23 Ağustos 2016 Salı


Asi Ruhlu Jude ile Sue’nun Asil Trajik Yenilgisi

Bedriye Korkankorkmaz

    Kendime ısrarla şunu soruyorum: “Hayatın kaç yüzü var? İnsan kendi yaşantısından yola çıkarak yaşam serüvenini tamamladığında hayatın/ hayatının kaç yüzüyle yüzleşiyor? Diğer önemli soru da şu: “Hayatın/ hayatının yüzleşemediğin yüzlerinden dolayı şanslı mı yoksa şansız biri olarak mı algılamalıydı insan kendisini? Hükmettiğini yok eden canlılar dünyasının ekoselerinde ilerliyorum. Kırılgan ruhum insanlığımın teminatı.  Hayatımda peşinden gittiğim ve kendimi ödüllendirmek istediğim yegâne başarı insanlığımı yitirmeden yaşam serüvenimi noktalamamdır. Bu yüzden yapay başarı ve üne paye vermiyorum. Ne zaman bir mezarlığı ziyaret etsem farkında olmadan kendime soruyorum: “Ölülerin ruhu savaş gibi neden bir kentin ruhunu sarsmıyor? Mezarlıklar iyi /kötü insanların nasıl da koyun koyuna yattıklarının canlı kanıtı olarak karşımda duruyor.  Mezarlıkta dolaşmayı ilk kez gittiğim bir kentin tarihi ve turistik yerlerini gezmeye ve o kentin benzer/ benzersiz yanlarını keşfetmeye benzettiğim için seviyorum. Tek gerçek olan ölümün önünde kaç kez diz çöktüğümü saymıyorum. Hem insan ruhunun derinliklerine dalmak istiyorum hem de o derinliğe dalan insanların üstünlüğünden korkuyorum. Hangi insanın vicdanında insan ruhunun derinliklerini taşıma gücü ve cüreti vardır? Bir insanın ruhu kendini taşıyamazken neden başka başka insanların ruhunu taşımak istesin ki? Benimse benimsediğim asıl mesleğim taşımacılıktır. Sözcüklerin taşıyıcı annesiyim.  Sözcükler sayesinde insan zihninin karanlık boyutlarını kavrıyorum. İnsanlığın geleceğini belirlemekte sözcüklerin rolünün de farkındayım. Sözcüklerin çocuğunu doğurmaktan da gururluyum. Başkalarının yanında birer olasılıklardan ibaret olduğunu söyledikleri Tanrı’ya geceleri sığınan insanın umarsızlığını görüyorum. İnsanın yok edemediği tek kudret Tanrı’dan sonra sözcüklerdir. Tanrı,  kutsallıkları özünde barındıran güçler abidesidir. Sözcükler de öyle. İnsanoğlu elde ettiği her mutluluğa, her başarıya hükmederek ondan öcünü alıyor. Elde edemediğinin peşinde koşarken elde ettiğini gözden çıkarıyor çoğu kez. Bir yarış olan yaşamda herkes kat ettiği mesafe ile yetiniyor. Bir gariplikler silsilesi olan insan ruhunun cazibesi de bütün kötülükleri, bütün iyilikleri, bütün aydınlıkları, bütün karanlıkları… içinde barındırmasından kaynaklanıyor. İnsan ruhunun gizemine önce ölülerin sonra da canlıların ruhuyla ulaşılabileceğimi yeni öğreniyorum. Bu yüzden bana getirilen en büyük eleştiri 19. yüzyıl edebiyatına olan merakımın beni içinde yaşadığım çağın gerçeklerinin dışına ittiği gerçeğinin ne zaman farkında olacağımdır.19.yüzyılın gerçeğine sadece onların bize kalıt olarak bıraktığı eserleri okuyarak ulaşabilirken, yirmi birinci yüzyıl gerçeğine canlı eserleri incelemekle ulaşabiliyorum. Bu yüzden 19. yüzyıl İngiliz/ Viktoryen dönemi gerçekçi romancılığın öncüsü şair/yazar Thomas Hardy’nin 1895’te yazdığı “Jude the Obscure” (Adsız Sansız Bir Jude) eserini yüreğimi /aklımı kanatırcasına okuyorum.

     Yayımlandığı dönemde esere dair yapılan acımasız eleştiriler yetmiyormuş gibi romanın bir kopyasının Wakefield piskoposunca yakılması eseri okuma merakımı kırbaçlıyor.  Sayfalarında kaybolmaya başladıkça eserin neden o dönemde bu denli tepki ile karşılandığını algılıyorum. Katıksız dürüstler çok acımasızdır. Dürüstlerin uğruna boyun eğecek çıkarları yoktur. Adaletsizliğin timsali ölümün bile dürüstlerin adalet anlayışından ürktüğüne inanıyorum. Yazara duyulan tepkileri doğru algılamak için Viktorya döneminin en önemli özelliğinin katı ahlakçılık olduğunu bilmek yetiyor. Eser o dönemin başta insanlığı ikiyüzlü karanlığın içine atan katı ahlakçılık olmak üzere tüm tabularının gözünün yaşına bakmaksızın saldırıyor. Sistemin efendilerinin ününe, unvanına ve statüsüne bakmaksızın karşılarına beyaz bayrakla değil kızıl bayrak sallayarak çıkıyor. Katı ahlakçılığı koruma altına alan evlilik kurumunu, kilisenin açmazını acımasız bir gerçekçilikle ters yüz ediyor. Bu romanın gücü tek başına bile on dokuzuncu yüzyıl İngiltere’sinin geleneksel sınıfsal yapısını sorgulama yetiyor. Burjuva kültür/ ahlakının ne türden sorunları barındırdığını, yanlış/yanlı sorunsallaşmanın giderek bir toplumun geleceğini nasıl karanlığa mahkûm ettiğini ürkütücü bir gerçekçilikle gözler önüne seren Hardy’nin roman kahramanları sistemin kokuşmuşluğunu okuyucuya ihbar ediyor. Toplum normlarının dışında yaşadıkları hayata dair ödedikleri bedelin toplamından ibarettir ihbar ettikleri de. Delillerle kanıtlanmıştır. Bu deliller yazara bir daha roman yazdırmayacak kadar güçlüdür.  Yazar, romanını da o dönemde yangınlaşan ve edebiyatı etkisi altına alan bildungsroman anlayışıyla kaleme alıyor. Bu anlayışın başlıca özelliği bir insanın doğumla başlayan ölümle son bulan hayatının tüm evrelerine okuyucuyu tanık etmesidir. Gerçekçiliğin tanımı eserde olduğu gibi kapitalizmin adaletsizliğini, sınıf ayrımının acımasızlığını… en az sistemin acımasızlığıyla yarışacak kadar acımasız bir gerçekçilikle gözler önüne sermektir. Hayatın güçlüklerini tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermesi için kahramanın Jude gibi yetim, yoksul, onurlu, idealist ve savaşçı bir ruha sahip olması gerekiyor. Hiç kuşkusuz ki bu korkutucu dünyada bu kadar dürüst, bu denli onurlu en önemlisi de inandığı gibi yaşayarak kendisini gerçekleştirmek isteyen bir insan için hayatın kolay olmayacağıdır. Eserin iki kahramanı da hayallerini gerçekleştirseydi yazar savunduklarına ters düşerdi. Yazar da eserini Jude ile Sue gibi okuyucular için yazmıştır, Arabella gibi yaşamın realitesini temsil edenler için değil.

      Jude Fawley ile Sue Bridehead romanın asıl kahramanlarıdır. İkisi de idealisttir. Teyze çocukları olan bu iki insanın hem birbirlerine benzer hem de birbirlerinden ayrı birçok farkındalıkları vardır. İkisi de tutkulu ve cesurdur. İnandıkları gibi yaşamayı göze alacak değin cesur oldukları için taşralı ve kentli statükocular tarafından aforoz edilirler. Kahramanlarımızın çıplak hayatları karanlık örtüler arkasında gizlenenler için tehdit oluşturmuştur.

    Küçük olduğu için yeniliklere ayak uyduramayan Marygreen köyü Kuzey Wessex ovalarına bitişik dalgalı bir yamacın kucağına yaslanmıştır. Köyün öğretmeni Mr.Phillotson’un döneminde gece derslerine giden  yetim Jude, teyzesinin koruması altındadır. Çocuk Jude’un öğretmeni bir gün Christminster’a önce bir üniversite mezunu sonra da rahip olmak için gidiyor. Öğretmeniyle aynı hayali paylaşan Jude da bir gün bilim ve din şehri Christminster’a [(Christ ( İsa) minster ( kilise)] gitmek için İncil’i aslından okumak adına Yunancayı, üniversitede okuyup öğretmen olmak için de, Latinceyi kendi kendine öğreniyor. Hem okumak hem de geçimini sağlamak için Jude Fawley taş oyma ustası oluyor. On dokuz yıl onu amacına ulaştıracak olan din kitaplarını ile klasikleri okuyor. On dokuz yaşındaki bu idealist delikanlının karşısına hayatın güçlükleri karşısında güçsüzlüğünü yenmek için bir erkeğin gölgesine sığınmayı yaşam biçimi haline getiren entrikaların kadını Arabella Don çıkıyor. Don, delikanlıyı düzmece hamile olduğu yalanıyla evliliğe razı ediyor çünkü bu tepeden tırnağa dişi olan kadın içinde yaşadığı sistemin çarpık işleyişi içinde bir kadının kendisini yasalar tarafından koruma altına almasının yolunun evlilikten geçtiğini biliyor. Topluma ters düşen zinanın her türlüsünü evlilik müessesi altında yapmanın kadına/ erkeğe itibar kazandığını bilecek değin de kurnazdır Arabella.

      Evliliğinde Arabella tarafından terk edilen yeğenine teyzesinin söylediği şu sözler her şeyi açıklıyor: “Fawley’lere evlilik hiç yaramaz. Kanımızda öyle bir şey var ki severek,  isteyerek yaptığımız bir şey kanun çerçevesinde gerçekleşti mi, biz artık o işi yapamaz oluyoruz. Onu için, işte, benim sözümü dinleyip sen de hiç evlenmeyecektin” (s. 70). Eşi tarafından terk edilen delikanlı bilim ve din şehri olan Christminster’a hayallerini gerçekleştirmek için gidiyor. Taş ustası işinden aldığı parayla başını koyacak bir pansiyon ile karnını doyuracak ekmek hatta okumayı istediği yeni kitapları da satın alıyor. Bilim şehrinde birlikte yaşadığı üniversite hocalarıyla eş ve eşit olmak için üniversitelerin kapılarını açıp kendisini beklediğini düşünüyor. Tek yapması gereken üniversitelere okumak istediğini yazıp onların davetini beklemektir. Üniversiteden gelen yanıt taşralı bir taş ustasının üniversite okuyamayacağı gerçeğiyle yüzleştiriyor onu. “ Kendinizi bir işçi olarak tanıtmanıza dayanarak şunu belirtmek isterim ki,  hayatta başarı imkânınızı yön değiştirmekle değil, kendi mesleğinize, çevrenize bağlı kalmakla artırabileceğinize inanmaktayım”(s. 274) Bu gerçek aynı zamanda Jude’u bilimin bağnaz sınıf ayrımıyla da tanıştırıyor.  Aynı kentte yaşamanın aynı sınıftan olmak anlamına gelmediğini insanların aynı kentte, oturdukları mahalle ve semtlere göre ayrı ayrı sınıflara ayrıldığını görmek belki de değil kesin olarak Jude’nin aydınlanması bakımından bir milat oluyor. Kutsallık;  kutsal değerlere sahip olan insanların değil; değerleri, bilgisi ve duyarlılığı olmayan pespaye insanların emrindedir.  Kutsal olan değer onun bildiğinin aksine bilim ile din değil;  paradır. Paranın şehrinde ona ayrılan yer bellidir. Kapısından içeri giremediği okulların, üniversitelerin duvarlarını onarmakla geceleri kentin sokaklarında dolaşma özgürlüğüdür. Yaşadıklarına ilk anlarda bir anlam veremediği için allak bulak olan Jude’un zihni, Sue’nun şu haklı saptamasıyla aydınlığa kavuşuruyor: “Başlangıçta  bütün bu okullar  senin gibi  öğrenme  isteğiyle  yanıp tutuşan, hiçbir dostu, imkanı  olmayan kimseler için  açılmıştı. Oysa  milyoner  çocuklardan  şimdi sana yer kalmadı. Onlar seni aralarına almadılar(s.153.

      Fakir birinin eğitimli birine dönüşmesinin imkânsız olduğu bilim şehrinde adı sanı olmayan Jude, Sue’ya âşık oluyor. Sue, olağanüstü bir varlıktır. Hiçbir kalıbın içine girmediği gibi kendi kalıbına da sığmayan, hayat’a, insan’a din’e ve bilim’e dair birikimle dolup taşan biridir.  Sue’nun içgüdülerin cinsiyetinde dişilikten öte erkeklik hâkimdir. Onun hayali de içinde yaşadığı toplumun tabularına dâhil olmadığı gibi ne zihninin ne de bedeninin arzularına dâhil olmadan yaşamaktır. Yaradılışı gereği âşık olduğu Jude bile onun fiziki bekâretine dokunmamalıdır. Bu yüzden Jude ona yaklaştıkça erkek olarak asla sevemeyeceği tek erkek olan öğretmeni  Mr.Phillotson’la sözleniyor,  Jude’a olan aşkının içinde çiçek açtığını gördüğünde de öğretmeniyle evleniyor. Yaradılışındaki ikilik onu içgüdülerinin emrine kayıtsız koşulsuz yok etmek için sunuyor. İçgüdüleriyle davrandığı için evliliğinde kocasına kadınlık yapacağı gerçeğini göremiyor. Ta ki eşiyle cinsel olarak birlikte olmaktansa kendisini camdan atarak hayatına son verme aşamasına gelinceye dek. Hemen burada yazarın gerçekçiliği ne kadar saldırgansa ironi anlayışının da o kadar naif olduğunu belirtmek istiyorum. Yıllar sonra öğretmeniyle buluştuğunda taşradan gelen öğretmenini de kendisi gibi içine almadığını görüyor bilim ve din şehrinin. Karnını doyurup daha iyi bir yaşam koşullarına sahip olma hayaline terfi eden öğretmenine Sue’yu da Jude tanıştırıyor; öğretmeninden onu yardımcı öğretmen olarak yanına almasını da o rica ediyor. Birbirleriyle kişilik gereği asla evlenmemeleri gereken Jude’la Arabella gibi Sue’yla Mr.Phillotson’un birbirleriyle evlenmeleri trajik ironinin kuzey kutbu bu  dedirtecek cinsten.   Eşinin izniyle Jude’la nikahsız bir çatı altında yaşamaya başladıklarında Sue, bazı gerçeklerin farkında oluyor. Jude, Sue’dan, entelektüel bilgi birikimiyle ruhunu doyurduğu gibi bedenini de  Arabella gibi  tatmin etmesini  bekliyor. Onun kendisini tam bir erkek gibi hissetmesi iki kadının birleştirip tek kadına dönüşmesiyle mümkündür. Daha önce okuduklarından elde ettiği bilgiyi hayata geçirmede ve anlamlandırmada zorlanan Jude’un hem gördüklerini hem okuduklarını anlamlandıracak hem de hayatına heyecan katarak ona sahip olmak istediği insan olma bilinci ve gücünü verecek Şems’idir Sue onun. 

      Jude,  hayallerinin altında yatan asıl şeyin aşağılık kompleksi olduğunu Sue’nun sayesinde anlıyor. Bir zamanlar sahip olmak istediği bilginin ona verdiği eğitimli insan olma ayrıcalığıyla ortalıkta caka satarak dolaşıp taşralı insanlardan üstün olma duygusunun ona verdiği hazın pastasından payını almak istiyordu. Üniversite hocaları ile kilise papazlarını içinde ışıldayan insanlar grubundan çıkaran Jude, onları ait oldukları yer olan sistemin kokuşmuş çöplüğüne attı. İlişkilerinde birbirlerine kişilik kazandıran bu asi çiftin ilişkileri Arabella’nın varlığıyla boyut değiştiriyor. Jude’u eski eşine kaptırmak istemeyen Sue,  Jude ile birlikte oluyor. Cinsel birliktelik Jude’un düşündüklerinin aksine ilişkilerini doruğa çıkarmıyor. Jude’un asıl doyumu Sue ile kurduğu ruhsal duygusal ve düşünsel yakınlıktır. Yazarın dehasının inceliklerine vakıf olan okuyucu her an beklenmedik gelişmelerin eserin olay örgüsüne kattığı aksiyona da hazırlıyor kendisini. Yıllar sonra Arabella babasının büyüttüğü Jude ile evliliklerinde olan oğlunun bakımını Jude’un üstlenmesini istiyor. Tam bu noktada Sue da Arabella gibi anne olmak istiyor.

     Evlilik kurumunun köleleri olmadan dünyaya üç çocuk getirmeyi göze alan ve bu yüzden yaşadıkları köyde dışlanan ve horlanan çift soluğu Christminster’da alıyor. Şehirde de dışlanıyorlar. Buldukları pansiyonda sadece Sue’ya ve çocuklara yer vardır. Jude kendisine başka bir pansiyonda kalacak yer bulmak için kentin sokaklarına geri dönüyor. Yaşadığı olayları algılama kabiliyeti yüzünden  “Zaman Baba” diye hitap ettikleri Arabella’nın oğlu Sue’ya kendisi gibi istenmeyen çocukları dünyaya getirdiği için isyan ediyor. Acının ve yoksulluğun büyüttüğü bu küçük bilgeye Sue’nun söylediği şu sözler tüyler ürperticidir: “Bana kalırsa istenmeyen çocuklar doğdukları zaman, ruhları bedenlerine girmeden hemen öldürülmeli, öyle büyüyüp sokaklarda yürümesine izin verilmemeli”(s. 346).

      Çocuk “Zaman Baba” kendisi gibi istenmeyen iki kardeşini astıktan sonra arkasında “Fazla geldiğimiz için yaptım” notunu bırakıp kendisini de asıyor. Sue’nun, bu facia karşısında içine düştüğü umarsızlık yetmiyormuş gibi karnındaki çocuğu da ölü olarak doğuyor. Bu bir cezadır. Tanrı’nın kendi buyruğu ile toplumun buyruğuna uymayanları cezalandırma biçimidir. Sue: “Sevinci bir erdem haline getirdik, diyorduk. Ben ‘Doğa’nın amacı, Doğa’nın kuralı, varoluş nedeni,  bize verdiği birkaç içgüdüden ötürü sevinçli olmamızı buyuruyor’ demiştim. Uygarlığın, kökünü kazımak istediği içgüdüler. Ne korkunç şeyler söylemişim! İşte şimdi, Kader, Doğa’nın sözüne kanacak kadar budala olduğumuz için bizi böyle arkamızdan vurdu! (s.352) Yazarın acı mizahı tam da burada devreye giriyor çünkü yasal birliktelikten dünyaya gelen Zaman Baba yasadışı dünyaya gelen iki kardeşinin hayatına son veriyor.

  Yeryüzüne, meleklere ve insanoğluna rezil olan Sue, evliliği toplumsal bir itibar olarak algılayan,  genç ve güzel eşiyle cinsellik yaşamak isteyen, tıpkı bir alet gibi yeni bir şey düşünüp, yeni bir düşünce yaratmayan boşandığı ilk eşi Phillotson’la yeniden evlenerek kendisini cezalandırıyor. Tam bir öğretmen zihniyetinde olan Phillotson, olayların gerçekçiliğini tam olarak algılayan ve kendisine karşı da oldukça dürüst bir kişilik. Onun olağanüstülüğü erkekliğinde değil, kişiliğin en üstün meziyeti olan yapay duygusallıktan uzak yalın ve gerçekçi yanındadır. Sue’nun bu acımasız cezasının görülmeyen bir başka yönü de Jude ile bir daha sevişmek istememesidir. Jude, cinsel birlikteliklerinde onun da kendisi gibi kendisini gibi cinsel doyuma ulaşmasını isterken, kocası ondan sadece kendisini düşünüyordu. Kendisini tüketmeye fazlasıyla hazır olan Sue’nun kendinse vereceği en ağır ceza boyun eğmediği evlilik kurumu ile kilisenin giyotinine bilerek ve isteyerek boynunu uzatmak olacaktı. Yarım hayat yarım yenilgi yarım duygular ona göre değildi. Boyun eğişinin heybeti de başkaldırışının heybetini aratmamalıydı. Bu yüzden kocası evliklerinde ayrı odalarda yatmalarını kabullenerek onunla evlenmesine rağmen, hasta olarak ziyaretine gelen Jude’u öptüğü için kendisini cezalandırmak adına aynı akşam kocasının onu yatağına alması için İncil üzerine yemin ediyordu Jude’u  bir daha görmeyeceğine.  

     Arabella cinsellik ve içki zaafından yararlanarak ruhu Sue ile birlikte giden Jude ile yeniden evlenmişti. Jude’un kendisini ziyarete gelen Mrs. Edlin’e  Sue hakkında söylediği şu sözleri  içimi burkuyor: “ Bir zamanlar öyle bir kadındı ki, benim aklım onunkinin yanında güneşin yanında gaz lambası gibi kalırdı, benim örümcek ağı gibi boş inançlarla dolu kafamı bir sözüyle aydınlatırdı. (…) Ne garip şu cinsiyet farkı! Erkeğin görüşlerini genişleten bir olay kadının görüşlerini daraltıyor. Şimdi de en son felakete sürüklendi demek… Şekilciliğe bu kadar köle olsun da kendini iğrendiği bir adama teslim etsin! Onun gibi duygulu bir kız! Rüzgâr bile ona değerken saygılı bir tavır alırdı sanki…(s.410)

      Philotson,  Sue’yu koynuna aldığı, Arabella ise, ölen Jude’den sonra kendisine yeni bir erkek bulduğu için zaferlerini kutluyor. Hardy’nin, kapitalizm ile burjuvazinın bağırsaklarındaki tüm pisliği dışarıya çıkarmasındaki yetkinliği okuyucuyu şaşırtmıyor. Sue önce kendinden sonra da Jude’den satır satır vazgeçerek sadece kendi ölümüne değil, Jude’un ölümüne de suç ortağı oluyordu. İsteği  öldüğünde kendisine eziyet eden insanların dünyası haline dönüşen öbür dünyada da bir daha ölemeyeceği gerçeğini bilerek aynı başkaldırışın heybeti ile aynı yenilginin hezimetini Adsız Sansız Bir Jude ile birlikte yeniden yaşamaktır.

    Sue gibi gerçeklere hayalsiz ve yanılgısız ulaşılamayacağını bilen, onun gibi kendini değerleriyle var ettikten sonra, hiçliğe ve ölüme kendisini hazırlayan, en önemlisi de, bu türden acımasız gerçeklerin karşısında inandıkları değerleri çok kırılgan olmayan, sonsuz ölümsüzlükte de doğrusu ve yanlışıyla kendisini Sue gibi gerçekleştirmek isteyen okuyucuların mutlaka okumalarını istiyorum Adsız Sansız Bir Jude eserini.

* 04/02/2012,Mersin. Thomas Hardy. Adsız Sansız Bir Jude. Çev.Taciser Ulaş Belge.İletişim Yayınları.S:434.

  İlk Yayım: Cumhuriyet Kitap Eki  8 Mart 2012.

 

 

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder