26 Ağustos 2016 Cuma

Adaletin / İnancın / Cesaretin Bilgesi: Th omas More/Bedriye korkankorkmaz

 
Adaletin / İnancın / Cesaretin Bilgesi: Th omas More
bedriye korkankorkmaz
İnsan üzerinden düşünce üretmeye kendi üzerimden düşünce üreterek başlıyorum. Hayatın tek kişilik manifestosu olduğumu düşünüyorum. Vicdan ahlakın, dürüstlük de cesaretin kalbidir. Kendimi başkalarını yargılamamak için yargılıyorum. Samimiyet, ruhumun gül bahçesidir. Gül bahçemde zaman zaman rüzgârın savurduğu yapraklara benzetiyorum kendimi. Masumiyetini yas tutmadan yitirenlerin kendi vicdanlarında kendilerini aklayamadıklarını biliyorum. Farklı olmakla ölçüsüz olmak arasındaki ince çizginin üzerinde kendimi dansa kaldırıyorum. Hayatın benim için anlamını yaşadıklarımla belgeliyorum. Ruhumun tercihi olan yeminlerim şahidimdir ki, bitkiler ve çocuklar kadar masumum hâlâ. İnsanı, kötülerden ilkeleri koruyor. Benim uyruğum merhamettir. Vicdanı insanı sözlerinden çok yaptıklarıyla yargılıyor. Vicdanı kendisine ait olan insan, duygularının cennetinde yaşıyor. Duygu cennetim beni yazmaya bilmeye ve kendi evrenimi keşfetmeye sevk ediyor. Duygu ve düşünce ortaklığıyla çoğaldığım gibi, dostlarımın ihanetiyle de kendimi yeniliyorum. Yaşanılanın adaletine inandığım kadar inanmak istiyorum sistemin adaletine de. Adaletin dini, dili, ırkı olmadığını bana bir kez daha kanıtlayan Th omas More, 1478’de Londra’da doğuyor. Oxford’da hukuk eğitimi alıyor ve yaşamı boyunca, hak kavramını kılı kırk yararak adalet konusunda kendisini yetiştiriyor. Gençliğinde kürsüde yaptığı güzel ve anlamlı konuşmalar dönemin parlamenterlerince övgüyle karşılanıyor. Th omas More, en önemli yapıtı olan
Ütopya’yı bir öykü tekniğiyle yazıyor. Yapıtı sıkılmadan okuyan okur hem içinde yaşadığı toplumun kanun/ kurumlarıyla yüzleşiyor hem de kanun/ kurumlardaki aksaklıklar üzerinden düşünce üretiyor. Efl atun’un Devlet’i ile More’un Ütopya’sı arasında benzerlikten öte önemli farklılıklar vardır. Efl atun’un ideal –“Devlet” yönetiminde sınıfl ı bir toplum söz sahibiyken, More’un “Ütopya”sında sınıfsız bir toplum söz sahibidir. Efl atun’un devletinde askeri aristokrasi egemenken, More’un “Ütopya”sında egemenlik diğer vatandaşlardan hiçbir ayrıcalığı olmayan ve her yıl demokrasiyle seçilen meclis üyelerine aittir. Efl atun’un “Devleti”nde belli bir yaştan sonra anne ve baba olan herkes devlete karşı suç işlemiş sayılıyor. Efl atun, savaşların hem toplumsal hem de kişisel felaketler getirdiğini bilmesine rağmen, savaşı zorunlu kılıyor. İşçi sınıfının üstünlüğüne inanan Efl atun, iyi bir işçinin önce savaşçı sonra filozof olacağını savunuyor. Bu iki filozofun aile kavramına yaklaşımları da çok farklı. Aile kavramına mülkiyet olgusundan dolayı karşı çıkan Efl atun’un “Devlet”inde çocuklar babalarını tanımadıkları gibi doğar doğmaz annelerinden de ayrılıyorlar. More’un aile kavramına bakışı hem ahlak değerleri açısından hem de aile sorumluluğunun toplumsal işleyişi açısından çok daha tutarlı. “Ütopya’nın geçerliliğini göz önüne aldığımda More’un aile kavramını doğru yere oturtmasının da etkisinin büyük olduğunu düşünüyorum. More, gözlemleriyle İngiliz soylularının, köylüleri tarım alanından atmalarının tek nedeninin ‘özel mülkiyet’ olduğunu anlıyor. Ayrıca, özel mülkiyetin olmadığı toplumlarda ahlaksal ve hukuksal çöküntülerin yaşanmadığına da inanıyor. Yazar, insan yaşamında yeri ve önemi olan tüm kavramları didik didik ederek devlet işleyişine model olarak “Ütopya’yı öneriyor. Bir devletin toplumdaki adaletsizliği, yoksulluğu, işsizliği... kanunlarla değil, yönetim şekliyle ortadan kaldırabileceği teorisini de özdeşleştiriyor şu bakış açısıyla:“Bir kanun suçu mu yoksa insanı mı yok etmek için ortaya konur? ” More, yapıtını Kral’ın, kendisini 1515 yılında İngiliz devletiyle
4041
Flandre arasında uzun zamandır yaşanan anlaşmazlığı çözmek üzere gönderdiği Anvers’da yazmaya başlıyor. Utopus Abraxa topraklarına bağlı bu adanın Utopıa olması için orayı karaya bağlayan 15 millik kıstağı ortadan kaldırdığı için Ütopya oluyor. Ütopyalılarda kadın ve erkek, çocuklarını ortaklaşa yetiştiriyorlar. Arsaların tümü işleniyor. Kızların 18 yaşından, erkeklerin ise 22 yaşından önce evlenmeleri yasaklanıyor. Herkesin kalkış saati ile yapacağı iş daha önceden belirleniyor. Çalışma koşullarında eşitlik esas oluyor. Dinlenme saatinde herkes zevk aldığı işi yapıyor, istediği evde oturuyor ve oturduğu evin tadilatı da ortaklaşa yapılıyor. Bir ailede çocuk genellikle babasının işini benimsiyor. Babasının işini değil de komşusunun işine ilgi duyuyorsa çocuk konuyu ailesine açıyor. Aileler arası anlaşmalar sonucunda çocuk komşusuyla yaşamaya başlıyor işi öğrenmek için. Altın ve elmas, onlar için önemli değildir. Oturak olarak kullandığımız kürsüleri, altından yapıyorlar. Kölelerin üzerindeki altınlar, soylularınkinden çok daha fazladır. Bilime ve sanata... önem verip sanatçıya, gezgine... saygı duyuyorlar. Kendisini geliştirmek isteyen her insan istediği alanda kendisini geliştirebiliyor. Ütopya’da yarın kaygısı olmadığı için tasarruf kavramı da yoktur. Herkes tasarrufl arını görünür bir yerde saklıyor ki, yoldan geçen her herhangi bir insan ihtiyacı olanı alsın. Savaşı istemiyorlar ama savaşmaları gerektiğinde de çok iyi savaşıyorlar. Hukukta ayrıcalık söz konusu değildir. Çok az kanun vardır ve her Ütopyalı, kanunları bir hukukçu kadar iyi bildiği için hakkını savunmaktan zorlanmıyor. Dinde eşitlik esas olduğu gibi herkes istediği dini seçme hakkına da sahiptir. Sağlık çok önemlidir. Hastaneleri çok bakımlı, doktorları da hastalarıyla çok ilgilidir. Ölümcül hastalığı olan her hasta ötenazi ile ölme hakkına sahiptir. Yirmi birinci yüzyılda Th omas More’un “Ütopya”sı her ne kadar ütopya gibi gözüküyorsa da gerçekdışı değildir. Yapılanma, dönüştürme ve geliştirmenin önündeki en büyük engelin mülkiyet olduğunu düşünüyorum ben.
Yapıtını bilimsel gerçekler üzerinde oturmayan More, VIII. Henry, döneminde yeniden siyasete geri dönüyor ve kısa zamanda Adalet Bakanı oluyordu. Kral VIII. Henry, karısından boşanmak için parlamento kararıyla kendisini İngiltere Kilisesi’nin başı olarak tayin ediyor ve İngiliz Kilisesi’ni Roma Kilisesi’nden ayırıp bağımsız bir kilise yapan yasayı çıkartıyordu. More, çıkan yasayı reform olarak değil de kilise ve papaya karşı açılan bir savaş olarak algılıyordu. Ona göre parlamento kararıyla fani bir insan olan kralın isteği İsa’nın ve kutsal kilisenin öğretilerinin üstüne çıkartılıyordu. Katolik bir Hıristiyan olarak inancına riayet ettiği için suçlanması kanunlara da vicdana da aykırıydı; zira kilisenin dokunulmazlığı hem Magna Carta’da hem de kralın taç giyme yemin töreninde güvence altına alınmıştı. Bu uğurda ölmeye cesareti olan ama dinin çıkarlara alet edilmesine tahammülü olmayan Adalet Bakanı, parlamentondan oy çokluğuyla çıkan kararı görevinden istifa ederek imzalamadığı için“vatan haini” ilan ederek 1535 yılında idam edildi. İlkeli/dürüst ve cesur kişiliği ile adil devlet adamlığı onu bir ‘insan’ olarak yaşatmaya yetmeli miydi; yoksa gericiliği yüzünden idam edilmeli miydi? More’un bilimsel öğretisi ne kadar ilerici ise dini öğretisi de o denli gericiydi. Yazık ki Th omas More tarihe gerici tutumundan d
 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder