Bedriye korkankorkmaz
İnsanlıktan nasibini almamış olanlar “insanlığa” daha sıkı sarılmamız gerektiğini bize anımsatıyor. İnsanlık; insanın temsilcisidir; dinlerin, ırkların, mezheplerin değil. Bu soyut olgu insan kadar somuttur. Gücün patronları öldükten sonra davranışlarıyla yazdıkları kötülüğün eserlerini okuyabilselerdi tercihleri farklı olur muydu sorusunu sık sık soruyorum kendime. İyilik kıymetini bilen azınlıktan kötülük ise rakamlarla ifade edilmeyen çoğunluktan gücünü alıyor. Bir toplumun öncelikleri o toplumun insanlık karnesidir. Yıllardır bu karneyi okuyorum. Karnedeki notların değişmeyişini hayretle izliyorum. Gücü temsil eden çoğunluğun karşısına yıllardır elimdeki rüzgârgülü ile çıktığımı biliyorum. Düşünce suçundan yargılananlara karşı içimde hissettiğim suçluluk duygusundan kıvranıyorum. Uyuyamıyorum. Ne okuyabildiğim ne de yazabildiğim bir günde kredi kartları dışında sahici bir mektup almak beni sevindiriyor. Mektup John Singer‘den geliyor. J.Singer beş aydır okuyup üzerinde düşündüğüm Yalnız Bir Avcıdır Yürek eserinin kahramanıdır. O heyecanla okuyorum mektubu. Sevgili Bedriye, Beş aydır sen benim ben de senin dünyanı anlamaya çalışıyorum. Bir insanın dünyasını algılamanın ne kadar zor olduğunu bir kez daha anımsıyorum. Beni anlamak adına verdiğin emek benim için kutsal. Hislerim sözcükler gibi senin de içini kanatıyor. Bu yüzden mektup yazıyorum ya sana. Her insanın sözcüklerle ifade edemediği duyguları vardır. Ben de sana sözcüklere sığmayan duygularımdan söz etmek istiyorum.
İnsan doğası karmaşıktır. Sen benim çıkmazıma yakın olmak istedikçe aslında ben de senin çıkmazına yakın oluyorum. Yaşarken kendin gibi yazdıklarının da anlaşılmasını bekliyorsun. İnan bana ölüler anlaşılmazlıklarıyla gömülüyorlar. ‘Yaşarken Anlaşılmayanların Mezarlığı’ diye bir mezarlık adı duydun mu sen? Mezarları bile olmayan anlaşılmazlardan biri de sensin. Anlaşılmazları öldüğünde yakılıyorlar ki, dünyada dikili bir mezar taşları bile olmasın. Yunanlı dostumda olduğu gibi seninle de ruhani bir bağla dostluk kurduk. Gerçek bir ilişkinin sancılarını çekiyoruz birlikte. Acıyan, kanayan ve iflah olmayan yalnızlığımın diliyle konuşuyorum şu an seninle. Bir dostun bir başka dosta içini dökmesi olarak algıla mektubumu. Doğar doğmaz sözcüklerin kundağına sarılanların ruhları seninki gibi kırılgan ve naif oluyor. Yalnızlık da böyle ruhlarda kozasını ipek böceği gibi sabırla örüyor. Biliyorsun duygularımla konuştuğum tek dostumdu Yunanlı Spiros Antonapoulos. İkimiz de sağırdık; duygusuz değil. Duygusuz insanların dünyasında sağır olmak doğmadan yaşlanmış bir çocuğa benziyor. Bizi de duyarsızlar ordusuna katmayı çok istedi hayat ama başaramadı. Hayata boyun eğmemenin bedeliydi kanayan hislerimiz ve tertemiz sözcüklerimiz. Bu yüzden ölen bedenimdi yalnızlığım değil. Yalnızlığımı yaşatan nedenler ortadan kalkmadıkça yalnızlığım ölmez diye düşünüyorum. Sözcüklerin mezarına sürekli yağmur yağdığı için toprak kokuyor mezarımız. O kokunun bana anlattıklarını sana da anlatmak istiyorum. Bildiğin gibi dostumla birlikteyken hayattan yana bir şikâyetim yoktu. Hayatın bizim mutluluğumuzdan rahatsız olduğunu dostumu bana rağmen deliler koğuşuna yatırdıklarında algıladım. Dostum hastaneye ben de pansiyona yerleştim. Pansiyonda en çok ilgimi çeken insanların başında genç kız, zenci doktor, lokantacı ile asi bir işçi oldu. Onların her biri hayata açtığım pencereme konan serçelerimdi. Yeni yeni insanlar tanımak hayata dair kaygılarını çoğaltıyor insanın. Tanıdığın insanların eskimeyen dertlerini de dert ediniyorsun kendine zamanla. Eserde okuduğun her satır çevresindeki insanların parçalanmış ruhlarını davranışlarıyla kaynak etmeye çalışan duygu kuyumcusunun kendisiyle yaptığı sohbetlerdi. Sen kendimle yaptığım sohbetlerime ortak oldun. Sevginin hüzün acının ille de merhametin bire bir karşılığını bulduğu yüreğimi seviyorsun. Karamsarlığımla yarışan hayat sevincime de yabancı değilsin. İnsan sevgisi ile özveri gönül gözünü açıyor insanın. Gönül gözü açık olanların insanı anlamak için zamanı oluyor. Bedenim ‘insanlık’ ağacıydı. Gövdeme yaralı insanlar sırtını yasladı. Yunanlı dostum gibi pansiyonda tanıdıklarım da öyle insanlardandı. Yunanlı dostumun farkı benim de onun dostluğuna sırtımı yaslamış olmam ve yalnızlığımı dizlerinde ninni söyleyerek uyutmamdı. Dostumla birlikteyken yalnızlığım beni değil, ben yalnızlığımı öğütüyordum dostluğun değirmeninde. Onun bakımını üstlendim. Hastaneye ziyaretine gittim. Ona acılarını unutturacak hediyeler aldım. Ama onun bende yokluğuyla bıraktığı boşluğu içimde dolduramadım. Hani sen dersin ya “Kimse kimsenin bıraktığı boşluğu doldurmaz sadece o boşluğun oyuncağı olur tanıdığın her yeni insan” İnsanın duyarsızlığına ille de her koşulda almaya kendini koşullandırmasına... kızgındım. Yalnızlıklarını kızgınlıklarını... bana kusanlar benim içlerinde hissettiğim yalnızlığı algılayamadı. Yalnızlık senin sözlerini yazıp bestelediğin bir türküdür ve senin dışında da hiç kimse o türküyü yorumlayamaz. Toprak bile o sesi duymuyor çoğu kez. Hayattan elimi çektiğim anda dostumun insandan/benden umudunu kesmeden hayata gözlerini yummuş olmasını diledim. İntiharımın altında yatan suçluluk duygumu da böyle özetleyebilirim sana. İnsanın kendine biçtiği rol ile içine girmeye çalıştığı kalıp üzerinde nicedir düşünüyorsun. Düşüncelerin pansiyondaki insanların kişiliği üzerinde yoğunlaşıyor. Onların kişilik analizini yaparken benim yardımıma ihtiyacın var. Kişilik analizlerine Mick’le başlayalım öyle ise. Mick’i sen de benim kadar seviyorsun. Onun içtenliğinde tüm insanlığın kirlerinden arındığını düşünüyorum. Oğlan gibi giyiniyor ki kız olduğu anlaşılmasın o da erkekler gibi faşistlerle dövüşsün. Sistemin ideoloji uğruna mücadele etme hakkını erkeklere verdiğini o yaşta algılayacak değin zeki. Duygulu/ duyarlı bana kalırsa müzisyen olacak kadar da müzik tutkusuna sahip. O da koşullarının akvaryumunda boğulmadan yüzmeye çalışan bir balık. Kendisine aldığım radyodan dolayı odama geliyor. Zaten çok geçmeden o da çocuk yaşta büyüyenler ordusuna katıldı. İşe başladı. Kadın olma özentisine de çabuk teslim oldu. O süslü küpeleri, bilezikleri ile bacak bacak üstüne atması kadınlığa özenmesinin kanıtı. Hayatın onu kendi kurallarına indirgediğinin imzasıdır davranışları. Hayatın ruhuna ve düşüncelerine attığı o imzanın ancak ve ancak mezarında silineceğini bilmiyor Mick. New York Cafe’nin sahibi Biff’e gelince onun farkı etrafındaki insanları gözlemeyi seviyor olması. Gözlemlediği insanların kişiliklerine dair haklı saptamalarda bulunuyor ve onların kaçıklıklarını seviyor. Ve o kaçıklığının arkasına sığınan dramı görüyor ve gördüğü dramı kaçıklar kadar sahipleniyor. Biff’in özgür ruhu hayatın gerçeklerine ram olmuş. Bu yüzden topluma rağmen ruhlarını satmayanlara karşı içten içe bir yakınlık duyuyor. Karısı onun yalnızlıktan kanayan ruhunu algılamaktan çok uzak. Bu yalnızlığın en karanlık yüzüdür. Dostumla paylaştığımız dostluğun derinliği yüzeysel paylaşımlarının dökümü yapıldığında anlaşılacaktır. Biff’ de kendi yalnızlığını yaralı insanlara yakınlık göstererek dindirmeye çalışıyor. O etrafındaki insanların hayatlarını gözlemleyerek dünyanın adiliklerini ve acımasızlıklarını yorumlamaya çalışıyor. Onu insan yapan da bu yönü. Bu yönü onun duyarlılığının teminatı. İzin verirsen burada senin çıkmazına da değinmek istiyorum. Sen sistemin yaraladığı aynı görüşten insanların bir araya geldiklerinde birbirlerinin yaralarını saracaklarını düşünüyorsun. Yanılıyorsun. İnsan doğası gereği sadece kendi yarasını sarmaya odaklanıyor. Savaşta ölmemek için verilen mücadeleye benziyor bu. Yaşama arzusudur insanı ayakta tutan. Ve yaşanacak olana duyulan öz
İnsan doğası karmaşıktır. Sen benim çıkmazıma yakın olmak istedikçe aslında ben de senin çıkmazına yakın oluyorum. Yaşarken kendin gibi yazdıklarının da anlaşılmasını bekliyorsun. İnan bana ölüler anlaşılmazlıklarıyla gömülüyorlar. ‘Yaşarken Anlaşılmayanların Mezarlığı’ diye bir mezarlık adı duydun mu sen? Mezarları bile olmayan anlaşılmazlardan biri de sensin. Anlaşılmazları öldüğünde yakılıyorlar ki, dünyada dikili bir mezar taşları bile olmasın. Yunanlı dostumda olduğu gibi seninle de ruhani bir bağla dostluk kurduk. Gerçek bir ilişkinin sancılarını çekiyoruz birlikte. Acıyan, kanayan ve iflah olmayan yalnızlığımın diliyle konuşuyorum şu an seninle. Bir dostun bir başka dosta içini dökmesi olarak algıla mektubumu. Doğar doğmaz sözcüklerin kundağına sarılanların ruhları seninki gibi kırılgan ve naif oluyor. Yalnızlık da böyle ruhlarda kozasını ipek böceği gibi sabırla örüyor. Biliyorsun duygularımla konuştuğum tek dostumdu Yunanlı Spiros Antonapoulos. İkimiz de sağırdık; duygusuz değil. Duygusuz insanların dünyasında sağır olmak doğmadan yaşlanmış bir çocuğa benziyor. Bizi de duyarsızlar ordusuna katmayı çok istedi hayat ama başaramadı. Hayata boyun eğmemenin bedeliydi kanayan hislerimiz ve tertemiz sözcüklerimiz. Bu yüzden ölen bedenimdi yalnızlığım değil. Yalnızlığımı yaşatan nedenler ortadan kalkmadıkça yalnızlığım ölmez diye düşünüyorum. Sözcüklerin mezarına sürekli yağmur yağdığı için toprak kokuyor mezarımız. O kokunun bana anlattıklarını sana da anlatmak istiyorum. Bildiğin gibi dostumla birlikteyken hayattan yana bir şikâyetim yoktu. Hayatın bizim mutluluğumuzdan rahatsız olduğunu dostumu bana rağmen deliler koğuşuna yatırdıklarında algıladım. Dostum hastaneye ben de pansiyona yerleştim. Pansiyonda en çok ilgimi çeken insanların başında genç kız, zenci doktor, lokantacı ile asi bir işçi oldu. Onların her biri hayata açtığım pencereme konan serçelerimdi. Yeni yeni insanlar tanımak hayata dair kaygılarını çoğaltıyor insanın. Tanıdığın insanların eskimeyen dertlerini de dert ediniyorsun kendine zamanla. Eserde okuduğun her satır çevresindeki insanların parçalanmış ruhlarını davranışlarıyla kaynak etmeye çalışan duygu kuyumcusunun kendisiyle yaptığı sohbetlerdi. Sen kendimle yaptığım sohbetlerime ortak oldun. Sevginin hüzün acının ille de merhametin bire bir karşılığını bulduğu yüreğimi seviyorsun. Karamsarlığımla yarışan hayat sevincime de yabancı değilsin. İnsan sevgisi ile özveri gönül gözünü açıyor insanın. Gönül gözü açık olanların insanı anlamak için zamanı oluyor. Bedenim ‘insanlık’ ağacıydı. Gövdeme yaralı insanlar sırtını yasladı. Yunanlı dostum gibi pansiyonda tanıdıklarım da öyle insanlardandı. Yunanlı dostumun farkı benim de onun dostluğuna sırtımı yaslamış olmam ve yalnızlığımı dizlerinde ninni söyleyerek uyutmamdı. Dostumla birlikteyken yalnızlığım beni değil, ben yalnızlığımı öğütüyordum dostluğun değirmeninde. Onun bakımını üstlendim. Hastaneye ziyaretine gittim. Ona acılarını unutturacak hediyeler aldım. Ama onun bende yokluğuyla bıraktığı boşluğu içimde dolduramadım. Hani sen dersin ya “Kimse kimsenin bıraktığı boşluğu doldurmaz sadece o boşluğun oyuncağı olur tanıdığın her yeni insan” İnsanın duyarsızlığına ille de her koşulda almaya kendini koşullandırmasına... kızgındım. Yalnızlıklarını kızgınlıklarını... bana kusanlar benim içlerinde hissettiğim yalnızlığı algılayamadı. Yalnızlık senin sözlerini yazıp bestelediğin bir türküdür ve senin dışında da hiç kimse o türküyü yorumlayamaz. Toprak bile o sesi duymuyor çoğu kez. Hayattan elimi çektiğim anda dostumun insandan/benden umudunu kesmeden hayata gözlerini yummuş olmasını diledim. İntiharımın altında yatan suçluluk duygumu da böyle özetleyebilirim sana. İnsanın kendine biçtiği rol ile içine girmeye çalıştığı kalıp üzerinde nicedir düşünüyorsun. Düşüncelerin pansiyondaki insanların kişiliği üzerinde yoğunlaşıyor. Onların kişilik analizini yaparken benim yardımıma ihtiyacın var. Kişilik analizlerine Mick’le başlayalım öyle ise. Mick’i sen de benim kadar seviyorsun. Onun içtenliğinde tüm insanlığın kirlerinden arındığını düşünüyorum. Oğlan gibi giyiniyor ki kız olduğu anlaşılmasın o da erkekler gibi faşistlerle dövüşsün. Sistemin ideoloji uğruna mücadele etme hakkını erkeklere verdiğini o yaşta algılayacak değin zeki. Duygulu/ duyarlı bana kalırsa müzisyen olacak kadar da müzik tutkusuna sahip. O da koşullarının akvaryumunda boğulmadan yüzmeye çalışan bir balık. Kendisine aldığım radyodan dolayı odama geliyor. Zaten çok geçmeden o da çocuk yaşta büyüyenler ordusuna katıldı. İşe başladı. Kadın olma özentisine de çabuk teslim oldu. O süslü küpeleri, bilezikleri ile bacak bacak üstüne atması kadınlığa özenmesinin kanıtı. Hayatın onu kendi kurallarına indirgediğinin imzasıdır davranışları. Hayatın ruhuna ve düşüncelerine attığı o imzanın ancak ve ancak mezarında silineceğini bilmiyor Mick. New York Cafe’nin sahibi Biff’e gelince onun farkı etrafındaki insanları gözlemeyi seviyor olması. Gözlemlediği insanların kişiliklerine dair haklı saptamalarda bulunuyor ve onların kaçıklıklarını seviyor. Ve o kaçıklığının arkasına sığınan dramı görüyor ve gördüğü dramı kaçıklar kadar sahipleniyor. Biff’in özgür ruhu hayatın gerçeklerine ram olmuş. Bu yüzden topluma rağmen ruhlarını satmayanlara karşı içten içe bir yakınlık duyuyor. Karısı onun yalnızlıktan kanayan ruhunu algılamaktan çok uzak. Bu yalnızlığın en karanlık yüzüdür. Dostumla paylaştığımız dostluğun derinliği yüzeysel paylaşımlarının dökümü yapıldığında anlaşılacaktır. Biff’ de kendi yalnızlığını yaralı insanlara yakınlık göstererek dindirmeye çalışıyor. O etrafındaki insanların hayatlarını gözlemleyerek dünyanın adiliklerini ve acımasızlıklarını yorumlamaya çalışıyor. Onu insan yapan da bu yönü. Bu yönü onun duyarlılığının teminatı. İzin verirsen burada senin çıkmazına da değinmek istiyorum. Sen sistemin yaraladığı aynı görüşten insanların bir araya geldiklerinde birbirlerinin yaralarını saracaklarını düşünüyorsun. Yanılıyorsun. İnsan doğası gereği sadece kendi yarasını sarmaya odaklanıyor. Savaşta ölmemek için verilen mücadeleye benziyor bu. Yaşama arzusudur insanı ayakta tutan. Ve yaşanacak olana duyulan öz
lemdir insana hayatı kutsal kılan. Benim içimi acıtan insanlardan birisi de zenci doktordur. Ona adı ile değil de teninin rengi ile hitap ettiğim için beni bağışla. Sistemin sömürü yelpazesi çok geniş. Derisinin renginden dolayı sömürdüğü yetmiyormuş gibi bir de insanlık dışı işkencelere tabi tutuyor bu insanları. İdeali için durup dinlenmeden çalışmanın nasıl bir özveri gerektirdiğini zenci doktordan öğrenmeni istiyorum. Eşi çocuklarıyla birlikte onu terk ediyor. Eşi öldükten sonra da çocukları babasına geri dönmüyor. Tüm bu ailevi sorunlar onda yılgınlık yaratmıyor. Materyalist düşünmenin bedelini doktor örneğinde olduğu gibi aileler ödüyor. Bu kural yazık ki değişmiyor/ değişmeyecek gibi de görünüyor. Doktorun yoksulluğun iliğini kemirerek doktor olması onu yoksulluk konusunda daha da duyarlı yapmış ve yaşadığı umarsızlıklardan aldığı güçle hastalığına rağmen elinde çantası evler arasında mekik dokuyor. Yoksulluk iki tür insan modeli yaratıyor. Birinci modele tabi olanlar yoksulluğun bilgeliğinden nasibini alanlardır. İkinci modele tabi olanlar ise yoksulluktan kurtulmak için her yol mubah diyenlerdir. Doktorsa birinci modele tabidir. Bu yüzden “insanlığı” onuruyla yoksulluktan kurtarmak için hayatını ortaya koyuyor ve bu uğurda ödeyeceği bedelleri de armağan olarak algılıyor. Onun kendi ırkının acılarına ve umarsızlığına bu kadar yakın olması da, yoksulluğun esir aldığı ırkını yoksulluktan… bilinçli örgütlenmenin kurtaracağına inanması da, kadınlara fazla çocuk dünyaya getirmemeleri için cebinden aldığı doğum kontrol haplarını dağıtması da tesadüf değil. Verem hastası doktorun zenci olduğu için hiçbir hastanede tedavi olmasına izin vermeyen sistem doktorun yakalanıp hapse giren oğlunu insanlık dışı işkenceden geçirerek sakat bırakıyor. Blount’un kişiliği beni yoruyor. Hayatın bir insanı nerden nereye sürüklediğinin kanıtı olarak algıla kasabanın ayyaş olduğu için dışladığı Blount’u. İnanan bir insanın yaşadıklarına koşut olarak ateist oluşuna tanıklık et. Istırabının ve acının insan ruhunda yarattığı hasarları gözlemle. Önce okumayı öğreniyor Jake. Okumanın kaçınılmaz sonucu olarak da gördüklerini sorguluyor. Sorguladıkları zamanla ruhunda uyanışının fitilini ateşliyor. Vaaz vermek için gezdiği ülkelerde dünyanın yalan, adaletsizlik, acımasızlık ve eşitsizlik üzerine kurulduğunu, çocukların açlıktan öldüğünü görüyor. Kadınların insanlık dışı koşullarda haftada altmış saat karşılığı çalıştıkları ücret onu sistemin acımasızlığıyla yüzleştiriyor. O da acımasızlıktan, kötülükten ve eşitsizlikten insanlığı kurtarmanın kapitalizmi ortadan kaldırmakla mümkün olacağına inanıyor. Bununla birlikte gerçek özgürlüğün içinde barındırdığı adalet duygusuyla tanışıyor. Bu bilinçle kilisenin, çıkarları için İsa’yı İsa gerçeğinden uzaklaştırdığını algılıyor. Yani çıkarın olduğu yerde kutsallığın/ kutsal değerlerin barınamayacağını yaşadıklarından öğreniyor. Görmek ve yaşamak en etkili öğrenme biçimidir. O da bilinçlendikçe içindeki isyan duyguları kabarıyor. İsyanlarıyla açlığın ordusuna yazdığı mektubunun cevabını bekliyor. Onun isyanı önce kendine sonra sisteme yenilmeme mücadelesidir. Ve doğru bir mücadeledir. Sana dayatılan yaşamı kanıksamaya başladığın an ne kendin ne de topluma ait bir insan olursun. Cıvataları her an başkaları tarafından değiştirilen bir makineden farkın olmaz. Kendine olan özgüvenini yitirdiği anlarda Karl Marks kulağına şunları fısıldıyor sık sık: “İhtiyaçta adaletsizlik bizi bir araya getirmeli, ayırmamalı. Bu dünya üzerinde değeri olan her şeyi emeğimizle yapan bizleriz, unutmayalım.” (s.216) İşte Jake’in acılarının büyüttüğü isyanları bir insanın ‘insan’ olarak içinde yaşadığı sistemde kendisini gerçekleştirmesinin imkânsızlığını anımsatmalı sana. Bu bakış açımı karamsarlık olarak değil de gerçekçilik olarak algılarsan sevinirim. Senin geçen gün benimle ilintili bir saptamanı anımsadım birden: “Singer sessiz bir direnişçi. İdeoloji üstü bir gerçekçilik ve samimiyete sahip. Bir beyaz olarak dinin/dilin/ırkın ve mezhebin üstüne çıkması onun içinde yaşadığı çağ tarafından anlaşılmasını imkânsızlaştırıyor. Ruhları duyarlılık ve sevgiyle donatılmış Singer gibi insanlar için hayat anlaşılmazlığın/ dışlanmışlığın/ incinmişliğinin teminatıdır. Dünyaları küçük olanların dünyasında yaşamanın ve insan olarak kalmanın bedeliydi Singer’in intiharı. Onun bedeninin bana anlattıklarını bir kalıt olarak taşıyacağım yaşadığım sürece. Ve onun gibi ben de insanlığımızdan bizi uzaklaştıran utancın yüzüne gülmeden bu dünyadaki serüvenimi tamamlamak istiyorum. Sevgili Singer, seni yaralı sözcüklerinde değil de yaşarken yüzüne gülmediğin utançlarda arıyorum/ arayacağım.” Sevgili Bedriye, işkencenin, savaşların, gelir adaletsizliğin karşısında, düşünce özgürlüğünün yanında olmayı sürdür. Kötülüğe kötülükle, yalana yalanla karşılık vermemeye inatla devam et. Aydınlığa, özgürlüğe, güzelliğe… inan. İnandıklarımızdır yalnız bir avcı olan yüreğimize silah sıkan. İnandıklarımızdır kendimizle başladığımız hayatı yine kendimizle sürdürmemiz için bize güç veren. İnandıklarımızdır yüreğimizi güzelliklerin yalnız avcısı yapan. Sevgilerimle.*
John Singer Sağır Duyguların Kuyumcusu

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder