BİR ERKEĞİN GÖLGESİNDE SUSUZ KALAN ÇINAR: MİLENA JESENSKA
Bedriye KORKANKORKMAZ
Sevgili Milena’nın Kafka ile tanışması, onun için şans mıydı yoksa talihsizlik
miydi sorusunu sordum kendime, hayatını kızı Jana Cernâ’nın,
kaleminden okurken. Milena’nın hayatının geçtiği süreç, insanlık tarihi
özellikle de dünya tarihi bakımından oldukça önemliydi. Bu sürecin Milena’nın
hayatındaki yansımalarını algılamadan Milena’nın dolayısıyla da Milena’nın
kişiliğiyle yazar Kafka’nın hayatındaki önemini algılayamayız. Birinci ve
ikinci Dünya Savaşı dönemi; çıkmaz yola/ yollara sapan, sosyal çalkantıların
yaşandığı, dostların düşmanlarına, düşmanların da dostlarına, insanları seri
halde öldürülmeleri için, silahların satıldığı yıllardı. Patlayan her silah bir
yaşamı/ yaşamları ve o yaşamın/ yaşamların uzantısı olan aileye onarılmaz
hasarlar veriyordu. Her ortamda olduğu gibi Orta Avrupa da, bu tür
baskılar kişisel cesaretin özgürleşmesine, dolayısıyla da ‘Varoluşçu’
felsefenin gelişmesine elverişli ortamı hazırladı. Hayatta, “ben de
varım” deme/ diyebilme özgüveninin her geçen gün taraftar topladığı
kalabalık bir topluluk oluştu. Milena’nın yaşamı Çek topraklarının
Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’ndan ayrılmasından sonra baş gösteren
Fransız etkileri ve Fransız etkilerinin de gerçekleşmesinde katkısı olan,- Ekim
İhtilali ile çakıştığından, içinden çıkılmaz hal alan yeni Çek Rönesansı ile
bütünleşmişti. Tam bir anarşist olan Milena, gelişen bu hareketlerin içindeki
mücadeleci yerini aldı. Diş hekimi üniversite hocası olan babası Jan Jesenky
ile eğitim başmüfettişinin kızı olan Milena Hejzlarova’nın yaşayan tek
çocuğuydu. Kızları Milena, 19. yüzyılın sonlarına doğru 16 Ağustos
1896’da Prag’da dünyaya geldi. Asil ve oldukça zarif bir ruha sahip olan annesini,
uzun yıllar süren ve zaman zaman yatakta yatmasını da gerektiren rahatsızlığı
sonucu on altı yaşında kaybetti. Yıllarca annesine gece yarısı uyanıp ilacını
saatinde veren Milena, annesi öldükten sonra da, aynı saatte uyanmayı sürdürdü
uzun bir süre. Çevresiyle ilişkileri iyi olmayan baba, yoksulluktan zenginliğe
terfi etmiş, yaşamının sonuna kadar da çapkınlığını sürdürmüştü.
Yeni doğan erkek kardeşi Jan, bakımsızlık ve ilgisizlik sonucu ölmüştü.
Oğluna karşı bu denli acımasız olan babanın kızıyla korkunun, kıskançlığın,
nefretin, iğrentinin, saygının, sevginin iç içe karıştığı karma bir ilişkisi
vardı. Bu karma karışık sevgi -Milena’nın çocukluğundan ona kalan tek değerli
hazine idi. Sevgisiz çocukluğu hayatı boyunca yalnız kalacağını düşündürmüştü
ona. Yazar Milena, çocuk Milena’nın yalnızlık korkusunu okuyucusuyla şu
satırlarla paylaşmıştı: “Acele ile gelip geçen tanımadığım bir kalabalığın
içinde silinmiş küçücük olan benimle birisinin sırf konuşması için, oradan
geçen birine yolunu kaybettiğimi söyledim”(s.30). Milena, çocuk yaşta
annesinin ve babasının birbirlerini başka insanlarla aldatmalarına tanık
olmuştu. Büyük insanların sırlarının ağırlığı altında ezildi yüreği.
Annesini çiçek öbekleri içinde bir yabancının kollarında görmüştü, annesi onu
görmeden oradan uzaklaşmıştı. Hayatı boyunca çiçeklerden ille de çiçek
öbeklerinden ihanetin tanığı olduğunu düşündüğü için nefret etmişti.
Hasta annesinin, despot babasının hayatını yönlendirmelerine izin
vermemişti. Babası büyük bir mutlulukla kızını kaydettiği Tıbbiye’den
kaydını almak zorunda kalmıştı. Kızı kadavra inceleyecek bir ruha sahip
değildi. Babasının çocukken ondan esirgediği sevginin öcünü almanın ilginç
yöntemini bulmuştu. Babasının düşkün olduğu ününe ve servetine acımasızca
saldırıyordu. Savaş sırasıydı. Giyecek, gıda sıkıntısı çeken insanlara
evinde gözüne kestirdiği ne varsa dağıtıyordu. Dengesiz davranışlarıyla da
babasının ününü sıkıntıya sokuyordu. İri, koyu lacivert gözlü, sarı saçlı güzel
Milena, yazarların buluşma yeri olan Arco Cafe’de tanıştığı ve önce sevgilisi
sonra da kocası olan Ernest Pollak sayesinde yaşamın acımasız gerçeğiyle
yüzleşmişti. Sevgisiz Milena, Ernest Pollak’ın iltifatlarına ve kendisini
özel hissettirmesine kapıldı. Onun kendisini gerçekte sevmediğini fark edemedi.
Her tür baskıya rağmen ilişkisini sürdürdü sevgilisiyle. Hamile kaldı. Çocuk
aldırdı. Babası kızını yarı -Yahudi soyundan gelen bu adamdan
kurtarmanın, kendisini de kızının davranışlarından dolayı yitirdiği Prag
sosyetesinin saygısını yeniden kazanmanın çözümünü buldu. 1917 Haziran ayında
Veleslavin’deki akıl hastalıkları kliniğine yatırdı Milena’yı. Hiçbir
baskının üzerinde hâkimiyet kurmasına izin vermeyen Milena, hastanede kaçak
görüştü sevgilisiyle. Geleneklerine bağlı olan baba, kızını sevgilisiyle
evlendirdi. Çiftler babanın isteği üzerine Viyana’ya yerleşti. Oldukça zengin
çeyizi Milena’nın cömertliği, kocasının aşırı istekleri karşısında bir
yılda tükendi. Evin geçimiyle alakası olmayan kocası gününü kafelerde
geçiriyordu. Milena, evi geçindirecek parayı kazanmak için, özel okullarda
Çekçe lisans dersleri vermeye başladı. Aldığı para evin geçimine yetmeyince
garlarda hamallık yaptı. Babasına boyun eğmeyen Milena, aşka, dolayısıyla
da kendisini sevmeyen ve hiçbir zaman da sevmeyecek olan kocasına boyun
eğmişti. Bu gönüllü boyun eğiş, aşkın, - âşık bir insana neler
yaptırabileceğini anlatan çarpıcı bir o kadar da iç acıtan gerçeğiydi.
Kocasının kendisini başka kadınlarla aldatmasına göz yuman Milena’nın yazdığı
makaleler ile yaptığı çeviriler Tribuna gazetesinde yayımlanınca, iç
dünyasına yeniden güneş doğdu. Doğan güneş onu hayatı boyunca severek
sürdüreceği mesleğine kavuşturdu. Mesleği; Kafka ile tanışmasına, ikinci
evliliğini yapmasına, anne olmasına, diğer aşklara ve ölümüne neden oldu. İlginç
olan ilk yazısının çıktığı gazeteyi babasına göndermesiydi. Milena ile
karşılaşmalarına Kafka, Milena’ya yazdığı ilk mektubunda şöyle açıklık
getiriyordu: “Görüyorum ki, yüzünüzdeki herhangi bir ayrıntıyı hatırlamıyorum;
sadece, siluetiniz ve de gitmek üzere kalkıp kafenin masaları arasında
geçtiğinizde üzerinizdeki o elbise… evet, evet… bunu hatırlıyorum…”(s.56) İlk
önceleri Milena’nın yaptığı çevirilerle ilgili olarak başlayan mektuplaşmalar,
zamanla duygusal boyut kazanmıştı. Kendini umarsız hissettiği bir zamanda
gelen bu mektuplar, Milena’nın yaralanmış özgüvenine, sevgisizliğine,
yalnızlığına, aldatılmışlığına, yoksulluğuna, yoksunluğuna merhem olmuştu.
Doğru zamanda doğru insanla karşılaşan Milena, evliliğinde kaybettiği asi
Milena’ya da yeniden kavuşturmuştu. Dostluğun zamanla aşka dönüştüğü derinliği
olan bu ilişki, yalnızlığın, güvensizliğin, aşağılanmanın, batağında yüzen
Kafka üzerinde de aynı etkiyi yaratmıştı. Tam açıklığın ve tam içtenliğin hâkim
olduğu ilişkilerinde her ikisi de kendisiydi. En önemlisi her ikisi de bu
ilişki sayesinde kafalarındaki ideal eş karakteriyle tanışmıştı.
Kafka’nın duygu ve düşünce dünyasının derinliğinin, edebiyat dünyası içindeki
yerinin farkına varan Milena, Kafka’nın Almanca yazdığı tüm eserlerinin Çekçe’ye
çevirisini üstlenmişti. Ona delice âşık olan Kafka, Milena’nın eşiyle arasında
gerçek bir aşk ilişkisi olmadığını anlayacağını düşündüğü için sık sık
Milena’ya para göndermişti. Parasal yardım Kafka’nın düşündüğünün
aksine Milena’yı kocasına daha çok yakınlaştırmıştı.
Sevgilisinden on üç yaş büyük olan Kafka’nın, sakin, sabırlı,
anlayışlı olması sevgilisinin kocasına her geçen gün tutkuyla bağlanmasının ona
yapılmış ihanet olduğunu görmesini engellemişti. Milena kocasına, Kafka
da Milena' ya âşıktı. Milena, Kafka’nın cimri olduğunu düşünüyordu.
Kafka, Milena yanındayken, karşılarına çıkan bir dilenciye bir kuron vermek
istemişti. Cebindeki bozukluk iki kurondu. Dilenciden iki kuronu bozdurup bir
kuronunu kendisine geri vermesini istemişti. Onun bu davranışı hayatı boyunca
para hesabı yapmamış Milena’yı sarmıştı. Milena, Kafka’nın ince ayrıntılarla
uğraşan yanına, onun dengelerin yerli yerine oturmasındaki kılı kırk yaran
titizliğine yabancıydı. Bedel ödemekten çekinmeyen Milena, insan üzerinden
hesap yapılmasına tepki duymuştu. İsteği üzerine Kafka iki kuronu dilenciye
vermiş, Milena da bu yüzden Kafka’dan uzaklaşmıştı. Bu konunun açıklığa
kavuşması bu açıdan önem arz ediyordu. Kafka, Milena' ya
yazdığı mektubunda şöyle açıklık getirmişti konuya: " Görüyorsun ki,
dilencilere karşı şansım hiç yok; ama açıkça ifade ediyorum ki, bugünkü
ve yarınki tüm varımı-yoğumu en ufak bir küsurat haline getirerek Opera'nın
köşelerinde duran herhangi bir dilenciye vermeye hazırım; yeter ki, sen orada
ol ve ben de senin varlığını hissedebileyim" (s.90).
Her
ikisi de babasından korkuyor, babasının sevgisizliğinden yakınıyordu. Kafka’nın
babası onun hayatıyla ilgili tüm kararlarda söz sahibiydi. Milena’da baba
korkusu hayatıyla ilgili karar verme aşamasında boyut değiştiriyordu. Kafka,
hayatını ilgilendiren her konuda titiz davranıyor, davranışlarının da ölçülü
olmasına özen gösteriyordu. Milena, ölçüsüzlüğü felaket boyutlarına
vardırmanın ustasıydı. Her konuda olduğu gibi aşkta da, ruhunu ve benliğini aşka
teslim ediyordu, bu konuda ödeyeceği bedelin giyotinine isteyerek boynunu
uzatmanın hazzını yaşıyordu. Kafka, Milena’nın yazdığı her makaleyi sevdiği
kadının içindeki yerinin fotoğrafını çekmek için özellikle okumak istiyordu.
Gözler gibi sözcüklerin de yalan söylemediğini biliyordu, hele bu sözcükler
Milena'nın kaleminden çıkıyorsa. Ben de Kafka gibi sözcüklerin ruhuna sinen
aşkı, acıyı, mutluluğu… içimde hissederim. Bir insanı kendisinin
anlatımlarından değil de, yazdıklarından tanımak isterim ille de. Kafka da,
Milena’nın onu hayatı boyunca sevemeyeceği gerçeğini tutkuyla âşık olduğu
kadınının sözcüklerinden algılamıştı. İki sevgili Gmünt’te son kez
buluştu. Biri hasta, attığı her adımda dinlenme ihtiyacı duyan, coşkusunu
yitirmiş, korkularını dizginlemeyen Kafka; diğeri, eşine ölçüsüz âşık
olan, olabildiğince canlı bir ruha sahip Milena. Kafka, hayatında ilk kez ama
ilk kez bir kadına karşı içinde ince hesaplara girmeden evlenmeyi ve o kadından
çocuğunun annesi olmasını istemişti. İlk kez, hayatında aldığı bir karardan
ötürü babasının onay vermesine gereksinim duymamıştı. Âşık Kafka’nın
Milena’ya yazdığı şu satırlar oldukça önemlidir: "Hayatımda, en çok seni
seviyorum diyorum ama bu gerçek sevgi değil sanırım, sen bir bıçaksın, ben de
durmadan içimi deşiyorum o bıçakla dersem, gerçek sevgiyi anlatmış olurum
belki." Ayrıca, yazarın " Milena’ ya dil uzatırsanız ,
dedim , kim olursa olsun, dedim , babam da olsa onu da
öldürürüm, kendimi de”. Milena’nın “Yuvadaki Şeytan” adlı makalesi
Kafka’ya karşı duygularının fotoğrafıydı. Bu makale Kafka ile niçin evlenmek
istemediğini açıklıyordu. “ Zira, işin esası budur! İki varlık… İki küçük insan
larvası… Yalnız, umutsuzluklarla karşı karşıya bırakılmış, kaçışı olmayan bir
varoluşun mateminde… Ürkütürcesine kocaman ve korkunç dünyamızda iki ufacık
insan, sabahın dokuz bucuğunda bir apartman dairesinde kapalı… aynı
soyadı, aynı beklenti ve aynı yazgı içinde kapalı iki zavallı… Ve bunların sade
ve sade ikisi oldukları için mutlu olmalarını mı beklersiniz ?(...) Evlilikte
mutluluğu amaçlamak, iki milyona otomobil ya da asalet unvanı elde etmeyi
amaçlamaktan farklı bir şey değildir”( s. 65). “İnsanların beraber
yaşamalarının tek nedeni, yanlarında birisinin bulunması ihtiyacından
başka bir şey değildir; dünyanın bu boşluk ve yalnızlığında,
kendilerinin tüm zaaf ve hatalarına rağmen kendilerinin var olduklarını kabul
ve tasdik edecek birisinin bulunması ihtiyacından başka bir şey değildir;
cürümden, öç almaktan, kötü düşünceden, adaletten, vicdan azabından kaçabilmeleri
için yanlarında bir diğer kişiyi bulundurmak ihtiyacından başka bir şey
değildir” (s.68). “Evliliğin bir anlamı olması için, mutluluk
beklentisinden çok daha geniş ve gerçek bir temel üzerine oturtulması gerek”(s.
69).
Kafka,
Milena' ya yazdığı mektupta yazdığı makaleye dair açıklık getirmişti. Özellikle
bir erkeğin âşık olduğu bir kadınla neden evlenmek istediğini şöyle
özetliyordu: "Hâlâ makalenizi düşünüyorum. Yalnızlığın mutsuzluğuna
bağlanmayacak olup asil ve bilinçli evliliklerin de olabileceğini hayali
tartışmalarımızı gerçeklere dönüştürme amacı ile belirtmek isterim. Zira,
umutsuzluk sonucu evlenen kimseler neleri elde edebilir ki? Bu yalnızlığa ilave
edilecek diğer bir yalnızlıktan bir ev değil… olsa olsa bir zindan ortaya
çıkabilir. Her iki yalnızlığın her biri diğerine yansır… ve gecelerin en
derini, en kısası da hiçbir şeyi değiştirmez. Kendinden emin bir kimsenin
yalnız olan bir kişiye bağlanması söz konusu ise, bu durum, kendisi
için daha da kötüdür; zira, hiç olmazsa bilinçdışından kaynaklanan narin bir
yalnızlığın, yumuşak ve sıcak bir yalnızlığın ifadesi olmadığı bellidir.
Esasında, evlenmek, tam tersine kendine karşı güvenin
ifadesidir”(s.70–71). Yazık ki, Milena’da Kafka’nın
derinliğini algılayacak birikim yaşı itibariyle yoktu. Bu kesin bir kopuştu.
Milena ile Kafka ayrılmıştı. Yazışma trafiği sona ermişti. Milena’dan
yazılarının yayımlandığı gazeteleri eskisi gibi ona göndermesini istemişti.
İsteğini sevgilisi yerine getirmişti. Milena, okurlarına mektup yazdığını düşünerek
kaleme almıştı tüm makalelerini. Tıpkı sevgilisi Kafka’ya yazdığı mektuplar
gibi. İki sevgili birbirlerine olduğu gibi okuyucularına da son derece
dürüsttü. Bu ilişkinin değerini başka yerlerde aramak gerektiğini düşündüm.
Felice’nin aksine Milena, Kafka’nın kendisine yazdığı mektupları Kafka’nın
yapıtlarını basan yayınevine ücret karşılığı satmamıştı. Yayıncı Willi Haas,
Milena'ya yapmış olduğu bir çalışmada yararlanmak için o mektuplara ihtiyacı
olduğunu söylemişti. Milena da, kendisi için paha biçilmez değeri olan
mektupların güvenliğini düşünmüştü. Mektupların güvenliği için savaş bitene
değin memleketi dışında olmasının yararlı olacağına inanmıştı. Savaş
bittikten sonra da, mektupların kendisine aynı şekilde iade edilmesi
şartıyla Haas’a vermişti. Yayımlanmaları Milena'nın aklından geçmemişti.
Yayıncı Haas, savaş sonrası mektupları okumuştu. Okumakla yetinmemiş mektupları
kendisince ahlakileştirmiş, ahlakileştiklerine inandığı mektupları
yayımlamıştı. Haas' a yazdığı mektupta, mektupları neden yayımladığını
soran Milena’nın kızına, Haas' ın gönderdiği mektuptan, söz konusu mektupların
akıbetini öğrenmiş olduk. Milena'nın
hüzünlü ve tutku dolu aşkın tanıkları olan mektuplar, Kudüs'deki Kafka
Müzesi’nde bir kasada korunmaktaymış.
Kafka,
ölüm döşeğinde bile Milena’nın başucunda olduğunu hissetmişti. Koşulsuz ve
şartsız güvenmişti sevgilisine. Sevgilisine yazdığı
mektubundan bir atıntı: “ (…) … yalnız size güveniyorum
yeryüzünde”. Yazılarını yazdığı defteri Milena’ya teslim etmişti.
Baktığı her kadının yüzünde Milena’yı görmüştü.
Milena, hiçbir kadının Kafka’da başaramadığını başarmıştı. Kendisini nasıl bir
dişi yapmışsa Kafka’yı öyle bir erkek yapmıştı varlığıyla. Kafka, ilk kez,
bir kadını sevme ve onunla korkmadan evlenme cesaretini göstermiş, ısrarcı
olmuş, hayatını ortaya koyarak Milena'ya olan aşkının bedelini ödemişti.
Kafka’nın bilinci ve yüreği Milena’nın salt kadınlığından etkilenmemişti.
Milena’nın kişiliğiydi Kafka’ yı sarsan ve ona kendisini hayran bırakan. Ona
yazdığı mektubundaki bu satırlar sözünü ettiğim sarsıntının izlerini taşıyordu:
“Bildiğin gibi değil Milena... Kadınlığın önemli değil! Sen benim için el
değmemiş bir kızsın, senin gibi apak biriyle karşılaşmadım ki! Böylesine temiz
birine el uzatmak için yürek ister. Benim elim kirli, titrek, kararsız;
kimi zaman pençeyi andıran bu terli, bu soğuk eli nasıl uzatırım sana?” Hiç kimse sevdiği kadın kadar ona samimi
olmamıştı. Duymak istediklerini değil, söylemek istediklerini söylemişti
sevgilisi ona. İlk kez hayatına giren bir insanın yanında tam bir insandı.
Ayrıcalığı yoktu. Tüm zırhlarından sıyrılmıştı. Sevdiği kadının onun yanındaki
davranışları ile arkasındaki davranışları aynıydı. İşte tam da bu saydığım,
daha doğrusu sayamadığım, nedenlerden ötürü Kafka, Milena'sız bir hayatta
yaşamak istemediği için, bir dizi mazeret ileri sürerek doktorundan kendisini
öldürmesini istemişti. Doktorundan beklediği desteği alamayınca, tedaviye yanıt
vermeyerek kendi kendini ölüme terk etmişti. Yazdıklarını yazmıştı, söylediklerini
söylemişti, sevgilisinin bir başka erkeğin kollarında olduğunu bilerek
yaşamaktansa genç ölmeyi onuruna yakıştırmıştı. Hayatın Kafka’ya acısıyla-
mutluluğuyla armağan ettiği en büyük ödüldü Milena. Kafka, Milena’nın ona
verdiklerini Milena hayatından çıktıktan sonra da sahiplenmişti. Evlenmişti
Kafka. Milena ile arasındaki ilişkide Kafka önce insan, sonra erkek olmuştu.
Milena, kişiliği gereği tutkuyla sevdiği, onu tutkuyla seven insanlara
üstesinden gelemeyecek kadar acılar da yaşatmıştı. Kafka örneğinde olduğu gibi.
Nitekim, Narodni Listy'deki yazısında Kafka' ya yaşattığı acılardan
dolayı ondan özür dilemişti açıkça. Milena, öldükten sonra
Kafka'nın ününe, yaşamını ve kişiliğini gömerek bu aşka ödenecek en büyük
bedeli ödemişti. Kafka sağlığında, Milena ise öldükten sonra, aynı bedeli
ödemiş oldular aşklarına. Milena'nın ölümü sadece ve sadece Kafka' ya ait
olabilirdi, öyle de oldu.
Milena’ya
göre Kafka’nın yapıtları “acımasız ve yıkıcı; dünyayı, ona artık katlanamayacak
ve ölmesi gerekecek kadar yalın ve açık bir gözle görmüş bir kimsenin kuru
alayı ve duygulu şaşkınlığı ile doludurlar”( s.79). Milena, Kafka öldükten
sonra Kafka’nın ona sağlığında teslim etmiş olduğu yazı defterlerini Max Brod’a
teslim ederek ona ölümünden sonra da ihanet etmemişti. En önemlisi hayatına kim
girerse girsin Kafka’yı koyduğu yere hiçbir erkeği koymamıştı ve Kafka ile olan
ilişkisinden yararlanmayı aklından bile geçirmemişti. Milena, Kafka’ya son
mektupta şöyle seslenir: “ İnsan, karşınızda kendisini ormanlardaki bir ağaç
gibi hissediyor. Gizli etkilerle şekillenmiş gizli yazgıların bir yapıtı… (…)
İnsan düşüncelere daldığında, bir an içinde, bir iğne yumağının üstüne
düşen bir karınca gibi, kendi çabalarının zavallılığını görür”(s. 77). Bu
satırlar yirmi bir yaşındaki genç bir kadının satırıydı.
Milena,
Kafka’nın hastalığından dolayı değil de ruhsal çöküntüden dolayı öldüğünün
farkındaydı. Bu ölüm Kafka’nın ruhunu özgürleştirmiş, acılarını dindirmiş, en
önemlisi kendisine ihanet ederek yaşamaktan kurtarmıştı onu. Geçen zaman
Kafka’yı haklı çıkarmış, Milena, eşinin kendisini hiçbir zaman sevmeyeceği
gerçeğini görmüş, eşinden boşanarak Prag’a geri dönmüştü. Milena, yeni
hayatında da mesleğini sürdürmüştü, çevirilerini yapmaya devam etmişti.
Hayatı boyunca erkekleri kendisinden aldıkları yaşama gücü ile etkilemeyi
sürdürmüştü. Milena, insanları mutlu ettikçe, insanların ruhundaki
kelepçeleri açtıkça mutlu oluyordu. Yazı yazmasının, çeviri yapmasının
nedeni de buydu. Narodni Listy’de “Kadın ve Yuvası” bölümünün yöneticisi
olmuştu. Çocuklar için hazırladığı ilk sayısı, Peter Pan ve Wendy
eserinin Çekçe çevirisi olarak yayımlanmıştı. 1925’te çıkan Milena’nın
Reçeteleri adlı yemek kitabı kısa sürede tükenmişti.
1926’da, köşe yazılarını topladığı, babasına ithaf ettiği Yalınlığa
Doğru eseri yayımlanmıştı. Milena, aynı zamanda Pestry Tyden-
Haftanın değişik olayları’na da yazmayı sürdürmüştü. 1926’da tanıştığı mimar
Jaromir Krejcar’la evlenmişti ve bu evlilikte de kızı dünya gelmişti. Hamile
iken eşiyle birlikte gittikleri dağda kayak yaparken düşmüş, ayağı
kırılmıştı. Eşine hamileliğin canlılığından hiçbir şey almadığını
kanıtlamak için kaymıştı. Hamileliğinden dolayı cerrahi müdahale
yapılamayan Milena’ya doğuma kadar ayağının ağrısına katlanması için morfin yapmıştı.
Kızını dünya getiren Milena, ayağından bir dizi ameliyat olmuştu.
Ameliyat sonrası uzunca bir süre baston
taşıması gerektiğini ve morfinman olduğu gerçeğini kabullenmişti. Bu arada, Narodni
Listy’ den, Lidove Naviny- Halk Gazetesi’ ne geçmişti.
Bu sancılı süreç eşi ile ilişkilerini hırpalamış, eşinden boşanmıştı.
Eşi, Sovyetler Birliği’ne; Milena ise Francozsuka Sokağı’ndaki daireden küçük
bir daireye elinde kalan son cephanesiyle birlikte taşınmıştı. Kıvrak
zekâsı, yaşam deneyimi, kızı, yazma ve yaşama isteği… Honza’nın
babası, Sovyetler Birliği’nde tanıdığı fiziki güzelliğe düşkünlüğünün dışında
kişisel hiçbir niteliği olmayan Rivuşka ile evlenmişti. Hastanede yatan
babasının yanında olması gereken üvey anne, gözü yaşlı olarak Milena’nın evine
sığınmıştı; eski kocasının hastanedeki bakımını ise Milena üstlenmişti.
Milena’nın Honza diye seslendiği kızının üvey annesinin kişiliğine dair haklı
saptaması şöyle: “Ama, ben de o günden beri hanım hanımcıklardan,
şeytanın kutsanmış sudan kaçtığı gibi uzak durdum”(s.127). Eşinden boşanan
Milena tam hızıyla militan yaşamın içine dalmıştı. Tvorba-Yaratı’da çalıştığı
yetmiyormuş gibi, Svet Prace –İş Dünyası işçi gazetesinin yayın kurulunda
sorumluluk üstlenmişti. Milena’nın hayatına Evzen Klinger girmişti.
Saklanmak zorunda kalan diğer yoldaşlara da evinin kapısı açıktı. Milena,
sadece kızının değil, dünyanın kurtuluşunu da Komünizmde buluyordu. Çalıştığı
Komünist haftalık resimli dergi Svet Prace’de, Evzen’e yapılan bir
haksızlık yüzünden çalışmalarına son vermişti, işsiz kaldığı için babasının
haftalık gönderdiği kuronlarla ayakta kalmıştı. Babası, Milena ölene dek,
kendisine ekonomik olarak yardım etmişti. Sevgilisi ile birlikte Pritomnost-Şimdi’de
çeviri yapmaya başlamışlardı. 1937’de İkinci Dünya Savaşı’nın çıkacağı korkusu
yayıldı etrafa. İtalya Krallığı Etiyopya savaşçılarını çağdaş ve güçlü ordusu
sayesinde yenmeyi başarsa da İtalya Krallığı hem kirlenmişti hem de
saygınlığını yitirmişti bu savaşta. İspanya’da çıkan savaşın oldukça cesur; ama
yetersiz Uluslararası Birlikler’in katkısıyla sürmesi İspanya’ya ne saygınlık
ne de şeref kazandırmıştı. Böyle bir ortamdan kaçanlar Milena’nın evine
sığınıyordu. Margarete Buber –Numann, Xaver Schaffgotsch, Willi Haas, Max Brod,
Wilma Löwenbach, Marka Schmolka, Alice Gerstl, Otto Rühle ve Karel Çapek gibi
insanlarla dostluğu ölene dek süren Milena’nın halkı örgütlemek severek yaptığı
en iyi işiydi onun. İnsanları ikna etme yeteneğinde kimse yarışamazdı
onunla. 1939’da Hitler bilindiği gibi hiç savaşmadan Çekoslovakya’yı
işgal etti. Milena, kendi ve arkadaşları aleyhine kullanılacak tüm
belgeleri imha etti. 1939’un 15 Mart’ında evlerin bacalarında tüten kâğıt
kokusu havaya karışıyordu. Özellikle Pritomnost’ta yazdığı yazılardan
dolayı deyim yerindeyse topun ağzındaydı. Joachim von Zedwitz adlı anarşist
Alman kontu sayesinde başta sevgilisi Evzen Klinger olmak üzere birçok
Yahudi’yi ve Çek vatandaşını yurtdışına kaçırdı. Olağanüstü Almancası, rahat ve
oldukça cesur tavrıyla, kuşku uyandırmadan kendinden emin her yere rahatlıkla
girip çıkmasıyla Prag’ın kaynayan kazanına düşmek üzere olan sevdiklerini,
dostlarını kurtarmıştı kendisi dışında. Gelişmeler sonunda Alman –Sovyet
ittifakı akabinde Almanya –Polonya harbi başlamıştı. Milena, tevkif edilenlerin
ihtiyaçlarını karşılamak, ailelerine yardım etmek, içerdeki yoldaşların
haklarını savunmak, gömlek, iç çamaşır, sigara gibi ihtiyaçlarını karşılamak
için yorgunluğa karşı savaşıyordu sağa sola koşuştururken. 11 Kasım (
cumartesi) 1939 tarihiyle yaşam tarzı değişti onun da. Milana, evinde
yapılan arama sonrası Gestapo tarafından tutuklanmıştı. Milena’nın Gestapo’ya
yakalanmasının tek nedeni V Boj adlı yasak derginin dağıtımını kızına
yaptıracak kadar ileri gitmesiydi. Önce soruşturmasının tamamlanması için
Petschek Sarayı’na, oradan, belli bir süre tutuklu kalacağı Pankrac
Hapishanesi’ne, oradan da, Gestapo’nun yapacağı soruşturma bittikten sonra,
muhakeme edilmek üzere Dresden’e gönderilmişti. Sağlık sorunları yaşayan
Milena, Dresden Mahkemesi’ndeki savunma sonucu Prag’a geri gönderilmişti.
Gestapo, serbest bırakmasına göz yummadığı Milena’nın, Reich’e, bağlı bir
vatandaş olarak eğitilmek üzere Ravensbrück’taki toplama kampında kalmasına
karar vermişti. Özgürlüklerin kaldırılmasına birilerinin karar verdiği,
karara karşı çıkanların acımasızca işkencelerden geçtiği, gaz odalarına
gönderildiği, mahkûmların da bir hayatı olduğunun akla gelmediği, düşmanlığın
tanımının, düşünce özgürlüğü olarak değiştirildiği böyle bir dönemde 1930
yılında imzalanan Alman –Sovyet ittifakı gereğince Stalin, Alman komünistlerini
Gestapo’ya teslim etmişti. Milena, Stalin rejimi ile faşist rejim arasında
hiçbir fark olmadığını biliyordu. İçeride yapılan haksızlıklara dair
düşüncelerini yüksek sesle ifade ettiği, Alman komünist Margarete Buber
–Numann’la dost olduğu için, arkadaşları tarafından yalnızlığın insafına terk
edildi. O’nun, hayatı boyunca kişiliğindeki tek değişim, inanmış bir
ateist olarak girdiği içeride, yalnızlığından dolayı Tanrı’ya sığınması ve sık
sık da Tanrı’ya seslenmesiydi. Devrimci Milena, hayata dört elle tutunmuştu.
Ruh sağlığını bozamadığı olumsuz koşullar, böbreklerinin normal işlevini
yapmasını engellemişti. Hapishane koşullarında geçirdiği iki böbrek
ameliyatının akabinde Mayıs ayında 1944’te ölmüştü. Babası kızının
bıraktığı yeri doldurulamayacak boşluğun sızısını yüreğinde duymaktan aylarca
hasta yatmıştı , bilincini yitirmişti bir süre. Margarete Buber –Numann, daha
sonra Milena adlı bir kitap yazmıştı. Kitabında Milena'nın
kişiliğini şöyle özetliyordu: "Ülkesi Bohemya'nın boyunduruk altına
alındığı günlerde düşünce özgürlüğü için savaşacak gücü ve yılmaz bir cesareti
vardı. Hitler, Çekoslovakya'yı işgal ettiğinde tehlikede olan insanları kendi
hayatı pahasına kurtarmaktan çekinmedi. Yahudileri ve Çek vatandaşlarını
yurtdışına kaçırdı. İllegal bir dergi çıkardı ve halkını zorbalara karşı
direnmeye çağırdı. Sonunda Gestapo tarafından tutuklandı ve 1944 yılında
Ravensbrück toplama kampında öldü."
Milena, kızını da kendi kontrolsüz sevgi anlayışıyla yetiştirmişti. Erkek
doğmasını beklediği sevgili Honza’sını dadıların merhametine teslim
etmiş, âşık olduğu gazetecilik mesleğine dört elle sarılmıştı. Sevgili
Honza’sı ( Jana Cernâ ) babasından boşandıktan sonra onunla
yakınlaşabilmişti. Malum savaş on bir yaşında annesini, 17 yaşında da dedesini
çekip almıştı hayatından. Dedesinden kalan bir milyon kurona yakın büyük bir
mirası bir yılda harcayarak Milena’nın öz kızı olduğunu kanıtlayan Honza,
(Jana Cernâ) dört evlilik yaptı. Bir yıl hapis yattı.
Yıllarca sefil bir hayat sürdü. Beş çocuğuna bakamadığı için çocukları
Cumhuriyet’in Çocukları’na ait evlere dağıtıldı. Dördüncü kocasının yanında
ömrünün son altı yedi yılını torunlarıyla oynayarak, kendi sanat
anlayışına özgü seramik vazolar yaparak mutlu geçirdi ve 5 Ocak 1981’de bir
araba kazasında öldü Jana Cernâ.
O, dergilerde yayımlanmış olduğu şiirleri ile birlikte
çocukların yazgılarına dair öyküleri de içeren Onlar Benim
Çocuklarım Değildi kitabını yayımlamıştı. Kahramanlık Zorunludur
eserinin akabinde de annesini anlattığı Milena’nın Yaşam Öyküsü’nü
kaleme almıştı.
Benim, Milena gibi savaşçı bir kadının sırf Kafka ile yaşadığı aşktan dolayı
anılmasına gönlüm el vermedi. Yazdığı yazılardan, yaptığı çevirilerden öte
Yahudileri ve Çek vatandaşlarını yurtdışına kaçırdığı için tutuklanan
Milena’nın, yaşam duruşuyla, yaşama biçimiyle, ideolojisini
sahiplenmesiyle, eylemleriyle, insanlığıyla, insanları ikna etme
yeteneğiyle, kitleleri arkasından sürükleme azmi ve kararlılığıyla,
yaşama veda ediş biçimiyle, Stalin komünizmi ile Gestapo’nun faşistliği
arasında fark olmadığı gerçeğini cesurca savunmasıyla, tıpkı ünlü
anarşist Emma Goldman gibi hak ettiği saygıyla anılması gerektiğini
düşündüm Milena’nın. Ben kendi adıma bu denli ağır ihanetlere göğüs
germiş, inandığı gibi yaşamış, düşündüğü gibi konuşmuş, gerçek bir savaşçı olan
Milena’ya yapılacak en büyük ihanetin Kafka’nın gölgesinde anılmak olduğunu
düşünüyorum. O’nun yaşamının ille de kişiliğinin ne Kafka’dan, ne de
Kafka’nın yapıtlarından geri kalır bir yanı olduğunu düşünmedim. Aksine… Bir erkeğin gölgesinde susuz
bırakılan ulu çınarı sulamak adına bu yazıyı yazdım. Milena, kişiliği,
yaşama biçimi ile ancak ve ancak yaşama ve yaşamına sığabilirdi. Onun yaşama ve
yaşamına sığan hayatını Milena gerçeği ile okuyucuya tanıtılmasına umarım bir
nebze olsun katkım olmuştur. Umarım bu yazım; Milena’ya, ölümünden sonra
yapılan acımasız ihanetlere, vefasızlıklara, saldırılara karşı onun
dostluğu, arkadaşlığı koruduğu gibi korumuştur.
*
Milena’nın Yaşam Öyküsü. Jana Cernâ. Çeviri: Kriton Dinçmen. Arıon Yayınları.
S.174.
İlk Yayım: lacivert Dergisi. Kasım-Aralık
2009.S. 108-115.
Yapıt
Yayımı: Kitaplarla Söyleş. Camgöz Kitap.S.135-148.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder