yirmi birinci yüzyılda oyununda belirttiğim gibi ölü olan beni uyandırıyorsun. Yazarlığın uğruna tüm çilelere katlanmaya değer olan yanı budur. Hayatımın yarısını kahır bir diğer yarısını da anlaşılmış, yazdıklarından para kazanmış, en önemlisi de yazdıklarının kitleler üzerindeki etkisini sağlığında görerek geçiriyorum. 1906 yılında Kristianya’da yani Oslo’da yaşam serüvenimi bu huzur içerisinde noktalıyorum. “Ibsen Baba, gönül rahatlığıyla dinlen mezarında. Eserlerinin kişiliğin üzerindeki yansımalarının nabzını tutmayı önemsiyorum. Sakinliği seven, çok düşünüp az konuşan, gereksiz kalabalıklardan kaçan mizacını eserlerine yansıtmıyorsun. Karakterlerinin her bir istediği kadar konuşmakta özgür. Tiyatro rejisörlüğü olarak sahnelenecek klasikleri ezbere bilmeni ayakta alkışlıyorum. Oyunlarının aile reisi konumundaki burjuva hayatının özel hayatında yeri olmuyor. Eşinle birlikte mütevazı bir hayat yaşıyorsun. Oyunlarını önce kafanda sonra da kağıt üzerinde bitiriyorsun. Oyunlarındaki dil ve konuşma biçimi konusunda kılı kırk yarıyorsun. Oyunlarının bir özelliği gerçeği tüm çıplaklığıyla sergilemen diğer bir özelliği ise bir insanın en doğal halini sahneye taşıman. İzleyiciye sahnede sergilenen davranış biçiminin kendi davranış biçimi olduğunu düşündürüyorsun. Mahirsin her tür davranış biçiminin ayrıntılarını öne çıkarmakta. Okuyucularının mektuplarını çalışma programının yoğunluğuna rağmen kendin yanıtlıyorsun.” “Bedriyecik, benim en büyük başarım çalışma programıma çıktığım gezilerimde bile sadık kalmamdır. Günde sekiz saat çalışmam gerekiyorsa sekiz saat çalışıyorum. Tiyatro oyunu ile birlikte şiir ve makale de yazdım. Düşüncenin şiirini yazıyorum. Şöhrete oyun yazarlığıyla ulaşıyorum ama şiiri de hayatımdan
soyutlamıyorum. Tiyatro eserlerimi üç grupta değerlendirmeye özen gösteriyorum: Birinci grupta manzum olarak yazdığım Romantik Dramlar: ( Catilina, Madam Inger Oestraat…); ikincisin de Lirik ve Felsefi oyunlar: ( Aşk Komedyası, Brand…); üçüncüsünde ise Modern Dramlar: ( Hortlaklar, Gençler Birliği, Yaban Ördeği…) Dramlarımı nasıl değerlendirdiğini merak ediyorum. Sana göre dramlarımın başlıca özellikleri nelerdir? “Kaya gibi sert bir soru. Seni dinlemeyi sorunu yanıtlamaya tercih ediyorum. Sakinliğini koruyorsun her koşulda. Eserlerinin temel özelliklerini değerlendirecek yetkinliğe sahip olmadığımı düşünüyorum. Sadece yanılgılarımı hoş göreceğine olan inancıma sığınarak dramlarına dair tahminlerimi seninle paylaşmak istiyorum.” “Paylaş öyle ise.” “Ruhun/ duyguların heyecanına kaptırmıyor dramların. Sağlam tiyatro tekniğiyle yazdığın dramlarında yarattığın karakterlerinin bir benzerini yaratmıyorsun diğer dramlarında. Aynı annenin karnında uyuyan ama kişilikleri birbirlerine benzemeyen kardeşler gibi. Bu saptaman insan gerçeğinin ta kendisidir. Buna karşı oyunlarında da bir önceki oyununun bıraktığı boşluğu bir sonraki oyunun doldurmasına özen gösteriyorsun. Oyunlarının tümünü irdelemeden senin gerçeğine ermenin mümkün olmayacağını düşünüyorum. Yaşadıklarının insan kişiliği üzerindeki etkilerinin izini sürmek isteyenlerin oyunlarını yazılış sırasıyla okumasının yeterli olduğunu düşünüyorum. Oyunlarındaki konularını gerçek hayattan alıyorsun. Gerçeğin insan hayatındaki hâkimiyeti sürdüğü sürece oyunlarının güncelliğini yitirmeyeceğini düşünüyorum. Özellikle kişileri değil olayları temel alıyorsun. Karakterlerinin ağzından çıkan her kelimesinin hayatın toplam gerçeğine tekabül etmesi yazın dehanı zirveye taşıyor senin. Oyunlarının her biri tasvir ettiğin ya da yerdiğin sistemin çarpık işleyişine karşı birer ayaklanma niteliğinde. Senin sahnen sözcüklerin oyuncu
168169
ların ise yaşanılanlardır. Karakterlerinin ellerini hareket ettirme şeklini/ kavrama ve ifade etme gülerini sahnede izlemeye bayılıyorsun. Dünya görüşünü eserlerinde ölümsüzleştiriyorsun. Seni kendime yakın hissetmemi sağlayan eserlerin gibi kişiliğinin de temel özelliği olan riyakârlığa ahlak değerlerinin yozlaşmasına, kişisel çıkarları uğruna değerleri sömürenlere… karşı açtığın savaştır. Sen oyunların aracılığıyla acımasızlığın insana dönük tek yüzünün çıkarları uğruna vatanını satanların yüzlerine tükürmek olduğunu anımsatıyorsun. Bir toplumun insanlık karnesindeki notlar o toplumun yetiştirdiği insanların davranış biçimlerinin toplamıdır. Ibsen Baba, oyunlarının yüzyıllara meydan okumasının nedenlerini şöyle sıralamak istiyorum: İnsanlık tarihinin yüzünü kızartan haksızlıkların, riyakârlıkların, savaşların, ölümlerin ve kıyımların sona ermesi için insanlığa seslenmeyen din değerlerini ortadan kaldırmak gerektiğini, evrensel insanlığı değerleriyle çoğaltan yeni bir dinin var edilmesi koşuluyla -insanlık tarihindeki yüz kızartıcı haksızların, kıyımların, savaşların… ortadan kalkacağını cesurca savunman olduğunu düşünüyorum. Başarı kavramına bakışımıza gelince ben kendi gerçeğini kanıksamak olarak algılıyorum başarı kavramını. Hayatımızı insanlık düzeyine çıkarmamızın tek yolunun toplumu tefeci, toptancı, çıkarcı… bakış açılarından kurtarıp emeğe sevgiye saygıya üretmeye yaratmaya dayalı bir yaşam biçimini yaşama geçirmekle mümkün olacağını düşünüyorum. Şimdiki zaman kipinde sanat magazin tekelinde. Babacık, sen yaşadıklarının/yazdıklarının yarattığı bir kahramansın. İnsana insanlığı adres gösteren, eleştiriye duyguyu/ duygusal düşünceyi yerleştiren şöhretin değiştiremediği koca çınarsın yüzyıllara kök salan. İnsanlık adına atılan her adım yazılan her sözcük okunan her şiir… evrenseldir. Senin gibi koca çınarların bir zamanlar nefes aldığı dünyada yaşadığımı anımsamasam riyakârlığa tahammül edecek gücü kendimde bulamazdım diye düşünüyorum. “Bedriyecik, merak etme riyakârlıktan arındırmışsın kişiliği
ni. Çoğunlukla ölmüş şair/yazarların eserlerine yansıyan kişiliklerini tanıtıyorsun. Sana düşüncelerinden başka verecek bir şeyleri olmayanları niçin tercih ediyorsun? Edebiyatın zirvelerinde oturanların eserlerini öv ki onlar da senin eserlerine dair övgüler yazsınlar köşelerinde. Senin gibi tam bir çılgın olanların çıkmasına seviniyorum bu çağda. Seni tanımayı ve senin gerçeğine ermeyi bu yüzden istiyorum. Bana ölümümden yıllar sonra da yazarları doğru anlayan insanların var olduğunu kanıtladığın için teşekkür ediyorum sana. İnsandan/ insanlıktan öğrendiklerimizin öldükten sonra da devam edeceğini bana öğrettiğin için de seni seviyorum.”
08.04.13 Mersin
İlk Yayım. Evrensel Kültür, sayı: 259. Temmuz 2013, s. 53-57.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder