Asi Ruhlu Jude ile Sue’nun Asil Trajik
Yenilgisi
Bedriye Korkankorkmaz
Kendime ısrarla şunu soruyorum: “Hayatın
kaç yüzü var? İnsan kendi yaşantısından yola çıkarak yaşam serüvenini
tamamladığında hayatın/ hayatının kaç
yüzüyle yüzleşiyor? Diğer önemli soru da şu: “Hayatın/ hayatının yüzleşemediğin yüzlerinden dolayı şanslı mı
yoksa şansız biri olarak mı algılamalıydı insan kendisini? Hükmettiğini yok
eden canlılar dünyasının ekoselerinde ilerliyorum. Kırılgan ruhum insanlığımın
teminatı. Hayatımda peşinden gittiğim ve
kendimi ödüllendirmek istediğim yegâne başarı insanlığımı yitirmeden yaşam
serüvenimi noktalamamdır. Bu yüzden yapay başarı ve üne paye vermiyorum. Ne
zaman bir mezarlığı ziyaret etsem farkında olmadan kendime soruyorum: “Ölülerin
ruhu savaş gibi neden bir kentin ruhunu sarsmıyor? Mezarlıklar iyi /kötü
insanların nasıl da koyun koyuna yattıklarının canlı kanıtı olarak karşımda
duruyor. Mezarlıkta dolaşmayı ilk kez
gittiğim bir kentin tarihi ve turistik yerlerini gezmeye ve o kentin benzer/
benzersiz yanlarını keşfetmeye benzettiğim için seviyorum. Tek gerçek olan
ölümün önünde kaç kez diz çöktüğümü saymıyorum. Hem insan ruhunun
derinliklerine dalmak istiyorum hem de o derinliğe dalan insanların
üstünlüğünden korkuyorum. Hangi insanın vicdanında insan ruhunun derinliklerini
taşıma gücü ve cüreti vardır? Bir insanın ruhu kendini taşıyamazken neden başka
başka insanların ruhunu taşımak istesin ki? Benimse benimsediğim asıl mesleğim
taşımacılıktır. Sözcüklerin taşıyıcı annesiyim.
Sözcükler sayesinde insan zihninin karanlık boyutlarını kavrıyorum.
İnsanlığın geleceğini belirlemekte sözcüklerin rolünün de farkındayım.
Sözcüklerin çocuğunu doğurmaktan da gururluyum. Başkalarının yanında birer olasılıklardan
ibaret olduğunu söyledikleri Tanrı’ya geceleri sığınan insanın umarsızlığını
görüyorum. İnsanın yok edemediği tek kudret Tanrı’dan sonra sözcüklerdir.
Tanrı, kutsallıkları özünde barındıran
güçler abidesidir. Sözcükler de öyle. İnsanoğlu elde ettiği her mutluluğa, her
başarıya hükmederek ondan öcünü alıyor. Elde edemediğinin peşinde koşarken elde
ettiğini gözden çıkarıyor çoğu kez. Bir yarış olan yaşamda herkes kat ettiği
mesafe ile yetiniyor. Bir gariplikler silsilesi olan insan ruhunun cazibesi de
bütün kötülükleri, bütün iyilikleri, bütün aydınlıkları, bütün karanlıkları…
içinde barındırmasından kaynaklanıyor. İnsan ruhunun gizemine önce ölülerin
sonra da canlıların ruhuyla ulaşılabileceğimi yeni öğreniyorum. Bu yüzden bana
getirilen en büyük eleştiri 19. yüzyıl edebiyatına olan merakımın beni içinde
yaşadığım çağın gerçeklerinin dışına ittiği gerçeğinin ne zaman farkında
olacağımdır.19.yüzyılın gerçeğine sadece onların bize kalıt olarak bıraktığı
eserleri okuyarak ulaşabilirken, yirmi birinci yüzyıl gerçeğine canlı eserleri
incelemekle ulaşabiliyorum. Bu yüzden 19. yüzyıl İngiliz/ Viktoryen dönemi gerçekçi
romancılığın öncüsü şair/yazar Thomas Hardy’nin 1895’te yazdığı “Jude the
Obscure” (Adsız Sansız Bir Jude) eserini yüreğimi /aklımı kanatırcasına
okuyorum.
Yayımlandığı
dönemde esere dair yapılan acımasız eleştiriler yetmiyormuş gibi romanın bir
kopyasının Wakefield piskoposunca yakılması eseri okuma merakımı
kırbaçlıyor. Sayfalarında kaybolmaya
başladıkça eserin neden o dönemde bu denli tepki ile karşılandığını
algılıyorum. Katıksız dürüstler çok acımasızdır. Dürüstlerin uğruna boyun
eğecek çıkarları yoktur. Adaletsizliğin timsali ölümün bile dürüstlerin adalet
anlayışından ürktüğüne inanıyorum. Yazara duyulan tepkileri doğru algılamak
için Viktorya döneminin en önemli özelliğinin katı ahlakçılık olduğunu bilmek
yetiyor. Eser o dönemin başta insanlığı ikiyüzlü karanlığın içine atan katı
ahlakçılık olmak üzere tüm tabularının gözünün yaşına bakmaksızın saldırıyor.
Sistemin efendilerinin ününe, unvanına ve statüsüne bakmaksızın karşılarına
beyaz bayrakla değil kızıl bayrak sallayarak çıkıyor. Katı ahlakçılığı koruma
altına alan evlilik kurumunu, kilisenin açmazını acımasız bir gerçekçilikle
ters yüz ediyor. Bu romanın gücü tek başına bile on dokuzuncu yüzyıl
İngiltere’sinin geleneksel sınıfsal yapısını sorgulama yetiyor. Burjuva kültür/
ahlakının ne türden sorunları barındırdığını, yanlış/yanlı sorunsallaşmanın
giderek bir toplumun geleceğini nasıl karanlığa mahkûm ettiğini ürkütücü bir
gerçekçilikle gözler önüne seren Hardy’nin roman kahramanları sistemin
kokuşmuşluğunu okuyucuya ihbar ediyor. Toplum normlarının dışında yaşadıkları
hayata dair ödedikleri bedelin toplamından ibarettir ihbar ettikleri de.
Delillerle kanıtlanmıştır. Bu deliller yazara bir daha roman yazdırmayacak
kadar güçlüdür. Yazar, romanını da o
dönemde yangınlaşan ve edebiyatı etkisi altına alan bildungsroman anlayışıyla
kaleme alıyor. Bu anlayışın başlıca özelliği bir insanın doğumla başlayan
ölümle son bulan hayatının tüm evrelerine okuyucuyu tanık etmesidir. Gerçekçiliğin
tanımı eserde olduğu gibi kapitalizmin adaletsizliğini, sınıf ayrımının
acımasızlığını… en az sistemin acımasızlığıyla yarışacak kadar acımasız bir gerçekçilikle
gözler önüne sermektir. Hayatın güçlüklerini tüm çıplaklığıyla gözler önüne
sermesi için kahramanın Jude gibi yetim, yoksul, onurlu, idealist ve savaşçı
bir ruha sahip olması gerekiyor. Hiç kuşkusuz ki bu korkutucu dünyada bu kadar
dürüst, bu denli onurlu en önemlisi de inandığı gibi yaşayarak kendisini
gerçekleştirmek isteyen bir insan için hayatın kolay olmayacağıdır. Eserin iki
kahramanı da hayallerini gerçekleştirseydi yazar savunduklarına ters düşerdi.
Yazar da eserini Jude ile Sue gibi okuyucular için yazmıştır, Arabella gibi
yaşamın realitesini temsil edenler için değil.
Jude Fawley ile Sue Bridehead romanın
asıl kahramanlarıdır. İkisi de idealisttir. Teyze çocukları olan bu iki insanın
hem birbirlerine benzer hem de birbirlerinden ayrı birçok farkındalıkları
vardır. İkisi de tutkulu ve cesurdur. İnandıkları gibi yaşamayı göze alacak
değin cesur oldukları için taşralı ve kentli statükocular tarafından aforoz
edilirler. Kahramanlarımızın çıplak hayatları karanlık örtüler arkasında gizlenenler
için tehdit oluşturmuştur.
Küçük olduğu için yeniliklere ayak uyduramayan
Marygreen köyü Kuzey Wessex ovalarına bitişik dalgalı bir yamacın kucağına
yaslanmıştır. Köyün öğretmeni Mr.Phillotson’un döneminde gece derslerine giden yetim Jude, teyzesinin koruması altındadır.
Çocuk Jude’un öğretmeni bir gün Christminster’a önce bir üniversite mezunu
sonra da rahip olmak için gidiyor. Öğretmeniyle aynı hayali paylaşan Jude da
bir gün bilim ve din şehri Christminster’a [(Christ ( İsa) minster ( kilise)]
gitmek için İncil’i aslından okumak adına Yunancayı, üniversitede okuyup
öğretmen olmak için de, Latinceyi kendi kendine öğreniyor. Hem okumak hem de
geçimini sağlamak için Jude Fawley taş oyma ustası oluyor. On dokuz yıl onu
amacına ulaştıracak olan din kitaplarını ile klasikleri okuyor. On dokuz
yaşındaki bu idealist delikanlının karşısına hayatın güçlükleri karşısında
güçsüzlüğünü yenmek için bir erkeğin gölgesine sığınmayı yaşam biçimi haline
getiren entrikaların kadını Arabella Don çıkıyor. Don, delikanlıyı düzmece
hamile olduğu yalanıyla evliliğe razı ediyor çünkü bu tepeden tırnağa dişi olan
kadın içinde yaşadığı sistemin çarpık işleyişi içinde bir kadının kendisini
yasalar tarafından koruma altına almasının yolunun evlilikten geçtiğini
biliyor. Topluma ters düşen zinanın her türlüsünü evlilik müessesi altında
yapmanın kadına/ erkeğe itibar kazandığını bilecek değin de kurnazdır Arabella.
Evliliğinde Arabella tarafından terk
edilen yeğenine teyzesinin söylediği şu sözler her şeyi açıklıyor: “Fawley’lere
evlilik hiç yaramaz. Kanımızda öyle bir
şey var ki severek, isteyerek yaptığımız
bir şey kanun çerçevesinde gerçekleşti mi, biz artık o işi yapamaz oluyoruz.
Onu için, işte, benim sözümü dinleyip sen de hiç evlenmeyecektin” (s. 70). Eşi
tarafından terk edilen delikanlı bilim ve din şehri olan Christminster’a
hayallerini gerçekleştirmek için gidiyor. Taş ustası işinden aldığı parayla
başını koyacak bir pansiyon ile karnını doyuracak ekmek hatta okumayı istediği
yeni kitapları da satın alıyor. Bilim şehrinde birlikte yaşadığı üniversite
hocalarıyla eş ve eşit olmak için üniversitelerin kapılarını açıp kendisini beklediğini
düşünüyor. Tek yapması gereken üniversitelere okumak istediğini yazıp onların
davetini beklemektir. Üniversiteden gelen yanıt taşralı bir taş ustasının üniversite
okuyamayacağı gerçeğiyle yüzleştiriyor onu. “
Kendinizi bir işçi olarak tanıtmanıza dayanarak şunu belirtmek isterim ki, hayatta başarı imkânınızı yön değiştirmekle
değil, kendi mesleğinize, çevrenize bağlı kalmakla artırabileceğinize
inanmaktayım”(s. 274) Bu gerçek aynı zamanda Jude’u bilimin bağnaz sınıf
ayrımıyla da tanıştırıyor. Aynı kentte
yaşamanın aynı sınıftan olmak anlamına gelmediğini insanların aynı kentte,
oturdukları mahalle ve semtlere göre ayrı ayrı sınıflara ayrıldığını görmek
belki de değil kesin olarak Jude’nin aydınlanması bakımından bir milat oluyor.
Kutsallık; kutsal değerlere sahip olan
insanların değil; değerleri, bilgisi ve duyarlılığı olmayan pespaye insanların
emrindedir. Kutsal olan değer onun
bildiğinin aksine bilim ile din değil;
paradır. Paranın şehrinde ona ayrılan yer bellidir. Kapısından içeri
giremediği okulların, üniversitelerin duvarlarını onarmakla geceleri kentin
sokaklarında dolaşma özgürlüğüdür. Yaşadıklarına ilk anlarda bir anlam
veremediği için allak bulak olan Jude’un zihni, Sue’nun şu haklı saptamasıyla
aydınlığa kavuşuruyor: “Başlangıçta
bütün bu okullar senin gibi öğrenme
isteğiyle yanıp tutuşan, hiçbir
dostu, imkanı olmayan kimseler için açılmıştı. Oysa milyoner
çocuklardan şimdi sana yer
kalmadı. Onlar seni aralarına almadılar(s.153.
Fakir birinin eğitimli birine
dönüşmesinin imkânsız olduğu bilim şehrinde adı sanı olmayan Jude, Sue’ya âşık
oluyor. Sue, olağanüstü bir varlıktır. Hiçbir kalıbın içine girmediği gibi
kendi kalıbına da sığmayan, hayat’a, insan’a din’e ve bilim’e dair birikimle
dolup taşan biridir. Sue’nun içgüdülerin
cinsiyetinde dişilikten öte erkeklik hâkimdir. Onun hayali de içinde yaşadığı
toplumun tabularına dâhil olmadığı gibi ne zihninin ne de bedeninin arzularına
dâhil olmadan yaşamaktır. Yaradılışı gereği âşık olduğu Jude bile onun fiziki
bekâretine dokunmamalıdır. Bu yüzden Jude ona yaklaştıkça erkek olarak asla
sevemeyeceği tek erkek olan öğretmeni
Mr.Phillotson’la sözleniyor,
Jude’a olan aşkının içinde çiçek açtığını gördüğünde de öğretmeniyle evleniyor.
Yaradılışındaki ikilik onu içgüdülerinin emrine kayıtsız koşulsuz yok etmek
için sunuyor. İçgüdüleriyle davrandığı için evliliğinde kocasına kadınlık
yapacağı gerçeğini göremiyor. Ta ki eşiyle cinsel olarak birlikte olmaktansa
kendisini camdan atarak hayatına son verme aşamasına gelinceye dek. Hemen
burada yazarın gerçekçiliği ne kadar saldırgansa ironi anlayışının da o kadar
naif olduğunu belirtmek istiyorum. Yıllar sonra öğretmeniyle buluştuğunda
taşradan gelen öğretmenini de kendisi gibi içine almadığını görüyor bilim ve
din şehrinin. Karnını doyurup daha iyi bir yaşam koşullarına sahip olma
hayaline terfi eden öğretmenine Sue’yu da Jude tanıştırıyor; öğretmeninden onu
yardımcı öğretmen olarak yanına almasını da o rica ediyor. Birbirleriyle
kişilik gereği asla evlenmemeleri gereken Jude’la Arabella gibi Sue’yla Mr.Phillotson’un
birbirleriyle evlenmeleri trajik ironinin kuzey kutbu bu dedirtecek cinsten. Eşinin izniyle Jude’la nikahsız bir çatı
altında yaşamaya başladıklarında Sue, bazı gerçeklerin farkında oluyor. Jude, Sue’dan,
entelektüel bilgi birikimiyle ruhunu doyurduğu gibi bedenini de Arabella gibi tatmin etmesini bekliyor. Onun kendisini tam bir erkek gibi
hissetmesi iki kadının birleştirip tek kadına dönüşmesiyle mümkündür. Daha önce
okuduklarından elde ettiği bilgiyi hayata geçirmede ve anlamlandırmada zorlanan
Jude’un hem gördüklerini hem okuduklarını anlamlandıracak hem de hayatına
heyecan katarak ona sahip olmak istediği insan olma bilinci ve gücünü verecek
Şems’idir Sue onun.
Jude,
hayallerinin altında yatan asıl şeyin aşağılık kompleksi olduğunu Sue’nun
sayesinde anlıyor. Bir zamanlar sahip olmak istediği bilginin ona verdiği
eğitimli insan olma ayrıcalığıyla ortalıkta caka satarak dolaşıp taşralı
insanlardan üstün olma duygusunun ona verdiği hazın pastasından payını almak
istiyordu. Üniversite hocaları ile kilise papazlarını içinde ışıldayan insanlar
grubundan çıkaran Jude, onları ait oldukları yer olan sistemin kokuşmuş
çöplüğüne attı. İlişkilerinde birbirlerine kişilik kazandıran bu asi çiftin
ilişkileri Arabella’nın varlığıyla boyut değiştiriyor. Jude’u eski eşine
kaptırmak istemeyen Sue, Jude ile birlikte
oluyor. Cinsel birliktelik Jude’un düşündüklerinin aksine ilişkilerini doruğa
çıkarmıyor. Jude’un asıl doyumu Sue ile kurduğu ruhsal duygusal ve düşünsel
yakınlıktır. Yazarın dehasının inceliklerine vakıf olan okuyucu her an beklenmedik
gelişmelerin eserin olay örgüsüne kattığı aksiyona da hazırlıyor kendisini.
Yıllar sonra Arabella babasının büyüttüğü Jude ile evliliklerinde olan oğlunun
bakımını Jude’un üstlenmesini istiyor. Tam bu noktada Sue da Arabella gibi anne
olmak istiyor.
Evlilik kurumunun köleleri olmadan dünyaya
üç çocuk getirmeyi göze alan ve bu yüzden yaşadıkları köyde dışlanan ve
horlanan çift soluğu Christminster’da alıyor. Şehirde de dışlanıyorlar. Buldukları
pansiyonda sadece Sue’ya ve çocuklara yer vardır. Jude kendisine başka bir pansiyonda
kalacak yer bulmak için kentin sokaklarına geri dönüyor. Yaşadığı olayları
algılama kabiliyeti yüzünden “Zaman
Baba” diye hitap ettikleri Arabella’nın oğlu Sue’ya kendisi gibi istenmeyen
çocukları dünyaya getirdiği için isyan ediyor. Acının ve yoksulluğun büyüttüğü bu
küçük bilgeye Sue’nun söylediği şu sözler tüyler ürperticidir: “Bana kalırsa istenmeyen çocuklar
doğdukları zaman, ruhları bedenlerine girmeden hemen öldürülmeli, öyle büyüyüp
sokaklarda yürümesine izin verilmemeli”(s. 346).
Çocuk “Zaman Baba” kendisi gibi
istenmeyen iki kardeşini astıktan sonra arkasında “Fazla geldiğimiz için yaptım”
notunu bırakıp kendisini de asıyor. Sue’nun, bu facia karşısında içine düştüğü
umarsızlık yetmiyormuş gibi karnındaki çocuğu da ölü olarak doğuyor. Bu bir
cezadır. Tanrı’nın kendi buyruğu ile toplumun buyruğuna uymayanları cezalandırma
biçimidir. Sue: “Sevinci bir erdem haline
getirdik, diyorduk. Ben ‘Doğa’nın amacı, Doğa’nın kuralı, varoluş nedeni, bize verdiği birkaç içgüdüden ötürü sevinçli
olmamızı buyuruyor’ demiştim. Uygarlığın, kökünü kazımak istediği içgüdüler. Ne
korkunç şeyler söylemişim! İşte şimdi, Kader, Doğa’nın sözüne kanacak kadar
budala olduğumuz için bizi böyle arkamızdan vurdu! (s.352) Yazarın acı mizahı
tam da burada devreye giriyor çünkü yasal birliktelikten dünyaya gelen Zaman
Baba yasadışı dünyaya gelen iki kardeşinin hayatına son veriyor.
“Yeryüzüne,
meleklere ve insanoğluna rezil olan Sue, evliliği toplumsal bir itibar
olarak algılayan, genç ve güzel eşiyle cinsellik
yaşamak isteyen, tıpkı bir alet gibi yeni bir şey düşünüp, yeni bir düşünce
yaratmayan boşandığı ilk eşi Phillotson’la yeniden evlenerek kendisini
cezalandırıyor. Tam bir öğretmen zihniyetinde olan Phillotson, olayların
gerçekçiliğini tam olarak algılayan ve kendisine karşı da oldukça dürüst bir
kişilik. Onun olağanüstülüğü erkekliğinde değil, kişiliğin en üstün meziyeti
olan yapay duygusallıktan uzak yalın ve gerçekçi yanındadır. Sue’nun bu
acımasız cezasının görülmeyen bir başka yönü de Jude ile bir daha sevişmek
istememesidir. Jude, cinsel birlikteliklerinde onun da kendisi gibi kendisini gibi
cinsel doyuma ulaşmasını isterken, kocası ondan sadece kendisini düşünüyordu.
Kendisini tüketmeye fazlasıyla hazır olan Sue’nun kendinse vereceği en ağır
ceza boyun eğmediği evlilik kurumu ile kilisenin
giyotinine bilerek ve isteyerek boynunu uzatmak olacaktı. Yarım hayat yarım
yenilgi yarım duygular ona göre değildi. Boyun eğişinin heybeti de
başkaldırışının heybetini aratmamalıydı. Bu yüzden kocası evliklerinde ayrı
odalarda yatmalarını kabullenerek onunla evlenmesine rağmen, hasta olarak ziyaretine
gelen Jude’u öptüğü için kendisini cezalandırmak adına aynı akşam kocasının onu
yatağına alması için İncil üzerine yemin ediyordu Jude’u bir daha görmeyeceğine.
Arabella cinsellik ve içki zaafından yararlanarak ruhu Sue ile birlikte
giden Jude ile yeniden evlenmişti. Jude’un kendisini ziyarete gelen Mrs.
Edlin’e Sue hakkında söylediği şu sözleri
içimi burkuyor: “ Bir zamanlar öyle bir kadındı ki, benim aklım onunkinin yanında
güneşin yanında gaz lambası gibi kalırdı, benim örümcek ağı gibi boş inançlarla
dolu kafamı bir sözüyle aydınlatırdı. (…) Ne garip şu cinsiyet farkı! Erkeğin
görüşlerini genişleten bir olay kadının görüşlerini daraltıyor. Şimdi de en son
felakete sürüklendi demek… Şekilciliğe bu kadar köle olsun da kendini iğrendiği
bir adama teslim etsin! Onun gibi duygulu bir kız! Rüzgâr bile ona değerken
saygılı bir tavır alırdı sanki…(s.410)
Philotson, Sue’yu koynuna aldığı, Arabella ise, ölen Jude’den
sonra kendisine yeni bir erkek bulduğu için zaferlerini kutluyor. Hardy’nin, kapitalizm
ile burjuvazinın bağırsaklarındaki tüm pisliği dışarıya çıkarmasındaki
yetkinliği okuyucuyu şaşırtmıyor. Sue önce kendinden sonra da Jude’den satır
satır vazgeçerek sadece kendi ölümüne değil, Jude’un ölümüne de suç ortağı
oluyordu. İsteği öldüğünde kendisine
eziyet eden insanların dünyası haline dönüşen öbür dünyada da bir daha
ölemeyeceği gerçeğini bilerek aynı başkaldırışın heybeti ile aynı yenilginin
hezimetini Adsız Sansız Bir Jude ile birlikte yeniden yaşamaktır.
Sue
gibi gerçeklere hayalsiz ve yanılgısız ulaşılamayacağını bilen, onun gibi
kendini değerleriyle var ettikten sonra, hiçliğe ve ölüme kendisini hazırlayan,
en önemlisi de, bu türden acımasız gerçeklerin karşısında inandıkları değerleri
çok kırılgan olmayan, sonsuz ölümsüzlükte de doğrusu ve yanlışıyla kendisini
Sue gibi gerçekleştirmek isteyen okuyucuların mutlaka okumalarını istiyorum Adsız Sansız Bir Jude eserini.
*
04/02/2012,Mersin. Thomas Hardy. Adsız Sansız Bir Jude. Çev.Taciser Ulaş
Belge.İletişim Yayınları.S:434.
İlk Yayım: Cumhuriyet Kitap Eki 8 Mart 2012.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder